Jose J. Veiga

Jose J. Veiga

Yazar
8.6/10
10 Kişi
·
23
Okunma
·
2
Beğeni
·
71
Gösterim
Adı:
Jose J. Veiga
Doğum:
Corumbá de Goiás, Goiás, Brezilya, 2 Şubat 1915
Ölüm:
Rio de Janeiro, Rio de Janeiro, Brezilya, 19 Eylül 1999
Brezilya gerçeküstücülüğünün ustası olarak kabul edilen Jose J. Veiga 1915'ta Brezilya'da Goias'ta doğdu ve lisas eğitimini Universidade do Brasil'de hukuk eğitimi alarak 1944'te tamamladı. 1940'ta gazeteci ve editör olarak çalışmaya başladı. 2. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla BBC Radyo'da çalışmak üzere Londra'ya girri ve 1950'ye kadar orada kaldı. Rio'ya döndükten sonra her ikisi de akşam gazetesi olan O Globo ve Tribuna da Imprensa'da editör oldu.

Brazilian Reader’s Digest'te editörlük taptı. 1958'de ilk öykü kitabı OS CAVALINHOS DE PLATIPLANTO'yu yayımladı ve Monteiro Lobato Kısa Öykü Ödülü'nü diğer iki adayla birlikte paylaştı, 1960'taysa aynı seçkiyle Fábio Prado Ödülü'nü kazandı. Şimdiden Brezilya edebiyatı klasiklerinden kabul edilen José J. Veiga 1999'da öldü. Tüm eserlerini yayımlama hakkına Companhia das Letras sahiptir ve 2015'te eserlerini yeniden yayımlamaya başladı.
Karanlıkta kendi kendilerine, maruz kaldıkları onca aşağılamayı ve bunları nasıl kolayca kabullendiklerini düşündüler. Her biri kendi utancının azabını çekti. O gece hiç kimse rahat uyuyamadı; yaşanan genel bozulmayı onaylamayan ama bu konuda, kenara çekilip kafa sallamaktan fazlasını yapmayanlar bile. Onlar, sessiz kalıp onaylamamak ile onaylamak arasında çok az bir fark olduğunu keşfetmiş , üstelik sürüye katılmaya cür'et edenlerin ucuz tesellisinden de mahrum kalmış olanlardı.
Ne gariptir ki biz henüz bütünüyle farkına varmadan etrafımızda pek çok şey olup bitiyor ve olan biteni kavradığımızdaysa, her şey çoktan yerleşik ve eskimiş hale geliyor. Ardından, yine aynı şekilde, kimse anlamadan değişiyorlar
"Bir şehrin en büyük eğlencesinin akbabalar olması için o şehrin başına ne gelmiş olması gerekir? Veiga'nın yarattığı fantastik görüntü korkutucu olsa da anlaşılabilir, zira bizim de kendi akbabalarımız var. Sakallı Kralların Gölgeleri ile içinde yaşadığımız gerçeklik arasındaki ilişki hiç de uzak değil. […] Belki de şimdilerde, yükselen duvarları yıkmak için kadınlara ve uçan insanlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.” Arthur Souza (Homoliteratus)

“O zor günlerde anladım ki kim olursa olsun, her insan bu hayatta yaptıklarının ve yapmadıklarının tek sorumlusudur; kaçmak veya anlamazdan gelmek hiçbir işe yaramaz. Yolumu kendim bulmalıydım, bulamazsam da sonuçlarına katlanmalıydım.”

“Ve bir gün erkenden, daha yataklarımızdan çıkmamışken, o bağıran hoparlörleriyle sokaklarda dolaşan yepyeni arabaların hangi bahaneyle olursa olsun gökyüzüne bakmanın yasaklandığını duyurmalarıyla birlikte şaşkınlığa kapıldık.
Böyle bir yasak koyup sıkı cezalar getiren Şirket’in son derece iyi hazırlandığı ve şakasının olmadığı ortadaydı. Bize düşen, herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermemek için itaat ederek boynumuzu eğmekti.
Ancak gökyüzüne bakmamak için başımızı sürekli öne eğerek yürümemiz, boyun ağrısı çekmemize sebep oluyordu. İnsanlar, istemeden de olsa kaslarını rahatlatmak için başlarını kaldırınca bir anlık dikkatsizlikleri yüzünden ağır sonuçlarla karşı karşıya kalıyordu. Bu tehlikeye karşı önlem olarak, halktan biri, gelecekte depolarımızda ya da çöp yığınlarının arasında bulunduğunda insanlara şaşkınlık verecek bir alet icat etti. Torunlarımız ve onların çocukları, bir tarafında menteşe, diğer tarafında kilit bulunan, ortasında boynun geçebileceği kadar boşluğun bırakıldığı ve merkeze doğru bükülmüş bir çivinin asılı olduğu o iki tahta parçasının ne işe yaradığını nereden bilecekti? Aleti, sokağa çıkarken boynumuza taktığımızı ve çivinin de dikkatimiz dağılıp da başımızı hafifçe doğrulttuğumuzda bizi ensemizden dürtmeye yaradığını bir gün keşfeden olacak mıydı?”
İnsanlar sık sık mutluluktan bahseder, mutlu olmak için birbirlerini ezerler, ancak pek azı başkalarının mutluluğuyla yakından ilgilenir. Bu bir hatadır, çünkü bir kişinin mutluluğu, yalnızca bu görüntünün güzeliğinden dolayı bile herkesi etkiler.
184 syf.
·Puan vermedi
Alışmak: 1.bir işi, bir eylemi yapa yapa, çok kolay yapabilecek bir duruma gelmek. 2.ürkmez, çekinmez, korkmaz, kaçmaz duruma gelmek. 3.yadırgamaz olmak. 4.(marangozluk, demircilik vb.de, genellikle hareketli bir şey) uyar duruma gelmek. 5.sürekli yapar ya da ister olmak. 6.etkilenmez olmak. 7.[nsz] alev almak, yanmaya başlamak, tutuşmak.
Kelime anlamı olarak bunlar geçse de benim için alışmak almak kökünden geliyor. Çok doğru değil biliyorum ama olsun. Bence almak anlamına gelme sebebi içselleştirmek içine almak demek. Biz bşr kültürün içinde yaşarken aslında bir sürü alışkanlığın içinde yaşıyoruz. Aktarılan alışkanlıklar olduğu gibi bizim sonradan aldığımız eylemler de var elbette. Alışkanlık ve içinde yaşadığımız kovuk bizi doğaya dış güçlere düşmanlara karşı koruyan bir kabuk. Bu kabuk veya duvar içinde daha mutlu ve huzurluyuz. Bu yüzden aitlik duygusu edindik veya kazandık. Bir yerinden bize benzeyen insanlar tarafından oluşan bir topluluk içinde yaşayıp ait olmak da bize daima güven veriyor. Sırf bu yüzden aile kavramı gelişmiş ve üzerine birçok şey inşa edilmiştir. Sosyal tabakalaşma da bu aitlik duygusu etrafında şekilleniyor. En basiti sosyal olarak çekingen ve içe kapanık bireylerin futbol maçı sırasında biz canavara dönüştüğünü görebiliyorsunuz. Bir topluma ait olmanı verdiği güven hissinin doruk noktasının, bu futbola ‘’seyirci’’ olma sırasında yaşanıyor olması ise ayrı bir ironidir bana göre.
Kendi halinde güven içinde ete süte dokunmadan yaşadığın anların ne anlama geldiğini her zaman olduğu gibi kaybedince anlıyor insanoğlu. Sakin ve küçük olsa da orada yaşayana ait olan kasaba orada uzaktadır ve bir kısım insana göre bizimdir. Burada vizontele filminden bir replik geldi aklıma. ‘’İnsan memleketini neden sever? Başka çaresi yoktur da o yüzden. Ama sen orayı seversen orası dünyanın en güzel yeridir. Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir. ‘’ Yaşanan durumun bundan ibaret olsa da ya da şarkının bir yerinde dediği gibi ‘’ Korkar durur, gitmez köyün en son çitine, inanır o sınırda dünyanın bittiğine…’’ Küçülen dünyada bunun böyle olmadığını bilip yaşasak da içimizde doğduğumuz yeri daima taşırız. Kendi haline yaşayan insanlar da bu kovuğa dokunulsun istemezler elbette.
Bir sabah kasabanın etrafına hiç bilmedikleri yabancıların gelip yerleşmesi ile başlıyor roman. Sade bir dil seçmiş yazar ve hissettirmeden gerçek üstü ögelerle süslemiş anlatımını. Bu ögeler elbette simgesel bir sürü yere çekilebilir bir tavırla üstü kapalı göndermeler yapmış. Dışarıdan gelene verdiğimiz sıradan tepkilerin ne anlama geldiğini bir süre sonra nasıl içimize alıp alışkanlık yaptığımızı özetlemiş. Size yabancı unsurların etrafında yarattığı gizem ve bilinmezlik halkasının sizi nasıl içine aldığını da ortaya koymuş yazar. Dedim ya simgesel bir üslup seçmiş yazar. Kapitalizm olarak algıladığım birçok gönderme yanında, bu işten yararlanan bu işe karşı duranları da yazmış. Fırsatçı çakalların ve dik duran ‘’anarşist’’leri yazmış. Kim haklı kim haksız kararını da size bırakmış. Kendinizi nerede görüyorsunuz sorusuna da cevap yine size ait.
Kısa cümlelerle göndermelerle ve gülümseten ayrıntılarla yazılmış bu romanı okurken bir çok toplumun birbirine benzediği göreceksiniz. Çünkü bu kitabı okurken bazı yönleriyle Fakir Baykurt’un muhteşem eseri ‘’Amerikan Sargısı’’na benzerliğini gördüm.
Keyifli okumalar!
184 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Manarairema halkı bir gece bir grup insan gördü. Önce tacir olduklarını düşündüler; ardından hayal gördüklerini. İlerleyen günlerde ise kendilerine evler yaptıklarını fark ettiler.
Yavaş yavaş..
Manarairema halkı kaynaktan yoksundu ancak gelenlerin her şeyi vardı. Özellikle korkutma güçleri. Haberler yollamaya başladılar.
Tehdit etmeye.
Ardından köpeklerini saldılar ve bir sonraki aşamada sığırlarını..
Ve Manarairema halkı artık eskisi gibi değildi.
.
Veiga, bir kasabadan yola çıkarak insanı anlatıyor aslında. Bir oyun olduğunda, bazıları bir köşede bekler, bazıları canla başla oyuna dahil olmaya çalışır, kimileri ise oyunu karıştırır ve onu bozmaya çalışır.. Sonuçta insanlar bilinçli/bilinçsiz farketmeksizin rollere bürünür. Bahsi geçen kasabada da bu rolleri görüyoruz.
Güce boyun eğenler, eğmeyenler ve araftakiler.
Akla ilk gelen soru şu olabilir: hangisi kazanacak?
Düğüm de burada çözülüyor:
Bir kazanan olması gerekiyor mu?
.
Gelecek adım ne olacak merakı uyandıran bir kitap: Gevişgetirenler Zamanı . Bir o kadar huzursuz ve güvensiz~
156 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Otoriter rejimlerin bir eleştirisi olarak okunabileceği gibi herhangi bir otorite karşısında toplumun ve bireylerin yaşadığı değişimi ve sergiledikleri farklı davranış şekillerini sorgulamaya açması açısından değerli.
184 syf.
·2 günde·8/10
Bir kasabaya gelen bir grup yabancı ve kasaba insanının değişen hayatı...Kitabın konusu kabaca bu şekilde olsa da derinlikli ve çoklu okumalara imkan tanıyan bir hikaye barındırıyor. Bir grup yabancı, doğrudan muhatap olmadan, hiçbir tehditkar tavır göstermeden, tahakkümünü kasaba ve kasabalılar üzerinde giderek genişletiyor. Daha sonra ise köpekler ve sığırlar tarafından işgal ediliyor kasaba ve yabancıların tahakkümünü nasıl içselleştirdiyse bunları da içselleştiriyor. Ben kendi adıma, politik bir okuma ile anlatının bir işgalci güç ve işgal edilen bölgenin halkı arasında geçtiği şeklinde yorumladım. Daha sonradan öğrendim ki yazar, ülkesindeki darbe dönemini sembolize eden bir anlatı sunmaktaymış. Öte yandan tahakkümün ve hükmetmenin psikolojisi ve sosyolojisini de görebiliyoruz kitapta. Bu yanlarıyla Sineklerin Tanrısı ve Görmek kitaplarındakine benzer bir tat veriyor. İyi okumalar
184 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Basit gibi görünen, zorlayıcı, sorgulayıcı bir kitap. İnsanların yaptıklarının değil, yapmadıklarının nelere yol açabileceğini metaforlarla anlatan farklı bir çalışma. Zorbaların asıl gücünü kendilerinden değil, karşılarındakilerin güçsüzlüğünden aldığını vurgulayan roman ,okurun tembelliğe düşmesine izin vermeyen, bir çok konuyu okurun hayal gücüne bırakan bir kitap olmuş.
184 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Yoğun sembolizmin, yerel kültür hikayeleri ile harmanlandığı gerçeküstü bir öykü. Brezilyanın geçirdiği darbe dönemini köpekler, inekler ve gizemli ziyaretçilerle sembolize eden ve bunu çok iyi beceren bir yazar. Insan kendini insanda sınar cümlesi uygun bir özet için de yeterli.
184 syf.
·Puan vermedi
Kitap Manarairema adlı kasabaya bir gün, kasabanın dışında terk edilmiş bir çiftliğe bir grup insanın taşınmasıyla başlıyor. İlk başta buna anlam veremeyen kasabalılar, ilk sayfalarda bu insanların gelip gelmediği hakkında sanrılara dahi kapılıyorlar. Yazar bunu anlatırken bir yandan da halkın profilini çizmeye başlamış, insanların üzerine sinmiş o müthiş melankoli ve miskinliği anlayabiliyorsunuz.

Zamanla kasaba halkından esnaflar bu burnu havada ve epey kaba insanlarla tanışmaya hatta iş yapmaya başlıyorlar. Arabacı Geminiano ve esnaf Amâncio Mendes bu barbar istilacıları kabul eden ilk kimseler oluyor. Kitapta süregelen gerginliğe, korkuya karşın bu grupla ilgili aslında yeterince bilgi verilmiyor öyle ki zaman zaman, bu adamların nesinden korkuyorlar yahu, diyorsunuz. Bunla beraber yerel karakterler o kadar güzel işlenmiş ve akılda kalıcı ki okudukça bu insanların her birinin gerçek hayatta yaşadığına yemin dahi edebilirsiniz.

Uygar Özdemir

İncelemenin tamamı için: https://kayiprihtim.com/...isgetirenler-zamani/

Yazarın biyografisi

Adı:
Jose J. Veiga
Doğum:
Corumbá de Goiás, Goiás, Brezilya, 2 Şubat 1915
Ölüm:
Rio de Janeiro, Rio de Janeiro, Brezilya, 19 Eylül 1999
Brezilya gerçeküstücülüğünün ustası olarak kabul edilen Jose J. Veiga 1915'ta Brezilya'da Goias'ta doğdu ve lisas eğitimini Universidade do Brasil'de hukuk eğitimi alarak 1944'te tamamladı. 1940'ta gazeteci ve editör olarak çalışmaya başladı. 2. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla BBC Radyo'da çalışmak üzere Londra'ya girri ve 1950'ye kadar orada kaldı. Rio'ya döndükten sonra her ikisi de akşam gazetesi olan O Globo ve Tribuna da Imprensa'da editör oldu.

Brazilian Reader’s Digest'te editörlük taptı. 1958'de ilk öykü kitabı OS CAVALINHOS DE PLATIPLANTO'yu yayımladı ve Monteiro Lobato Kısa Öykü Ödülü'nü diğer iki adayla birlikte paylaştı, 1960'taysa aynı seçkiyle Fábio Prado Ödülü'nü kazandı. Şimdiden Brezilya edebiyatı klasiklerinden kabul edilen José J. Veiga 1999'da öldü. Tüm eserlerini yayımlama hakkına Companhia das Letras sahiptir ve 2015'te eserlerini yeniden yayımlamaya başladı.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 23 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 24 okur okuyacak.