1000Kitap Logosu
Laszlo Krasznahorkai

Laszlo Krasznahorkai

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
6.5
42 Kişi
93
Okunma
19
Beğeni
1.219
Gösterim
Unvan
Macar Romancı ve Senarist
Doğum
Gyula, Macaristan, 5 Ocak 1954
Yaşamı
LÁSZLÓ KRASZNAHORKAI, 1954’te Macaristan’ın Gyula kentinde doğdu. Budapeşte’de dil ve edebiyat, ardından hukuk eğitimi aldı. 1985’te basılan ilk eseri Şeytan Tangosu, Béla Tarr’ın yedi buçuk saat­lik siyah beyaz filmiyle (1994) sinema tarihine de geçti. Ertesi yıl Kegyelmi viszonyok öyküsü yayımlandı. Sovyet Bloku’nun çöküşünde ülke dışındaydı. Dönem dönem çeşitli ülkelerde yaşadı. Moğolistan ve Çin’de yaşadıklarını Az urgai fogoly (1992) ve Rombolás és bánat az Ég alatt (2004) kitaplarında sorguladı. A Theseus-Altalanos (1993), Savaş ve Savaş (1999), Az ellenállás melankóliája (1999), Északról hegy, Délrl tó, Nyugatról utak, Keletrl folyo (2003), Seiobo jart odalent (2008), Az utolsó farkas ve nesir-resim kolajı Állatvanbent (2010,Max Neumann’la birlikte) eserlerine imza attı. Yazarın ayrıca senaryo çalışmaları da var.
328 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Béla Tarr’ın filmleri (bilhassa Şeytan Tangosu) olmasaydı belki de kitabı okuma ihtimalim olmayacaktı. İyi ki sinema, edebiyatın hatırlatıcısı rolünde karşıma çıktı bu kez. Böylece bu güzel eseri okuyabildim. Edebiyat ve sinema ilişkisi oldukça çetrefilli bir birliktelik; sinemaya uyarlandığında eserin özgünlüğüne sadık kalınmaması ya da ne denli aslını yansıtıp yansıtmadığı tarzı tartışmalarla dolu. Ayrı bir konu, bununla ilgili kitaplar yazılmış, daha da yazılır. Burada biraz yazarın sinema ile ilgili bağlantısından söz etmek gerekiyor, çünkü László Krasznahorkai, Béla Tarr’ın filmografisinde yönetmenle birlikte, çoğunun senaryosuna imzasını atmış bir senarist aynı zamanda.(1) Béla Tarr sinemasının, Tarr’ın eşi (yardımcı yönetmen) Ágnes Hranitzky ve “Besteci olmasaydı filmler, şu anda oldukları filmler olmazdı.” dediği ‘Satantango’ (Şeytan Tangosu) filminde Irimiás karakterini de canlandırmış olan, ‘Sonbahar Almanağı’ndan itibaren Tarr filmlerinin müziğini yapan besteci Mihály Víg ile birlikte temel taşlarından biridir. Filmle ilgili kısa öyküsüne değinirsek: “Tarr’a 1985 yılının başında, edebiyat eleştirmeni Peter Balassa onun filmine uygun bir malzeme olabileceğini düşünerek genç bir Macar yazarın, László Krasznahorkai’nin el yazmalarını verdi. Bu, Krasznahorkai’nin basılacak ilk romanı ‘Satantango’ydu. Krasznahorkai o dönemde yalnızca edebiyat dergilerinde bazı kısa öyküleri yayınlanmış, Tarr kadar ünlü olmayan bir yazardı (Tarr’dan sadece bir yaş büyüktür). ‘Satantango’ yıl içinde basılıncaya kadar Tarr, Krasznahorkai ile kitabının filmini yapmak konusunda anlaşmıştı.” (Bela Tarr Sineması, Bölüm 3, Tarr Biçemi, s. 67) İnsanda, oluşması bir çok unsura bağlı olarak farklılık gösteren, tanımlanması hayli zor olan öznel bir “kıstas süzgeci” mevcut. Hasbelkader bir yazarın bir eserini okursunuz, “bir şey(ler)”size dokunur, sizi kucaklar ve kıstas filtreniz çalışmaya başlar. Hakkında bir iki kurcalama yaparsınız, başka bir eseri veya söyleşileri gibi, derken “gönül ve us terâzinize vurursunuz” ve tamamdır; artık yazdığı, yazacağı bütün eserlerin tarafınızdan okunma yolu açılmıştır. Sinema yönetmenleri için de geçerli aynı süreç, size temas edip filtreden de geçti mi, artık bütün filmlerini keyifle seyredebilirsiniz. Buna “koşulsuz hayranlık” da denebilir ama ne tür? Şöyle ki, bütün eserlerini şartsız ve keyifle okuyor ya da izliyorsam ve temel nedeni de, bir eseri okuduğum ya da izlediğimde “yazar, yönetmen benden önce davranıp bana tercüman olup, yazmış, çekmiş” diye düşünüp, hissetmemse, bu koşulsuz hayranlık aslında hayranlıktan ziyade bir çeşit, içimdeki bahçede “kendime rastlayıp” özümle muhabbet ederek yaban otlarını temizliyor olmamdır belki de… İşte Béla Tarr ile László Krasznahorkai, yukarıda sözünü etmeye çalıştığım yönetmen ve yazarlardan ikisi benim için. Başta, kitabı bir anlamda film sayesinde keşfettiğimi belirtmiştim. Verdikleri keyif bakımından, yerleri farklı ve değişik olsa da kitapla filmi birbirinden ayıramıyorum doğrusu, birbirlerini tamamlıyorlar. Şeytan Tangosu yazarın ilk romanı fakat hiç de bir “ilk” gibi durmuyor. Pek çok edebiyat eleştirmeni tarafından Macar edebiyatının yaşayan en önemli yazarı kabul edilmesi boşuna olmasa gerek. James Wood, 2011’de ‘New Yorker’da “Madness and Civilisation” (Delilik ve Medeniyet) başlığıyla yayımlanan portre yazısında, Krasznahorkai’yi “zorlu, kendine özgü, takıntılı ve öngörülü Macar yazar” olarak tanımlıyor. Marina Warner, “Bugün hepimiz ‘Tıpkı bir Kafka öyküsünde olmak gibi’ diyoruz, çok geçmeden hepimizin tıpkı bir Krasznahorkai öyküsünde olmak gibi diyeceğimize inanıyorum” diyor. Krasznahorkai, ‘Guardian’a verdiği bir söyleşide edebiyattaki tek kahramanının “Kafka’nın eserlerindeki K” olduğunu söylüyor; ‘The White Review’a verdiği söyleşide ise “Kafka’yı okuduğum zaman Kafka’yı düşünüyorum. Kafka’yı düşünmediğim zaman Kafka’yı düşünmeyi özlüyorum. Bir süre onu düşünmeyince, tekrar kitabını çıkarıp okumaya başlıyorum” diyor. Teknolojik oyuncaklarının haricinde insanlık, 80’li yıllarda kaleme alınan bir Macar köyünden fazlası değildir. Milyonlarca yıllık bir öykünün tutsağı olan insanlık da hâlâ aynı zaman kapsülünün içinde erimektedir. Krasznahorkai’nin okuyucuyu zorlayan modern formunun içerisinde melankoli, bir tutam distopya, kaybolma, unutulma, şüphe ve kaçınılmaz olana karşı sürdürülen nafile çaba tematik olarak sıklıkla yer alır. Paragraflarla anlatısını bölmeyi sevmediğinden, okurunu anlatı içinde ilerlemeye mecbur bırakır. Realizmin doruklarında başlayan Şeytan Tangosu romanı, ilerleyen sayfalarla birlikte Mesih inancına ait bir alegoriye ve kara mizaha dönüşür. Şeytanî olanın günlük versiyonlarıyla ilintilidir. Gittikçe çözülüp dağılan bir öykü formu içerisinde karakterlerinin savrulup duruşu tangoyu anımsatır. Öykünün felsefi formunu Béla Tarr’ın “Karhozat” (1988) filmindeki karakterinin ağzından dökülen kelimelerle özetlemeyi deneyelim: “Her öykü bir çözülme/dağılma/ayrışma öyküsüdür.” Şeytan Tangosu romanının bölümlerinde de şekilsel olarak anlatı dışında bir gönderme mevcuttur. Tıpkı tangodaki 6 ileri 6 geri hareket gibi, bölüm numaraları 1’den 6’ya devam ettikten sonra geriye doğru giderek 1’e ulaşır ve çözümlemeyi tamamlar. Krasznahorkai, çözülme aşamasının ortaya çıkaracağı soruları cevapsız bırakır. Bir kurtarıcı bekleyişindeki köylüleri yönlendiren Irimiás’ın şeytanî olup olmadığından, asıl ajandası hakkında açığa çıkabilecek soruların cevabından da okuru uzak bırakır. “Herkesin kendi anlamını çıkarıp, öyküyü istedikleri şekilde deneyimlemelerini arzu ettiğini,” belirtir. (…) Krasznahorkai, zaman ve uzama sıkışmayan öyküler anlatmakta en önemli ilham kaynakları arasında, zamana ve uzama hapsolmayan bir başka yazarı, Kafka’yı işaret eder. ‘Le Matricule des Anges’deki röportajında, “Kafka olmasaydı, asla yazamayacaktım,” der. ‘Guardian’daki röportajında ise hiçbir zaman yazar olmak istemediğini, her zaman dünya edebiyatındaki büyük isimlere hayranlık duymasına karşın, asla onların arasında sayılmayı hayal edemediğini belirtir. Ve onun için her yazdığı kitap bir hayal kırıklığıdır: “İyi, kusursuz bir kitabı hayal edebiliyorum ancak yazamıyorum, benim sürecim de bu. Her hayal kırıklığının ardından bir kez daha ve bir kez daha denememe izin verin, içinde yaşadığım Beckettvari kafeste…” (2) László Krasznahorkai’nin bir söyleşisindeki sözleriyle noktalayalım: “Eğer kitaplarımı hiç okumamış okurlar varsa, onlara okuyacakları bir şey öneremem; bunun yerine onlara, dışarı çıkıp, bir yerlerde, belki bir derenin kıyısında yapacak hiçbir şeyleri olmadan, düşünecek hiçbir şeyleri olmadan, taş gibi sessiz oturmalarını öneririm. Eninde sonunda benim kitaplarımı okumuş birine denk geleceklerdir.” (1) Kárhozat (Lanetlenme-1987), Sátántangó (Şeytan Tangosu, 1994, László Krasznahorkai’nin yazdığı ‘Sátántangó’ (Şeytan Tangosu) adlı romana ithaf), Werckmeister harmóniák (Karanlık Armoniler, 2000, László Krasznahorkai’nin ‘Az ellenállás melankóliája’ adlı romanından yola çıkarak yazılmıştır), A Londoni férfi (Londra’daki Adam, 2007, László Krasznahorkai’nin ‘L’homme de Londres’ adlı romanından yola çıkarak yazılmıştır), A Torinói Ló (Torino Atı, 2011, László Krasznahorkai’nin ‘Legkésőbb Torinóban, ‘Megjőtt Ézsaiás’, ‘Járás egy áldás nélküli térben’ ve ‘Megy a világ’ adlı metinlerinden yola çıkarak yazılmıştır) ile arada, 1989’da, 32 dakikalık ‘Son Tekne’ (László Krasznahorkai’nin “Son Tekne” ve “Berberin Ellerinde” adlı öykülerinden yola çıkarak yazılmıştır). (2) M. Salih Kurt, “Dün, Bugün Ve Sonsuzluk”, 27.09.2013, Eskimeyen Kitaplar. Tamamı: eskimeyenkitaplar.com/dun-bugun-ve-sonsuz...
Şeytan Tangosu
Okuyacaklarıma Ekle
1
11
328 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Herkese tavsiye edemeyeceğim ama bir o kadar da okumaktan keyif aldığım bir yapıtla geldim. Eserin anlaşılması oldukça zor bir dili, metaforlarla örülmüş kurgusu ve hiç sonu gelmeyecekmiş gibi görünen, eşsiz benzetmeleri var. Kitabın ilk 50 sayfasında ben ne yapıyorum, bu eser bana göre değilmiş derken, şu an iyi ki bırakmamışım ve muhtemelen 2019’da okuduğum en iyi kitaplar arasında olacak bir eser diyebiliyorum. Macar yazar Krasznahorkai, site olarak adlandırdığı; işlevini yitirmiş ve aklı olanların çekip gittiği, kalanlarınsa gelecek olan bir kurtarıcıya ümitlerini bağladıkları, ahlaki olarak yozlaşmış, örümcek ağlarıyla örtülmüş, kimsenin kimseyi umursamadığı ama aynı zamanda gözetlediği, herkesin birbirlerinin eşleriyle birlikte olduğu ya da olmayı düşlediği, doktorun hastasız, okulun öğrencisiz, kilisenin yıkık dökük olduğu küçük bir toplulukta ki çöküşü anlatıyor. İki bölümden oluşan kitapta ilk bölümde roman kahramanlarını tanıyor, ikinci bölümde ise olaylara tanıklık ediyoruz. Beni en çok etkileyen bölüm; on yaşında ki saman sarısı saçlı, sitenin en masum küçüğünün çöküşe kurban verilmesi oldu. Kimbilir belki beklenen kurtarıcının gelmesi, ya da o çöküşün farkedilmesi için Estike’nin feda edilmesi gerekiyordu. Genel olarak distopya okumaktan keyif almasam da, en usta yazarların da eserlerini bu türde verdiklerini kabul etmeliyim.
Şeytan Tangosu
Okuyacaklarıma Ekle
12
432 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
6/10 puan
Man Booker ödülleri kitap seçim önceliklerimde genel olarak önemli bir kıstas teşkil ediyor. 2015 yılı Uluslararası Man Booker ödüllü bu kitabın aslında 2018 ödüllü Asimetri kitabı gibi biraz beklediğimin dışında bir kurguya sahip olduğunu itiraf etmem lazım. Yaklaşık 20 farklı hikâyeden oluşan kitapta hikâyeler arasında bir bağ yok. Fakat tematik olarak birbirlerine bağlıdan ziyade birbirleriyle kuzenler diyebiliriz. Öyküler arasında dolaşırken aynı zamanda hem zaman, hem de mekânlar arasında seyahat yapıyorsunuz. Bir öykü 1200’lü yıllarda İspanya’da Endülüs topraklarında geçerken, bir hikâye 1400’lü yıllarda İtalya’da Floransa’dan Perugia’ya doğru gerçekleşen bir yolculukta buluyoruz kendimizi. Hikâyelerin çoğunun Japonya’da geçtiğini söylemekte fayda var. Japon kültürü, coğrafyası ve isimleri ile ilgili birçok bilgi varken okuma ile eş zamanlı olarak bu bilgileri araştırırsanız Japonya hakkında oldukça bilgi sahibi olabilirsiniz. Eğer yapmazsanız bazı öykülerde, öykünün kurgusunda kopmalar yaşamanız muhtemel. Sonuç olarak, yazarın dili oldukça başarılı fakat neredeyse hiç nokta kullanılmadan yazılmış 2-3 sayfalık cümleler (aslında nokta konulması gereken yerler virgül ile bağlanmış) kitabı oldukça yorucu hale getiriyor. Öykülerin yarısına yakını beni kendi içine çekebildi ve karakterler sürekli olarak değiştiği için öyküde kaybolma olasılığınız oldukça yüksek. Yazınsal olarak güçlü bir edebi yetenek içerse de, belirttiğim nedenlerden dolayı ban hitap etmeyen ve birazda zorlanarak bitirdiğim bir roman oldu.
Seiobo Orada, Aşağıdaydı
Okuyacaklarıma Ekle
7