Kadir Cangızbay

Kadir Cangızbay

Yazar
8.0/10
3 Kişi
·
37
Okunma
·
8
Beğeni
·
614
Gösterim
Adı:
Kadir Cangızbay
Unvan:
Sosyolog , yazar
Doğum:
1947
Kadir Cangızbay Türk sosyolog ve anarko-sosyalist. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Saint Joseph Lisesi'ni bitirdi. Hacettepe Üniversitesi'nde sosyoloji eğitimi aldı.
Osmanlı ile cumhuriyet arasında devamlılık bulunmaması zaten mümkün değildir, ama bu ikisinin birbirlerinin aynısı olmaları, dolayısıyla aralarında hiçbir keskinlik bulunmaması da en az o kadar imkansızdır.
Sosyolog, toplumsal gerçekliğin hangi veçhesini ele alacak olursa olsun, inceleyeceği her olgu, daima ve mutlaka gerçek bir kollektif birime, topyekün veya kısmi bir çerçeveye, kısacası belirli bir grup gerçekliğine bağlı olarak varolmaktadır. Sosyolog, incelediği olguları bir an dahi olsun, bu olguların temelindeki gerçek toplumsal gruptan yalıtılarak ele alamaz.
Devşirme bizim için düşünmesi bile yüzümüzü kızartan, bize ne denli ve ne türlü avantaj sağlayacak olursa olsun yapmaya gönlümüzün el vermediği, elimizin gitmediği, insanlığımıza yetiremediğimiz, insana, insanımıza, halkımıza, vatanımıza, ihanet olarak göreceğimiz her türlü işi, utanmak sıkılmak bir yana, iftiharla yapar; beslendiği kapıya sadakat adına ve tabi kapının yücelttiği değer her ne ise, işte onun uğrunaymış kılıfı altında.
Toplumun yeniden üretimi ne denli sosyal karşısında özerkleşmiş
çerçeveler aracılıgıyla gerçekleşirse, bu üretimin temelindeki
ortak çabayı harcayan kollektivitenin mümkün hayatından
çalınmışlık payına denk düşen ölü-sosyal'in topyekün toplumsal
gerçeklik içindeki yogunluğu da o derecede artacaktır: toplumsal
gerçekliğin üretilen bir gerçeklik, yani münferit işlerden oluşan
bir gerçeklik olduğunu ve buradaki işlerin global toplamının
ise kendisini üretenlerin hayatından başka bir şey olmadığını,
yani sonuçta buradaki global üretim sürecinin, kendisini gerçekleştirenlerin
hayatlarının yeniden üretiminden başka bir şey
olmadığını dikkate alırsak, bu üretim sürecinin gerçekleşecek
münferit işlerin/eserlerin kendi iç-gerekleri ve sadece bu gerekler
temelinde biçimlenir olmaktan çıkmışlığı ölçüsünde, bu
üretimi gerçekleştirenlerin kendi hayatlarını kendi dışlarından
belirlenmiş bir biçimde yaşayacakları açık; tabii bu arada hayan
biçimlendirmenin de hayatı üretme sürecine içkin bir fonksiyon
olmaktan çıkıp, hayatı üretenler karşısında aşkınlığa sahip
başlıbaşına ayrı ve özel bir iş niteliği kazanması kaçınılmazdır
ki, bu da insanların kendi hayatlarına dogrudan dogruya onu
yeniden üretirken degil de, siyasal olan aracılığıyla, ancak ve ancak
siyasal olan üzerindeki hakimiyetleri ölçüsünde sahip çıkabilecekleri
anlamına gelir.
Tanzimat Fermanı’nından Birinci ve İkinci Meşrutiyete bütün reform, atılım ve de hatta devrimler hep Osmanlı yüksek bürokrasisi tarafından başlatılmış, biçimlendirilmiş, kotarılmıştır. Bürokrasinin bu gücü ise hiç de tesadüfi bir durum değildir: ne gerçek anlamda bir metropolü, ne de ulus veya sınıf türünden toplumsal bir tabanı bulunan saray imparatorluğunun, artık daralıp erime sürecine girmiş olmasının neredeyse kaçınılmaz bir sonucudur. Ama ne kadar güçlü olursa olsun, bürokrat, sonuçta memurdur ve gücünü amirinden alıp bu gücün meşruluk temelini yine amirinde bulur. Bu durumda saltanatı da başından atmış Osmanlı bürokratı belki artık en güçlüdür ama egemenliğini meşrulaştıracak temelden de yoksun kalmıştır. Bir toplumsal grup olarak bir sınıf oluşturmadığı gibi, herhangi bir aile ya da aşiret, hatta kavim ya da ırka dayanmadığı için egemenliğini meşrulaştıramaz. Kaynak olarak islam’ı gösterse, bu sefer iktidarı yine bir Osmanlı’ya yani Halife’ye terk etmek, en azından onunla paylaşmak zorunda kalacaktır. Bu durumda en iyisi, egemenliğin kaynağına milleti yerleştirmektir; ama şu şartla ki, buradaki millet, rüştünü ispat etmemiş olarak kabul edilip, kılık kıyafetlerinden dinleyeceği müziğe kadar her konuda eğitilip medenileştirilecek bir millet olsun; tabi eğiticisi nasıl eğitileceğine karar verecek olan da iktidarı elinde tutanlar, yani bürokrasi. Böylesine kapsamlı bir eğitim, ister istemez bir ilmihali’i de zorunlu kılacaktır, ancak bu tabiki islam ilmihali olmayacaktır, yoksa işin içine yine Halife girer ya da Halife girsin girmesin, kendileri giremeyecektir; öyleyse bir önceki ilmihalin kaynağına mümasil, evrensellik ve mutlaklık iddasında, onunla zıtlaşması değilse bile örtüşmemesi zorunlu yeni bir kaynak bulmak gerekir; ki o da akıl ve pozitivist anlamıyla Bilim olacaktır.
İnsanı, karşısında arızi olmadığı, ancak kendisi karşısında da
arızi olmayan bir çerçeveye kavuşturmanın tek bir formülü vardır:
ontolojik olarak sadece insan için mümkün olmasının yanı
sıra, insanın da, beşeri varlığı itibariyle, ancak kendisiyle mümkün
olabildiği tek şeyi, yani emek'i, aynı zamanda bütün insanlar
için ve beşeri gerçekliğin bütün an ve noktalarında geçerli
olmak üzere nihai anlamlandırma ve değerlendirme ölçütü haline
getirmek ki -daha yukarıda da söylemiştik- sosyalizm de
bundan başka bir şey değildir.
75 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Osmanlı kesinti mi? devamlılık mı?
Türk Halk Müziği mi? Çağdaş Türk Sanat Müziği mi?
İnsan hakları mı? İnsan olmanın hakları mı?
Münevver mi? Entelektüel mi?
At yerine motosikletle kız kaçırmanın aydınlık sayılması mı? Yoksa sayılacak her şeyi bir kenara bırakıp sayanlara bakmak mı?

Yazarın biyografisi

Adı:
Kadir Cangızbay
Unvan:
Sosyolog , yazar
Doğum:
1947
Kadir Cangızbay Türk sosyolog ve anarko-sosyalist. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Saint Joseph Lisesi'ni bitirdi. Hacettepe Üniversitesi'nde sosyoloji eğitimi aldı.

Yazar istatistikleri

  • 8 okur beğendi.
  • 37 okur okudu.
  • 26 okur okuyacak.