Joseph Mace-Scaron

Joseph Mace-Scaron

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
8
Gösterim
Adı:
Joseph Mace-Scaron
Tam adı:
Joseph Macé-Scaron
Unvan:
Gazeteci
Doğum:
Paris, Fransa, 29 Mart 1958
29 Mayıs 1453’te Konstantinopoli uzun yıllar süren direnişinden sonra Türklerin eline geçmiştir. Geriye sadece Karadeniz’in kıyı kesiminde küçük bir bölümde Trapezunta İmparatorluğu kalmıştır. Kommino ailesi tarafından yönetilen ve Bizans İmparatorluğu’nun son kalesi olan bu yer 1461 yılında en son Sultan Mehmet Bey’e kadar direnmeyi başarabildi. İran ve Hindistan’a uzanan İpek Yolunun, Kafkasya, Rusya ve Karadeniz ticaret yollarının kritik bir noktasında bulunan Trapezunta Osmanlı Sultanı için mutlaka ele geçirilmesi gereken bir hedef haline gelmişti. Üstelik Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan (Hasan Dıraz)’ın annesi Sara Hatun’un 4.komninos’un kızı ve David’in yeğeni olması, Trapezunta’yı himaye ederek hak iddia etmesi rekabeti daha da kızıştırmaktaydı.
Şu anda şiddetle hissettiğim şey, ezelden beri ne kadar acımasız olsalar da atalarıma tek uymadığım nokta, insan ne kadar imparator olursa olsun, en büyük hükümdarlık en büyük egemenlik kan dökmeden sağlanan egemenliktir.
Sarhoş olmak onlar için sanki bir şerefti. Eğer bir Türkmen çok içmişse iki parmağını boğazına sokar ve yine içmeye başlar.
Böylece Sultan İkinci Mehmet bir kere Mora’ya hücum etti, oraya girdi; iki despotu birbirlerine soktu ve aralarındaki husumeti fırsat bilerek ayaklarındaki sandallara kadar her şeyi alıp götürdü.

Bir zamanlar paleogların ve felsefecilerin gözbebeği olan Misras şimdi yeniçerilerin baskısı altında inleyip duruyordu. Yarın da Konstantinopoli’nin akınetine uğrayıp Selanik gibi, Nikia (şimdiki İzmit yöresi gibi) ve bunun gibi Osmanlı gecelerine esir kalan şehirlerin akıbetine uğrayacaktı.
Eğer bir durum anlatılmayacak gibi kalıyor ve sözlerle ifade edilemiyorsa, bu aslında gerçeğin ta kendisidir.
Dindarlık kisvesi altında insanlara hükmetme ve tanrıya inançla bağlayarak onları kendi esiri, kulu kılmaktan başka hiçbir amacı yoktu. İnsanlar çok gafildir ve Allah korkusuyla, Allahın habercisi olarak gördükleri bu insana, benden fazla tapıyor ve onları mahvına inanmaksızın koyun gibi peşine takılıyorlardı. Bu sahte din adamının karakteri öyle çirkindi ki tümüyle onu dünyanın en çirkin adamı kılıyordu.
...kanının temiz olduğunu vurguluyor, dökülen kanlara karşı giçbir zaman lekelenmemiş olduğunu savunuyordu. Ne kadar anlamsız!.. Hangi halkın temiz kanı vardır ki! Trapezunda, kaç ordunun, kaç tane sülalenin, kaç tane devletin bir bütünlüğüdür. Bunların hepsi bu topraklara sahip olmak için kanlarını döktüler. Kanlar saf değildir, belki de kendi kanının temiz olduğunu söylemekle safkan olduğunu söylemek istiyordu. Şu Trapezunda’da varolanlara bir bakın: Yunanlılar, Lazlar, Gürcüler ve hatta Türkler... Fakat sorarım size hangi devlet böyle bir karmaşadan oluşmamıştır ki, hangi devlet safkandır ki, söyleyin bana hangi devlet kendinden başka hiçbir ırkın katılımı olmalsızın bu duruma gelmiştir; yalan... Hepsinin kanında bir karışıklık var, safkan diye bir şey yoktur. Soykırımlar, din, ırk dönmeleri ve katılmalar hiçbir zaman bitmedi, bitmeyecektir. Bu bir kısır döngü olsa da her zaman melezler varolacak, her zaman bir devlet bir melez ordusundan oluşacaktı; bence arısoy yoktur ve olamaz.
Ancak bu düzen değişmeli, esir gibi davrananlar körü körüne itaat etmekten vazgeçmeli, herkese vergi zorunluluğu konmalı, mahkumlara merhamet edilmeli, azad edilmeliydi.
Mehmet onu fırat vadisine gönderip oradaki durumu araştırmak için yetki verdiğinde kendisine karşı çıkan bütün kişileri kesmiş fakat karşılığında vicdan asabı ile şöyle söylemişti: “Ne iyi olurdu eğer bunlar imansız olmuş olsalardı. O zaman tanrıya karşı ne kadar büyük bir sevap işlemiş olurdum bunları öldürmekle.” demişti. Onun eşliğindeki adamlar bunun üzerine zaten bu Müslümanların yarısının kafir olduğunu söyleyip, böylece vicdan azabı çekmemesini ve hatta rahat etmesi için ikna etmeye çalıştılar.

Bunun üzerine geri kalan beş yüz esiri de gözünü kırpmadan öldürebilmişti. Sağ omuzları çıplak olarak, önünden peşpeşe geçiriliyor, o kılıcı ile göğüslerini yarıp, kalplerini söküp çıkarıyordu, 500 kalbi bir ipe dizerek onları Bursa’ya yolladı.
Çünkü bir şey için mücadele edeceksen onun kökünü bilmeli, onun yuvasını bulmalısın. Yoksa dıştaki düşmanları yoketmeden bir kanayan yarayı onarmaya benzemez ve benim fikrimce artık ilk gelmiş oldukları kaynaklarına dönmüyorlar; başka yerlere saçılıyorlar; gün boyunca saklanıyorlar ama burada artık toprağın üzerindeler, yuvalarına dönmüyorlar; gittikçe yayılıyorlar, gittikçe yeni hedefler seçiyorlar, çoğalıyorlar ve üzerimize yürüyorlar. Sanki bir güç onları yaşamış oldukları topraklardan kovmuş ve bunlar kovulduğu yere dönememenin paniğiyle insanların arasına karışmaya bakıyorlar...
230 syf.
·6 günde
Asıl adı “Unutulmadan Önceki Trabzon” olan bu tarihi hikâye, Trapezunta İmparatorluğu’nun son kralı David Komninos’un gözünden imparatorluğun son günlerini anlatıyor. Hikâye, bir Yunan gözünden anlatıldığından dolayı tabii ki taraflı bir bakış açısı sunuyor, içinde bol bol Yunan güzellemesi yapılıyor. Ancak yine de Türk-Müslüman karşıtlığı yansıtıldığı söylenemez, sonuç olarak yazar bir savaş zamanını kaleme almış. Sonuç olarak, savaşta Trapezunta’da sürgün yaşayan Türkler de, Müslümanlar da verilmişti. Türk’ün Türkle, Müslüman’ın Müslüman ile, Hıristiyan’ın Hıristiyan ile savaşı işlenmişti.
Oldukça sınırlı da olsa kültürel ögeler iyi yansıtılmıştı. Türk beylikleri arasındaki düşmanlık yine iyi işlenmişti. Yazarın Türkler hakkında yazdığı çoğu şey doğruydu ancak daha önce hiç duymadığım ve okuyunca şaşırdığım yeni bir şey öğrendim: Sultanın (Uzun Hasan’ın) eşleri ya da cariyeleri töre dolayısıyla, masaya beraber oturduğu Sultan’dan sonra sadece sona kalan yemek artıklarını yiyebilmesi. Hatta David, Uzun Hasan ve eşlerinden biri aynı masadayken David’in Uzun Hasan’ın eşine tavuk uzatması ve kadının buna çok şaşırıp sevinmesiyle işlenmiş bu konu. Doğruluğunu merak ettim cidden.
——-
(Buradan sonrası full spoiler içerir)

1453’te İstanbul’un alınmasıyla birlikte geriye Karadeniz’in kıyı kesiminin küçük bir bölümünde Trapezunta İmparatorluğu kaldı. Kommino ailesi tarafındna yönetilen Trapezunta Bizans’ın son kalesi olarak görülüyordu ve 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’e kadar varlığını sürdürmeye devam etti. İmparatorluk; İran ve Hindistan’a uzanan İpek Yolu’nun, Kafkasya, Rusya ve Karadeniz ticaret yollarının kritik bir noktasında bulunduğu için Fatih Sultan Mehmet açısından ele geçirilmesi gereken bir ülkeydi. David çok güçlü bir hükümdar değildi, abisi ölmeden önce her ne kadar asker idiyse de bu konuda bile becerikli değildi. Zaten kitapta da hükümdar çok pasif biri olarak adlandırılmış, güçlü bir liderden çok “halk adamı” olarak lanse edilmiş diyebilirim. Franz Babinger, Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı adlı eserinde kendisinden şöyle bahsediyormuş: “David, şehri olmasa bile en azından hayatını ve servetini kurtarmak için uzlaşma yoluna gitmeye karar verdi. Öyle zayıf ve korkak bir insandı ki, onursuzca bir hayatın sahte parıltısı uğruna utanç verici bir barış anlaşması yapmaktansa, ailesi ve mülkleriyle birlikte imparatorluğunun harabesi altına gömülmenin daha iyi olacağını akıl edemedi.” Yani, David’in başarısız bir lider olması Trapezunta’yı baştan yenik gösteriyordu. Her ne kadar Bizans’ın son kalesi olarak görülmesi ile Latinlerin ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın ordusunun Trapezunta’ya yardıma geleceği düşünülse de ve hatta bu konuda çıkan dedikoduların Fatih Sultan’ı birkaç günlüğüne de olsa bekletse de imparatorluk direnme gücünden çok uzaktı. Aslında Uzun Hasan, hem Osmanlı Sultanını hafife alıyordu, hem de annesi Sara’nın 4. Komninos’un kızı ve David’in yeğeni olması dolayısıyla imparatorluğu himayede hak iddia ediyordu ancak işgal sırasında gönderebildiği asker sayısı çok azdı. Latinler ise yardıma hiç gelmemişti.

Sonları ise daha bir trajik gerçekten de. Bu kısmı kitaptan direkt olarak alıntı almak istiyorum. “Fransız Tarihçi Alphonse de Lamartine şöyle yazar:

‘Verilen söz üzerine ailesinin bir bölümünü yanına alan II. David, İstanbul’a girmek üzere bir kadırgaya bindi. Kızlarından en genci Anna’yı padişaha eş olarak bıraktı. Padişah bunu kabul eder gibi göründü, ancak eş olarak almadı. Kızı, hareminde mevcut yüzlerce cariyenin arasına kattı. II. David’in tahttan indirdiği kardeşinin oğlu ve tahtın yasal varisini elinde tutsak olarak alıkoydu. Fatih, imparatoru, imparatoriçe Eleni ve ailenin öteki bireylerini Trakya’da Serez kentinde oturmaya zorladı. Sekiz oğlundan biri İslamiyeti seçti ve sarayda Sultan’a hizmet etmek amacıyla Enderun’a gönderildi. II. David ve ailesi kentten ayrıldıktan sonra Trabzon’a giren Fatih, ileri gelen ailelerin çocuklarını saraya aldırttı. Zenginlerin servetleri ile birlikte İstanbul’a gönderdi. Fakirlere ise, ancak kentin dışında yaşama izni verildi. Osmanlılar saraylara, evlere, kaleye ve kentin içine yerleştirilmeye başlandı. Ancak İstanbul’a dönen Fatih, Trabzon’un eski imparatoruna da Notaras’a yaptığı gibi davrandı. Bir süre sonra Sara Hatun’un II. David’e yazdığı bir mektubu bahane ederek bütün Komnenos Ailesini zincire vurdurarak İstanbul’a getirtti. Uzun Hasan’ın annesi mektubunda II. David’e kaçmasını ve Türkmenlerin yanında, Serez’de olduğundan daha mutlu olacağını bildiriyordu. Fatih Sultan Mehmet bu mektubunda Trabzon İmparatorluk hanedanıyla Uzun Hasan arasında gizli bir işbirliği sezdi. Kadınların ve çocukların yalvarmaları, imparatorun itirafları ve göz yaşları padişahı kararınsan döndürmedi. Fatih Sultan Mehmet, imparatora sert bir sesle bağırdı:

“Kur’an ile ölüm arasında bir tercih yap!”

David: “Yapacak bir tercihim yok. Tanrı beni Hıristiyan olarak dünyaya getirdi. Hiçbir tehtid beni atalarımın dininden dönmeye zorlayamaz.”

“O halde öl! İnatçılığınla örnek olduğun oğullarını da yanında günahına ortak ederek götüreceksin.”

Fatih’in bir işareti üzerine David Komnenos ve yedi oğlunun hemen başı kesildi.

Komnenoslara verilen cezayı daha da ibret verici bir duruma sokmak isteyen Fatih Sultan Mehmet, ölülerin gömülmesine izin verilmedi. Cesetleri Yedikule Zindanlarının arkasındaki boş araziye atıldı. Kargalar ve akbabalar hemen cesetlere üşüştüler.

Başları kesilenlerin annesi ve eşi olan İmparatoriçe Eleni, ölenlerin mezarını kazmak için tek başına surların dışına çıktı, yırtıcı kuşlarla uzun süre mücadele ettikten sonra sekiz çukur kazmayı ve çok sevdiği eşi ile çocuklarını gömmeyi başardı. Sonra kendisi de mezarların yanına oturarak ölümünü beklemeye başladı.

Komnenoslar’ın kızı Anna’nın, haremde cariye olarak yaşamını sürdürmesine izin verilmişti. Bu arada asaletinden dolayı Teselya Valisi Zağanos Paşa tarafından eş olarak istendi. Prenses Anna o zamanlar henüz Hıristiyandı. Zağanos Paşa’dan dul kalınca, güzelliğine hayran olan Evrenos Bey ile evlendi ve Müslümanlık’ı seçti.’

(Osmanlı Tarihi 1001 Temel Eser, Tercüman yay. 1972 İstanbul)”

Yazarın biyografisi

Adı:
Joseph Mace-Scaron
Tam adı:
Joseph Macé-Scaron
Unvan:
Gazeteci
Doğum:
Paris, Fransa, 29 Mart 1958

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 2 okur okuyacak.