İsmail Yerguz

İsmail Yerguz

YazarÇevirmen
7.9/10
1.908 Kişi
·
4.791
Okunma
·
14
Beğeni
·
1.519
Gösterim
Adı:
İsmail Yerguz
Unvan:
Türk Edebiyat Araştırmacısı, Eğitimci, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Sapanca, Sakarya, Türkiye, 1948
1948’de doğdu. İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Meydan Larousse, Gelişim Larousse, AnaBritannica ve daha pek çok ansiklopedide çevirmen ve redaktör olarak çalıştı, yönetim kadrolarında yer aldı. Bugüne kadar aralarında J.J. Rousseau, Boris Vian, Georges Bataille, André Breton, Milan Kundera, Julien Gracq, Romain Gary, Robert Pinget, Michel Butor, García Márquez’in eserleri de olan yüz elliye yakın kitabı dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
112 syf.
·9 günde·8/10
Yaşanmış gerçek bir olayın usta yazar Marquez tarafından romanlaştırıldığı bir kitap. Denizcinin gitgelleri, iç dünyası çok güzel yansıtılmış .Konusu her ne kadar sıradan görünse de anlatımı şahane.
Tavsiyemdir .
216 syf.
Hepsini okuduktan sonra çevrenizi şöyle bir değerlendirebilirsiniz :)

Arızalı cihazları alır bir kenara atarsınız
bir işe yaramazlar sadece orada yer kaplarlar
ama arızalı insanları alıp bir kenara atamazsınız
ki atsanız da durmazlar zaten orada.
Hava ne güzel, gün ne güzel, dünya ne güzel,
1k ne güzel der demez
bitiverirler yanı başınızda ve "güzel" kelimesini ortadan kaldırmak
için ne gerekiyorsa yaparlar. Hatta bizde de birazcık arızalık bir
durum varsa bu bir patlamaya bile neden olabiliyor...

Bizde de biraz arızalık bir durum varsa, derken şöyle biraz açayım.
Kişilik bozukluğu davranışlarından
hangisini incelesem
-aaa bende de bu var, oldu.
Tam bu noktada bir hocamızı hatırladım, hocamız demişti ki;
"Tıp öğrencileri üçüncü sınıfa geldiklerinde hastalıkları ve
belirtilerini öğrenirler ve hepsi de kendinde o hastalıkların olduğunu düşünmeye başlarlar"

Kendimi önemsediğimi düşününce narsistlik,
her şeye temkinli yaklaşımım paranoyaklık,
geleceğe karamsar bakışım negativistlik,
başkaları tarafından sevilmeyi istemek histrioniklik,
her şeyin kontrolümün altında olmasını istemem sinirli, stresli kişilik,
yapılan haksızlıklara tepkimi küserek ortaya koyma durumum ise pasif agresiflik kişilik bozukluğunun varlığını düşündürdü.
Çok şükür ki kimsenin kötülüğünden zevk alacak bir tarafımı bulamadım yani fesatlık
ile hiçbir alakam yokmuş buna çok sevindim :))

Zorlanmadan okunabilecek bu eserde,
belli başlı kişilik bozuklukları sade bir üslupla
değerlendirmeye alınmıştır. Bu Bozuklukların
muhtemel belirtileri, bunları taşıyan kişilerin, düşünce yapıları
bizim onlara karşı davranış şeklimiz ve kendimizi test edebileceğimiz
küçük testler yer almaktadır.

en son kısımda da sinir olduğumuz
bu bozuklukların bizlere kazandırdıklarından bahsedilmiştir.

Kitaba ayrıca zaman ayırmadan genel olarak bu konuda bilgi sahibi olmak isteyen
okurlar için de kişilik bozukluğu tanımlarını kitaptan alıntı yaparak aşağıda veriyorum
ayrıca genel özeti şeklinde kitapta geçen resmi de ekleyerek...

iyi okumalar bol bilgiler.......

Narsistlik kişilik bozukluğu:
"Narsisizm, kişinin kendisine duyduğu sevgi (özsevgi)
ve bu sevginin diğerleri tarafından bölüneceğinden
şüphe etme durumudur; bu kişiler etrafındakilerin kendisine hayran
ve bağlı olduğu beklentisi içindedir. "


Paranoyak kişilil bozukluğu:
"Paranoyak eğilimlerin en belirgin özellikleri aşırı
temkinli olma ve uyumsuzluktur: yabancılara karşı soğuk
ve mesafeli davranma (bu mesafeler korunur),
tanıdık insanlara karşı endişeli ve
tetikte olma (iyi niyetli olup olmadıklarına dikkat edilir)"


Negativist kişilik bozukluğu:
"Negativizm belli bir durumda iyi gitmeyen şeyleri,
her şeyin olumsuz tarafını ve mevcut (gerçek anlamda negativizm)
ya da gelecekteki sorunları (karamsarlık,
negativizmin önceden tahmin edilen unsuru)
görmeye yönelik karşı koyulamayan bir eğilimdir.
Her şeyin olumsuz tarafını karşı koyulmaz
bir şekilde görme eğilimi, dolayısıyla aynı
zamanda gördüğünü söyleme eğilimi.
Dolayısıyla negativistler sorun çıkaran insanlardır,
hem kendilerinin hem başkalarının keyiflerini kaçırırlar..."

Histrionik kişilik bozukluğu:
"Histrionik olmak, kendini göstermeyi ve
bütün dikkatleri üzerine çekmeyi sevmek (ya da seviyor gibi yapmak) demektir.
Bu bağ­lamda kimi zaman "dikkat çekmeye çalışan kişilik"ten söz edilir.
Narsistler gibi bunlar da dikkat çekmeye
çok fazla ihtiyaç duyarlar ama narsistlere göre daha
fazla sevgi ve hayranlık beklerler."

Fesat kişilik bozukluğu:
"Fesat olmak kötülüğe, kötülük yapmaya eğilimli olmak
ya da kötülüğü teşvik etmektir.
Bunun için mutlaka suç işlemek, cellat ya da Nazi olmak gerekmez.
Fesat davranışlar gündelik yaşamda, küçük ya da büyük
kötülüklerle de görülür: ısrarla alay etmek ve küçümsemek,
arkadan konuşmak, ortak çalışmayı sabote etmek,
pis işleri başkasına yaptırmak..."

Pasif-Agresif kişilik bozukluğu:
"Pasif saldırganlık mümkün olabilir mi? Olur tabii!
Pasif-agresif kişide böyle bir yetenek vardır.
Her türlü otoriteye karşı sergilenen pasif
direniş tavırlarının egemen olduğu bir İlişki
biçimi bu kişiliğin belirgin özelliğidir;
hatta bu kişiler çevresinden gelen,
basit gibi görünen isteklere bile başkaldırabilirler.
Pasif-agresif davranışların yelpazesi geniştir:
engel çıkarma, sıkıntı çekerek itaat etme,
işleri sürüncemede bırakma, surat asma,
sabote etme, iş akışını felç edecek derecede
bir titizlik gösterme ("Sen bana bu iş yap dedin,
ben de yapıyorum işte; çabuk yap demedin ki")."

özet resim:
https://resmim.net/f/aZ0QQb.png
631 syf.
Nereden başlayalım?:)

Plaine Monceau Semtinde, 17. Arrondissement'da, Médéric, Jadin, De Chazelles ve Léon Jost sokaklarının oluşturduğu dörtgeni yanlamasına kesen Simon Crubellier Sokağı'nın aşağı yukarı ortasındaki binadayız.

Serdik bütün parçaları önümüze. Elimizdeki yapboz tamamen bitince anlam kazanacak, biliyoruz.

Tıpkı Perec'in söylediği gibi, tek kişilik bir oyun değil yapboz. Çünkü o, yapabileceğimiz her yerleştirme hareketini daha biz oyuna başlamadan hesaplamış hatta kararlaştırmış. Bütün kombinasyonları incelemiş.

Daha başlarda öyle bir tasvir yeteneğiyle karşılaşıyoruz ki, Perec'in o hiçbir ayrıntıyı atlamayan zihninin alnından öpmek geliyor içimizden.

Başta söylediğim gibi nereden başlamak lazım acaba. Çünkü kitabın sonunda (553. sayfada) binanın bir planı yer alıyor. Baştan itibaren daire daire, oda oda, en ince ayrıntısına kadar tasvir ettiği mekanları, bu planlara bakarak zihnimizde canlandırmamız daha kolay olacak.

Kitabın başında da Jules Verne'in muhteşem bir sözü var;
"BAK, BÜTÜN GÖZLERİNLE BAK. "
Zira başka türlü; odalar, tablolar, kirişler, duvarlar, küllük, kitap, rom şişesi, lavabodaki açılır kapanır iskembe, bilekteki bileklik, patates soyucu, Vergi Hukuku kitabı...hatta ve hatta sol elin işaret ve baş parmağı arasında tüten sigaraya kadar, atladığı hiçbir ayrıntı olmadığını ancak bu şekilde anlamaya yaklaşabiliriz. Eminim yerde, duvar dibinde bir karınca olsaydı, hayal dünyasında, renginden kaç bacağı olduğuna kadar her şeyi tek tek, hiç atlamadan yazardı.

Bu kadar ayrıntı ne işimize yarayacak, diyebilirsiniz. Aslında bence bütün bu detayları zihnimizdeki resme oturtmamız çok ama çok zor. Buna rağmen belki bir yerinden yakalayacağımız bu parça,tüm diğerleri gibi, yapbozumuzun şekillenen ilk kısmı olabilir.

92 yıllık bir zaman dilimini 99 bölüme sığdıran altı kısıma ayrılmış bir kitaptan söz ediyorum. Içerisinde sayısız öykü, sayısız hayat, sayısız insan, sayısız eşya ve sayısız detayla acayip bir düzensizlik barındırıyor.
Bize gereksiz gibi görünen her şeyin on yıl boyunca tasarlanmış olduğunu bilmek, tahammül eşiğimizi bir nebze daha yükseltiyor. Önce çerçeveyi çizip (ne kadar mümkünse artık) sonra iç dizaynın keyfine varmak gerekiyor. Yer yer gülerek, gömülerek en çok da sorgulayıp anlamaya çalışarak. Elimizden gelenin kesinlikle en iyisi bu.

Ilk kısımda ayrıntının ayrıntısının tasvirlerini okuyoruz. Tamamına yakını mekan ve eşya tasvirleri. Mesela bir ilk yardım çantasının içerisindeki hidrofil kompreslerden anlatmaya başlıyor ta ki kaç yıl garantili olduğuna kadar. Sürücü avadanlığı mı dersiniz kampçılar için kamping konteyneri mi, gördüğü hiçbir şeyi atlamıyor.

Sürekli tasvir okumak oldukça zorlayıcı. Fakat kitabın bölümlere (99 bölüme) ayrılmış olması en azından zorluğu parçalara ayırmamızı sağlıyor.

Ikinci kısımdan itibaren kişilik tasvirlerine ışık tutan kısa öyküler yoğunlaşıyor. Bunca karmaşanın içerisinde duygu yüklü bir şeyler de var mıdır acaba derken Sven Ericsson'un öldürdüğü Elizabeth de Beaumont'un hikayesiyle karşılaşıyorum. Birbirlerine yazdıkları mektuplar, aradığımdan çok daha fazlasını sunuyor bana.

Nelerle karşılaşacağımızı önceden kestirmemiz çok zor.
Mesela Üç Adam Tarikatı bunlardan biri. Katılmak için ne yapmamız gerekli acaba?:) 2020 yılında hepimiz katılmış olacakmışız çünkü. Şaka bir yana ayrıntının ayrıntısını mı arıyorsunuz?
Doğru adrestesiniz.

Beş yüz değişik limanda, beş yüz değişik manzara yapmak için yola çıkan Bartlebooth'un hikayesinden, resimli tabakta tasvir edilen sütlü kakao içmeye hazırlanan ropdöşambrlı adama, hatta Dinteville Usulü Çağanoz Salatasına kadar daldan dala konarak ilerliyorsunuz. Çok farklı ve bağımsız parçaların arasında gezinip duruyorsunuz.

Mesela 50. bölümde oldukça keyifli bir polisiye öykü karşımıza çıkıyor. Skandal ve intihar arasına gerilmiş bir ip gibi. O ip, Zeitgeber'in mi boynuna dolanıyor, yoksa okurun mu, bilemiyorsunuz..

Hadi, biraz daha zorlayalım hayal gücümüzü; Binbir Gece Masallarına, Sultan Şehriyar'a ne derdiniz?
Ya da duvarda asılı olan besmelenin, anlamıyla birlikte tasvir edilişine?

Dile gelecek olursak, büyük çoğunluğu, sonuna 'var' sözcüğünü getirerek tamamlayabileceğimiz türden isim cümleleri. Geniş zamanda yapılan tasvirler, şimdiki zamanda geçen olaylar, dilek-şart kipleri derken, rahatsız edici olmayan ama karmakarışık bir zaman çıkıyor ortaya.

Franz Kafka'dan Marcel Proust'a, Stendhal'dan James Joyce'a kadar otuz edebiyat devinden hafifçe değiştirilmiş alıntılar içerdiği , kitabin hamiş kısmında belirtilen metinin dili, onca karışıklığa rağmen akıcı.
Kitabın her sayfasında başka bir öyküyle karşılaşmanız mümkün. Içerisinden bambaşka hayatların fışkırdığı böyle bir kitaba daha önce rastlamamıştım.


Çözdük çözdük çözdük..bütün parçaları yerleştirdik, son bir tane kaldı geriye. Bitirdik mi?..
Hayır! Tuzağa düştük..


"Tarih 23 Haziran 1975 ve saat akşamın sekizine yaklaşmakta.."
Madam Berger için de, Cinoc için de, Matmazel Crespi ve Doktor Dintevelli için de.

Herkes için kitabın sonu.

Özellikle yapbozun başında ölen Bartlebooth için. Elinde eksik olan son parça var. Yapbozdaki son boşluk X şeklinde ama Bartlebooth'un cansız parmakları arasında bir W var..

Dedim size, tuzağa düştük! Başa dönüyoruz..




Keyifli okumalar..:)
137 syf.
·Beğendi
Sıradışı bir ailenin sıradışı hayat hikayesi Yaz Yağmuru. Okurken kafamda birçok sorunun cevapsız kalması beni kitabın başına döndürerek bu soruların cevaplarını bulabileceğim cümleleri tekrar tekrar okutmaya itti.

Çok farklı ama bir o kadar da etkileyici bir anlatımı var Duras'ın. Her okuyanın farklı çıkarımlar yapabileceği bir şekilde konuyu işlemiş. Kitabın konusuna gelince;

Spoiler#

Banliyö trenlerinden, çöp tenekelerinin yanında bulduğu kitapları toplayan bir adam.
Buldukları kitapları karısıyla beraber okuyorlar. En çok Georges Pompidou'nun Hayatı'nı anlatan hikâyeden etkileniyorlar, kendi yaşantılarına benzetiyorlar hikâyeyi ve bütün yaşantıların aynı, sadece çocukların farklı bir dünyası olduğunu düşünüyorlar. Onlara göre çocuklar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu.

Onların da yedi çocuğu vardı ve bu ailenin yedi çocuğundan en büyüğüydü Ernesto. O ve ondan bir yaş küçük kızkardeşi Jeanne diğer kardeşlerine dikkat etmek zorundalar, çünkü anne yemek saati dışında çocuklarını evde görmek istemiyor. Babaları ise annelerine duyduğu umutsuz sevgi ve onu kaybetme korkusuyla her şeyden vazgeçmiş. Karısına daha iyi odaklanabilmek ve onun kaçıp gitmesini engellemek için işe bile gitmiyor. Baba bir yandan kendini bu çaresizlik yüzünden suçlu hissetse de ortada ihmal edilmiş yedi çocuk var. İşin tuhaf yanı çocuklar anne ve babalarını yine de seviyorlar. Hatta bir araya geldiklerinde mutlu bir aile tablosu bile çiziyorlar. Anne baba çocuklarını bir iki kural dışında özgür bırakmışlar aslında. Baskı, zorlama ve dayak yok.

Çocuklardan hiçbiri okula gitmiyor. Ernesto ve kardeşleri günün birinde yanmış bir kitap buluyorlar ve Ernesto okumayı bu kitaptan öğreniyor. Aslında dahi diyebileceğimiz çocuklardan Ernesto. Ama nedense okula gitmeyi "Orada bana bilmediğim şeyleri öğretiyorlar" diyerek reddediyor. İşte burada duralım. Kitabın başında anne ve babanın da bütün yaşantıların aynı sadece çocukların farklı bir dünyası var dedirterek yazarın öğrenmenin çocukların o saf ve doğal yapısını bozup tek tip insan yaratarak aslında faydadan çok zarar verdiği mesajını burada vermek istediğini düşünüyorum.

Aslında anne ve baba o kadar pasif ve umutsuz vakalar ki insan bu düşünceye bilinçli bir şekilde sahip olabildiklerine inanamıyor. Kitap buram buram umutsuzluk kokuyor. O kadar ki anne ve babanın bu umutsuzluğu en sonunda Ernesto'yu bile etkisi altına alıyor.

Yaşamın, tanrının, eğitimin sorgulandığı, okuyucuyu düşünmeye zorlayan mesajlar veren bu kitabı farklı tarzlar seven herkese tavsiye ediyorum.

Keyifli okumalar. :)
144 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Unutulmuş Renkler isimli bir masal kitabı vardı. Dünyanın tamamen siyah-beyaz olduğu, renklerin bulunamadığı bir dünyada birkaç boya kalemi bulup resim çizmeye başlayan bir kız ve dünyanın durumu anlatılıyordu. Yine öyle bir dünya düşünün. Özellikle kent takımı maçı kaybettiği günlerde sitede bir yıldız yağmuru oluyor tabiri caizse. Gökten yerlere dökülen akın akın yıldızlar. Kendilerini atmaya cesaret edemeyenler yahut daha farklı ölümler düşleyenler içinse her daim hizmet veren bir İntihar Dükkânı var. Neler neler yok ki bu intihar dükkânında? Zehirler, ipler, zehirli hayvanlar, siyanürlü elma bile var. Hatta intihar etmek isteyen minikler için şekerler kasanın yanında minik müşterilerini bekliyor… Ama tabii ki bu şeker kavanozunda her iki şekerden bir tanesi temiz, bir tanesi zehirli. Devlet, çocuklara bir şans verilmesi gerektiği kanısında çünkü. Öyle de düşünürler halkı tabii. Peki ya günün birinde gülen bir çocukları olursa bu ömrünü intihara adamış ve bir kez bile gülmemiş İntihar Dükkanı’nın sahiplerinin?

Hani Yeşilçam filmleri vardır ya, izlememiş olsak bile olayların nasıl gelişeceğini bilsek de izlemeden duramayız. Öyle bir kitap İntihar Dükkanı. Nasıl desem, insanı kendisine çeken bir havası var. Neşeli olduğunu iddia edenlere bile durup sorgulatacak gibi. Öyle edebi betimlemelerle, felsefi bakışlar ile sorgulatmak değil bu. Samimiyet var yalnızca. Samimiyetle anlatılan bir öykü. Çok uçuk görünse de çok uzak değil bize, inanın. Sokakta gülümseyerek dolaşan kaç insan görüyoruz ki artık? Birbirine selam veren, hiç tanımadığı insanlara iltifat eden, teselli eden kaç insan kaldı? Peki ya biz? Ne zaman dert yanmayı bırakıp da dostlarımıza “o değil de, hayatımda olduğun için çok şanslıyım” diyebiliyoruz? Birisi ne zaman bir derdini anlatsa, “bir de bana sor” diye başlayıp kendi dertlerimi anlatmaya geçiveriyoruz. Nasıl desem, küçük çocukların birlikte oyun oynadıkları zaman konuştukları konuları dinlediniz mi hiç? Her biri bambaşka şeylerden konuşur, diğerinin ne söylediğini duymaz asla. İnanın, artık tüm diyaloglar böyle. Sanki en kötü durumda olmak özel ödüller getirecekmiş gibi bir ruh halindeyiz.

Mutluluk çok zor değil dostlar. Kafanızı kaldırınca gördüğünüz güneş var ya, işte mutluluğun kaynağı oradan geliyor. Güneş yok mu havada? Bulutlar deseniz en güzel bulmaca. Bakın bakalım şu sağ taraftaki bulut neye benziyor? Bir tavşan mı, sayfaları rüzgarda uçuşan bir kitap mı yoksa? Hele bir de yağmur yağıyorsa… Ne güzeldir o yağmurda ıslanmak, yağmurdan sonra gökyüzünün ne kadar temiz olduğuna dikkat etmiş miydiniz hiç? Kar varsa bir de, ondan hiç bahsetmeyeceğim bile. Yanınızda biri varsa, sevdiğiniz/sevildiğiniz bir kişi olsa yeter, gününüz kurtulmuş olmaz mı? Sevdiğinizi söyleyin, ihmal etmeyin sakın. “Çok şükür diyebiliyorum ya, çok şükür!” diyin bir kez. İçinizin nasıl da gökkuşağının müthiş renkleri ile doluverdiğini göreceksiniz. Bir parça çikolata, radyoda çalan bir parça, iğde çiçeklerinin kokusu, bir çocuk gülüşü, bir sevdiğinizin sesi. Mutluluk daha karmaşık değildir. Mutluluk içimizde, kdv de dahil :) Hadi kocaman bir gülümseme ile bakın şimdi aynaya. Kendinizi, kendiniz olduğu için sevin. Üstelik ne kadar şanslı değil miyiz, kitaplar var durup dinlendiğimiz limanımız. 1k var üstelik, o limanda yaşadıklarımızı paylaşabildiğimiz. Az mutluluk mu?

Not: Müzikal tarzdaki animasyon filmi de görülmeye değer.
384 syf.
·6/10
Teknik bakımdan değerlendirecek olursam kitabın dili akıcı ve çok fazla kuram ve bilgi yok.daha çok örnekler üzerinden yol ve yöntemler uygulamalı olarak anlatılmış formülize edilebilecek çok fazla bir bilgi ve altına çizebileceğim çok fazla bir yer bulamadım
Kitaptan beklentim korku çeşitleri korku kaynakları düşünsel ve duygusal altyapısı ve bunlarla ilgili çözüm önerileriydi.
Açıkçası hayal kırıklığına uğrattı beni.
Kitabı tavsiye etmiyorum içeriğine göre kitabın adı çok iddialı.
128 syf.
Fobi ; nedensiz, tehlikesiz bir olayın yol açtığı akıldışı korku hiç kuşkusuz en yaygın psikopatolojik belirtidir.*

Eser, fobinin bir hastalık belirtisi mi , hastalık mı ? Konusunda inceleme yaparak ; çocukta fobinin oluşumuna nelerin sebep olduğu, fobinin yenilmesinde çözüm ve tedavilerini, fobinin psikopatolojisi üzerinde durmuş ünlü psikanalistlerin : (A.Freud,S.Freud, O.Fenichel, J.Mallet.. gibi) tezlerinden faydalanılarak yazılmış , örneklerle pekiştirilmiş akıcı fakat sindirilerek okunması gereken eğitim türünde bir eser.

Kitabın adı "fobiler" olması şu konuda yanıltmasın ; 'uçak fobisi = şu , yüksek fobisi = bu' gibi düşünceyle alıp okunmamalı öyle bilgiler bulamazsınız. Joker filmini izledikten sonra okumam iyi oldu bu eseri.
Hep dua ederiz ya bir uzvumuz eksik olmadığına şükür diye , ruh sağlımız için de binlerce kere şükretmeni düşündüren bir eser. Düşünsenize insan içine çıkma fobiniz var ve insanlardan korkuyorsunuz , okul fobisi olan bir çocuk okulda akla gelemeyecek şeyler yapıyor okumaya niyeti yok diye düşünüyorsunuz ama öyle değil bilinçaltındaki fobik düşüncelerini ortaya çıkaran bir öğretmeni veya arkadaşından ötürü hayatı zindan oluyor.Ağlama fobisi olan ağlamamak için sinirlenerek , şiddete başvurarak fobisini bastırıyor ya da Joker gibi gülerek bastırıyor. İlaç tedavisinin beraberinde eş dostum desteği bunu yenebileceği psikopatolojik bir rahatsızlık.

Fobi bir mücadele.İnsanın kendisiyle,çevresiyle ve korkusuyla. Bu mücadeleye destek olun (empati kurarak) ,çünkü doğuracağı tehlikeli sonuçları akıl bile edemezsiniz.
137 syf.
"Yazmak, aynı zamanda susmak, söylememek, sesini kesmek demektir, gürültüsüz haykırmaktır.."

Marguerite Duras.

Tam da söylediği gibi yazıyor bu kitapta. Haykırır gibi. Orijinal dili ve güçlü anlatımı daha ilk sayfalarda kendini hissettiriyor.

Öyle kolay anlaşılmıyor ama. Emek vermezseniz tam olarak almanız gerekeni alamıyorsunuz. Okurun da muhakkak bu serüvene katılması lazım.

Yazdıklarında eksilti sanatını uyguluyor. Zaruri olmayan, gereksiz bütün ayrıntılardan uzak, oldukça sade ve kısa cümlelerle derin etkiler bırakabiliyor.

Kendisi Çinhindi 'de doğmuş. Fransız hükümeti tarafından oraya yerleştirilen bir ailenin mensubu olması, hatta çocukluk ve gençliğinin bir kısmını orada geçirmesine rağmen, ne Fransa' ya ne de Çinhindi 'ye ait hissedebiliyor kendini.

Hasta olup geri dönen ve genç yaşta ölen babasının aksine, inatçı ve dirençli olan bir annenin kızı. On yedi yaşında Paris' e gidiyor, eğitimini tamamlıyor, siyasi mücadelelere katılıyor, hatta polemiklere girip yazılar yazıyor.

"Bir partiye katılmak için otistik, nevrozlu, bir anlamda kör ve sağır olmak gerekiyor." demesine rağmen sekiz yıl komünist parti militanlığı yapması, bu sözü, deneyimleri sonucunda söylemiştir diye düşündürüyor.

Senaryo yazarı ve yönetmen aynı zamanda.

Ve.. Yaz Yağmuru..

Filmini de yapıyor daha sonra. Les Enfants (Çocuklar)." Her şey gerçekti," diyor. "Konu edilen ev, sokak hatta okulun adı bile gerçekti. Bir tek yanmış kitabı ben uydurdum.. "

Ve tam da burada başlıyor hikaye.

Ernesto..
Vitry 'de yaşayan, kalabalık ve yoksul bir ailede büyüyen dev adam, dahi.

Yaşadığı ailenin sıradışılığı kitaplar konusunda başlıyor önce. Okumayı çok seviyorlar. Banliyö trenlerinden, çöp kenarlarından, ucuzluk sergilerinden kitaplar bulup eve getiren ve karısıyla birlikte hepsini okuyan bir aile reisi mevzu bahis.

Evlerinden sık sık neşeli şarkılar yükselse de aldıkları belediye yardımlarıyla geçinebilen, sürekli patates yiyen ve üşüyen bir aile.

Ernesto, okula gitmemiş, okuma yazma bilmiyor. Yanık kitabı okumaya çalışarak başlıyor onun hikayesi.

Bir sözcüğün şekline nedensiz bir anlam yüklüyor, sonra diğer sözcüklere de. Ve okuduğunu iddia ediyor.

Hatta bir ilkokul öğretmenine ve okuma yazma bilen bir arkadaşına sorup yaklaşık aynı cevapları alınca, nasılını bir türlü anlayamadığı bir şekilde okuduğunu fark ediyor.

Sisteme, sorgulamadan kabul edilenlere kafa tutarcasına okula gitmeyi reddediyor.

Dünyanın geçirgen olduğunu, bilginin öğretilmemiş olsa da dünya tarafından salgılanabileceğini savunuyor.

Bu kitapta ;
Açlığa..
Savaşlara..
Sefalete..
Yanlışlara..
Yalanlara..
Şüpheye..
Şiirlere..
Şarkılara..
Ve hatta sessizliğe bile lanet var.

Ernesto öldü mü?
Yoksa bir bilim insanı mı oldu?
Mutlaka okuyarak onunla tanışın derim.

Kitaptan çok etkilenmeme rağmen on puan vermememin tek nedeni, toplam bir sayfayı kaplamayacak kadar bile olsa ensest bir ilişkiden bahsetmesidir. Çok gereksiz, kötü ve nahoş bir ayrıntı olmuş. Bu kitap aşksız bile hiç sıkılmadan okunabilirdi. Hiç gerek yoktu.

Keyifli okumalar.. :)
112 syf.
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Fransızca çeviri bölümü yer almakta. Bu dönemde Cioran tabiri yerinde ise kimlik değiştirdiği, bambaşka bir insan olduğu dönemdir. Bundandır belki de kendisi ile felsefe yapabilmesi. Cioran düşüncelerini ve felsefesini bütünsel bir metin yerine aforizmalar şeklinde dile getirmiştir. Bu durum okuma kolaylığı ile birlikte, kitabın her hangi bir sayfasının okunduğunda üzerine fikir ve yorumlar üretebileceği bir eser haline getirmiştir. Kitabın içeriğinde, ağırlıklı olarak dinler, Tanrı, ölüm, azizler, gözyaşları, metafizik, yalnızlık ve müzik gibi konular işlenmiştir. Kitabın ikinci bölümü ise Rumence baskıdan seçilmiş bölümlerden oluşmaktadır.
Cioran kitabını, tabiri caizse altın vuruşla sonlandırmış. ‘’ İçinde ölecek hiçbir şeyi kalmamış insana Tanrı acısın! ‘’ İyi okumalar…

Yazarın biyografisi

Adı:
İsmail Yerguz
Unvan:
Türk Edebiyat Araştırmacısı, Eğitimci, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Sapanca, Sakarya, Türkiye, 1948
1948’de doğdu. İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Meydan Larousse, Gelişim Larousse, AnaBritannica ve daha pek çok ansiklopedide çevirmen ve redaktör olarak çalıştı, yönetim kadrolarında yer aldı. Bugüne kadar aralarında J.J. Rousseau, Boris Vian, Georges Bataille, André Breton, Milan Kundera, Julien Gracq, Romain Gary, Robert Pinget, Michel Butor, García Márquez’in eserleri de olan yüz elliye yakın kitabı dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 14 okur beğendi.
  • 4.791 okur okudu.
  • 185 okur okuyor.
  • 4.629 okur okuyacak.
  • 115 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları