K. Yiğit Us

K. Yiğit Us

YazarÇevirmen
7.7/10
6.747 Kişi
·
28.535
Okunma
·
2
Beğeni
·
405
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
EDEBİYATTA GARABETÇİLER AKIMI VOL: 1


Elif şafak... Namıdiğer edebiyatın Serdar Ortaç 'ı. Bir Neşet Ertaş 'ı bir Aşık Veysel 'i olmamış ve hiçbir zaman da olamayacak yazar hanım.

Etimoloji dolayısıyla edebiyat ciddiyet ister. Sözüm sadece Elif Şafak 'a da değil bu minval üzere yazarlık yapan herkese. Piyasaya yönelik, magazinsel, tam olarak günümüz tüketim toplumuna rahat pazarlanabilsin diye üretilmiş her kitaba da, yazarına da karşıyım. Kürtçede bir deyim vardır; Saman sizin değilse bile samanlık sizin. Evet saman olan kitaplar sizin değilse bile, içini doldurduğunuz samanlığınız olan beyniniz sizin! Öyle içine her gördüğünüz çer çöp kitabı atmayın. Ya da bir kitabı sırf çok satıyor ve herkesin elinde diye okumayın.

Bu kitap tamamen popüler kültürü beslemek, özellikle '' romantik islamcıların '' bastırılmış bazı dürtü ve duygularını kullanıp satılmak üzere yazılmış. Tabi bu durumda da yazarın mevlana şekeri satan bir esnaftan ne farkı kalır o da ayrı bir konu. '' Ya ne olsun öyle Şems, Mevlana, Yunus falan işteeeh. Beraber bir sema gösterisi izler miyiz tatlı kızsshh '' tadında kitaplar okuduğumuzda İslami görüş olarak biz müslümanlara ne katkı oluyor da bu garabetler böyle devasa satışlara ulaşabiliyor onu anlamak zaten mümkün değil.

Ticari satış kaygısı ile yazılmış olan ve duymayı, okumayı pek sevdiğimiz Mevlana, Şems, Aşk, Tasavvuf soslarıyla bol bol marine edilmiş bu vasat kitabı ve ekürisi olan diğer kitapları okumaya heveslenenlere önerim kaynağın kendisine gitmeniz. Eğer merak ettiğiniz gerçekten Mevlana ise Şems ise bu merakınızı direkt onların kitaplarından giderin. Evinize tam cilt bir mesnevi alın ama gerçekten okuyun, Mevlana'nın ne yazdığını ve nasıl fikirlere sahip olduğunu birebir kaynağından öğrenin. Çok da pahalı bir şey değil ama yine de benim o kadar param yok derseniz de mesaj atın pdf formatının linkini atarım size, ama yeter ki Mevlana ve Şems olmasa aç kalacak din bezirganlarının ve Mevlana, Şems endüstrisinin pazarlama stratejilerinin kurbanı olmayın.

Mevlananın kuşçuya dönüşüp her an '' Biliyon Demi Aşıklar Ölmez Yusufum '' diye söze gireceği anı beklediğiniz, Şems'in oryantalist mistik bir keşişe dönüştüğü, 13. yüzyılda yaşamış bahse konu kahramanların birer meriçcan ve ıtırsuya dönüştüğü bu kitabı, Elif Şafak hangi kafa ile yazdı bilinmez ama siz okuyarak kendinize bu kötülüğü yapmayın derim.

Unutmadan son bir ekleme daha yapayım. İmam Rabbani; "Şeriatsiz tarikat, zındıklıktır." der. Şahsen bu sözün kapsamının "Şeriatsiz tarikat ve tasavvuf zındıklıktır." şeklinde genişletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Elif Şafak İslam dininin ve tasavvufun çoğu hakikatini sığlaştırıp, dejenere ederek hemen her kesimdeki okuyucuya şirin görünüp daha fazla satışa ulaşmaya çalışmış belli ki ama tasavvufa ve dini hakikatlere gerçekten ilgi duyan okurların bu tarz şark kurnazlıklarına prim vermemesi gerektiğini düşünüyorum.
420 syf.
·1/10
"Ne olursan ol gel, benim yanımda fitne vardır dayanabiliyorsan gel"

Hani dillere plesenk ettiğiniz sözün orjinali budur... Celaleddin Rumi, aşkın olduğu yerde fitnenin de olduğunu iyi bildiğinden, baştan uyarmıştır. Aşk'da fitne vardır evet, aşkın olduğu yerde fitne kaçınılmazdır... Hele ki aşık olmadan, tasavvuftan birhaber iken bu mecralara girersen, fitne olmaman mümkün değildir!

Bir konuda neden kitap yazarsın? Çünkü söyleyecek birşeylerin vardır. Bilirsin, vakıfsındır, konuşmak istersin, yıllarca bilginin ve emeğin zihninde oluşturduğu ağırlığı bu sayede atarsın üzerinden. İmam Gazali gibi, 40 yıl içinde olduğun, araştırdığın, yaşadığın konuyu altmış küsür yaşında kaleme alırsın... Günümüzde ise kitap yazmak eskilerin "fikir işçiliği" dediği çizgiden öyle bir uzaklaşmıştır ki, önüne gelen bilmediği konularda dahi eser yazarak kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışmaktadır. Kitaplar para kazanmak için yazılır hale geldiğinden, ticari meta statüsüne koyulmuş, para ne yönden geliyorsa kitap simsarları o yöne set kurmuştur. Son yılların en popüler konusu da malumunuz tasavvuf'dur. Milleti öyle bir tasavvuf sevdası sardı ki azizim, resmen tasavvufla yatıyoruz, tasavvufla kalkıyoruz. Bunu gören fırsatçılar da boş durur mu, bu konunun cahilleri bile üst üste kitaplar yazarak tabi ki tasavvufu satacaklardır. Şimdi örneklerle tasavvufu satan bir kitap nasıl yazılır onu inceleyeceğim. Örneklerle izah edelim, kararı siz okurlar versin...

Eserin daha girişinde, Elif: "Mesneviyi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişrev!“dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin ismi “Suskun” olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?"
Gibi bir şey yazmıştır. Kendisinin Celaleddin Rumiyi tanımadığı daha buradan bellidir. Konuyu duygusal açıdan ele almak yerine tarihsel olarak bir kere dahi incelemiş olsa idi, Celaleddin Rumi'nin bu sözü Kur-an'ın ilk ayeti olan "ikra" yani (oku-söyle) kelimesine atıf olarak yazdığını bilirdi... Dakika bir gol bir. Neyse, devam edelim.

Biraz daha ilerliyorum ve Elif gene beni şaşırtmayarak diyor ki: "Tıpkı o zamanlar olduğu gibi, bugün de nicelerinin “kâfirlere karşı savaşmak” olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde durdu" Diyerek saçmalamıştır. Oysa Celaleddin rumi "Ben Musa gibiyim, bu Mesnevi de Asa-yı Musa gibidir, ben bu Mesnevi ile düşmanlarımı yendim(galebe çaldım)" demiştir. Üzgünüm Elif hanım ama, Celaleddin Rumi, zahiri savaşı hoş görmeyen birisi değildir. Tarihsel kayıtlara göre Moğollar'dan 5.000 altın aldığı sabittir. Selçuklu ileri gelenlerine düşman olmakla beraber, kendi oğlunun da öldüğü ve Moğollara karşı yapılan bir savaşta oğlunun ve beraberindekilerin ölümünü "bir eşek geberdi, bir köpek geberdi" şeklinde müjde edasıyla sevinçle karşılamıştır. Hatta kendi öz oğlunun cenazesine de katılmamıştır! Neyse, devam edelim...

İlerleyen satırlar da: " Zaten Allah’ta kendini kaybetmekle aklını kaybetmek arasında incecik bir çizgi vardır demezler mi?" şeklinde bir ibare var. Öncelikle insanın Allah'da fena bulması denen tasavvufi tabir, insanın deli olması değildir. Bilakis, Allah, Kur-an'da Peygambere hitaben "sen deli değilsin" demekte, peygamberlere deli yaftası yapıştıranlar da kızmaktadır. Kur-an'a göre, Allah adamlarına deli diyenler aslında kafirlerdir.! Devam edelim...

"Biz size şah damarınızdan daha yakınız demiyor mu? Allah gökte fersah fersah ötelerde bir tahtta oturmuyor ki. Her an her yerde ve hepimizin içinde. O yüzden asla terk etmez bizleri. Kendi Kendisini nasıl terk edebilir ki..." Şeklinde ki ibareye gelip afallıyorum. Allah'ın bize yakın olması, mesafe cinsinden değil, Allah'ın bizi bilmesi ve bizim de onu bilmemiz şeklinde ifade edilmiştir. Burada ki yakınlık, Allah'ın her an her şeyi bilmesi nevindendir. Ayrıca Allah, içimizde değildir. Buna dair Allah ve Peygamberin sözü yoktur. Eğer Allah içimizde ise, cehennemde insanlar içlerinde Allah olduğu halde yanmaları söz konusu olur. Allah kendisini mi yakacaktır? Allah insanın kendisi değildir. Hz. Ali, insan Allah'ın kendisidir diyenleri idam etmiştir. Neyse, devam edelim...

Elif, tasavvufa bu kadar yoğunlaşmaktan sıkılmış olacak ki, hikaye de, ara ara abd'de Mrs. Rubinstein'ın evinde şarap muhabbetine giriyor. David'in pahalı şarapları açılıyor falan... "Rubinstein" soy adını duyunca eser acaba Yahudi Holocaust'uyla alakalı mı diye kendi kendime soruyorum, ne alaka yani Rubinstein? Tamam Elitsin! Neyse devam edelim....

Elif, Şems'in ikinci kuralını ifade ettiği bölümde Celaleddin rumi'nin "Hamdolsun sana ki Şeytanımı Müslüman ettim." dediğini rivayet ediyor. Öncelikle Celaleddin Rumi'nin böyle bir söz söylemesini rivayet etmeyi bırakın, Rumi'nin kendisinin böyle bir söz söylemesi dahi iddialı bir laftır. Rumi'yi peygamber yerine koymaktır. Bu özellik Hz. Peygambere ait olmuş olup, dört halife dahi böyle iddialı bir söz söylememiştir. Tasavvufi manada inceler isek, her insanın bir şeytanı vardır. Hz. Resulullah'ın yoktur. Bunun alameti ise, peygamberin gölgesinin olmamasıdır. Bir sır olarak, kişi; benim şeytanım yoktur-benim şeytanım müslümandır diyor ise, o kişinin gölgesi olmaz. Tasavvufun Sultanı Abdülkadir Geylani'nin dahi şeytanı vardı...

“Tebrizli Şems, müjde! Duaların kabul olundu! Hazırlan, Bağdat’a gideceksin” dedi bir ses. Tanıdım onu. Çocukluğumun koruyucu meleğiydi" Aslında bu ifadeleri gördükçe sıkılıyorum. Yani bu kadar hata, eseri hatada emsalsiz bir yere koyuyor. Bir kere kitapta pekçok yerde değinildiği üzere Şems, Konya'ya Kayseri üzerinden gelmiş, Kayseri'de 3 ay kalmış, bu 3 aylık dönemde de Moğolların Kayseri'yi fethini organize etmiştir! Tarihsel olarak gerçek budur. İkincisi herkesin koruyucu meleği vardır. Hafaza melekleri diyoruz, ama görmemiz veya onlarla konuşmamız söz konusu değildir! Kim, nasıl uyduruyor bunları aklım almıyor, hafaza meleklerinin görevi, insana yol göstermek falan da değildir.

“Şeriat kandil gibidir” dedi Şems-i Tebrizî. “Nuruyla aydınlatır. Ama unutmamalı ki kandil karanlıkta yürürken önünü görmeye yarar. Şeriattan sonra tarikat gelir. Tarikattan sonra marifet. Marifetten sonra hakikat! Şayet ana istikamet unutulur ve insan şeriatı araç değil amaç sayarsa, o kandilin ne faydası kalır?” Bakın bir Hak Adamı böyle söz etmez. Bu ifade Allah'ın kanunlarını hafife almaktır. Tasavvufi ıslahatta, bir kişinin ehli şeriat kapısından, ehli tarikat kapısına vardığının alameti, şeriatı hor görmemektir...

Şems-i Tebrizî doğruldu, görünmez bir kitaptan risale okurcasına düzgün bir sesle izah etti: “Peygamber Efendimiz Kuran’ın yedi boyuttan okunabileceğini buyurmuştu. Biz bu yediyi dörtte toplarız. Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki bâtınî mana. Üçüncü bâtınînin bâtınîsidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye" Bir kere, Hz. Peygamber, Kur-an'ın yedi boyuttan değil, yedi kıraatten okunabileceğini beyan etmiştir. Ne boyutu? Bugün ülkemizde okunan Kur'an, mesela asım kıraatidir. Kuran'ın okunma usulüyle alakalı dilbilimsel bir meseledir. Diğer konu ise, Kuran, Allah'a göre açık bir kitaptır! Kelimelerin altında, yalnız bazılarını bilebileceği batıni anlamlar olduğu iddia etmek, İslam akidesine göre, küfürdür. Bunu söyleyenin tövbe etmeden ölmesi halinde işi zordur!

“Ama ben rüya görmem” diye tekrarladı Şems. “Allah’la mutabakatımızın parçasıdır. Çocukken kâinatın kimi sırlarının bir önüme serildiğine şahitlik ettim. Bunu anneme babama anlattığımda hiç hoşlarına gitmedi, hayal gördüğümü söylediler. Sırrımı arkadaşlarıma açayım dedim, onlar da ‘ya hayalcinin ya yalancının tekisin’ dediler. Hocalarıma danıştım ama onların tepkisi de farklı olmadı. En nihayetinde anladım ki
insanoğlu fevkalade bir hâl işitti mi ona ‘hayal ya da rüya’ der, geçer.”
Bakın burada da bir yanlışlık söz konusu, Şems, çok rüya gördüğü için hayal ile gerçeği karıştırıyordu. Hani, yaşanılan bir olayın rüya mı, gerçek mi olduğu hususunda endişelenirdi. Bu sebepledir. Kendisinin üstünlüğü gibi aktarılan olay, aslında Şems'in korkması neticesi vuku bulmuş, insani bir olaydır.

"Kâinattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir."
Allah'ın heryerde olduğu görüşü, şia akaididir. Allah her yerde ise, her yer Allah olmuş olur. Allah'ın ilmi ile heryerde olması, heryerde olması anlamına gelmez. Dünya fanidir, Allah ise fani değildir. Sünnete muhalif sözlerdir bunlar... Neyse devam edelim...

“Ama ilm-i ledun bir yere akmazsa şayet, beklemiş bir vazonun dibindeki acı su gibidir. İçimde biriken ilmi paylaşacak bir can yoldaşı bulmak için Allah’a çok dua ettim. En sonunda Semerkand yakınlarında bir handa bir sır fısıldandı kulağıma. Kaderimin tecellisi için Bağdat’a gitmem söylendi"
İlmi ledün? ilginç :) bunların ilm-i Ledün dediği şey, okumadan, ilim tahsil etmeden her şeyi bilmektir. Yorumu size bırakıyorum. Fısıldayan kim? Burası da tuhaftır, Sanki Peygamber gibi, Allah ile karşılıklı dialoglar falan yaşanıyor :)

"Dünyadaki onca husumeti, karmaşayı düşününce, hele bir yandan Haçlısı, bir yandan Moğolu saldırırken, pek çok insana bu imkânsız bir hayal gibi gelmişti. Neler görmedik ki bugüne değin: Hıristiyan Müslüman’ı, Hıristiyan Hıristiyan’ı, Müslüman Hıristiyan’ı, Müslüman Müslüman’ı kesmedi mi? Dinler, mezhepler, kabileler, hatta kardeşler savaşmadı mı? Mamafih, Keykubad dirayetli bir hükümdardı."
Daha önce de değinmiştim, Şems ve Rumi; Moğol yanlısıdır. Hatta Moğollar, o dönemin hilafet merkezi Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Rumi'yi Şeyhüş Şua yani Anadolu velilerin lideri seçmişler, Rumi'ye beyat etmeyen tüm Şeyhleri, aileleri ile beraber öldürmüşlerdir. Konu Keykubat Sultana gelmişken, Şems'i öldürenlerden bir kaçı, Keykubat'ın adamıdır. Mesela birisi Keykubat'ın veziridir. Şems'in kafasını kestikten sonra, bedenini evinin bahçesindeki kuyuya atmıştır. Bu beden, bugün bile! o kuyudadır. Yazarın iddiaları bu açıdan gülüçtür.

"Feriddüdin-i Attar hazretleri şöyle demişti: Çok geçmeyecek, bu oğlan âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacak."
Bakın bu sözün 1243'de söylendiği rivayet ediliyor. Bilmeyenler için, Attar 1229'da vefat etmiştir. Tarihsel olarak böyle bir söz söylemesi, zaman ve mekan açısından mümkün değildir.

"...sana bir yoldaş gerek” dedim ve Kuranı Kerim’de yazan bir
hükmü hatırlattım: “Mümin müminin aynasıdır."
Bu konuda ayrıntılı alıntı da yapmıştım. Kuran'da böyle bir hüküm yoktur. Bu söz hadistir.

Kitabı incelerken, baştan sona onlarca kısımın altını çizdim ama inanın bu hataları zikretmek dahi beni yordu. 100'lü sayfalara gelince vazgeçtim. Kitap hakkındaki yorumum tek kelime ile ifade etmek gerekirse "facia" dır. Diğer bir ilginç mevzu da,
Elif Şafak isimli yazarın? eskiden beri aslen erotizm üzerine kitaplar yazmasıdır. Bakın bu, şahsımı kesinlikle ilgilendirmiyor. Ama, asıl alanı popüler/sekiler konular olan, erotizmi bir unsur olarak değil de bir esas olarak işlemiş, Mahrem isimli eserinde pedofili sapıklığını dahi maalesef yazmış, iğrenç satırlar kaleme almış bir kişinin, -Buna rağmen- günün birinde tamamen fransız kaldığı tasavvuf konusunda bir eser kaleme almaya çalışmasıdır. Bu durum, eseri ilk gördüğümde, hafiften şaşırmama sebep olmuştur :) Para sen nelere kadirsin sözü de istemeden ağzımdan kaçmıştır. Yani, Türk mutasavvıflarının tarihini kaleme alan Fuad Köprülü Hoca'nın bile tasavvufu yaşamadan, tasavvuf hakkında eser yazdığı için eleştirildiği bir dünyadayız. Pedofili unsurları içeren kitap yazmış bir şahsın tutup da, araştırmadan, etmeden böyle bir eser yazmaya çalışması tam manasıyla bu eseri çöp konumuna düşürüyor. Onlarca büyük hata sözkonusu. Anladığım kadarı ile, yazar Şems'in 40 kuralı isimli makalat'ı oturup okumuş, kısa bir internet bilgisiyle de kitap yazmış çıkmış. Oysa makalat ne demektir? Bir kişi hakkında, o öldükten sonra, çevresindekiler tarafından söylediği rivayet edilen! sözlerin derlenmesidir. Bu derlenme de böyle bir eser için yeterli değildir. Kurgunun kurgusu olmaz!
Yani, dervişler oturup hıyar, domates, patlıcan soyuyolar... Ki o tarihte anadolu da bu sebzeler yoktu. Dervişler birbirleriyle lanlı lunlu konuşuyolar, kerhanenin yerini sormalar... falan :) Ya sabır. İfadeye bakın:

"Orostopollar ne zamandan beri vaaz dinlemeye camiye gider oldu?” diyecekti. Ne zaman böyle alay etse öyle bir gülme
krizine tutulur ki yüzü patlıcan moruna döner."

İncelemeyi sabırla yazdım, sabırla okuyacak arkadaşlara da teşekkür ederim. Çok çok daha uzun yazacaktım ama kitap o denli sınırlarımı zorladı ki daha fazla tahammül edemeyip bıraktım. İyi günler dilerim.
420 syf.
·29 günde·3/10
Bir kitabi, 1 ayda bitirerek kendi kişisel rekorumu kırdım evet...
Bu kitaba 3.'ye para veriyorum. İlki benden okumaya daha cok hevesli birine ödünç verildi geri gelmedi, ikincisini yine seneler evvel aldim bi kaç sayfa okudum ve Altinoluk plajlarinda hacilattim veya unuttum akibeti hakkinda hic bi bilgim yok. Elimde bulunan 3.yü bitirebilmenin hakli gururunu yasiyorum.
Şimdi;
Elif Şafak sevdiğim ve kalemini iyi bulduğum bir yazar değil. Benim için yokluğu da varlığida bir.
Toplumun ortak değeri olan ( en azindan bir kisminin) tarihi karakterlerin yazarlarin hayal gücune veya kafalarina gore hayat bulmasina karşiyim. O yüzden tarihi romanlari roman olarak okumakta güçluk çekiyor ve değerlendirme yapmami etik bulmuyorum. Kitap nereden bakarsaniz bakin önceden konu hakkinda bilgisi olanin elinde kaliyor.
Umutsuz ev kadinlarini hedef kitlesi yapan bir roman işte....
Okudum yarim biraktim, üstune 3 farkli kitap okudum anca bitirdim.
O kadar sig bir kitap ki.
Şems'in babasina " gicik" olduğunu söylediği, Rumi'nin oğullarinin "Berkecan'a dönüştüğü, önemli yan karakterlerden birinin dedesi yasinda bir adama aşik olup karasevda'dan öldü mü kaldimi belli olmadigi buram buram Elif Şafak basitliği kokan kitap. Kimya Hatun'a aleni aleni hakaret edilmiş bence. Bir de bu kitapta Kimya Hatunun Mevlanaya hizmetci- evlatlik verildigi yazilmiş. Ben Kerra Hatun'un ilk evliliginden olankizi diye biliyordum. Onunla ilgili bir kitap okuyup, Selcuklu Tarihi hocasina sormustum. Üstüne çok muhabbet etmiştik. Yani Elif Şafak burada uydurmuş.
İlla uydurcaksan yine ayni konseptte hayali insanlar üret d'mi ama?
Ella'ya da ayri bir sinir oldum. Bu Elif Şafagı zerrece anlamiyorum ideali, hedefleri ve düsünceleri ne bilmiyorum. Adeta bukelamun kadinlardan. Mevlana, sems ve diger karakterlerin konusturuldugu sahneler o kadar kötü ki.. kötü yani. Orada mevlana degil Elif Şafak konusuyor.... Bitti kurtuldum. Oh.
420 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
İçinde Aşk olan bir kitap beğenilmezmi hele hele hem dünyevi hem uhrevi iki aşkı bir kitapta bulmak Elif Şafak adına ve kitabın adına yakışır bir eser sunmuş bizlere aşkı aşkla okudum ve beğendim....
420 syf.
Popüler kültürün edebiyatı getirdiği durumu özetleyen, buram buram yapmacıklık kokan bir eser. Bence aşk bu değil, Mevlana'nin Aşk'ı zaten bu değil. Elif Şafak ise Mevlana hakkında bırakın kitap yazmak onu agzina alacak yetkinlikte birisi de değil.
Mevlana ve Aşk kavramını öğrenmek isteyenler bunu bizzat Mevlana'nin kendi eserlerinden öğrenmelidir.
420 syf.
Yazar tasavvufa hakim olmamakla birlikte dinsel konulara da uzak olması sebebiyle bu kitap dindar bir kişiyi manevi açıdan doyurmaz ancak bence okuyan herkese keyif verecek bir kitaptır.
Tasavvufa ve dinsel içeriklere hakim olmadığından "anlatımı" geri plana atıp daha çok karakterleri konuşturmuş. Elif Şafak kendi eksiğini bilerek böyle yapması haddini bildiğini ve mütevazılığını ispatlar.(Zaten Elif Şafak bu kitabı bize sunarken araştırma kitabı veya tarih kitabı olarak sunmamış. Hakkını teslim etmek gerekir)

"Bu kitabı yazmak için çok araştırma yapmış, çalışmış" denildiğini duymuştum. Emeğine sağlık.
Bu kitap okurlarına Mevlana ve Şems'i tam anlamı ile okurlarına tanıt(a)mazsa da bu kitap Mevlana ve Şems'i tanımayan herkesi onları tanımaya itti ve bu sayede birçok insan onları tanıyabilmek için birçok farklı kaynaktan Mevlana ve Şems'i araştırdı.
Yanlış hatırlamıyorsan bu kitap ilk çıktıktan birkaç ay sonra Mevlana ve Şems üzerine yazılmış olan kitaplara müthiş bir rağbet gösterilmişti. Yani bu bir gerçek ki Elif Şafak "gizil bir başarıya" imza atmıştır; yazdıkları ile bu kişiler üzerine büyük bir merak uyandırmıştır.
Tekrardan emeğine sağlık.
420 syf.
·2/10
Elif Şafak: Aşk

“90’lı yıllardaydı; iç savaş vardı, hem aydının hem de edebiyatın sonunu, elitleri hedef alan bu iç savaş hazırladı. Aydınlar suikastlarla, edebiyatçılar ise Madımak’ ta öldürüldüler. Kırılanların yerini, tekellerin basın sözcüleri ile Orhan Pamuk, Elif Şafak ya da TSK’nın bünyesinden dışarı attığı İskender Pala türünden yazıcılar aldılar. Hastalık, edebiyat alanında, pek az belirtiyle ilerlemişti; görünür olduğunda, ölümcül hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Çünkü artık, 1990 ve 2000’lerdeydik ve karşımıza edebiyat diye iki İslamist, Elif Şafak ve İskender Pala –geçtiğimiz hafta, müfrit Cumhuriyet karşıtı Mümtazer Türköne ile birlikte Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na atandı- çıkarılıyordu. Yavaş bir ölümdü ve belki de hiç fark etmeden ölmüştük. Hastalığın izleri ise 70’lere uzanıyordu; bugün teşhis edebiliyoruz… (bu paragraf, 28 Aralık 2011 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde, Okan İrtem’ in “Aydın ile edebiyat” makalesinden alıntılanmıştır)

Elif Şafak, genç ve güzel bir kadındı. Ünlü olmak, özellikle de kendisinin ait olduğunu düşündüğü topraklarda ünlenmek, romancı olmak istiyordu. Dünya üzerinde bu derece büyük bir yığın, sürüsüne bereket edebiyat ürünü varken, onların arasından sıyrılmak ve herkesçe “bilinmeyi” hayal ediyordu; tam da yaradılış mucizesinde Tanrının insanı yaratma nedeniyle birebir örtüşmek istercesine. 90’ların başlarında, Amerika New York’ta yaşıyordu. Üç yıl süresince, Cumhuriyet Gazetesi Pazar günü sayılarında, her hafta, Elif Şafak’ın “New York Mektupları” adlı köşe yazıları yayınlanmıştı. Kelimenin tam anlamıyla harikulade mektuplardı bunlar. Keşke bu mektupları yazmayı bırakmasaydı.

Bir zamanlar “Araf” ını okumayı denedim. Konu ilginç gelmişti. Ama elime her aldığımda, son derece kötü bir üslup yüzünden, kitabı okumada çok zorlanıp sonunu getirememiştim. Şafak, nihayetinde “Aşk” ı yazdı. 1975 yılında İskoçya’da yaşayan ve birbirlerine âşık olan genç bir çift, içlerinden kadın olan kahramanın “Aşk Şeriatı” adlı bir roman yazmaya çalışması, Mevlana-Şems-Tanrı arasındaki ulvi aşkı anlatma çabası, kendi gerçek hayatıyla geçmişteki bu aşk arasında paralellikler bulmaya çalışması, roman içinde bir romanın, seven bir kadının öyküsüdür “Aşk”. Şafak, romanında, iki gencin inişli-çıkışlı aşkını irdeler. Roman ilerledikçe bu aşkın içine Mevlana ve Şems’in dostluklarını, Mevlana’nın aile üyeleriyle olan çatışmalarını, Mevlana’nın Şems öncesi ve sonrası değişim sürecini, dilinin döndüğünce anlatır. Romanın sonunda, iki genç, aralarındaki sorunları aşarak, birbirlerine olan sevgilerinin gücüyle tekrar mutluluğa kavuşurlar. Bu iki gencin saf ve temiz “ilk fani” aşkı ile Mevlana’nın yaratıcısına-Allah’a olan aşkının ne denli güçlü ve benzer olduğunu anlatmaya çabalayan bir romandır “Aşk”.

Mevlevi müziğinin önemli temsilcilerinden Kudsi Ergüner’in, 2 Eylül 2010’da, NTV’de yayınlanan “Ramazanda Caz Festivali” kapsamında verdiği röportajda, bir eğilime dönüşen “Mevlana ve Mevleviliğin” içinin boşalttığını belirterek, Elif Şafak’ın “Aşk” romanını ağır bir dille eleştirip: “Elif Şafak’ın kitabının ne Mevlevilikle ne Mevlana’yla ne de aşkla alakası var. Bu, yaşlılık krizi geçiren, ihtiyar Kaliforniyalı bir kadının krizidir. Amerika’da belki insanlar bunu aşk hikâyesi diye okuyabilir, ama Türkiye’deki insanların on binlerce adet satın alması, özellikle de Müslüman kesimin bunu bir tasavvuf kitabı diye okuyabilmesi, sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir olaydır” demişti.

Gelelim “Aşk” romanının neyi anlatamadığına! Romanın konusu 13.yy’da geçiyor ve dili Farsça. Yazarı olan İskoç kadın kendi dili olan İngilizcede yazıyor. Bizse, sözümona, Türkçe tercümesini okuyoruz. Bu tür bir karmaşa ile Şafak, dil sorununu halledip, sıkıntıları kilim altına süpürmeye çalışmasına rağmen yine de zevahir-i kurtaramıyor. Sıkıntılar bunlarla sınırlı değil. Romanda, “Bana kul hakkıyla gelmeyin” ayet olarak gösterilmiş, hâlbuki kutsi hadistir bu söylem. “Mümin müminin aynasıdır” (sf.98) sözüne de ayet demiş. Ama bu da kutsi hadistir. Şems-i Tebriz-i (sf.101) kendi ağzından: “Bağdat’ta kardan bir battaniye, tabiat ananın eseri…” diyor. Öncelikle tasavvuf ehli ve büyük bir veli olan Tebriz-i’nin materyalist bir söylemde bulunması çok yanlıştır. O, olsa olsa bunu yaratana-Allah’a bağlardı hâlbuki. Ayrıca Bağdat’ta karların yerde tuttuğu da tarihte hiç görülmemiştir. Yine romanda “Tekdir ile uslanmayanın hakkı…” (sf.171) söylemi de 13.yy.’da değil aksine 20.yy’da bir şiirde geçen bir vecizdir. Abes olmakla beraber, bu roman içinde romanın aslı İngilizce ise; İngilizcede böyle bir veciz olabilir miydi sizce? “Rumi” kelimesinin harflerinin Arap harfi analizi (sf.105) yapılırken “i ve u” harflerinden, sanki mektup, Latin alfabesiyle yazılmış gibi bahsediliyor. Arapça yazılsa: “ra, vav, mim, ye” görmemiz gerekmez miydi? Mevlana’nın ağzından (sf.198): “Görmüyorlar mı ki ne peygamberim keramet göstereyim”, ama Şafak’ın atladığı bir şey var! Kerameti “halilullah, velilullah” gösterir, peygamberler değil. Romanda, 1975’li yıllarda hemen her yerde kahramanımız kredi kartı (sf.282) kullanmakta ama bildiğiniz üzere o yıllarda bu tip kartlar çok nadir kullanımdaydı. “Taktığı gözlüklerin camları…”, bu söylemde de bir yanılsama var. 13.yy’da gözlük kullanılması neredeyse olanaksız. 17.yy. sonlarında yaygınlaşmış ve bilinen ilk ve tek gözlük 1280’de Avusturya İmparatorluğu’ nda var. Son olarak, can alıcı bir hata da “nefis mertebeleri” nde yapılıyor. Nefsin mertebeleri sayılırken (sf.211) ikinci mertebede olan “levvame” kavramı yanlış olmuş. Zira “nefsi levvame”, ilk mertebenin bir miktar üstüdür. Nefs (insan) “emmare” deyken şuursuzluğa bürünür, “levvame” deki nefis, ara ara kendini gösterir. Lakin romanda “levvame” açık ve net veli sınıfını anlatıyor. İlginç…

Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Edebiyatın üç sacayağı vardır: Biri eser, biri yazar, biri de okur. Bu ayaklardan bir tanesi eksilmeye görsün, devriliverir.”

Başarının dört şartı var: Çalışmak, çalışmak, çalışmak, yine çalışmak. Kabiliyet denen şey bir göz aldatmacasıdır. Asıl olansa emektir her daim. Hikâye evrensel olmalı, kurgusu çok ama çok iyi araştırma yapılarak çalışılmalı, onu okuyan, okumak isteyen, okumak konusunda tereddüt yaşayan tüm kesimleri kucaklamalıdır. Roman, Monet’in “Salkımsöğüt” tablosundaki bir imge gibi görecedir. Ben metni okurum bir şey anlarım, siz okursunuz başka bir şey anlarsınız. Herkesin algısı farklıdır. Yazar, sahip olduğu aidiyetlerinin paralelinde, ait olduğu toplumun nabzıdır da. “Roman, toplumun önünde yürüyen bir ayna gibidir” der Stendhal. Roman, gerçeğin ta kendisi olmalıdır, asla onun kötü bir kopyası değil.

Elif Şafak bir romancı mıdır? Hayır, bence değil. Peki, sizce kimdir romancı?

Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

Süha DEMİREL, İstanbul, 6 Ocak 2013

***

Kitabın Künyesi:

Aşk
Elif Şafak
DOĞAN KİTAP
Kapak: Uğurcan Ataoğlu
Yayın Tarihi 2014-02-05
Baskı Sayısı 4. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 420
Kitap » Edebiyat » Roman (yerli)
420 syf.
·6/10
Edebi yönden elbette artı özellikleri olan bir roman .Ama isminden, konusuna, işleniş tarzına kadar tümüyle ticari, sipariş ve popüler kültüre göre yapılmış bir kitap.Özellikle dini kavramlar, kuran dan alınan sözde tercümeler, hatta mevlana ve ailesine yönelik sözde alıntılar, çoğunlukla çarpıtma ve yazarımızın yönlendirmeli üslubuna malzeme olmuş. Tarihi roman kisvesi altında tarihte gerçekten yaşamış kişileri Kendi istediğimiz gibi çarpıtarak adına roman diyebilir miyiz?..Eskiden beri süre gelen ve bence kabak tadı veren; Kuran'ın, dinin zahirine bakmayın, batınına bakın (sanki batınını bilme tekelleri kendilerine verilmiş) , ibadetler filan önemli değil,boşverin, önemli olan kalp temizliği (sanki kalp temiz olmasın denmiş de ) vd klişeler işlenmiş. Ayrıca üslubu , bütün bu ticari klişelerden olsa gerek sıkıcı geldi, bana.Elif Hanımın çok daha kaliteli işleri olmuştu oysa, geçmişte.
420 syf.
·Puan vermedi
-Aşk karşındakine dolu silah verip seni vuracağı zamanı beklemektir.

-Aşk, uzak olanı yakın hissetmektir özüne hasret etmektir.

-Aşırı bağlılık ve aşırı sevgi. Gözünün ondan başkasını görmemesi.
420 syf.
·Puan vermedi
Bir insanın hayata dair tecrübe alması için yanlışlarını görmesi gerekir.

Ailesine sonsuz saygı duyan bir genç kız kendini çoğu zaman anlamadıklarını düşünüyor. Bu düşünce genelde hep genç çağlarda oluyor.
Aşkına sonuna kadar saygı duyan ve kendini mutlu eden bir olayın ailesi tarafından onaylanmaması onun buruk hikayesi olur. Mutluluk sevgidir, sevgi beraberlikir. Belkide herşeyi aile ile paylaşmak doğru değildir ama yol kesen saygı çizgimizdir. Aşk olmazsa olmazdır.
Bulan hem üzülür hem sevinir çünkü herkese nasip olmaz. Mutlu sonlar, beklenen yıllar ömre bedeldir derler ama pek öyle olmuyor.

Okurken sıkılmadım değil çünkü kitaplar bile bazen ne demek istediğini bilmiyor bu da öyle bir şey.
Keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
K. Yiğit Us
Unvan:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 28.535 okur okudu.
  • 745 okur okuyor.
  • 7.886 okur okuyacak.
  • 686 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları