1000Kitap Logosu
Resim
Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.0
11,6bin Kişi
44bin
Okunma
1.930
Beğeni
47,6bin
Gösterim
Unvan
Rus Yazar
Doğum
Orel, Rus İmparatorluğu, 9 Kasım 1818
Ölüm
Bougival, Seine-et-Oise, Fransa, 3 Eylül 1883
Yaşamı
Ivan Sergeyeviç Turgenyev, 9 Kasım 1818 tarihinde Orel şehrinde varlıklı bir ailede doğmuştur. Annesi Varvara Petrovna Lutovina, babası Süvari albayı Sergei Nikoleviç Turgenyev’dir. Aile 1827'de Moskova'ya taşınır. Babası 1836 yılında vefat eder. Ivan Sergeyeviç Turgenyev, özel okullarda eğitim görüp, özel öğretmenlerden dersler alır. Henüz bir çocukken; Almanca, İngilizce ve Fransızca'yı anadili gibi konuşmaya başlar. Yüksek öğrenimi için önce Moskova’ya oradan da St. Petersburg’a geçen İvan, Rus dili ve edebiyatı eğitimini kendi ülkesinde tamamladıktan sonra Almanya’ya gider ve 1838-1841 yılları arasında Berlin Üniversitesi’nde felsefe okur. Daha sonra St. Petersburg’a geri dönüp iki yıl kadar bir devlet kurumunda çalışır. Ivan Sergeyeviç Turgenyev, Fransa’da tanıştığı “Gustave Flaubert” ile sıkı bir dostluk kurarak, daha sonraki yıllarda gerçekçilik akımının öncülerinden biri olmuştur. Ivan, ilk olarak 1850 yılında “Lüzumsuz bir Adamın Günlüğü” adını verdiği novellasıyla, ölümünden birkaç gün önce zihninden geçenleri not defterine aktaran bir yazarın hikâyesini anlatarak, yakın çevresine adını duyurur. Şöhretini ise 1852 yılında “Bir Avcının Notları” ile pekiştirir. İvan gençlik yıllarında özel eğitiminden geri kalan zamanları avcılıkla geçirmiştir. Yapıtlarındaki ince duygulu karakter çizimleri, lirik-müziksel dil onu Rus gerçekçiliğinin temsilcisi yapmakla kalmaz, dünya edebiyatının büyükleri arasına da sokar. Turgenyev, eserlerinde serflik ilişkilerinin insana aykırılığını, feodal-aristokrat Rusya'nın yıkılışını, yeni burjuva-demokratik güçlerin yükselişini gerçekçi biçimde yansıtmıştır. Batıyla Doğu arasında kendini sıkışmış hisseden yazarın Çarlık Dönemi’nin Rus entelektüellerini irdelediği “Asilzade Yuvası" adlı romanı 1859 yılında yayınlanır. 1859 yılında annesi de ölünce, geriye kalan topraklar serfler ( toprak ağası adına çalışan köylü) arasında dağıtılırken Turgenyev’e de tüm hayatını rahatça idame ettirebileceği yüklü bir miras kalmıştır. Böylece dünyevi sorunlardan kurtulan yazar başyapıtı, “Babalar ve Oğullar” üzerinde çalışmaya başlar. Gençliğinde köylü kızlara duyduğu ilgiyi ve bu ilişkilerden doğan bir gayrı meşru kızını saymazsak Turgenyev hiç evlenmemiş, babalığını üstlendiği bir çocuk sahibi olmamıştır. Özel hayatı, gönül maceraları pek bilinmeyen Turgenyev’in otuzlu yaşlarda tanıştığı Pauline Viardot ise umutsuz bir aşk macerası olarak yaşamına damga vurmuştur. Altı farklı dili konuşabilen, iyi bir piyanist ve şarkıcı olan sevgilisi evli olduğu için bu çiftin yarı fiziksel, yarı duygusal beraberliği kısa süreli ilişkiler şeklinde uzun yıllar devam eder. Bozkırda Bir Kral Lear (1870), Ham Toprak (1877) gibi eserleri eleştirmenlerden beklediği tepkiyi alamadı ve kendini mutsuz hisseden Turgenyev, son kez ülkesini terk edip hayatının son dönemini bir türlü vazgeçemediği kadının, Pauline Viardot’nun yakınlarında, Paris’te geçirdi. Ivan Sergeyeviç Turgenyev, 3 Eylül 1883 tarihinde Fransa'da Paris yakınlarındaki Bougival kasabasında öldü. Ölmeden önceki arzusu uyarınca naaşı Rusya'ya getirildi ve Belinski'nin mezarının yanına gömüldü.
264 syf.
Öfkeli gençlerin melodramı ; Babalar ve Oğullar
Bana kalırsa yenilik, ancak ve ancak bireyin iç dünyasından başlarsa kendisi için bir şey ifade edebilir. Çünkü kendini toplumun tahakkümünden sıyıramamış insanın yenilik adına söyleyebileceği şeyler ne yazık ki oldukça sınırlıdır.Burda birey kabuğundan çıkmak için onu kırmakla mükellef bir civcive benzer.Herkes kendi kabuğunu kendi kırmalıdır, edilgen roller üstlenenler ne yazık ki kendi dar kabuğunda boğulur ve gerçek hayatla tanışmaya vaki olamaz.Tabi bu, sizin de takdir edeceğiniz gibi toplumda bir nevi sivil bir isyan hareketidir....Çünkü toplum kendi doğru ve yanlışlarına karar verirken kişilerin bireyselliğinden gelen farklılıkları gözetmekten çok kendi homojen yapısını korumayı amaçlar.Her türlü farklılığın bir tehdit unsuru gibi algılandığı bu homojen yapıyı korumakla yükümlü en küçük teşkilatsa, bizim kutsallık nişanesini aklıevvel bir iyimserlikle teslim ettiğimiz ailedir. Totaliter devlet modelindeki hükümdar; kutsal metinlerdeki mutlak yaratıcı; ailedeki koruyucu baba.Aynı orduda görev aldığı halde rütbeleri farklı olan askerlere benzetebileceğimiz bu roller yukarıdaki amaca hizmet eden, sarsılmaz otorite figürleridir.Dört bir yandan kuşatılmış bireyin kendi varolma mücadelesi ise bu dişlinin kendisine en yakın halkasıyla, yani, babası ile başlayacaktır.Tıpkı Olimpos’un egemenliği için babasıyla giriştiği mücadelesini galibiyetle taçlandıran mitolojideki Tanrı Zeus gibi. Aile ve baba konusundaki haklı öfkemin tezahürü olan bu eleştirilerimden sonra söz konusu eserin de bu mücadelenin epik şekli olduğunu söylemem çok yanlış olmaz.Babalar ve Oğullar arasındaki bu mücadele eski ile yeninin, değişime direnen ile onu başlatanın arasındaki fikri çatışmaları konu alıyor.Sadece aile içindeki çatırdamaları değil, Rus Köylüsü ile toprak sahipleri arasındaki bütün dengelerin değiştiği, aynı ülkede farklı dünyalara ait bu sınıfların birbirlerinden nasıl bihaber yaşadıklarını, ve bu uçurumun onlar üzerinde yarattığı yabancılaşmayı da birebir yansıtıyor. Turgenyev’in Sevgili Çocuğu; Bazarov Kitaptaki yeni kuşağın cüretkar ve ateşli fikirlerini, eski kuşağın beğenisine sunma kaygısı taşımadan cesurca ortaya koyan taşranın nihilisti kendisi, belki de mevcut düzenin kokuşmuşluğunu ve değişimin kaçınılmaz olduğunu söylemekten erinmediği için de tarihin ilk Bolşevik’i. Bu delişmen, havai genç tabiattaki her konuya oldukça ilgili, kültürlü bir birey profili çizerken hiçbir otorite ve kutsala da bel bağlamaz, düzenin tüm değerlerine kibirli bir umursamazlıkla yaklaşır, yalnız bu umursamazlık kisvesi altında onunla düelloya tutuşmuş olan insana yardım edecek kadar yüce gönüllü bir insan da varlığını korur.Materyalist fikirlerindeki koyu tavrıyla çizdiği karikatürize halden olsa gerek, kitabın aldığı tepkiler için şöyle müdafaa eder karakterini Turgenyev; “Eğer okuyucu Bazarov’u tüm kabalığıyla, kalpsizliğiyle, acımasız soğukluğuyla sevemediyse yineliyorum ki, ben suçluyum ve amacıma ulaşamadım demektir. (…) Bazarov benim sevgili çocuğumdur, bu akıllı, bu kahraman kişi bir karikatür olabilir mi? Onun benim yarattığım tiplerin en sempatiklerinden olduğunu fark etmiyor musunuz?” Spoiler vermemek adına hikayenin nasıl son bulduğunu yazmaktan imtina etsem de Bazarov’un en çok çatıştığı, eski geleneğin temsilcisi Pavel Petroviç’le aynı kaderi paylaşarak aşka yenilmesi, ne kadar kendimizden emin insanlar olursak olalım,pamuk ipliğine bağlı hayatlarımızın kırılganlığına yapılan bir gönderme bana kalırsa, koskoca bir gemi bile küçücük bir çatlaktan batmıyor mu sevgili Bazarov? Zamanın akışı içinde, kendi kabuğunu kendi kıran tüm civcivlerin önünde saygıyla eğilirim! Keyifli okumalar :)
Okuyacaklarıma Ekle
112 syf.
·
Puan vermedi
RUS STEPLERİNDE DERİN BİR TRAJEDİ
genç vladimir sevdalandı zalimin kızına rus steplerinin aylak takımıyla gel gör ki kızın gönlü kaydı müstakbel kayınbabaya genç vladimir, ne söylese boş ilk aşkını kaptırdı babasına nerden bulacak bir daha aşık olma cüretini, bir başkasına
İlk Aşk
7.5/10 · 5,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
112 syf.
·
33 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Turgenyev'den okuduğum ilk kitaptı ve beni sıkan bir kitap olmadı.Zaten kitap çok akıcı. Bir parti sonrası bir araya gelen üç arkadaşın ilk aşklarından bahsetmesiyle başlıyor kitabımız.Iki kişi ilk aşklarından kısaca bahsedip ilgi çekici olmadığını söyleyince ilk aşkını uzun uzun anlatacak olan isim Vladimir Petrovich oluyor.. Vladimir Petrovich'in ilk aşkını çok güzel anlatmış yazar.Ben severek okudum.Sizlerinde beğeneceğinizi düşünüyorum…
İlk Aşk
7.5/10 · 5,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
271 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Ya Hiç Doğmasaydık?
Babalar ve Oğullar kitabını YouTube kanalımın kitap okuma grubunda onlarca kişiyle birlikte okuyup tartıştık: youtu.be/Fqbb6LqTkFI Madem 23 temmuz doğum günümdü, kendi hediyemi ailem hakkında hislerimi anlatan bir kitap incelemesi yazarak vermek istedim. Nedir ki doğum günü dediğin? 365 gün boyunca 365 defa büyüyüp her gün doğarken bu gelişiminin tek günle sınırlandırılması değil mi? Peki, nedir ki hayat dediğin? Seçiminin dışında bir coğrafyada, bir bedende, bir cinsiyette, bir yılda doğup da sürekli seçimler yapmak zorunda bırakılmak değil mi? Bu incelemenin yorumlar kısmında aileleriniz hakkındaki düşüncelerinizi de duymak isterdim. Çünkü farkında mısınız bilmiyorum, aileleriniz hakkında hiç konuşamadık bugüne kadar. Fakat sizin düşüncelerinize değer veriyorum ve bizi büyüten ailelerimiz hakkında sizin neler düşündüğünüzü, evinizde neler yaşadığınızı merak ediyorum. Bu incelemenin sadece kitap özeti gibi yazılmış olmak için değil, sizlerin her birinin varoluşlarının ve doğumlarının değerli olduğunun farkına varılarak bir iç döküş şeklinde her zaman var olmaya devam etmesini istiyorum. Esas benim değil, sizin doğum gününüz kutlu olsun. Çünkü bu yazıyı kendi şimdiki zamanlarında okuyan sizler olmasaydınız, karşılıklı içselleştirmelerimizin de bir değeri olmazdı. Dedim ya, bugüne kadar hep birey olarak tanıdım sizleri. Oysaki bizim varlıklarımızın atmosferi olan ve bizi bugünlere kadar getiren anneler ve babalar varken, biz de onların en değerli varlıklarıyız en nihayetinde. O zaman nedir düşünceleriniz aileleriniz hakkında? Seviyor musunuz onları yoksa çok mu ayrı düşüyorsunuz kuşaklarınızın çatışması yüzünden? Mesela bu kitaptaki Bazarov adlı baş karakter Batıcı, nihilist ve ilerleme yanlısı olduğu için Rus milliyetçiliğine ters bir tutum sergilerken, Bazarov'un arkadaşının ailesi ise bunun tam tersi. Yani milliyetçi ve Batı karşıtı bir tutum sergileyip Puşkin'in kitaplarından örnek veren bir aile. İşte tam da bu kuşak çatışması yüzünden bugün bu kitaba inceleme yazmak istedim. Kendi ailemi anlatayım biraz size. Gün içinde pek çok konuda zıtlığa düşeriz onlarla. En basit örnek olarak onlar vakitlerini genelde televizyon izlemekle geçirirken ben kitaplarla geçiririm. Babam siyaset ve tartışma programlarını severken, ben hiçbir sonucu olmayan muhabbetleri sevmediğim için onları izlemek istemem. Hatta sırf öyle yapmadığım için bazen azar da yerim. Annem ise pek çok Türk dizisi izlerken, onların bana hiçbir katkı sunmadığını düşündüğüm için izlemem. Evde gözlerinin önünde büyüyen ve içinde yüzlerce kitap olan bir kitaplık olmasına rağmen bir insan nasıl olur da bu kitaplığın içindeki kitaplardan bir tanesini bile merak etmez? Siz de ailenizle böyle bir zıtlık yaşıyor musunuz arkadaşlar? Ama işte hayat da böyledir ya, insan gerek ailesiyle gerekse de kendi benliğiyle yaşadığı çelişkilerle, zıtlıklarla birlikte doğmaya devam eder her gün. Belki benim de her 365 gün yeni bir benlik kazandığımı düşünmem bundan dolayıdır. Belki ben de bu yüzden sürüleşen ve samimiyetlerinden uzaklaşan, kendisi olmaktan ödün verip de herkese kalıp misali davranışlar içerisinde bulunan, yapay davranışlardan tiksinen ve her şeye eleştirel yaklaşmaya çalışan bir insan olmuşumdur Bazarov gibi. Bazen ben de Bazarov gibi çelişkilere düşüyorum ama kendimle, aşkın saçma bir şey olduğunu söyleyip yeni aşklarda buluyorum kendimi. İspanyol yazar Miguel Unamuno da "Yaşam bir çelişkidir" demiş mesela. Onun da evet ile hayır diyen kalbinin bir çelişkisi varmış, sürekli inanmak ile inanmamak sorunu arasında kalmış, ruhun varlığı yokluğu ve ölümden sonraki bilincin varlığı yokluğu arasında kaldığı çelişkiler yaşamış hayatı boyunca. Bizim de bilincimiz ailelerimizin bilinciyle hiç çelişmiyor mu arkadaşlar? Ne olursa olsun hem anneler hem babalar hem kızlar hem de oğullar iyi ki varlar. Hem yanlış ve suçlu olanın anneler ya da babalar olmadığını düşünürüm ben. Bazarov da böyle düşünür. Yanlış olan şey, bizim seçimlerimiz ve tutkularımızdır. Dünyayı olduğu gibi kabul etmek gerekir işte bu yüzden. Doğru olan şeyler kadar yanlış olan seçimlerimiz de bizi yeniden doğurur çünkü. Verimli zaman geçirmek için zamanı boşa harcama bilincinin gerekliliği gibi insanın iyi ki doğduğu bilincine ulaşması da onun kötü ve gereksiz insanlarla muhatap olduğu bilincine bağlıdır bence. Film yönetmeni Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George da bütün yaşadığı sorunlardan sonra yaşadığı hayattan pişmanlık duyup "Keşke hiç doğmasaydım!" demişti. Peki keşke hiç doğmasa mıydık gerçekten de? Hiç doğmasaydık kim okuyacaktı bu değerli yazarların kitaplarını? Hiç doğmasaydık kim verecekti hak ettikleri değerleri bu yazarlara? Hiç doğmamış olsaydık ailelerimizle yaşadığımız kuşak çatışmalarından sonra nasıl kendi varoluşlarımızı ve zevklerimizi bulacaktık? İyi ki doğmuşuz, birimiz değil, hepimiz! Umutsuzluğu bırakıp "İyi ki doğdum" farkındalığını sağlayacak insanlarla, amaçlarla ve hayallerle birlikte olabilmemiz gerekiyor. Kendimiz ve bireysel başkaldırımıza yardım edecek bir umut kaynağı bulmamız gerekiyor. Bu herhangi bir kitap da olabilir, bir köy okuluna kitaplar yollamak da olabilir. Sonuçta Wilhelm Reich'in de dediği gibi "Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgi egemen olmalıdır, çünkü bunlar yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır." Hayatımda kullandığım ilk tükenmez kalem bile tükendiğinde anneme sorduğum "Anne, bu kalemin adı niye tükenmez kalem?" sorusuna "Lafın gelişi o oğlum." cevabını almam da belki hayatımı sadece lafın gelişi olarak yaşamamam konusunda bir uyarıydı, kim bilir? İyi ki doğmuş işte Bazarov da, Turgenyev onu tasarlamasaydı ve ben de bu kitabı kendi kitap okuma grubumla birlikte okumasaydım kendimi bu kadar yakın hissedeceğim kimse olmayabilirdi belki de bugün. Ben ise her geçen gün yeniden doğuyorum. Gündüzlerime gece, duygularıma ise düşünce katmayı öğreniyorum. Bir dört duvar içerisinde kuşakları çatıştırıyorum. Var oldum ve her gün var olmaya devam diyorum. Doğdum ve her gün doğmaya da devam ediyorum.
Okuyacaklarıma Ekle
86 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Spiritüalizm Ekseninde Bir Aşk Öyküsü: Klara Miliç
“Sevgi, kutsal ve sadık sevgi her şeye kadir değil midir?” (
Babalar ve Oğullar,
sayfa 252) 1.Yazarın Hayatına Dair: Büyük Rus romancılar arasında yer alan
Ivan Sergeyeviç Turgenyev,
1818 yılında, Rusya’ya bağlı olan Ukrayna sınırları içinde dünyaya geldi.
Aleksandr Puşkin
ve
Nikolay Gogol
sonrası Rus Edebiyatı’nı sırtlayan isimlerden oldu. Moskova ve Petersbug Üniversitelerinin yanı sıra, Paris Üniversitesi’nde ve Almanya’da da öğrenim gören Turgenyev, Avrupalı bakış açısına sahip Rus yazarlar arasında gösterildi. Rus gerçekçilik akımının önemli temsilcileri arasında gösterilen yazar ayrıca
Lev Tolstoy
ve
Fyodor Dostoyevski
’nin de çağdaşı olarak bilinir. 1883’te öldüğünde ardında bıraktığı eserlerle mirasını kendisinden sonraki dünya edebiyatına aktardı ve Rus Edebiyatının en önemli figürleri arasında yer aldı. 2.Yaşadığı Dönem ve Diğer Yazarlarla İlişkisine Dair: "Neyse canım! Önümde koca bir hayat var! Herhalde hep böyle olmayacaktır!”
Lev Tolstoy
’dan 10 yaş büyük olan Turgenyev’in Tolstoy’la arasının açık olduğu bilinir genelde. Bu anlaşmazlıkta haklı olan tarafın kimi olduğunu net olarak bilemesek de, elimizdeki veriler ışığında Tolstoy’un sivri dilliliği ve keskin mizacının sebep olduğu çıkarımını yapabiliriz. Turgenyev’in ona karşı bir garezinin olmadığı bu bilgiden de anlaşılabilir: Tolstoy’un yazarlığı bırakma kararı aldığı bir dönemde, Turgenyev ona bir mektup yazarak yazarlık yeteneğinin Tanrı tarafından ona bizzat bağışlandığını ve kararını gözden geçirmesini ister. Tolstoy’un dini inancına bağlı biri olduğunu düşündüğümüzde, Turgenyev’in mektubu daha bir anlamlı hale geliyor tabii ki. Son olarak Tolstoy’un Turgenyev’in Batılı bakış açısına sahip olmasını onaylamadığını da belirtmek gerek. Muhtemelen Tolstoy bunu yanlış bir bakış açısıyla, “Batı hayranlığı” olarak yorumluyordu.
Fyodor Dostoyevski
ile de benzer sevgi-nefret ilişkisine sahiptir Turgenyev. Dostoyevski de onun bazı eserlerini eleştirmiş ve hatta bir süre sonra iletişim kurmamaya karar vermiştir. Tolstoy ve Dostoyevski’nin aksine milliyetçi olmayan Turgenyev’in çağdaşı büyük yazarlar tarafından dışlanmış olması ilginçtir. Fakat buna rağmen Turgenyev,
Aleksandr Puşkin,
Nikolay Gogol,
Mihail Yuryeviç Lermontov
gibi kendisinden önce eser vermiş olan diğer büyük Rus yazarların Avrupa dillerine çevrilmesinde önemli katkıları olmuştur. Uzun yıllar Fransa’da yaşaması sebebiyle
Gustave Flaubert,
Edmond de Goncourt,
Alphonse Daudet
ve
Emile Zola
gibi Fransız Edebiyatının önde gelen yazarlarıyla dostluklar da kurmuştur. 3. Eserleri Hakkında: Ruhun ölümsüzlüğü ve hayata dair düşünceler Aratov’a yine misafir oldular.
İncil
’de şöyle demiyor muydu? “Ölüm, nerede senin zehirli iğnen?”
Friedrich Schiller
de şöyle diyordu: “Ölüler de yaşayacak!” Bir de sanırım Mistkeviç’ten: “Kıyamete kadar seveceğim… ve kıyametten sonra da!” Bir İngiliz yazarsa şöyle demişti: “Aşk ölümden güçlüdür.” Aratov özellikle İncil’deki sözün etkisi altında kalmıştı. (sayfa 66)
Duman,
Ham Toprak
gib romanları,
İlk Aşk,
Mumu
gibi novellaları ve
Avcının Notları
isimli öykü derlemeleri olmasına rağmen, Türk okurlar olarak biz onu daha çok “
Babalar ve Oğullar
” adlı başyapıtıyla tanırız. Bunun nedeni, Türkçeye ilk çevrilen Rus romanlarından biri olması sebebiyledir. Batılı bir bakış açısıyla kaleme aldığı bu romanında Turgenyev, nihilizm felsefesini ustaca işlemiş, felsefe ve edebiyat gibi iki farklı alanı birbirine bağlamayı başarmıştır. Tanrı’nın varlığını, insan iradesinin özgürlüğünü ve ahlakı reddeden, dünyada mutluluğun olmadığını savunan Bazarov karakteriyle âdeta “klasik Rus halkı”na meydan okuyan Turgenyev, yüzü Batı’ya dönük gençleri, geleneksel düşünce yapısına saplanıp kalmış aileleriyle karşı karşıya getirmiş ve roman boyunca temposu hiç düşmeyen dinamik ve unutulmaz bir klasiğe imza atmıştı. 4. Klara Miliç Hakkında: “İstediğim birine asla rastlamayacağım… Diğerleri ise bana lazım değil!” (Klara Miliç) Öncelikle kitabı
Ceren Akyüz
'ün Rusça aslından çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi içinde yer alan baskısından okuduğumu belirteyim. Turgenyev’in bu uzun öyküsü hakkında birçok insanın duyduğu şey
Sabahattin Ali
'yi etkilemiş olduğu ve onun başyapıtı
Kürk Mantolu Madonna
'da Klara Miliç’e referans verdiğidir. Elbette bu doğrudur, Sabahattin Ali’nin sevdiği öyküler arasındadır
Klara Miliç
. Sadece onu değil, Türk Edebiyatından birçok yazarı etkilemiştir şüphesiz. Ve okurlar olarak bizleri de okuduktan sonra farklı bir ruh haline soktuğu aşikârdır. Öykü, aslında Turgenyev’in “bildik” tarzına uzaktır. Eserleri daha çok toplumsal düzeydedir ve realist bir bakış açısıyla yazılmışlardır. Fakat bu novellasında Turgenyev “varoluş” gibi geniş kapsamlı bir konu işliyor. Bunun yanı sıra, aşk, acı, ölüm, mutluluk, melankoli, ruh, beden gibi kavramlar da öykünün içinde kendine yer buluyor; Turgenyev spiritüalizmin sınırlarında geziyor. “Ruhbilim”e yeni bir şey katmıyor ama onu öyküsü için bir kılıf olarak kullanıyor. Gerçek bir olaydan esinlenerek yazılan öykü, mistik bir finalle noktalanıyor. İnsanın iç dünyasına uzanan ve bir başkasına duyulan aşkın sınırlarını masaya yatıran güçlü bir hikâye Klara Miliç. Öüye adını veren bir kadın aslında. Romanın 2 ana karakterinden biri Klara Miliç. Diğer ise Yakov Aratov’dur. Anne babası ölmüş olan Yakov, halası “Platoşa” ile yaşar. 25 yaşlarında olan bu genç adam okumaya oldukça düşkündür ve kadınlardan da olabildiğince uzak kalmaya çalışır. “Hem bedenen hem de ruhen bakir” olarak tanımlanan Aratov’un karşısına bir gün bir oyun temsili sırasında bir kadın çıkar. Bu kadın Klara Miliç’tir. Aratov ilk olarak kadından hoşlanmaz fakat iş farklı bir boyuta evrilir. Klara Miliç, ona olan sevgisini itiraf edecektir. Karakterlerin psikolojilerine dair çıkarımlarda da bulunabildiğimiz öykünün, kısa olması sebebiyle bu yönüyle biraz zayıf kaldığını belirtmek gerek. Bir erkeğin bir kadının psikolojisini anlatması zaten yeterince zordur fakat okur olarak Klara Miliç’in neler hissettiğini yeterince öğrenememiş olmak üzücü.
John Fowles
'un
Koleksiyoncu
romanında işlediği anlatım tekniğinin bu hikâye için de uygun olduğunu belirtmek gerek. Yaşananları bir de Klara Miliç’in gözünden okusaydık acaba bıraktığı etki nasıl olurdu? Fakat Turgenyev bu şekilde gizemli bir öykü yaratmak istediği için ona kızacak da değiliz. Edebiyat dünyasına Klara Miliç ve Yakov Aratov gibi unutulmaz karakterler armağan ettiği için takdiri hak ediyor. 5.Son Söz “Arkadaşlarıyla kaynaşmaz, yeni birileriyle tanışmaya yanaşmazdı, özellikle kadınlardan uzak dururdu, kitaplarına gömülü yalnız bir yaşam sürerdi. İnce ruhlu tabiatı ve estetiğe düşkünlüğüne rağmen kadınlardan uzak dururdu.” (Aratov’un karakterini yansıtan tanımlamalar.) Aşk söz konusu olduğunda ulaşılamayan kişi cezbedici ve çekici olur her zaman. Eğer biri size ilgi duyarsa o sizin için ilginç olmaktan çıkmıştır. O kişi zaten elinizdedir, onunla olmak size bir heyecan vermez. Birlikte olunsa dahi bu tür ilişkilerin geleceği ne yazık ki zayıftır çünkü insan doyumsuz bir varlıktır ve illa ki başkasını da denemek isteyecektir. Ulaşamadığı bir kişiye aşık olup ona ulaşmak hayatının gayesi haline gelecektir. Aşkı büyüten, kutsallaştıran şey de tam olarak budur aslında: O kişiye ulaşma çabası. Kendi isteğiyle kendini size sunan kişi sıradanlaşır. Belki de gerçek aşk odur, kim bilir? Belki de
Sabahattin Ali,
Raif Efendi karakteriyle gerçekten de Aratov’a bir selam göndermek istedi ve Klara Miliç öyküsünü kendi bakış açısından yazdı. Fakat şöyle de bir gerçek var ki, Turgenyev de
William Shakespeare
'e öykündü ve kendi
Romeo ve Juliet
'ini yarattı. Edebiyat, bir süreçtir ve büyük yazarlar, başka büyük yazarların omuzlarına basarak yükselmişlerdir. Keyifli okumalar dilerim. “Tüm hayatını bir kadının aşkına yatıran, kaybedince de çöken, artık hiçbir işe yaramayacak kadar kendini bırakan, hayata küsen bir erkek, erkek değildir.” (
Babalar ve Oğullar,
sayfa 41)
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
3
4
...
170
1.695 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.