M. Yusuf Kandehlevi

M. Yusuf Kandehlevi

9.2/10
29 Kişi
·
55
Okunma
·
11
Beğeni
·
1.105
Gösterim
Adı:
M. Yusuf Kandehlevi
Tam adı:
Muhammed Yusuf Kandehlevî
Unvan:
Alim, Yazar
Doğum:
Dehli, 20 Mart 1917
Ölüm:
2 Nisan 1965
Muhammed Yusuf Kandehlevî, Muhammed İlyas Kandehlevî’nin oğlu olup Hindistan’ın Şah Cihan zamanında dindarlığıyla, müderris ve mürşitleriyle tanınmış meşhur bir ailesine mensuptur. Hicrî 25 Cemâdiye’l-Ûlâ 1335 (20 Mart 1917 Salı) tarihinde Hindistan’ın Dehli vilâyetinde dünyaya gelen müellif, ilim ve amelleriyle şöhret bulan bir aile çevresinde büyümüştür. Büyük âlimlerden okumuş, onların terbiye ve murâkabeleri altında yetişmiştir. On yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen Muhammed Yusuf Kandehlevî ilk tahsilinden sonra İslâmabad’da bir hadis mektebinin müdürü olan Şeyh Abdullatif ve benzeri âlimlerden ders almış; daha sonra da amcasının oğlu Şeyh Muhammed Zekeriya Kandehlevî gibi büyük muhaddislerden hadis okuyarak 1354 (Milâdî 1935) dolaylarında mezun olmuştur. Tam bir ilim âşığı olan müellif vaktinin çoğunu ilim tahsiline vermiştir. Hadis öğrenimi esnâsında Tahâvî’nin Meâni’l-Âsâr adlı kitabının şerhinin şerhi olan Emâni’l-Ahbâr isimli kitabıyla telife başlamıştır. Çevresi daima mürşit ve âlimlerle doluydu. Ailesinin bütün fertleri dinî ilimlerde kendilerini yetiştirmiş kişilerdi. Bunların her birinden çeşitli yönlerden feyiz alan Muhammed Yusuf nihayet 21 Recep 1362 (24 Temmuz 1943 Cumartesi) tarihinde babası, büyük mürşit Şeyh Muhammed İlyas’tan icâzet aldı. Bundan az bir zaman sonra babası vefat etti.

Babasının vefatından sonra Şeyh Muhammed Yusuf’un hayatında büyük değişiklikler oldu. Bütün vakitlerini ilme ve telife vermişken ani bir şekilde irşada yöneldi. Artık bir yerde durmuyor, köy köy, kasaba kasaba bütün Hind kıtasını (Hindistan ve Pakistân’ı) dolaşıyor, gece-gündüz, yılmadan-yorulmadan çalışıyordu. Yirmidört saatinin ancak iki veya üç saatini istirahata ayırıyordu; boş vakti yoktu. Katıldığı toplantılarda saatlerce konuşuyordu. Konuşmalarının çoğu Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin hayatlarından örnekler vermekle geçiyordu. İrşad ve tebliğ vazifesini yerine getirirken birçok uzun konuşmalar ve meşakkatli yolculuklar yaptı. Yirmi küsür senelik irşad hayatı boyunca elliden fazla büyük toplantı düzenledi. Hindistan’la Pakistan’ın ayrılmasından sonra Doğu ve Batı Pakistan şehirlerine onaltı sefer yaparak buralarda toplantılar tertip edip konuşmalar yaptı. Kendisi İslâmiyet’in beşiği mesâbesinde olan Mekke ve Medine’de de irşad ve tebliğ çalışmaları yapmak ve buraların halkından ilgi görmek istiyordu. Bu şekilde her sene hacca gelenler vasıtasıyla bütün dünyaya yayılma imkânı bulacağını ümit ediyordu. Bunun için de önceleri Hindistan’ın büyük liman şehirlerinde deniz yoluyla hacca gidenlere İslâm’ı tebliğ etmeye başladı; bunların arasından tebliğ vazifesine cân u gönülden katılanlar oluyordu. Sonraları ise Hicaz’a (Arabistan’a) bizzat yolculuklar yaptı; kendisi gitmese bile heyetler gönderiyordu. Onun bu faaliyetlerinden haberdar olan İslâm ülkelerinin yöneticileri onu kendi memleketlerine dâvet ediyorlardı. Başında bulunduğu Tebliğ Cemaati’nin faaliyetleri Hz. Peygamber’in ve ashâb-ı kirâmının yaşantılarını anlatmak suretiyle İslâm dinini tebliğ etmekten ibaretti. Muhammed Yusuf Mekke ve Medine’den sonra Mısır, Sudan ve Irak’a da heyetler göndermiştir. Böylece kısa bir süre içerisinde bu tebliğ ameliyesi bütün Arap yarımadasına yayıldı. Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin faaliyet merkezi Hindistan’ın Dehli şehriydi. Bu merkeze çeşitli İslâm ülkelerinden devamlı olarak heyetler gelip gitmekteydi. Onun zamanında Teblig Cemaati’nin faaliyetleri Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılmıştı. Onun içten gelen konuşmaları dinleyicilerin kalbinde meşâleler tutuştururdu.

Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî son hac seferinden döndükten bir yıl kadar sonra, tebliğ ve irşad vazifesini ifa amacıyla, hazırlıklarını tamamlayarak 10 Şevval 1384 (12 Şubat 1965) tarihinde uzun bir yolculuğa çıktı. Gittiği yerlerde tarihin belki de benzerini kaydetmediği büyük ve kalabalık toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılarda bütün kuvvetiyle konuştuğu için ses telleri bozulmuş; öksürük dâhil birçok rahatsızlıklara ve hastalıklara yakalanmıştı. Çıktığı bu büyük yolculuğun sonunda Hindistan’a dönmek üzere olduğu bir sırada Lahor’da düzenlenen büyük bir toplantıda konuştuğu günün gecesinde sabaha kadar ter dökmüş, ertesi günü hastaneye götürülürken yolda vefat etmiştir (Hicrî 29 Zilkâde 1384 Milâdî 2 Nisan 1965). Müellif merhum vefatı esnasında kelime-i tevhidi tekrarlıyor. Hz. Peygamber’e salât u selam getirerek ondan rivâyet edilen duaları okuyordu. Lahor’da büyük bir kalabalık tarafından iki defa cenaze namazı kılındıktan sonra na’şı Dehli’ye götürüldü. Burada da güneşin doğuşuyla birlikte yetmişbin kişi tarafından ikinci bir cenaze namazı daha kılındı. Bu namazı amcasının oğlu, muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevî kıldırdı. Namazdan sonra da babasının defnedilmiş olduğu Nizamuddin kabristanına defnedildi.

Müellif merhum orta boylu, elâ gözlü, siyah sakallı ve gür saçlı idi. Çehresi geniş, gözleri parlak ve son derece çekiciydi. Kendisi dalgın görünürdü. Müritlerinin her biri ‘Şeyhim beni herkesten daha çok seviyor’ kanaatinde idi. Sohbetlerinde sadece dinî konuşmalar yapar ve dinlerdi. Samimi ve inançlı bir kimse idi. Özellikle Hz. Peygamber’in ve ashâbının ve onların tâbiinlerinin yaşadığı devirler hakkında derin bir bilgiye sahipti. Bu zat Allah Teâlâ’nın, kendisini üstün ve güzel sıfatlarla donattığı bir hârikası idi. Konuşmaları ve yaptığı dualar dinleyiciler üzerinde büyük bir etki bırakırdı. Öyle ki, onu dinleyenler çoğu zaman ağlarlar, bazan da kendilerinden geçerlerdi. Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu olağanüstü gayret ile kısa bir zamanda hedefine ulaştı. Bütün hayatı dopdolu olmasına rağmen Hayâtü’s-Sahâbe ve Emâni’l-Ahbâr adında iki büyük kitap telif etmiştir. Kendisinden sonra mirasçısı olan oğlu Muhammed Harun onun yolundan gitmektedir. Ruhu şâd olsun! Allah’ın salât ve selâmı onun ve tüm müslümanların üzerine olsun.
Tirmizi Abdullah B. Amr 'dan (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadiste Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem )şöyle buyurmaktadır ; israiloğullarının başına gelenlerin aynısı benim ümmetimin de başına gelecektir .Öyle ki; onlar da annesi ile alenen ilişki kuran varsa, benim ümmetimden de bunu yapan olacaktır .israiloğulları 72 fırkaya bölündü, Benim ümmetim ise 73 fırkaya bölünecektir bir fırka hariç hepsi cehenneme girecektir .Sahabiler: "Onlar kimlerdir" diye sorar .Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir:" ben ve ashabımın yoludur.
''Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden,ahiretten çekinen ve Rabb'inin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki : Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.''
Peygamber efendimiz uykuda iken ona birkaç melek gelerek birbirlerine :" Bu dostunuzun durumunu gösteren bir temsil vardır." dediler.

Biri:
- Bunu ona açıklayınız, dedi.
Diğeri:
-uykudadır.
Bir diğeri:
-Her ne kadar uykuda ise de kalbi uyanıktır,dedi.
Bunun üzerine :
-Farzedin ki,adamın biri bir ev yapmış ve evde bir sofra kurmuş, sonra da halkı o sofraya çağırmak için bir adamı görevlendirmistir. Tabiidir ki,çağırıcıya kulak veren,onu dinleyen kimse eve girer ve sofradan yer,kulak vermeyen ise ne eve girer ne de sofradan yer,dediler.

Melekler tekrar dediler ki:
- Bunu ona açıklayın ki anlamış olsun.

Biri :
-uykudadır.

Bir diğeri de :
- Uykuda ise de kalbi uyanıktır,dedi.

-Bunun üzerine hepsi :
-Ev cennettir,çağırıcı da Muhammed'dir. Kim Muhammed'i dinlerse Allah'ı dinlemiş olur. Kim Muhammed'e sırt çevirip onu dinlemezse Allah'ı dinlememiş olur. Muhammed, iyi ve kötü insanların, birbirlerinden ayrılmaları için vasıtadir, dediler.
Hz. Peygamber uykuda iken bir grup melek gelir ve birbirlerine, 'Dostunuzun (Rasûlullah'ın ) durumunu anlatan bir misal vardır'derler. İçlerinden bir kısmı ' O halde bu misali kendisine anlatın ' der. Bir kısmı da onun uyuduğunu söyleyince, diğerleri 'Gözü uyuyorsa da kalbi uyanıktır'derler. Bunun üzerine şöyle anlatırlar:' Onun durumu tıpkı şöyledir: Bir adam bir ev yapar, evde sofra kurar, sonra da insanları davet etmesi için bir haberci görevlendirir. Haberciye kulak verenler eve girip o sofradan yerler, haberciye kulak vermeyenler ise pek tabii ki ne eve girerler,ne sofradan yerler.' Meleklerin bir kısmı ' Bu misali ona anlatın 'deyince, diğerleri uykuda olduğunu söylerler. Bunun üzerine bazıları ' Gözü uyuyorsa da kalbi uyanıktır' diye cevap verirler. Sonra hepsi birden şöyle der: " Ev cennettir, haberci Muhammed'tir. Kim Muhammed'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur, kim de ona karşı gelirse Allah'a isyan etmiş olur. Muhammed iyi ve kötü insanların birbirlerinden tefrik edilmelerine bir vasıtadır!"
M. Yusuf Kandehlevi
Buharî, ( Câbir ' den); Dârimî ( Rabiât'ul Cereşî 'den) Mişkât, s.21
...''İslâm, şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Ne mutlu o garip müminlere! Onlar, benden sonra insanların bozup tahrif ettikleri sünnetlerimi düzelten, ıslah eden kimselerdir.''
M. Yusuf Kandehlevi
Sayfa 45 - SEMERKAND,Tirmizî
Kabile kabile konakladıkları yerleri araştırıyordu. Böylece Benî Âmir kabilesine vardı. Benî Âmir'den gördüğü eziyeti hiç kimseden görmemişti. Onu taş yağmuruna tuttular.
...''Allah Resûlü'nün mübarek iklimi içine giren ve o iklimden kalbine ve ruhuna ilhamlar akseden, kısa bir süre de olsa onun nurlu ikliminden istifade edip vefa içinde Rahmân' a kavuşan her mümin sahabidir.''
...''Her kim benden sonra unutulmuş, terkedilmiş bir sünnetimi ihya ederse (sünnetine amel ederek insanlara örnek olursa), o sünnetle amel edenlerin kazandıkları sevap kadar kendisine yazılır. Ayrıca onların kazandıklarından da hiçbir şey eksiltilmez. Her kim de Allah'ın ve O'nun resûlünün razı olmadığı bir bid'at çıkarırsa, onunla amel edenlerin kazandıkları günah kadar ona da yazılır. Ayrıca onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.''
M. Yusuf Kandehlevi
Sayfa 45 - SEMERKAND,Tirmizî
Hz. Ömer, Rumlara karşı bir ordu gönderdiğinde içinde Abdullah b. Huzeyfe adında Hz. Peygamber'in güzide bir sahabisi vardı. Rumlar, onu esir aldılar. Onu alıp kendi krallarına götürdüler. "Bu adam, Muhammed'in eshabındandır" dediler. Zalim Kral, "Hristiyan olmak ister misin? Seni Melikliğime ve saltanatıma ortak ederim" dedi. Abdullah, kendisine cevaben "Bir göz açıp kapama müddeti kadar Muhammed'in dininden dönmem karşılığı malik olduğun her şeyi ve üstüne Arapların malik olduğu her şeyi verseniz yine dönmem" dedi. Kral "O zaman seni öldürürüm" dedi. Abdullah cevaben "Evet, buna müktedirsin" dedi. Kral asılması için emir verdi ve (bir ağaca) astılar. Kral, okçulara ayak ve ellere yakın yerlere ok atmasını söyledi. Kral da ona Hristiyanlığı telkin ediyor, Abdullah ise kabul etmiyordu. Akabinde Kral emir veri, asıldığı yerden indirildi. Kral, büyük bir kazan istedi, içine su döküldü, iyice kaynatıldı. Sonra iki müslüman esir istedi, emir verdi ve birisi kaynar suya atıldı. Melik halen Abdullah'a Hristiyanlığı telkin ediyor, Abdullah ise kabul etmiyordu. Sonra Abdullah'ın kaynar su içine atılması için emir verdi. Abdullah (r.a.) tam atılmak üzereyken ağlamaya başladı. Krala ağladığı söylendi. Kral, Hz.Abdullah'ın korktuğunu sandı. Bundan dolayı kendisini geri getirmelerini emretti. Getirilince kral yine Hristiyanlığı telkin etti. Hz. Abdullah da kabul etmedi. Kral, "O zaman seni ağlatan sebep nedir" diye sordu. Hz. Abdullah b. Huzeyfe ise şöyle cevap verdi: Beni ağlatan şey, kendi kendime dedim ki, bu kazana atılacağım ve hemen yok olup gideceğim. İsterdim ki, üzerimdeki kıllar sayısınca canım olsun, hepsi teker teker Allah için bu kazana atılsın. (Ali el-Muttaki,Kenzu'l-ummal, VII,62)
"Peygamber sevgisinin kazandırdığı en önemli husus,sevilenle kurulan bağ ve nispettir. Sevgi, varlıklar arasındaki en sırlı bağdır.
Sevgi, kişiyi en kısa yoldan Hakk'a ulaştırır. Hakk'ın sevgilisini sevmek ve O'na bağlanıp kendini O'na nispet ederek yola çıkan yolculuklar en kisa ve tehlikesiz yoldan Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşurlar."
Bağrı yanık Hz. Ömer Hz. Fâtıma'yı ziyarete gitmiş ve ona söyle demiş:
-Ey Fâtıma! Allah adına yemin ederim ki, Resûlullah'ın[s.a.v] senden daha çok sevdiği birini görmedim. Vallahi, babanın vefatından sonra dünyada, senden daha fazla sevdiğim ve saydığım kimse yoktur.
.
Rabbim bizlerinde o Hakikî muhabbeti yaşayabilmesini, sevebilmesini nasip eylesin.
peygamberimizin hayatından sonra okunması gereken,önemli kitaplardan,okursanız hayatınıza,düşüncelerinmize çok şey katacağınızdan emin olabilirsiniz
4 cilt şeklinde olan Merve yayınlarından okumuştum. Hadisi Şeriflerde sahabeler yıldız gibidir kim onlara uyarsa yolunu şaşırmaz mealindeki gibi. Hz. Muhammed sav sanki bir iksir gibi o cahil ve zalim insanları, bütün aleme bir hoca bir üstad eylemiş Allah ın izniyle.
Kitap 4 cilt olunca bazı yerlerde tekrarlar olmuş konu başlıkları altında, biraz sıkıcı olabiliyordu. Bunun çözümünü kısaltarak muhtasar kitap şeklinde yayınlamış bazı yayın evleri.
Güzel bir eser, ancak dip notlardaki kaynağı bulunamamıştır gibi ifadeler beni rahatsız etti. yayın evinin diğer kitaplarında da aynı durum mevcud. Mesela Şifa-i Şerif.
Mükemmel bir kitap onu okurken gerçekten sanki peygamberin zamaninda yasiyorsunuz coook sey ogretir ister ahlaki ister hayat dersi hepsi de kuran ve sunnetle destekli ve etkisi kalbin derinine iniyor
Benim okudugum kitap Semerkand yayinlarinin. Hicbir tarikat ve cemaatle bağımın olmamasından dolayı biraz tedirgin olarak okusam da elhamdülillah asla bir yanlışlık gözükmedi. Her hadis kaynağı ve ravisi ile beraber sunulmuş. 2.ciltteyim. toplam 4 cilt
Okunması gereken kitaplardan biridir. Açıkçası manevi havayı size yaşatıyor. Ümit kesmememizi ve Rabbimin her zaman bize yardım edip "Unutmadım kulum seni" dediğini hissettiğim bir kitap. Okumadıysanız mutlaka okuyun ve okutun, selam ve dua ile.

Yazarın biyografisi

Adı:
M. Yusuf Kandehlevi
Tam adı:
Muhammed Yusuf Kandehlevî
Unvan:
Alim, Yazar
Doğum:
Dehli, 20 Mart 1917
Ölüm:
2 Nisan 1965
Muhammed Yusuf Kandehlevî, Muhammed İlyas Kandehlevî’nin oğlu olup Hindistan’ın Şah Cihan zamanında dindarlığıyla, müderris ve mürşitleriyle tanınmış meşhur bir ailesine mensuptur. Hicrî 25 Cemâdiye’l-Ûlâ 1335 (20 Mart 1917 Salı) tarihinde Hindistan’ın Dehli vilâyetinde dünyaya gelen müellif, ilim ve amelleriyle şöhret bulan bir aile çevresinde büyümüştür. Büyük âlimlerden okumuş, onların terbiye ve murâkabeleri altında yetişmiştir. On yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen Muhammed Yusuf Kandehlevî ilk tahsilinden sonra İslâmabad’da bir hadis mektebinin müdürü olan Şeyh Abdullatif ve benzeri âlimlerden ders almış; daha sonra da amcasının oğlu Şeyh Muhammed Zekeriya Kandehlevî gibi büyük muhaddislerden hadis okuyarak 1354 (Milâdî 1935) dolaylarında mezun olmuştur. Tam bir ilim âşığı olan müellif vaktinin çoğunu ilim tahsiline vermiştir. Hadis öğrenimi esnâsında Tahâvî’nin Meâni’l-Âsâr adlı kitabının şerhinin şerhi olan Emâni’l-Ahbâr isimli kitabıyla telife başlamıştır. Çevresi daima mürşit ve âlimlerle doluydu. Ailesinin bütün fertleri dinî ilimlerde kendilerini yetiştirmiş kişilerdi. Bunların her birinden çeşitli yönlerden feyiz alan Muhammed Yusuf nihayet 21 Recep 1362 (24 Temmuz 1943 Cumartesi) tarihinde babası, büyük mürşit Şeyh Muhammed İlyas’tan icâzet aldı. Bundan az bir zaman sonra babası vefat etti.

Babasının vefatından sonra Şeyh Muhammed Yusuf’un hayatında büyük değişiklikler oldu. Bütün vakitlerini ilme ve telife vermişken ani bir şekilde irşada yöneldi. Artık bir yerde durmuyor, köy köy, kasaba kasaba bütün Hind kıtasını (Hindistan ve Pakistân’ı) dolaşıyor, gece-gündüz, yılmadan-yorulmadan çalışıyordu. Yirmidört saatinin ancak iki veya üç saatini istirahata ayırıyordu; boş vakti yoktu. Katıldığı toplantılarda saatlerce konuşuyordu. Konuşmalarının çoğu Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin hayatlarından örnekler vermekle geçiyordu. İrşad ve tebliğ vazifesini yerine getirirken birçok uzun konuşmalar ve meşakkatli yolculuklar yaptı. Yirmi küsür senelik irşad hayatı boyunca elliden fazla büyük toplantı düzenledi. Hindistan’la Pakistan’ın ayrılmasından sonra Doğu ve Batı Pakistan şehirlerine onaltı sefer yaparak buralarda toplantılar tertip edip konuşmalar yaptı. Kendisi İslâmiyet’in beşiği mesâbesinde olan Mekke ve Medine’de de irşad ve tebliğ çalışmaları yapmak ve buraların halkından ilgi görmek istiyordu. Bu şekilde her sene hacca gelenler vasıtasıyla bütün dünyaya yayılma imkânı bulacağını ümit ediyordu. Bunun için de önceleri Hindistan’ın büyük liman şehirlerinde deniz yoluyla hacca gidenlere İslâm’ı tebliğ etmeye başladı; bunların arasından tebliğ vazifesine cân u gönülden katılanlar oluyordu. Sonraları ise Hicaz’a (Arabistan’a) bizzat yolculuklar yaptı; kendisi gitmese bile heyetler gönderiyordu. Onun bu faaliyetlerinden haberdar olan İslâm ülkelerinin yöneticileri onu kendi memleketlerine dâvet ediyorlardı. Başında bulunduğu Tebliğ Cemaati’nin faaliyetleri Hz. Peygamber’in ve ashâb-ı kirâmının yaşantılarını anlatmak suretiyle İslâm dinini tebliğ etmekten ibaretti. Muhammed Yusuf Mekke ve Medine’den sonra Mısır, Sudan ve Irak’a da heyetler göndermiştir. Böylece kısa bir süre içerisinde bu tebliğ ameliyesi bütün Arap yarımadasına yayıldı. Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin faaliyet merkezi Hindistan’ın Dehli şehriydi. Bu merkeze çeşitli İslâm ülkelerinden devamlı olarak heyetler gelip gitmekteydi. Onun zamanında Teblig Cemaati’nin faaliyetleri Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılmıştı. Onun içten gelen konuşmaları dinleyicilerin kalbinde meşâleler tutuştururdu.

Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî son hac seferinden döndükten bir yıl kadar sonra, tebliğ ve irşad vazifesini ifa amacıyla, hazırlıklarını tamamlayarak 10 Şevval 1384 (12 Şubat 1965) tarihinde uzun bir yolculuğa çıktı. Gittiği yerlerde tarihin belki de benzerini kaydetmediği büyük ve kalabalık toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılarda bütün kuvvetiyle konuştuğu için ses telleri bozulmuş; öksürük dâhil birçok rahatsızlıklara ve hastalıklara yakalanmıştı. Çıktığı bu büyük yolculuğun sonunda Hindistan’a dönmek üzere olduğu bir sırada Lahor’da düzenlenen büyük bir toplantıda konuştuğu günün gecesinde sabaha kadar ter dökmüş, ertesi günü hastaneye götürülürken yolda vefat etmiştir (Hicrî 29 Zilkâde 1384 Milâdî 2 Nisan 1965). Müellif merhum vefatı esnasında kelime-i tevhidi tekrarlıyor. Hz. Peygamber’e salât u selam getirerek ondan rivâyet edilen duaları okuyordu. Lahor’da büyük bir kalabalık tarafından iki defa cenaze namazı kılındıktan sonra na’şı Dehli’ye götürüldü. Burada da güneşin doğuşuyla birlikte yetmişbin kişi tarafından ikinci bir cenaze namazı daha kılındı. Bu namazı amcasının oğlu, muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevî kıldırdı. Namazdan sonra da babasının defnedilmiş olduğu Nizamuddin kabristanına defnedildi.

Müellif merhum orta boylu, elâ gözlü, siyah sakallı ve gür saçlı idi. Çehresi geniş, gözleri parlak ve son derece çekiciydi. Kendisi dalgın görünürdü. Müritlerinin her biri ‘Şeyhim beni herkesten daha çok seviyor’ kanaatinde idi. Sohbetlerinde sadece dinî konuşmalar yapar ve dinlerdi. Samimi ve inançlı bir kimse idi. Özellikle Hz. Peygamber’in ve ashâbının ve onların tâbiinlerinin yaşadığı devirler hakkında derin bir bilgiye sahipti. Bu zat Allah Teâlâ’nın, kendisini üstün ve güzel sıfatlarla donattığı bir hârikası idi. Konuşmaları ve yaptığı dualar dinleyiciler üzerinde büyük bir etki bırakırdı. Öyle ki, onu dinleyenler çoğu zaman ağlarlar, bazan da kendilerinden geçerlerdi. Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu olağanüstü gayret ile kısa bir zamanda hedefine ulaştı. Bütün hayatı dopdolu olmasına rağmen Hayâtü’s-Sahâbe ve Emâni’l-Ahbâr adında iki büyük kitap telif etmiştir. Kendisinden sonra mirasçısı olan oğlu Muhammed Harun onun yolundan gitmektedir. Ruhu şâd olsun! Allah’ın salât ve selâmı onun ve tüm müslümanların üzerine olsun.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 55 okur okudu.
  • 17 okur okuyor.
  • 49 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.