M. Yusuf Kandehlevi

M. Yusuf Kandehlevi

Yazar
9.3/10
38 Kişi
·
76
Okunma
·
16
Beğeni
·
1.175
Gösterim
Adı:
M. Yusuf Kandehlevi
Tam adı:
Muhammed Yusuf Kandehlevî
Unvan:
Alim, Yazar
Doğum:
Dehli, 20 Mart 1917
Ölüm:
2 Nisan 1965
Muhammed Yusuf Kandehlevî, Muhammed İlyas Kandehlevî’nin oğlu olup Hindistan’ın Şah Cihan zamanında dindarlığıyla, müderris ve mürşitleriyle tanınmış meşhur bir ailesine mensuptur. Hicrî 25 Cemâdiye’l-Ûlâ 1335 (20 Mart 1917 Salı) tarihinde Hindistan’ın Dehli vilâyetinde dünyaya gelen müellif, ilim ve amelleriyle şöhret bulan bir aile çevresinde büyümüştür. Büyük âlimlerden okumuş, onların terbiye ve murâkabeleri altında yetişmiştir. On yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen Muhammed Yusuf Kandehlevî ilk tahsilinden sonra İslâmabad’da bir hadis mektebinin müdürü olan Şeyh Abdullatif ve benzeri âlimlerden ders almış; daha sonra da amcasının oğlu Şeyh Muhammed Zekeriya Kandehlevî gibi büyük muhaddislerden hadis okuyarak 1354 (Milâdî 1935) dolaylarında mezun olmuştur. Tam bir ilim âşığı olan müellif vaktinin çoğunu ilim tahsiline vermiştir. Hadis öğrenimi esnâsında Tahâvî’nin Meâni’l-Âsâr adlı kitabının şerhinin şerhi olan Emâni’l-Ahbâr isimli kitabıyla telife başlamıştır. Çevresi daima mürşit ve âlimlerle doluydu. Ailesinin bütün fertleri dinî ilimlerde kendilerini yetiştirmiş kişilerdi. Bunların her birinden çeşitli yönlerden feyiz alan Muhammed Yusuf nihayet 21 Recep 1362 (24 Temmuz 1943 Cumartesi) tarihinde babası, büyük mürşit Şeyh Muhammed İlyas’tan icâzet aldı. Bundan az bir zaman sonra babası vefat etti.

Babasının vefatından sonra Şeyh Muhammed Yusuf’un hayatında büyük değişiklikler oldu. Bütün vakitlerini ilme ve telife vermişken ani bir şekilde irşada yöneldi. Artık bir yerde durmuyor, köy köy, kasaba kasaba bütün Hind kıtasını (Hindistan ve Pakistân’ı) dolaşıyor, gece-gündüz, yılmadan-yorulmadan çalışıyordu. Yirmidört saatinin ancak iki veya üç saatini istirahata ayırıyordu; boş vakti yoktu. Katıldığı toplantılarda saatlerce konuşuyordu. Konuşmalarının çoğu Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin hayatlarından örnekler vermekle geçiyordu. İrşad ve tebliğ vazifesini yerine getirirken birçok uzun konuşmalar ve meşakkatli yolculuklar yaptı. Yirmi küsür senelik irşad hayatı boyunca elliden fazla büyük toplantı düzenledi. Hindistan’la Pakistan’ın ayrılmasından sonra Doğu ve Batı Pakistan şehirlerine onaltı sefer yaparak buralarda toplantılar tertip edip konuşmalar yaptı. Kendisi İslâmiyet’in beşiği mesâbesinde olan Mekke ve Medine’de de irşad ve tebliğ çalışmaları yapmak ve buraların halkından ilgi görmek istiyordu. Bu şekilde her sene hacca gelenler vasıtasıyla bütün dünyaya yayılma imkânı bulacağını ümit ediyordu. Bunun için de önceleri Hindistan’ın büyük liman şehirlerinde deniz yoluyla hacca gidenlere İslâm’ı tebliğ etmeye başladı; bunların arasından tebliğ vazifesine cân u gönülden katılanlar oluyordu. Sonraları ise Hicaz’a (Arabistan’a) bizzat yolculuklar yaptı; kendisi gitmese bile heyetler gönderiyordu. Onun bu faaliyetlerinden haberdar olan İslâm ülkelerinin yöneticileri onu kendi memleketlerine dâvet ediyorlardı. Başında bulunduğu Tebliğ Cemaati’nin faaliyetleri Hz. Peygamber’in ve ashâb-ı kirâmının yaşantılarını anlatmak suretiyle İslâm dinini tebliğ etmekten ibaretti. Muhammed Yusuf Mekke ve Medine’den sonra Mısır, Sudan ve Irak’a da heyetler göndermiştir. Böylece kısa bir süre içerisinde bu tebliğ ameliyesi bütün Arap yarımadasına yayıldı. Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin faaliyet merkezi Hindistan’ın Dehli şehriydi. Bu merkeze çeşitli İslâm ülkelerinden devamlı olarak heyetler gelip gitmekteydi. Onun zamanında Teblig Cemaati’nin faaliyetleri Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılmıştı. Onun içten gelen konuşmaları dinleyicilerin kalbinde meşâleler tutuştururdu.

Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî son hac seferinden döndükten bir yıl kadar sonra, tebliğ ve irşad vazifesini ifa amacıyla, hazırlıklarını tamamlayarak 10 Şevval 1384 (12 Şubat 1965) tarihinde uzun bir yolculuğa çıktı. Gittiği yerlerde tarihin belki de benzerini kaydetmediği büyük ve kalabalık toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılarda bütün kuvvetiyle konuştuğu için ses telleri bozulmuş; öksürük dâhil birçok rahatsızlıklara ve hastalıklara yakalanmıştı. Çıktığı bu büyük yolculuğun sonunda Hindistan’a dönmek üzere olduğu bir sırada Lahor’da düzenlenen büyük bir toplantıda konuştuğu günün gecesinde sabaha kadar ter dökmüş, ertesi günü hastaneye götürülürken yolda vefat etmiştir (Hicrî 29 Zilkâde 1384 Milâdî 2 Nisan 1965). Müellif merhum vefatı esnasında kelime-i tevhidi tekrarlıyor. Hz. Peygamber’e salât u selam getirerek ondan rivâyet edilen duaları okuyordu. Lahor’da büyük bir kalabalık tarafından iki defa cenaze namazı kılındıktan sonra na’şı Dehli’ye götürüldü. Burada da güneşin doğuşuyla birlikte yetmişbin kişi tarafından ikinci bir cenaze namazı daha kılındı. Bu namazı amcasının oğlu, muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevî kıldırdı. Namazdan sonra da babasının defnedilmiş olduğu Nizamuddin kabristanına defnedildi.

Müellif merhum orta boylu, elâ gözlü, siyah sakallı ve gür saçlı idi. Çehresi geniş, gözleri parlak ve son derece çekiciydi. Kendisi dalgın görünürdü. Müritlerinin her biri ‘Şeyhim beni herkesten daha çok seviyor’ kanaatinde idi. Sohbetlerinde sadece dinî konuşmalar yapar ve dinlerdi. Samimi ve inançlı bir kimse idi. Özellikle Hz. Peygamber’in ve ashâbının ve onların tâbiinlerinin yaşadığı devirler hakkında derin bir bilgiye sahipti. Bu zat Allah Teâlâ’nın, kendisini üstün ve güzel sıfatlarla donattığı bir hârikası idi. Konuşmaları ve yaptığı dualar dinleyiciler üzerinde büyük bir etki bırakırdı. Öyle ki, onu dinleyenler çoğu zaman ağlarlar, bazan da kendilerinden geçerlerdi. Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu olağanüstü gayret ile kısa bir zamanda hedefine ulaştı. Bütün hayatı dopdolu olmasına rağmen Hayâtü’s-Sahâbe ve Emâni’l-Ahbâr adında iki büyük kitap telif etmiştir. Kendisinden sonra mirasçısı olan oğlu Muhammed Harun onun yolundan gitmektedir. Ruhu şâd olsun! Allah’ın salât ve selâmı onun ve tüm müslümanların üzerine olsun.
"Benden sonra şu iki kişiye ( Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer) tabi olun. Ammar'ın gittiği yoldan gidin, İbn Mesud'un size söylediklerini tasdikleyin. (Tirmizi-Huzeyfe'den Merfu)
'Peygamberinin irtihalinden sonra bu ümmetin başına ilk gelen bela doyasıya yemektir. Çünkü insanlar, karınlarını doldurduklarında bedenleri semizleşiyor, böylece kalpleri zayıf oluyor.'
Habbab bin Eret (r.a) "Ey Müminlerin Emiri! Sırtıma bak." dedi. Hazreti Ömer "Bu kadar yarayı kimsede göremedim." buyurdu. Habbab bin Eret (r.a) devamla "Benim için bir ateş yaktılar. O ateşi söndüren, ancak benim sırtımın yağları oldu." dedi.
Halid bin Velid (r.a) "Amellerim içinde şehadet kelimesinden sonra, sabaha kadar sağanak halinde devam eden yağmurun altında, kalkanımı elime alıp düşmana baskın yapmayı beklediğim bir gece kadar bana ümit veren bir amelim yoktur" buyurmuştur.
Tirmizi Abdullah B. Amr 'dan (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadiste Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem )şöyle buyurmaktadır ; israiloğullarının başına gelenlerin aynısı benim ümmetimin de başına gelecektir .Öyle ki; onlar da annesi ile alenen ilişki kuran varsa, benim ümmetimden de bunu yapan olacaktır .israiloğulları 72 fırkaya bölündü, Benim ümmetim ise 73 fırkaya bölünecektir bir fırka hariç hepsi cehenneme girecektir .Sahabiler: "Onlar kimlerdir" diye sorar .Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir:" ben ve ashabımın yoludur.
"Resûllullah ' tan daha güzel ahlâklı biri daha yoktur.Sehabelerinden yahut aile fertlerinden biri kendisine seslendiğinde o "Lebbeyk =Buyur"diye mukabele ederdi....Bu sebeple Allah (c.c)onun hakkında :"Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsin "buyurmuştur..
Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) rivâyet ediyor: “Resûlullâh (sav)’den dinledim, şu minberin ağaçları üzerinde şöyle di­yordu:
– Yarım hurma ile de olsa ateşten korununuz. Çünkü o yarım hurma (açlıktan bükülmüş) eğri beli doğrultur, kötü ölümü savar. Aç olan nezdinde o yarım hurma, hurma ile karınlarını doyurmuşların hurmaları yerine geçer.”

Resûlullâh (sav) buyuruyor ki:
– Bana salevât getiren kimse bana salevât getirdiği sürece melekler de durmadan ona salevât getirirler (onun için istiğfar ederler). Artık herhangi bir kul bunu is­ter az, ister çok yapsın.”

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Resûlullâh (sav) aramızda ayağa kalkarak bir konuşma yapıp şunları söyledi:
– Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulması kendisini memnûn edecek kimse Allâh’a ve âhiret gününe inanarak ölsün ve kendisine yapılmasını arzuladığı şeyi halka yap­sın!”

Bir rivâyette şöyle denilmiştir: “Resûlullâh (sav)’e Ashâbıyla ilgili bir haber ulaşmıştı. Bunun üzerine bir konuşma yaptı ve:
– Bana cennet ve cehennem gösterildi. Hayır ve şer hakkında o günkü gibisini görmedim. Benim bildiklerimi bilseniz az güler, hiç şüphesiz çok ağlarsınız, buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v.)’in Sahâbeleri (r.a.e.) başına o günden daha hüzünlü bir gün gelmemişti, öyle ki başlarını kapattılar, sessiz sessiz ağladılar.”

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Bir defasında Resûlullâh (sav) aramızda ayağa kalkıp şöyle buyurdu:
– Ey insanlar! Âlemlerin Rabbi hakkında güzel zanda bulununuz (O’nun rahmet edeceğini umunuz), çünkü Rabbin kuluna muâmelesi kulun O’nun hakkındaki kanaatine göredir.”
Asım bin Sabit Hazretleri vefat ettiğinde cenazesini müşrikler almasın diye bal arıları tarafından korunmuştur.
''Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden,ahiretten çekinen ve Rabb'inin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki : Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.''
Bir hanım, Efendimize geldi ve "Ey Allahın Rasülü. Şu cihadı Allah erkeklere farz kılmıştır. Biz ise onların hizmetini görüyoruz. Bu işte bizim payımız nedir?" diye sordu. Efendimiz cevap olarak "Kadınlardan hangisine rastlarsan ona söyle ki, kocasına itaat etmesi ve onun hakkına hürmet göstermesi, erkeklerin cihadına denktir. Fakat siz kadınlardan bu işi yapan pek azdır." buyurdu.
"Peygamber sevgisinin kazandırdığı en önemli husus,sevilenle kurulan bağ ve nispettir. Sevgi, varlıklar arasındaki en sırlı bağdır.
Sevgi, kişiyi en kısa yoldan Hakk'a ulaştırır. Hakk'ın sevgilisini sevmek ve O'na bağlanıp kendini O'na nispet ederek yola çıkan yolculuklar en kisa ve tehlikesiz yoldan Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşurlar."
Bağrı yanık Hz. Ömer Hz. Fâtıma'yı ziyarete gitmiş ve ona söyle demiş:
-Ey Fâtıma! Allah adına yemin ederim ki, Resûlullah'ın[s.a.v] senden daha çok sevdiği birini görmedim. Vallahi, babanın vefatından sonra dünyada, senden daha fazla sevdiğim ve saydığım kimse yoktur.
.
Rabbim bizlerinde o Hakikî muhabbeti yaşayabilmesini, sevebilmesini nasip eylesin.
peygamberimizin hayatından sonra okunması gereken,önemli kitaplardan,okursanız hayatınıza,düşüncelerinmize çok şey katacağınızdan emin olabilirsiniz
Güzel bir eser, ancak dip notlardaki kaynağı bulunamamıştır gibi ifadeler beni rahatsız etti. yayın evinin diğer kitaplarında da aynı durum mevcud. Mesela Şifa-i Şerif.
Mükemmel bir kitap onu okurken gerçekten sanki peygamberin zamaninda yasiyorsunuz coook sey ogretir ister ahlaki ister hayat dersi hepsi de kuran ve sunnetle destekli ve etkisi kalbin derinine iniyor
Benim okudugum kitap Semerkand yayinlarinin. Hicbir tarikat ve cemaatle bağımın olmamasından dolayı biraz tedirgin olarak okusam da elhamdülillah asla bir yanlışlık gözükmedi. Her hadis kaynağı ve ravisi ile beraber sunulmuş. 2.ciltteyim. toplam 4 cilt
Okunması gereken kitaplardan biridir. Açıkçası manevi havayı size yaşatıyor. Ümit kesmememizi ve Rabbimin her zaman bize yardım edip "Unutmadım kulum seni" dediğini hissettiğim bir kitap. Okumadıysanız mutlaka okuyun ve okutun, selam ve dua ile.

Yazarın biyografisi

Adı:
M. Yusuf Kandehlevi
Tam adı:
Muhammed Yusuf Kandehlevî
Unvan:
Alim, Yazar
Doğum:
Dehli, 20 Mart 1917
Ölüm:
2 Nisan 1965
Muhammed Yusuf Kandehlevî, Muhammed İlyas Kandehlevî’nin oğlu olup Hindistan’ın Şah Cihan zamanında dindarlığıyla, müderris ve mürşitleriyle tanınmış meşhur bir ailesine mensuptur. Hicrî 25 Cemâdiye’l-Ûlâ 1335 (20 Mart 1917 Salı) tarihinde Hindistan’ın Dehli vilâyetinde dünyaya gelen müellif, ilim ve amelleriyle şöhret bulan bir aile çevresinde büyümüştür. Büyük âlimlerden okumuş, onların terbiye ve murâkabeleri altında yetişmiştir. On yaşında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen Muhammed Yusuf Kandehlevî ilk tahsilinden sonra İslâmabad’da bir hadis mektebinin müdürü olan Şeyh Abdullatif ve benzeri âlimlerden ders almış; daha sonra da amcasının oğlu Şeyh Muhammed Zekeriya Kandehlevî gibi büyük muhaddislerden hadis okuyarak 1354 (Milâdî 1935) dolaylarında mezun olmuştur. Tam bir ilim âşığı olan müellif vaktinin çoğunu ilim tahsiline vermiştir. Hadis öğrenimi esnâsında Tahâvî’nin Meâni’l-Âsâr adlı kitabının şerhinin şerhi olan Emâni’l-Ahbâr isimli kitabıyla telife başlamıştır. Çevresi daima mürşit ve âlimlerle doluydu. Ailesinin bütün fertleri dinî ilimlerde kendilerini yetiştirmiş kişilerdi. Bunların her birinden çeşitli yönlerden feyiz alan Muhammed Yusuf nihayet 21 Recep 1362 (24 Temmuz 1943 Cumartesi) tarihinde babası, büyük mürşit Şeyh Muhammed İlyas’tan icâzet aldı. Bundan az bir zaman sonra babası vefat etti.

Babasının vefatından sonra Şeyh Muhammed Yusuf’un hayatında büyük değişiklikler oldu. Bütün vakitlerini ilme ve telife vermişken ani bir şekilde irşada yöneldi. Artık bir yerde durmuyor, köy köy, kasaba kasaba bütün Hind kıtasını (Hindistan ve Pakistân’ı) dolaşıyor, gece-gündüz, yılmadan-yorulmadan çalışıyordu. Yirmidört saatinin ancak iki veya üç saatini istirahata ayırıyordu; boş vakti yoktu. Katıldığı toplantılarda saatlerce konuşuyordu. Konuşmalarının çoğu Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin hayatlarından örnekler vermekle geçiyordu. İrşad ve tebliğ vazifesini yerine getirirken birçok uzun konuşmalar ve meşakkatli yolculuklar yaptı. Yirmi küsür senelik irşad hayatı boyunca elliden fazla büyük toplantı düzenledi. Hindistan’la Pakistan’ın ayrılmasından sonra Doğu ve Batı Pakistan şehirlerine onaltı sefer yaparak buralarda toplantılar tertip edip konuşmalar yaptı. Kendisi İslâmiyet’in beşiği mesâbesinde olan Mekke ve Medine’de de irşad ve tebliğ çalışmaları yapmak ve buraların halkından ilgi görmek istiyordu. Bu şekilde her sene hacca gelenler vasıtasıyla bütün dünyaya yayılma imkânı bulacağını ümit ediyordu. Bunun için de önceleri Hindistan’ın büyük liman şehirlerinde deniz yoluyla hacca gidenlere İslâm’ı tebliğ etmeye başladı; bunların arasından tebliğ vazifesine cân u gönülden katılanlar oluyordu. Sonraları ise Hicaz’a (Arabistan’a) bizzat yolculuklar yaptı; kendisi gitmese bile heyetler gönderiyordu. Onun bu faaliyetlerinden haberdar olan İslâm ülkelerinin yöneticileri onu kendi memleketlerine dâvet ediyorlardı. Başında bulunduğu Tebliğ Cemaati’nin faaliyetleri Hz. Peygamber’in ve ashâb-ı kirâmının yaşantılarını anlatmak suretiyle İslâm dinini tebliğ etmekten ibaretti. Muhammed Yusuf Mekke ve Medine’den sonra Mısır, Sudan ve Irak’a da heyetler göndermiştir. Böylece kısa bir süre içerisinde bu tebliğ ameliyesi bütün Arap yarımadasına yayıldı. Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin faaliyet merkezi Hindistan’ın Dehli şehriydi. Bu merkeze çeşitli İslâm ülkelerinden devamlı olarak heyetler gelip gitmekteydi. Onun zamanında Teblig Cemaati’nin faaliyetleri Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılmıştı. Onun içten gelen konuşmaları dinleyicilerin kalbinde meşâleler tutuştururdu.

Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî son hac seferinden döndükten bir yıl kadar sonra, tebliğ ve irşad vazifesini ifa amacıyla, hazırlıklarını tamamlayarak 10 Şevval 1384 (12 Şubat 1965) tarihinde uzun bir yolculuğa çıktı. Gittiği yerlerde tarihin belki de benzerini kaydetmediği büyük ve kalabalık toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılarda bütün kuvvetiyle konuştuğu için ses telleri bozulmuş; öksürük dâhil birçok rahatsızlıklara ve hastalıklara yakalanmıştı. Çıktığı bu büyük yolculuğun sonunda Hindistan’a dönmek üzere olduğu bir sırada Lahor’da düzenlenen büyük bir toplantıda konuştuğu günün gecesinde sabaha kadar ter dökmüş, ertesi günü hastaneye götürülürken yolda vefat etmiştir (Hicrî 29 Zilkâde 1384 Milâdî 2 Nisan 1965). Müellif merhum vefatı esnasında kelime-i tevhidi tekrarlıyor. Hz. Peygamber’e salât u selam getirerek ondan rivâyet edilen duaları okuyordu. Lahor’da büyük bir kalabalık tarafından iki defa cenaze namazı kılındıktan sonra na’şı Dehli’ye götürüldü. Burada da güneşin doğuşuyla birlikte yetmişbin kişi tarafından ikinci bir cenaze namazı daha kılındı. Bu namazı amcasının oğlu, muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevî kıldırdı. Namazdan sonra da babasının defnedilmiş olduğu Nizamuddin kabristanına defnedildi.

Müellif merhum orta boylu, elâ gözlü, siyah sakallı ve gür saçlı idi. Çehresi geniş, gözleri parlak ve son derece çekiciydi. Kendisi dalgın görünürdü. Müritlerinin her biri ‘Şeyhim beni herkesten daha çok seviyor’ kanaatinde idi. Sohbetlerinde sadece dinî konuşmalar yapar ve dinlerdi. Samimi ve inançlı bir kimse idi. Özellikle Hz. Peygamber’in ve ashâbının ve onların tâbiinlerinin yaşadığı devirler hakkında derin bir bilgiye sahipti. Bu zat Allah Teâlâ’nın, kendisini üstün ve güzel sıfatlarla donattığı bir hârikası idi. Konuşmaları ve yaptığı dualar dinleyiciler üzerinde büyük bir etki bırakırdı. Öyle ki, onu dinleyenler çoğu zaman ağlarlar, bazan da kendilerinden geçerlerdi. Allah Teâlâ’nın kendisine bahşetmiş olduğu olağanüstü gayret ile kısa bir zamanda hedefine ulaştı. Bütün hayatı dopdolu olmasına rağmen Hayâtü’s-Sahâbe ve Emâni’l-Ahbâr adında iki büyük kitap telif etmiştir. Kendisinden sonra mirasçısı olan oğlu Muhammed Harun onun yolundan gitmektedir. Ruhu şâd olsun! Allah’ın salât ve selâmı onun ve tüm müslümanların üzerine olsun.

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 76 okur okudu.
  • 17 okur okuyor.
  • 66 okur okuyacak.
  • 6 okur yarım bıraktı.