Kadir Türker Geçer

Kadir Türker Geçer

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
3
Okunma
·
0
Beğeni
·
34
Gösterim
Adı:
Kadir Türker Geçer
Doğum:
İstanbul, 1966
1966 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve Ortaöğrenimini İstanbul'da yaptıktan sonra 1983 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nden 1987 yılında tarih öğretmeni olarak mezun oldu. Aynı yıl Öğretmen Teğmen rütbesi ile Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenliğe başladı. 1993 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilimdalı yüksek lisans programından "Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde İkinci Grup Muhalefeti" adlı tezini vererek mezun oldu. 1987-1997 yılları arasında Kuleli Askeri Lisesi, 1997-2003 yılları arasında Balıkesir'de bulunan Astsubay Hazırlama Okulu ve 2003 yılından itibaren de Kara Harp Okulu’nda Tarih, Demokrasi ve İnsan Hakları, Siyasi Tarih ve Türk Devrim Tarihi ve Atatürkçülük dersleri verdi.
Halen Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı bünyesinde bulunan "Askeri Tarih Komisyonu" ve "Atatürk Araştırma Merkezi" genel kurul üyeliği görevlerini yürütmektedir. Basılı bir adet kitabı ve Atatürk, Atatürkçülük,- Türk Kurtuluş Savaşı ve Askeri Tarih konularında yayımlanmış on altı makalesi bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum; aldığım emri yerine getirdim, vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben de masumum, son sözüm bugün de budur yarın da bu olacaktır. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer buna adalet diyorlarsa kahrolsun böyle adalet.

Beyazıt Meydanı yasa bürünür. Halkın içinden "Kahrolsun" sesleri duyulur.
Yunan ordusu, Anadolu'ya çıktıktan bir süre sonra Mart 1920 baslarında Anadolu'da seferberlik ilan ederek yerli Rumları askere almaya başlamıştır. Yüzlerce yıl Türklerle beraber yaşayan Rumlar, ihanetin en büyügünü gerçekleştirerek vatandaşı oldukları devlete karşı işgal ordusuna katılmışlardır. Bu Rumlardan oluşan üç alay İzmir Tümeni adı verilen Yunan 10. Tümenini (daha sonra kolordu) olusturmuşlardır. Bu birlik Birinci, ikinci İnönü Muharebeleriyle Kütahya-Eskişehir ve Sakarya Meydan Muharebelerinde ve son olarak Büyük Taarruz'da Yunan ordu teşkilatı içinde Türk ordusuna karşı savaşmıştır. Kurtuluş Savaşı süresince Yunan ordusuna asker olarak yazılan Rum sayısı 36.000'dir.
Ya istiklal ya ölüm
Ya istiklal ya ölüm
Vatanım, milletim, sancağım, evim,
İstiklâlsiz yoktur yerim
Zincir vurdurur mu Türkler boynuna
Varlığı fedadır vatan yoluna
Biz tarihin Türk dediği yılmaz milletiz
Hür yaşar, hür ölür nurlu ümmetiz.
Anadolu'da, çoban ateşleri gibi yer yer direniş
ateşlerinin parlayacağına, bir liderin bunları birleştirip büyük bir yangına çevireceğine, Anadolu'nun dünyaya kafa tutacağına, meydan okuyacağına, halkın bağımsızlık için dört yıl daha dövüşeceğine, zafere ulaşacağına kim inanabilirdi?

Hepsi oldu.

Zaferi, bağımsıžlığı, Cumhuriyeti taştan çıkardık.
"Soracağınız sorular bitti mi?"

"Bitti Paşam."

"Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasil kavuşturulur? diye bir soru sormanızı beklerdim."

"Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtulmasın en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir soru sormadım"

"Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat yazmamak şartıyla."

"Zatialinizi dinliyorum Paşa hazretleri"

"Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bugün herhangi bir teşkilatçı Anadolu'ya geçer de milleti silahlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir."

Heyecanlanmıştım. Birinci Dünya Savaşı sürecinde gücümzü öylesine tüketmiştik ki elimizde hiçbir şey kalmamıştı. Harplerden sağ kalanların ise ayakta duracak halleri yoktu.

"Nasıl olur Paşam!" diye yerimden fırladım. Paşa sakindi.

"Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum" dedi; "Doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de içyüzleri var."

"Nasil Paşam?"

"Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki, savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır. Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi eski rekabet bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır. İtalya'nın da başı dertte. Onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler. Sonuçta, Anadolu'da başlayacak bir milli direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır."

"Paşam, milli direniş, güzel. Ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla, hangi parayla Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız."

"Öyle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak lazımdır. Çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teskilat organize edilebilirse vatan da millet de kurtulur."

Mustafa Kemal'e veda ettim; matbaaya geldim. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha doğrusu anlattıkları bana deli saçması gibi gelmişti. Matbaada arkadaşlar "Anlat" diyorlardı, "neler söyledi?" Anlattım:

"Su sıralar Anadolu'ya geçilir, orada teşkilat kurulur, bağımsızlığına kavuşur, millet de özgürlüğüne kavuşurmuş, anladınız mı arkadaşlar: Bu deli değil, zırdeliymiş."

O günlerde, şartlar içinde istiklal Mücadelesine atılıp Türkiye'yi kurtarmaktan söz edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. O günlerde böyle düşünen TEK ADAM oydu; TEK ADAM.
Mustafa Kemal Pașa mütakere sonrası istanbul'da dostları olan Fansa ailesinin evinde misafir olarak kalmaktadır. Bir gün sıradan beklentileri olan bir insanı müthiş sevindirecek bir teklifle karşı karşıya kalır. Saraya damat olması talep edilmektedir. Ancak onun, çok daha büyük hedefleri vardır ve bu teklifi müthiş bir zekâ ürünü cevapla savuşturur:

Yalnız hanedan içinde değil, halk arasında da Vahideddin'in küçük kızının güzelliği anlatılır, anlatılırdı. Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa'yı Sabiha Sultan'a yakıştıranlar pek çoktu. Söylentileri duymayan kalmamıştı. Eğer bu güzel prenses "Sarı Paşa" ile evlenirse Sultan Vahideddin ülkeyi daha iyi yönetebilme, hatta orduya hâkim olabilme imkânını bulmaz mıydı? Mütareke günlerinde işte böyle düşünen politikacılar, devlet adamları da vardı!
Harbiye Nazırı ve Başkumandan Enver Paşa'da Vahideddin'in kardeşlerinden Süleyman Efendi'nin kızı Naciye Sultan'la evlenmiş ve Saraya damat olmuştu. Zaten bir gelenek halindeydi, yıldızı parlayan zabitlerin Osmanlı hanedanına damat kabul edilmeleri

Bir gün Vahideddin'in yeğenlerinden Muhibe Hanım, Selma Fansa'yı ziyaret ederek şunları söyledi:

"Beni buraya Zatışahane gizli olarak gönderdi. Kızları Sabiha Sultan fahri yaverleri Mustafa Kemal Paşa'ya vermeyi arzu buyuruyorlar. Siz bu konuyu kendisine açımız, ben birkaç gün sonra gelir cevabınızı alırım."

Aksam Mustafa Kemal eve geldiği zaman, Selma Fansa;
"Paşa hazretleri, bugün Saray'dan Zatışahane'nin hemşiresinin kızı Muhibe Hanım bize geldi. Zatışahane kızları Sabiha Sultan'ı size vermeyi arzu ediyor. Bu hususta fikrinizi soruyor "

Mustafa Kemal durdu bir an;
"O halde Sabiha Sultan buraya gelsinler, görüşelim" dedi.
Vahdettin'in 15 Temmuz 1919'da The Morning Post gazetesine verdiği demeçten:

"Babam Abdülmecid İngiltere'nin dostu ve müttefiki idi. Ben de İngiltere'ye daima hayranlık besledim ve dost bir siyasetin destekleyicisi oldum."
İngiliz avucunun içine giren şey Yüce Padişah'tır. Yani Yüce Padişah'ın iki nedenle bu tuzağa düşmüş olduğu düşüncesindeyim. Birincisi, ciddi olarak memleketi bilmediğinden, milletini tanımadığından, milletinin anlayış ve yeteneğine dair atalarımızın örneklerini, belki hepimizden daha iyi tarih yapraklarında okumuş olduğu halde, kesin bir bakış gücüyle vâkıf olmamasından dolayı bu milletin kendi hayatını, kendi kaynakları ve araçları ile savunabileceğine inanmış değildi. Bundan dolayı kendisi için memleket ve milleti, adeta çürük, sessizliğe mahkûm bir dayanak makamında buluyordu. Kendisince kaçınılması imkânsız olduğu zannedilen buduruma dayanak noktası arama gayretine kapıldı. İşte bu ruh ve fikir durumu içinde bulunan Padişah'a İngilizler hemen son derece geniş bir korunma kucağı açtılar"
8 Nisan 1919 günü, ilk kez, bir Türk "savaş suçlusu" aleyhinde idam hükmü verilir. Mustafa Nazım Paşa'nın Harp Divanı, Bekirağa Bölüğü'nde tutuklu bulunanlardan eski Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey'i ölüm cezasına çarptırır. Sadrazam Damat Ferit Paşa, idam kararını aynı gece Padişaha yollar. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin fetvasını alan Sultan Vahdettin, kararı onaylar. Kemal Bey, 10 Nisan günü saat 17.00'de Bayezit Meydanı'nda asılır.

Bu düzmece mahkemenin alçakça verdigi idam kararı, kuşkusuz, Türk adalet tarihinin "kara leke"lerinden biridir. Kemal Bey, Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili bulunduğu sırada, 1915'te İstanbul'dan bir emir alır. Emir, Sancaktaki bütün Ermenilerin 24 saat içinde Suriye'ye doğru sürülmesi istenir. Kaymakam bu emri uygular. Suçu budur. Görevini kötüye kullandığı, Ermenilerin ölümüne sebep oldugu ispatlanmış degildir. Mahkeme, sağlam delillere göre değil, Ermeni iftiralarına göre karar vermiştir. Hukuk açısından karar, bir rezalettir.

Daha önemlisi, Padişah ve Damat Ferit Paşa hükümeti, Türk Ermeni boğuşmasının bu döneminde Ermenilerden yana olduklarını belli etmişlerdir. Ermenileri tatmin etmek, İngilizlere yaranmak için siyasi bir idam kararı verilmiştir.
Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek sehirleri yakıp yıkmaya kakmak suretiyle iç güvenligi bozanların tertipçisi oldukları iddiasiyla haklarında dava açılan, üçüncü ordu müfettişliginden alınarak, askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka Kumandanı Miralaylıktan emekli Istanbullu Kara Vasıf Bey, Eski 20. Kolordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanım'ın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336[1920] tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Kanunu'nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle, elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.
Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.

24 Mayıs 1336 [1920]
Sadrazam ve Harbiye Nazin Vekili
Damat Ferid
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Kadir Türker Geçer
Doğum:
İstanbul, 1966
1966 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve Ortaöğrenimini İstanbul'da yaptıktan sonra 1983 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nden 1987 yılında tarih öğretmeni olarak mezun oldu. Aynı yıl Öğretmen Teğmen rütbesi ile Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenliğe başladı. 1993 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilimdalı yüksek lisans programından "Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde İkinci Grup Muhalefeti" adlı tezini vererek mezun oldu. 1987-1997 yılları arasında Kuleli Askeri Lisesi, 1997-2003 yılları arasında Balıkesir'de bulunan Astsubay Hazırlama Okulu ve 2003 yılından itibaren de Kara Harp Okulu’nda Tarih, Demokrasi ve İnsan Hakları, Siyasi Tarih ve Türk Devrim Tarihi ve Atatürkçülük dersleri verdi.
Halen Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı bünyesinde bulunan "Askeri Tarih Komisyonu" ve "Atatürk Araştırma Merkezi" genel kurul üyeliği görevlerini yürütmektedir. Basılı bir adet kitabı ve Atatürk, Atatürkçülük,- Türk Kurtuluş Savaşı ve Askeri Tarih konularında yayımlanmış on altı makalesi bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur okudu.
  • 5 okur okuyacak.