İsmail Yerguz

İsmail Yerguz

YazarÇevirmen
8.0/10
969 Kişi
·
2.380
Okunma
·
5
Beğeni
·
317
Gösterim
Adı:
İsmail Yerguz
Unvan:
Türk Edebiyat Araştırmacısı, Eğitimci, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Sapanca, Sakarya, Türkiye, 1948
1948’de doğdu. İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Meydan Larousse, Gelişim Larousse, AnaBritannica ve daha pek çok ansiklopedide çevirmen ve redaktör olarak çalıştı, yönetim kadrolarında yer aldı. Bugüne kadar aralarında J.J. Rousseau, Boris Vian, Georges Bataille, André Breton, Milan Kundera, Julien Gracq, Romain Gary, Robert Pinget, Michel Butor, García Márquez’in eserleri de olan yüz elliye yakın kitabı dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
216 syf.
·4 günde·6/10
Hepsini okuduktan sonra çevrenizi şöyle bir değerlendirebilirsiniz :)

Arızalı cihazları alır bir kenara atarsınız
bir işe yaramazlar sadece orada yer kaplarlar
ama arızalı insanları alıp bir kenara atamazsınız
ki atsanız da durmazlar zaten orada.
Hava ne güzel, gün ne güzel, dünya ne güzel,
1k ne güzel der demez
bitiverirler yanı başınızda ve "güzel" kelimesini ortadan kaldırmak
için ne gerekiyorsa yaparlar. Hatta bizde de birazcık arızalık bir
durum varsa bu bir patlamaya bile neden olabiliyor...

Bizde de biraz arızalık bir durum varsa, derken şöyle biraz açayım.
Kişilik bozukluğu davranışlarından
hangisini incelesem
-aaa bende de bu var, oldu.
Tam bu noktada bir hocamızı hatırladım, hocamız demişti ki;
"Tıp öğrencileri üçüncü sınıfa geldiklerinde hastalıkları ve
belirtilerini öğrenirler ve hepsi de kendinde o hastalıkların olduğunu düşünmeye başlarlar"

Kendimi önemsediğimi düşününce narsistlik,
her şeye temkinli yaklaşımım paranoyaklık,
geleceğe karamsar bakışım negativistlik,
başkaları tarafından sevilmeyi istemek histrioniklik,
her şeyin kontrolümün altında olmasını istemem sinirli, stresli kişilik,
yapılan haksızlıklara tepkimi küserek ortaya koyma durumum ise pasif agresiflik kişilik bozukluğunun varlığını düşündürdü.
Çok şükür ki kimsenin kötülüğünden zevk alacak bir tarafımı bulamadım yani fesatlık
ile hiçbir alakam yokmuş buna çok sevindim :))

Zorlanmadan okunabilecek bu eserde,
belli başlı kişilik bozuklukları sade bir üslupla
değerlendirmeye alınmıştır. Bu Bozuklukların
muhtemel belirtileri, bunları taşıyan kişilerin, düşünce yapıları
bizim onlara karşı davranış şeklimiz ve kendimizi test edebileceğimiz
küçük testler yer almaktadır.

en son kısımda da sinir olduğumuz
bu bozuklukların bizlere kazandırdıklarından bahsedilmiştir.

Kitaba ayrıca zaman ayırmadan genel olarak bu konuda bilgi sahibi olmak isteyen
okurlar için de kişilik bozukluğu tanımlarını kitaptan alıntı yaparak aşağıda veriyorum
ayrıca genel özeti şeklinde kitapta geçen resmi de ekleyerek...

iyi okumalar bol bilgiler.......

Narsistlik kişilik bozukluğu:
"Narsisizm, kişinin kendisine duyduğu sevgi (özsevgi)
ve bu sevginin diğerleri tarafından bölüneceğinden
şüphe etme durumudur; bu kişiler etrafındakilerin kendisine hayran
ve bağlı olduğu beklentisi içindedir. "


Paranoyak kişilil bozukluğu:
"Paranoyak eğilimlerin en belirgin özellikleri aşırı
temkinli olma ve uyumsuzluktur: yabancılara karşı soğuk
ve mesafeli davranma (bu mesafeler korunur),
tanıdık insanlara karşı endişeli ve
tetikte olma (iyi niyetli olup olmadıklarına dikkat edilir)"


Negativist kişilik bozukluğu:
"Negativizm belli bir durumda iyi gitmeyen şeyleri,
her şeyin olumsuz tarafını ve mevcut (gerçek anlamda negativizm)
ya da gelecekteki sorunları (karamsarlık,
negativizmin önceden tahmin edilen unsuru)
görmeye yönelik karşı koyulamayan bir eğilimdir.
Her şeyin olumsuz tarafını karşı koyulmaz
bir şekilde görme eğilimi, dolayısıyla aynı
zamanda gördüğünü söyleme eğilimi.
Dolayısıyla negativistler sorun çıkaran insanlardır,
hem kendilerinin hem başkalarının keyiflerini kaçırırlar..."

Histrionik kişilik bozukluğu:
"Histrionik olmak, kendini göstermeyi ve
bütün dikkatleri üzerine çekmeyi sevmek (ya da seviyor gibi yapmak) demektir.
Bu bağ­lamda kimi zaman "dikkat çekmeye çalışan kişilik"ten söz edilir.
Narsistler gibi bunlar da dikkat çekmeye
çok fazla ihtiyaç duyarlar ama narsistlere göre daha
fazla sevgi ve hayranlık beklerler."

Fesat kişilik bozukluğu:
"Fesat olmak kötülüğe, kötülük yapmaya eğilimli olmak
ya da kötülüğü teşvik etmektir.
Bunun için mutlaka suç işlemek, cellat ya da Nazi olmak gerekmez.
Fesat davranışlar gündelik yaşamda, küçük ya da büyük
kötülüklerle de görülür: ısrarla alay etmek ve küçümsemek,
arkadan konuşmak, ortak çalışmayı sabote etmek,
pis işleri başkasına yaptırmak..."

Pasif-Agresif kişilik bozukluğu:
"Pasif saldırganlık mümkün olabilir mi? Olur tabii!
Pasif-agresif kişide böyle bir yetenek vardır.
Her türlü otoriteye karşı sergilenen pasif
direniş tavırlarının egemen olduğu bir İlişki
biçimi bu kişiliğin belirgin özelliğidir;
hatta bu kişiler çevresinden gelen,
basit gibi görünen isteklere bile başkaldırabilirler.
Pasif-agresif davranışların yelpazesi geniştir:
engel çıkarma, sıkıntı çekerek itaat etme,
işleri sürüncemede bırakma, surat asma,
sabote etme, iş akışını felç edecek derecede
bir titizlik gösterme ("Sen bana bu iş yap dedin,
ben de yapıyorum işte; çabuk yap demedin ki")."

özet resim:
https://resmim.net/f/aZ0QQb.png
144 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Unutulmuş Renkler isimli bir masal kitabı vardı. Dünyanın tamamen siyah-beyaz olduğu, renklerin bulunamadığı bir dünyada birkaç boya kalemi bulup resim çizmeye başlayan bir kız ve dünyanın durumu anlatılıyordu. Yine öyle bir dünya düşünün. Özellikle kent takımı maçı kaybettiği günlerde sitede bir yıldız yağmuru oluyor tabiri caizse. Gökten yerlere dökülen akın akın yıldızlar. Kendilerini atmaya cesaret edemeyenler yahut daha farklı ölümler düşleyenler içinse her daim hizmet veren bir İntihar Dükkânı var. Neler neler yok ki bu intihar dükkânında? Zehirler, ipler, zehirli hayvanlar, siyanürlü elma bile var. Hatta intihar etmek isteyen minikler için şekerler kasanın yanında minik müşterilerini bekliyor… Ama tabii ki bu şeker kavanozunda her iki şekerden bir tanesi temiz, bir tanesi zehirli. Devlet, çocuklara bir şans verilmesi gerektiği kanısında çünkü. Öyle de düşünürler halkı tabii. Peki ya günün birinde gülen bir çocukları olursa bu ömrünü intihara adamış ve bir kez bile gülmemiş İntihar Dükkanı’nın sahiplerinin?

Hani Yeşilçam filmleri vardır ya, izlememiş olsak bile olayların nasıl gelişeceğini bilsek de izlemeden duramayız. Öyle bir kitap İntihar Dükkanı. Nasıl desem, insanı kendisine çeken bir havası var. Neşeli olduğunu iddia edenlere bile durup sorgulatacak gibi. Öyle edebi betimlemelerle, felsefi bakışlar ile sorgulatmak değil bu. Samimiyet var yalnızca. Samimiyetle anlatılan bir öykü. Çok uçuk görünse de çok uzak değil bize, inanın. Sokakta gülümseyerek dolaşan kaç insan görüyoruz ki artık? Birbirine selam veren, hiç tanımadığı insanlara iltifat eden, teselli eden kaç insan kaldı? Peki ya biz? Ne zaman dert yanmayı bırakıp da dostlarımıza “o değil de, hayatımda olduğun için çok şanslıyım” diyebiliyoruz? Birisi ne zaman bir derdini anlatsa, “bir de bana sor” diye başlayıp kendi dertlerimi anlatmaya geçiveriyoruz. Nasıl desem, küçük çocukların birlikte oyun oynadıkları zaman konuştukları konuları dinlediniz mi hiç? Her biri bambaşka şeylerden konuşur, diğerinin ne söylediğini duymaz asla. İnanın, artık tüm diyaloglar böyle. Sanki en kötü durumda olmak özel ödüller getirecekmiş gibi bir ruh halindeyiz.

Mutluluk çok zor değil dostlar. Kafanızı kaldırınca gördüğünüz güneş var ya, işte mutluluğun kaynağı oradan geliyor. Güneş yok mu havada? Bulutlar deseniz en güzel bulmaca. Bakın bakalım şu sağ taraftaki bulut neye benziyor? Bir tavşan mı, sayfaları rüzgarda uçuşan bir kitap mı yoksa? Hele bir de yağmur yağıyorsa… Ne güzeldir o yağmurda ıslanmak, yağmurdan sonra gökyüzünün ne kadar temiz olduğuna dikkat etmiş miydiniz hiç? Kar varsa bir de, ondan hiç bahsetmeyeceğim bile. Yanınızda biri varsa, sevdiğiniz/sevildiğiniz bir kişi olsa yeter, gününüz kurtulmuş olmaz mı? Sevdiğinizi söyleyin, ihmal etmeyin sakın. “Çok şükür diyebiliyorum ya, çok şükür!” diyin bir kez. İçinizin nasıl da gökkuşağının müthiş renkleri ile doluverdiğini göreceksiniz. Bir parça çikolata, radyoda çalan bir parça, iğde çiçeklerinin kokusu, bir çocuk gülüşü, bir sevdiğinizin sesi. Mutluluk daha karmaşık değildir. Mutluluk içimizde, kdv de dahil :) Hadi kocaman bir gülümseme ile bakın şimdi aynaya. Kendinizi, kendiniz olduğu için sevin. Üstelik ne kadar şanslı değil miyiz, kitaplar var durup dinlendiğimiz limanımız. 1k var üstelik, o limanda yaşadıklarımızı paylaşabildiğimiz. Az mutluluk mu?

Not: Müzikal tarzdaki animasyon filmi de görülmeye değer.
185 syf.
·10/10
Kırık kalplere tutkun olanlar lütfen başka adrese başvursunlar...Romain Gary


İki enkazdan bir yeni oluşur mu? İki enkaz binayı örnek alalım bunların molozlarından sağlam kalan taşlarla ne kadar yeni bir ev oluşturabiliriz? Yoksa bu enkazları tamamen kaldırıp yeni bir umut yeni bir çabayla yeni bir bina mı yapmak gerekir?..El ele verirsek bu zorluk aşılabilir mi? Örneği göze alarak ve yine aynı şekilde iki yaralı insan arasında da yeni bir aşk yeni bir ilişki yeni bir hayat olabilir mi?

Yaşamak ve görmek lazım sanırım...

Romain Gary, dünya savaşı görmüş “büyük hayatlar” yaşamış ve 20.yüzyıla damgasını vurmuş yazarlar kuşağından. Aynı zamanda yönetmen, senarist, savaş pilotu, diplomat. 1956 yılında, Cennetin Kökleri romanıyla Goncourt Ödülü’nü almış. 1975 yılında aynı ödülü bu kez Emile Ajar takma adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken romanıyla kazanmış. Böylece, bir yazara sadece bir kez verilen Goncourt Ödülü’nü iki kez kazanan tek Fransız yazar olmayı başarıp akademiye bir selam çakmış...
Kadının Işığı, ölüme “dişilikle” soylu bir meydan okumanın romanı ve güzel bir kurguyla öncelik sonralik kaygısı gütmeden rahat yazılmış ve söylenen her cümle makale yazılabilecek kadar derin anlamlara sahip ve kesinlikle altını çizmeden üzerine düşünmeden geçemiyorsunuz.İlginç olan şudur ki Romain Gary'nın hicbir kitabı birbirine benzemez her kitabı farklı bir haz sunar.

Bu kitaba inceleme yazmak aslında üç ana karakteri ayrı ayrı analiz etmek demek çünkü herbiri mutsuz depresif ve acılı ama hayattan kopmamış yeni arayışlarda yoldaş bir nefes aramaktalar.

Karakterleri anlatalım biraz...ama spoiler falan olmaz...sanırım...herhalde...:))


Michael, uzun yıllardır tutkulu bir ilişki yaşadığı eşinden uzaklaşmıştır.Çünkü eşi Yannik tedavisi olmayan bir hastalığın pençesindedir(hemen kızmayalım hastalık nedeniyle uzaklaştı zannedip)çünkü Yannik istiyor bu uzaklaşmayı ama neden mi? çünkü kocası Michael'in kendisini bu halde görmesini ve son aylarına tanık olmasını; ışığının söndüğünü görmesini, dişiliğini yitirdiğini bilmesini istememektedir. Yannik'ın bu fikri tüm kadınlara tuhaf gelebilir...( ne demek ben ölüm döşeğindeyken kocam beni yalnız bırakıp 6 aylığına şehir dışına gitsin onun yerine go to hell hani nikahta verilen hastalıkta sağlıkta sözü???)ve üstüne üstlük bir de kocası Michael'a başka kadınların ışığında mutlu olmasını ve böylece kendi hatıratını da yaşatmasını dileyerek vasiyette bulunuyor. Saygı duymaktan başka yapılacak bir şey yok!

Lidya Towarski, kırklı yaşlarının ortalarında acılı bir anne ve mutsuz bir kadındır. Kocasının yaptığı bir trafik kazasında hem kızını hem de kocasını kaybetmiştir,aslında kocası hayattadır, ancak artık anlaşılır kelimelerle konuşup kendini ifade edememektedir.Kazadan sonra kocasına kayınvalidesi bakmakta Lidya bu kaza ve kızının kaybından sonra ucsuz bucaksız bir sorgulamaya girer şöyle ki gerçekte kocasını sevip sevmedigine onu terk etmeye kazadan önce mi sonra mı karar verdiğine hiç bir zaman emin olamamaktadır ve bu belirsizlik her daim beynini tırmalamaktadır.

Ve...
Senyor Galba, kitabın en renkli aynı zamanda en şaşırtıcı kahramanıdır, hayatını köpek egitmenligi yaparak iki köpek ve bir maymunla hazırladığı gösteriyi sahneleyerek kazanmaktadır. Galba da yaralı bir adam ve tarzından dolayı hiç beklemeyeceginiz kitaptaki en felsefik cümlelerin babası ve "çok kadın, hiç kadındır" mottosu esinini O'ndan almıştır, bu arada geçmişte tapındığı bir kadın tarafından terk edilmiş ve belki de bundan sonra gönül işlerinden uzak durup kadınlara olan tüm sevgisini ve bağlılığını da köpeklerinden birine vermiş ve tek endişesi köpeginden önce ölmek(köpeği onsuz ne yapar endişesi)

Romain Gary’nin kahramanları büyük trajedilerin kahramanları gibi yaşıyorlar, hissediyorlar, konuşuyorlar. Hayatlarına apansız giren ölüm, ölüm korkusu ve uzayan ölüm halleriyle başetme yolları ve üslupları 180 sayfalık bu kitabı bir şahesere dönüştürüyor.

Romain Gary'nin tıpkı diğer sanatçıların eserlerinde olduğu gibi özel hayatının eserlerine yansıyıp yansımadığına en iyi cevabı kendisi verebilirdi 1979 yılının sonunda soğuk bir günde başına bir el silah sıkarak intihar etmeseydi... İntiharının sebebi içinde çeşitli söylentiler çıkmış o dönem ve benim de gerçekten şaşırdığım bir olay var şöyle anlatayım;

Romain Gary ile Amerikalı oyuncu Jean Seberg 1962-1970 yıları arasında evli kalmışlar.Fakat Seberg, bir süre sonra Carlos Fuentes’e(benim bu kitapta hemen bir önce okuduğum Terra Nostra'yı yazan ödüllü yazar) âşık olur ki Gary ile evliliklerinin sonunu getiren de bu ilişkidir. Solcu Kara Panterler adıyla kurulan zencilerin dayanışma örgütüne destek vermesi ve bu nedenle FBI’ın sürekli takibinde olması Seberg’i yıpratır ve
8 Eylül 1979’da Paris’in dışında bir yerde arabasında ölü bulunur.Cinayet mi intihar mı belli değil ama FBI 'in parmağı olduğu düşünülüyor...

Gary ise tüm bu olup bitenlere ancak üç ay dayanabilmiş ardından bıraktığı mektubunda (20. yüzyılın en büyük edebiyat skandalıdır) Dünya Emile Ajar’ın kendisi yani Romain Gary olduğunu intihar notuyla öğrenmiş oldu ve not şöyle: "En sonunda kendimi bütünüyle dile getirdim. Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
112 syf.
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Fransızca çeviri bölümü yer almakta. Bu dönemde Cioran tabiri yerinde ise kimlik değiştirdiği, bambaşka bir insan olduğu dönemdir. Bundandır belki de kendisi ile felsefe yapabilmesi. Cioran düşüncelerini ve felsefesini bütünsel bir metin yerine aforizmalar şeklinde dile getirmiştir. Bu durum okuma kolaylığı ile birlikte, kitabın her hangi bir sayfasının okunduğunda üzerine fikir ve yorumlar üretebileceği bir eser haline getirmiştir. Kitabın içeriğinde, ağırlıklı olarak dinler, Tanrı, ölüm, azizler, gözyaşları, metafizik, yalnızlık ve müzik gibi konular işlenmiştir. Kitabın ikinci bölümü ise Rumence baskıdan seçilmiş bölümlerden oluşmaktadır.
Cioran kitabını, tabiri caizse altın vuruşla sonlandırmış. ‘’ İçinde ölecek hiçbir şeyi kalmamış insana Tanrı acısın! ‘’ İyi okumalar…
112 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
"Hayat yolunda ilerledikçe bir şey öğrenmediğinizi, sadece anılara gittiğinizi daha iyi anlıyorsunuz. Sanki bir zamanlar yaşadığınız dünyayı yeniden icat etmeye benziyor bu. Bir kazancımız yok, sadece kendimizi yeniden kazanıyoruz."

Açılışı, yapıtlarını okudukça yakınlaşanların keşfettikleri "Cioran Etkisi" adı altında bir minvalde buluşanların, sevdiği Rumen asıllı yazar, felsefeci ve retorisyen Emil Michel Cioran 'ın onlarca akılda kalmaya değer sözlerinden biriyle yaptım. Kitabı ve yazarı ilk kez okudum. Diğer yapıtlarını da okuma kararını çoktan aldım. Cioran'a beni ulaştıran, benim okumaktan oldukça haz aldığım, Türkçe'nin layığını bulduğuna inandığım, harika bir köprü görevi gören sevgili Hasan Ali Toptaş'tır. Sevdiğim yazarların sevdikleri her zaman dikkatimi celbediyor. Zannımca hep öyle olacak. Cioran'ın methini de birkaç kişiden kulaktan dolma duymuş, aklımın "araştır" çekmecelerinden birine kaldırmıştım. Sonunda kendisiyle de tanıştım.

Cioran'ın kimi zaman basit, kimi zaman zorlayıcı gelebilen felsefi diliyle kaleme aldığı aforizmaları ve söylevlerini okurken, bazılarının üzerinden tekrar geçtim. Yazarın kendisinden ayırmadığı takıntıları, ölüme hayattan daha yakın ve içiçe olması, ara ara esen bunalımları, hep onunla olan insomniası, yalnızlığın bekçisi, müziğe olan tutkusu ve baskın karakterinin hissedilmesi vardı. Öyle ki; "Üslup yaratılmaz, insan onunla birlikte doğar." Demesi, karakteri hakkında düşündüğümün doğru olduğunu kanıtlıyordu. Bununla beraber Tanrı'yı ve Azizleri'de neredeyse tüm cümlelerinde yer veriyor. Fakat insanı ikileme düşüren tavrı var, Onları bir sayfada överken, öbürkün de adeta yerin dibine batırabiliyor. Sanırım yazarın takıntılarından ve bunalımlarından yansıyanlardı bunlar. Öyle ki kitabı yayımladığında Annesi ve arkadaşları tarafından da pek sıcak karşılanmamış.

Biraz Nietzsche tadı gelse de, kesinlikle Cioran'ın kendine özgü bir tarzı var. Hemen hemen gözyaşlarıyla suladığı sayfaları, iyi kötü anmaktan geri durmadığı Tanrı'sı ve Azizleri, hayatı sürekli tokatlayan haliyle, hayatta olmanın işinize yaramayacağı konularında sizi kendi motifleriyle işlediği zemininde dolaştırmaya çıkarıyor...

Bir iki yerde şairleri de anıyor; "Gözyaşlarının soy kütüğünü ancak bir avuç şair bilir." ve "Aslında sadece bir kez ölen hiç bir şair yoktur." diyor. Ne kadar çarpıcı değil mi?..

Son olarak okumak isteyen, Cioran kimdir, tarzı neymiş özellikle bir "Cioran Etkisi"nden bahsediliyor nedir diyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Ben diğer kitaplarını da en kısa sürede tanıma yolculuğuna çıkacağım. Bilhassa çok beğenildiğini okuduğum "Çürümenin Kitabı", "Ezeli Mağlup" ve diğerlerini...

Herkese keyifli okumalar dilerim.
137 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
"Yazmak, aynı zamanda susmak, söylememek, sesini kesmek demektir, gürültüsüz haykırmaktır.."

Marguerite Duras.

Tam da söylediği gibi yazıyor bu kitapta. Haykırır gibi. Orijinal dili ve güçlü anlatımı daha ilk sayfalarda kendini hissettiriyor.

Öyle kolay anlaşılmıyor ama. Emek vermezseniz tam olarak almanız gerekeni alamıyorsunuz. Okurun da muhakkak bu serüvene katılması lazım.

Yazdıklarında eksilti sanatını uyguluyor. Zaruri olmayan, gereksiz bütün ayrıntılardan uzak, oldukça sade ve kısa cümlelerle derin etkiler bırakabiliyor.

Kendisi Çinhindi 'de doğmuş. Fransız hükümeti tarafından oraya yerleştirilen bir ailenin mensubu olması, hatta çocukluk ve gençliğinin bir kısmını orada geçirmesine rağmen, ne Fransa' ya ne de Çinhindi 'ye ait hissedebiliyor kendini.

Hasta olup geri dönen ve genç yaşta ölen babasının aksine, inatçı ve dirençli olan bir annenin kızı. On yedi yaşında Paris' e gidiyor, eğitimini tamamlıyor, siyasi mücadelelere katılıyor, hatta polemiklere girip yazılar yazıyor.

"Bir partiye katılmak için otistik, nevrozlu, bir anlamda kör ve sağır olmak gerekiyor." demesine rağmen sekiz yıl komünist parti militanlığı yapması, bu sözü, deneyimleri sonucunda söylemiştir diye düşündürüyor.

Senaryo yazarı ve yönetmen aynı zamanda.

Ve.. Yaz Yağmuru..

Filmini de yapıyor daha sonra. Les Enfants (Çocuklar)." Her şey gerçekti," diyor. "Konu edilen ev, sokak hatta okulun adı bile gerçekti. Bir tek yanmış kitabı ben uydurdum.. "

Ve tam da burada başlıyor hikaye.

Ernesto..
Vitry 'de yaşayan, kalabalık ve yoksul bir ailede büyüyen dev adam, dahi.

Yaşadığı ailenin sıradışılığı kitaplar konusunda başlıyor önce. Okumayı çok seviyorlar. Banliyö trenlerinden, çöp kenarlarından, ucuzluk sergilerinden kitaplar bulup eve getiren ve karısıyla birlikte hepsini okuyan bir aile reisi mevzu bahis.

Evlerinden sık sık neşeli şarkılar yükselse de aldıkları belediye yardımlarıyla geçinebilen, sürekli patates yiyen ve üşüyen bir aile.

Ernesto, okula gitmemiş, okuma yazma bilmiyor. Yanık kitabı okumaya çalışarak başlıyor onun hikayesi.

Bir sözcüğün şekline nedensiz bir anlam yüklüyor, sonra diğer sözcüklere de. Ve okuduğunu iddia ediyor.

Hatta bir ilkokul öğretmenine ve okuma yazma bilen bir arkadaşına sorup yaklaşık aynı cevapları alınca, nasılını bir türlü anlayamadığı bir şekilde okuduğunu fark ediyor.

Sisteme, sorgulamadan kabul edilenlere kafa tutarcasına okula gitmeyi reddediyor.

Dünyanın geçirgen olduğunu, bilginin öğretilmemiş olsa da dünya tarafından salgılanabileceğini savunuyor.

Bu kitapta ;
Açlığa..
Savaşlara..
Sefalete..
Yanlışlara..
Yalanlara..
Şüpheye..
Şiirlere..
Şarkılara..
Ve hatta sessizliğe bile lanet var.

Ernesto öldü mü?
Yoksa bir bilim insanı mı oldu?
Mutlaka okuyarak onunla tanışın derim.

Kitaptan çok etkilenmeme rağmen on puan vermememin tek nedeni, toplam bir sayfayı kaplamayacak kadar bile olsa ensest bir ilişkiden bahsetmesidir. Çok gereksiz, kötü ve nahoş bir ayrıntı olmuş. Bu kitap aşksız bile hiç sıkılmadan okunabilirdi. Hiç gerek yoktu.

Keyifli okumalar.. :)
144 syf.
·2 günde·7/10
Kitap oldukça akıcı, çok fazla diyalog içeren enteresan bir kitap. Sonu da oldukça enteresan bitiyor. İntihar Dükkanı sanılanın aksine mizahi yönü ağırlıklı bir kitap ama içinde bolca ironi kullanılmış. Konuya gelirsek üç çocuğu olan Madam Lucrecre ve Mösyö Misimha'nın işlettiği bir dükkan var bu dükkan ve insanların intihar etmesi yardımcı olmak için bir takım ürünleri satıyor. Kitap tamamen bu dükkana gelen müşteriler ile olan olayları kapsıyor. Ailenin kendi içinde yaşadığı bazen dramatik çokça komik olaylarda kitaba renk katmış. Ben keyif aldım. Tavsiye ederim.
120 syf.
·4 günde·5/10
Gabriel Garcia Marquez ismi reklam edilerek yazılan Bir Kayıp Denizci ; bir denizcinin, geminin batmasıyla denizde geçirdiği ölüm kalım savaşını anlatmaktadır.

Yazar isminden dolayı bekli okunurluğu olabilir ama beni tatmin etmeyen bir yazım dili ve devamlılığı vardı. Kurgu da çok daha başka şeyler beklerdim açıkçası. Olağan şekilde her şey usturuplu bir şekilde sonlandı. Ne heyecan yaşadım ne de başka bir durum.

Hikâye edilen konu gerçekten güzel lakin kurgunun ve betimlemenin yoksunluğu kişi de bunaltılara neden oluyor. “Pi’nin Yaşamını” izleyen biri olarak oradaki kurgunun daha harika olduğunu ama hikâyenin neredeyse çok yakın olduğunu anlamamak güç değil.

Özellikle açlık, zaman kavramının yitip gitmesi ya da gitmemesi hangisi daha önemli bilemiyorum. Bir beklenti içerisindeki insan her iki dakikada bir saatine bakar ve kendisine upuzun gelen zaman aslında çok kısa gerçeği ile karşılaşır. Bu durum zaman kavramını yitirmenin mi daha hoş yoksa an an zamanı takip etmenin mi daha faydalı olduğunun bilgisini vermez. Kişi her iki şekilde de kendine zulüm eder. Romanda bu kısım çok güzel bir şekilde işlenmiş ve okuyucuya çok güzel aktarılmıştır.

Ayrıca yedi gün aç ve susuz kalmış bir insanın martıyı ya da tavuğu ayırt edebileceğini pek sanmıyorum. Ki birçok sefer çiğ et ile beslenen kişilerin yaşam hikâyelerine rastladık. Açlıkla sınanmak çok başka bir durum olsa gerek. Açlığı telkin etmek için en güzel çare bence de kişinin kendini doyurabilmesinin elinden alınmasıdır. Bunu da #31659130 alıntı da yazarın “Yiyecek bulma umudu kalmazsa açlık dayanılır hale gelir.” demesiyle daha iyi anlıyoruz.

Sözün özü; kitap zaman var ise okunulabilir ve tavsiye edilebilir. Lakin aman aman okunacakta bir eser değildir. En başta dediğim gibi, yazar isminin şaşaası hikâyeyi okunulası kılıyor. Keza hikaye edenin Gabriel Garcia Marquez değil de bir başkası olduğunu düşünsek muhtemelen ilk baskı da sonu gelirdi.

Sevgi ile kalın…
80 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Bir göz atayım diye başladım bir de baktım ki bitmiş... Akıcı, sürükleyici, duru bir dille yazılan, çabuk okunduğu gibi de çabuk kavranan bir kitap. Okurken Stefan Zweig’ın meşhur Satranç kitabı aklıma geldi ama tabi ki tek ortak yönü ana karakterlerin satranç oynamasıydı. Kişinin kendisiyle verdiği kişilik savaşını anlattığını düşündürdü bana. Bir de insanlardan ne kadar kaçmak istesek de toplu yaşamak zorunda olduğumuzu, öyle ya da böyle birbirimize ihtiyacımız olduğunu derinden hissettirdi. Olayları anlatan kişinin birlikte bir süre hem de hayli bir süre zaman geçirdiği ve muhatap olduğu halde Don Sandalio’nun hakkında hiçbir şey öğrenmek istememesi bana çok manidar geldi. Yazar Türk olsaydı; “dedikoduyu bırak, işine bak” mesajı veriyor , derdim ama yazar Türk değil o yüzden diyemiyorum.
112 syf.
·1 günde·10/10
Ne zaman Cioran okusam, üstüne okuduğum kitaplar bana anlamsız gelir. Her yönüyle dolu dolu kitaplar yazan felsefi bir deha olduğu için, Cioran, kitaplarında okuyucuyu konuya odaklamaya, düşünmeye ve keyif almaya yönlendirir. Kitaplarla alakalı hipnotik bir seansa daldırır okurları. Bu etkinin devamı için de irdelenen konular tekrarlar ve değişik örneklerle konu üzerinde döner durur. Siz de kısaca değinilmiş bir felsefi metinden ziyade, başlı başına bir düşünsel alana girmiş olursunuz. Yazarı tanıyan okurların da bildiği gibi, genelde kitaplarının tek teması vardır. Dolayısıyla bu eser de baştan sona azizlik kültü üzerinedir. Siklet merkezi ise yaşamın anlamsızlığı, ölümün gerekliliğidir.

Eserin retorik yönüne gelir isek; Cioran gibi varlığın ve yaşamın anlamsızlığına inanıyorsanız; Azizler ve Hristiyanlığın zühd öğretisi sizin için bulunmaz bir kumaştır. İstediğiniz gibi ölçüp biçilebilecek bir alandır bu konu. Ki zaten felsefi olarak üzerine çok yazılıp çizilmiştir. Özellikle rönesans döneminden başlayan fikri süreçte kilise'nin felsefesi de diğer toplumsal kurumlar kadar tenkit ve takdir oklarına hedef olmuştur. Cioran daha çok konunun takdir kısmında yer almıştır. Bu takdirin ise Hristiyanlığa değil de Azizler'in şahıslarına olduğunu da belirtmekte fayda görüyorum. Cioran, acı ve gözyaşı konusunda Azizlik kurumunu kullanmıştır. Yoksa kendisinin dinsel bir kişilik olduğu zannedilirse hata olur. Fikirlerin mantıksal olarak ispatı için somut örnekleri kullanmak zaten anlatımda bir tekniktir.

Hristiyanlığın bu günkü şeklinden ziyade ilk dönemlerinde, dünya için çalışmak yasaklanmıştır. Dünya hayatı anlamsızdır onlar için! Azizler ise bu tezin beden bulmuş şekilleridir. Hayatın anlamsızlığına, acıya katlanmaya ve ölüme adanmış hayatlarıyla Cioran'ın ve selef felsefecilerin ilgisini çekmişlerdir. Onların içsel dünyaya ve ölüme bakışları, gözyaşları ve hayatları ilgi odağı olmuştur. Gündelik acılara dahi katlanamayan insanoğlu, kendi acısından kaçmadan onu kucaklarsa ne olur? İşte konu, acı-ölüm ve varolmak-hiçlik metaforunda bu konuya eğilmiştir. Acı süreklidir, hayat varsa acı vardır ve ölüm tek kurtuluştur. İnsanın ölene değin yaşayacağı en büyük dram, varolmanın zorunluluğu olarak, çekilmesi mecburi meşru can sıkıntısıdır. Daha fazlasına değinmek, kitabı açmaya eşdeğerdir. Bu sebeple burada kesiyorum.

Eser gayet kaliteli, sıkmayan yapısı ile akıcılık da barındırmaktadır. Gerçi Cioran gibi başarılı bir yazar için bu tür açıklamalar yapmak da biraz gereksiz kalıyor. Eser daha ilk sayfalarında farklılığını ortaya koyacaktır diye düşünüyorum. Alınız, okuyunuz...

Keyifli okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
İsmail Yerguz
Unvan:
Türk Edebiyat Araştırmacısı, Eğitimci, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Sapanca, Sakarya, Türkiye, 1948
1948’de doğdu. İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Meydan Larousse, Gelişim Larousse, AnaBritannica ve daha pek çok ansiklopedide çevirmen ve redaktör olarak çalıştı, yönetim kadrolarında yer aldı. Bugüne kadar aralarında J.J. Rousseau, Boris Vian, Georges Bataille, André Breton, Milan Kundera, Julien Gracq, Romain Gary, Robert Pinget, Michel Butor, García Márquez’in eserleri de olan yüz elliye yakın kitabı dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 2.380 okur okudu.
  • 96 okur okuyor.
  • 2.727 okur okuyacak.
  • 54 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları