Mahmure Kahraman

Mahmure Kahraman

YazarÇevirmen
8.3/10
5.664 Kişi
·
21.567
Okunma
·
1
Beğeni
·
249
Gösterim
Adı:
Mahmure Kahraman
Doğum:
1956
İlk, orta, lise öğrenimini Trabzon’da tamamladıktan sonra, Münih’e gitti (1975-76); orada Goethe Enstitüsü’ne devam etti. Türkiye’ye döndüğünde İstanbul’da bir bankada (1977-79) çalıştı. Sonrasında Ankara Üniversitesi DTCF Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans (1979-1983), arkasından aynı bölümde yüksek lisans eğitimi (1983-1986) aldı. Ege Üniversitesi’nde başladığı doktora eğitimini 1992 yılında tamamladı. 1984-2008 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde Almanca Okutmanı olarak görev yaptı. 1996 yılında başladığı çeviri faaliyetlerini hâlen sürdürmektedir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Zweig, Zweig, Zweig. 24 saate düşünemeyeceğimiz kadar ruhsal devinim sığdırmayı olağanüstü bir şekilde başarabilen adam. Biz fani insanlar olarak günün yarısını yatmakla geçirdiğimiz sürece Zweig medeniyetleri seviyesine ulaşamayız muhtemelen. Kendisine ait okuduğum 4. kitap ve Zweig'a kendimi bu kadar yakın hissetmemin nedeni, anlattıklarında geçmişime dair parçalar bulmam oluyor. Bu parçalarım, Zweig'ın kitaplarını o kadar iyi anlayabilmemi sağlıyor ki adeta yaşıyorum onları.

Zweig'ın bugüne kadar okuduğum 4 kitabında da kilit karakterlerin isimleri ya tek harfliydi ya da hiç verilmemişti. Dr. B, Mrs. C, R. gibi. Bu olayı vermek istediği mesajı isimlere takılmadan vermek istemesinden dolayıdır diye düşünüyorum. Kafka’nın Dava kitabında da K. vardır mesela, isimsiz ve bilinmeyen bir kişilik gibi ruhunu arar ve sorgular durur.

Kitaba geçmek gerekirse; 1920'li yılların sonunda yazılmış olan kitabın bazı kısımlarında siyasi göndermeler yapıldığını düşünüyorum. Mesela yemek masasında çıkan tartışmanın esas sebebi yazarın da belirttiği gibi birbirine düşman dünya görüşlerinin öfke içeren karşıtlıklarını ortaya koyma isteği diye düşünüyorum. Bunu bir Hayvan Çiftliği sonu gibi düşünebiliriz aslında. İnsanları, hayvanları ülkeler gibi düşünüp onların yaptığı tartışmayı ülkeler bazında açıklayabiliriz. Mesela bu kitapta da İngiliz Mrs.C hakkında bahsi geçen, "Varlığı hissedilmese de, hepimiz üzerinde özel bir güce sahipti." söylemi bence çok şey ifade ediyor bu konuda. I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra yazılmış bu kitabın bu örnekler gibi bazı kısımları İngiltere'nin kozları elinde tuttuğunun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Mesela farklı bir bakış açısı olarak, kumar masasında olanları savaşın tarafları gibi düşünecek olursak, savaşı kimse kazanamıyor. Çünkü her zaman kumarhane kazanıyor ihtimaller kumarhane lehinde olduğu için. İşte belki Zweig da kumar üzerinden savaşmanın saçmalığını böyle bir betimlemeyle bize anlatmış olabilir diye düşünüyorum. Bir krupiyer var, tamamen ruhsuz. Sadece işini yapıyor, ruleti döndürüyor ve savaşı başlatmış oluyor. Bu savaş için de insanlar her şeyini verip sonucunda da yine her şeyini kaybetmiş oluyorlar. Zaten Zweig da Satranç kitabında olduğu gibi insanların psikolojik hegemonyasını siyasi konularla rahatlıkla birleştirebilecek türden bir yazar.

Esas konuya gelecek olursak. Kumar ya da kitapta bahsi geçtiği gibi rulet oynarken insanların ellerinin ve vücutlarının hareketlerinin nasıl olduklarını çok iyi bildiğimden dolayı, Zweig'ın bu kitabını da çok çok iyi bir şekilde özümsedim. 0 sayısı olduğu sürece ihtimalin sadece kırmızı veya siyahla ibaret olmadığı (yani %50-%50 değil) bir oyun olduğu için her zaman kumarhane daha avantajlı. Kitapta geçmişime benzettiğim diğer bir konu ise zamanında yanıma oturmuş bir adamın o masa başında kaybettiği sürece Lehçe bir şeyler söylemesi, sürekli Lehçe kötü sözler ve karışık cümleler kurmasıydı. Ellerini gerçekten de çok kullanırdı, hırslıydı ve masaya da sürekli vururdu. İşte ben bu adam sayesinde bu kitaptaki adamı anlayabiliyorum. Kitaptaki adamın gidip kiliseye Lehçe karışık sözlerle dua etmiş olmasını yanımdaki adamın Lehçe küfürleriyle eşit tutuyorum. Çünkü, kumar öyle bir şeydir ki siz istemeseniz de o sizin peşinizden gelir. Kiliseye gidip böyle bir şey için dua ederseniz o size aynı dilde küfür olarak geri döner. Kitapla ve benim hayatımla bağdaştırdığım gibi. Bu konuda bir garip yön ise Mrs. C'nin Anglikan mezhebinde olması. Bu mezhepte papazla vaftiz değil de insanlara derdini anlatarak ve insanlarla konuşarak gelen bir vicdan vaftizi var. O yüzden kitabın sonunda her şeyini anlatabileceği bir kişi bulduğu için kendi vicdanını bu konuda temize çektiğini düşünüyorum.

Mrs. C'nin yardım etme niyetiyle ileriye doğru yürüme düşüncesi ve herkese öğretildiği gibi kuşaktan kuşağa aktarıldığı kadarıyla sokakta yabancı bir erkekle konuşmanın ayıp olduğu düşüncesi arasında kaldığı ikilem kitabın dönüm noktası. Fakat şöyle garip bir şey var aslında bu iki seçenekten herhangi birisi çıksa da adamın kaderi etkilenmeyecekmiş gibi. Sonuçta olan sadece Mrs. C'ye oluyor ve adam C ile tanışmasaydı da yapacağı şeyi yapıyor. Burada Mrs. C'nin çabası, vicdanı ve fedakarlığı ön planda. Sonucunun olumlu olmayacağı ihtimali bile olsa verilen manevi çaba çok iyi anlatılıyor.

Psikolojinin uç noktalarını da hissettiğim bir kitap oldu yine. Merakın, mistisizmin, fedakarlığın uç noktaları. Zweig'a anılarımı kitaplarda yaşattığı için minnettarım.
126 syf.
·9/10
Dikkat: Spoiler İçerir !!!

Tarihsel olarak bu kitabın incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Öncelikle küçük bir araştırma yaptığımda kitabın Goethe tarafından 1774 yılında tam iki haftada yazıldığı bilgisine ulaştım. Bu kadar kısa sürede böyle nitelikli bir kitabın yazılabilmesi bana imkansız gibi gelse de hemen hemen her yerde bulunan bu bilgiyi sizinle de paylaşmak istedim. Mümkün müdür gerçekten iki haftada böyle bir eser yaratabilmek?

Kitabın yazılmasından sonra Werther holiganları tarafından Almanya'da intihar olayları artmış ve bu yüzden kitap uzun bir süre yasaklanmış. Hatta o dönem Almanyası'nda kitabın okuyucuları kitaptan öyle çok etkilenmişler ki, kitaptaki ana karakter olan ”Werther gibi giyinme ” modası başlamış. Ortalığı mavi ceket ve sarı pantolon giyen gençler sarmış. Bu bilgi gerçekten çok hoş bir bilgi. Düşünün, bir kitabın bir insanın kılık kıyafetini nasıl değiştirebileceğini... İşte öyle etkileyici bir eser.

Konu ise şöyledir: Werther adındaki genç bir hukuk stajyeri, Lotte isimli bir kadına aşık olur. Bu aşk ıstırap ve acı doludur aynı zamanla imkansızlıklarla ve engellerle sarmalanmıştır. Çünkü Lotte nişanlı bir kadındır ve toplumsal kurallar Werther ile Lotte'nin birleşmesine imkan tanımaz. Burada karşımıza şöyle bir soru çıkabilir: Nişanlı veya evli bir kadına/erkeğe aşık olmak etik midir?

Dünya Klasikleri arasında en önce okunması gereken kitaplardan biri olmasının yanında, konusunun özgünlüğü ve tarihsel açıdan insanları bu denli etkilemiş olmasıyla türevlerinden birkaç adım önde olan kitaptır. Mutlaka bir gün okunmalıdır.
190 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı okumak kimsesiz karanlık bir sahilde dolaşmak gibi gerçekten. Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biri diyebilirim. Sayfalara post it yapıştırmaktan kitap şişti, kalınlaştı. Ne yazsam ne söylesem bu kitabı ve Werther'in acılarını size anlatamam. Alın ve okuyun. Beğenmezseniz bana getirin ben bir daha okurum :)
80 syf.
·2 günde·8/10
Stefan Zweig için sıklıkla karşılaşabileceğiniz tespiti yineleyerek başlamak istiyorum.
Nasıl yapabiliyor bunu?
Nasıl bir kadının hikayesini anlatıp bu kadar iyi tanımlayabiliyor bir kadının ruhunu?

Elbette bu soruların cevabı bende yok. Sadece hayranlığımı dile getirmek için bu soruların yeniden altını çizdim iyice görülebilsin diye.

‘Bir kadının hayatından 24 saat’; kitabın konusunu açıklamaya yetecek bir başlık. Zaten yazarın amacı şaşırtıp afallamamıza neden olacak bir farklılık göstermek değil. Zira Zwig’ın özelliği de bu değil bence. Aynı hikayeyi bir başkası anlatsa belki de çoğumuz (kısa olsa da) kitabı bitirmezdik bile. İşte burada yazarın bir kadının duygularını yansıtmaktaki üstün yeteneği ortaya çıkıyor. Aslında bu söylediklerim bir kitaba istinaden değil. Birçok kitabında kadın karakterler baş rolü üstlenmiş, hepsinde de bu hikayeyi bir kadın yazmış olmalı dedirtmiştir. En azından bana dedirtti.

Genelde Zweig karakterleri intihara meyillidir. Zweig hayranları bunu bilir. Burada fark intihara meyilli olan esas kahraman değil, ikincil roldeki bir kahramanın olması. :)

Daha çok şey söylenebilir fakat yazarın emeğini çalmamak adına daha fazla detay vermeyeceğim. Buradan sonrası okuyucuların okumak isteyip istememesine kalmış. Benim fikrim keyif dolu bir okuma yolculuğu olacaktır.
126 syf.
·Beğendi·10/10
İmkansız bir aşkın pençesinde can çekişen, yanıp tutuşan bir adam düşünün ve onun ne düşündüğünü ne hissettiğini, yüzyılların etkisini silip süpüremeyeceği dimdik bir heykel gibi ayakta duracağı sözlerle ve tespitlerle anlatıldığını düşünün.

Bu kitabı okurken bir insanın -malum sona- doğru yol alan emin adımlarını, arkanızdan biri yürüyormuşçasına hissedeceksiniz. Zaman geçtikçe yaklaşıp yakasına yapışacak ve onu amansız bir girdaba hapsedecek olan kaderini okurken, yürek burkan cümlelerin zalimliğiyle ruhunuzun harap olduğuyla tanışacaksınız.

Zamanındaki kuşaklarına neden intihar vakaları yaşattığını şaşkınlıkla karşılamama son verdi. Okuduktan sonra gayet doğal dedim.

Goethe’yi ilk kez okudum ve etkisini uzun süre üzerimde hissedeceğim bir sarsıntı geçirdim. Şiirsel kaleminden süzülen destansı sözlerini hafızamda biriktirmek, hiç de zor olmayacak.

İyi bunalımlar...
126 syf.
Genç Werther'in Acıları, Goethe ' yi 25 yaşında şöhrete ulaştıran, kendi hayatından da esinlenerek 1774 yılında yazdığı kurgu mektuplardır. Yazıldığı dönem intihar salgınına sebep olmuş, gençleri intihara sürüklemiştir.


Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış. Yalnız Lotte nin tutarsız davranışları kitabı bitirene kadar beni çıldırttı. Werther e mi kocasına mı aşık bir türlü anlayamadım. Beni konusu ve akıcılığıyla etkileyen bir kitap ve tavsiye ederim.
126 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kentin kalabalığından bunalmış, sade bir yaşam sürmek isteyen bir genç adam Werther... İçinde duyumsadığı o sıkıntıdan kurtulmak için bir kasabaya yerleşiyor ve ilk izlenimlerini, alışma sürecini arkadaşı Wilhelm'e aktarıyor. Mektup tarzıyla yazılması karakteri tanımamız açısından oldukça iyi, düşüncelerini, hislerini çok daha iyi anlayabiliyoruz. Werther bir davette tanıştığı Charlotte adındaki genç bir kadına aşık oluyor ama aşkı karşılık bulmuyor ne yazık ki, Charlotte yalnızca bir dost olarak bağlanıyor Werther'e. Mektuplar yalnızca genç adamın ağzından yazıldığı için o nasıl görmek istiyorsa o şekilde görüyoruz ve ben Werther'in "beni seviyor" demesine rağmen Charlotte'nin onu sevdiğini düşünmüyorum, bir bağlılık, değer verme, belki içgüdüsel bir arzu... Charlotte'ye gittikçe artan tutkusu Werther'i büyük bir çıkmaza sokuyor zira Charlotte nişanlıdır ve yakın zamanda evlenecektir. Werther bu süreçte genç kadının nişanlısı Albert'i yakından tanıma imkanı buluyor, düşüncelerinin aksine iyi bir dost, iyi bir insan olduğunu fark ediyor ve vicdanı daha fazla sızlıyor... Yazdığı mektuplardan da anlıyoruz ki Werther işin içinden çıkamıyor. Evli bir kadına duyduğu tutkuyu ahlaklı olarak bulmuyor fakat kalbine de bir türlü söz geçiremiyor. "Niçin ben Werther? Niçin bir başkasına ait olan ben?" (syf 134)

Yaşanılanlar o kadar gerçek ki, basit bir olayı bu kadar güzel kılan da bu, sanki o mektuplar size yazılmış... Denildiğine göre zamanında Goethe de böyle umutsuz bir aşka düşmüş ve şu sözleri söylemiştir: "Beni çok etkileyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim!"

Werther, kendini doğanın bir zerresi olarak tanımlar ve insanın bazı şeyleri başarabilmesi için doğanın kurallarına uyması gerektiğine inanır. Resmi iyi olan Werther içgüdüleriyle hareket edemediği, toplum kurallarına uymak zorunda kaldığı için doğayı duyumsayışı zayıflar, genç adam resim yeteneğini kaybeder ve çevresini, varlığını, Tanrı'yı sorgulamaya başlar... Umutsuz bir aşkın genç adamı nasıl mahvettiğine, ruhsal durumunu nasıl bozduğuna ve Charlotte'yi nasıl saplantı haline getirdiğine, keder ve acı dolu mektuplarında yavaş yavaş tanık oluyoruz. Dünyaya bakışı değişen Werther daha önce "cennet" benzetmesi yaptığı doğada artık ölümü görüyor... "Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?" (syf 69)
Werther'in doğayı ruh haline göre algılaması bize şunu sorgulatıyor, bahsedilen ilişki yalnızca Werther'in hayal gücü mü acaba? Charlotte Werther'i gerçekten sevdi mi yoksa Werther mi öyle görmek istedi?

İşte Genç Werther'in Acıları... Tek kelimeyle ba-yıl-dım! Bu nasıl bir anlatım nasıl bir duygu aktarımıdır? "Lütfen Werther'e bir şey olmasın!" diye yazara yalvara yalvara okudum... Açıkçası başlarda biraz sıkılmıştım çok bir şey de beklemiyordum kitaptan, yanılmışım. O kadar güzel ki, bitirdiğimde bir kez daha okudum. Bazı yerlerde Werther'in hareketleri çok tuhaf geldi, kadın ona huzurum için evime gelme diyor bu hala vedalaşma, mektup yazma derdinde. Hiç mi gururun, kendine saygın yok be adam? Anladım ki hayatım yalanmış, ben hiç aşk yaşamamışım. :/ Yinede bu günden itibaren en sevdiğim erkek karakter ilan ediyorum Werther'i. Mutlaka okunması gereken bir eser, Werther'in acılarına ortak olun derim...
126 syf.
·1 günde·8/10
- İnceleme yazmayı düşünmüyordum ama WERTHER RÜYAMA GİRDİ !!!

- Ben bu kitaba haksızlık ettim, o yüzden Werther gelip benim rüyama girdi arkadaşlar. Nasıl mı? İşyerimde okurum diye yanıma aldım kitabı, ama işimden dolayı gerek arandım ve gerekte dolaşmak zorunda kaldığım için bir türlü kitaba odaklanıp tek solukta okuyamadım. Böyle olunca da kitapla biraz kopukluk hissettim. Siz böyle yapmayın lütfen. Bu kitabı tek solukta okumaya çalışın.

- Bu kitabın 1770'li yıllarda yazıldığı düşünülürse, zamanın bütün duygularını içine hapsetmiş gibi. Sanki bütün güzellikler Werther'in yüreğinde toplanmış ve bütün ızdırabı çekmek için o görevlendirilmiş, herkes adına gülüp ağlayacak tek kişi o. Yazdığı mektuplarda anlattıkları, insanın duygu değişimleri ve bunun önüne geçemeyişi, aynı anda birden fazla duygunun etkisinde olması(bir yerden ayrıldığı için duyduğu sevinç ve o yerdeki dostları adına duyduğu hüzün gibi) ve kendiyle ilgili yaptığı tahliller son derece etekleyici.

- Spoiler var!!

- Lotte.. Werther'in ilk görüşte vurulduğu kişi. Mektuplarında ilk karlılaşmalarından sonra bolca adını görüyor ve O'na duyduğu sevginin uçsuz bucaksızlığında yüzüyoruz. Pembe dizi havasında geçeceğini düşünüyorsanız yanıldınız. Bu iki kişiyi birbirinden ayıran çok önemli bir neden var.. Buna rağmen Werther içinde yanan ateşi her geçen gün daha da harlıyor. Elindeki her fırsatı onunla değerlendirmekten keyif alıyor. Saygısından ve ona duyduğu hislerden hiçbir şey kaybetmeyerek devam ediyor mektuplarında adını yazmaya. Her ne olursa olsun Lotte'nin mutlu olması için dua ediyor sürekli. Böyle temiz ve saf bir sevgi işte Werther'in yaşadığı.

- Lotte'de boş değildir elbette ama bu ilişkinin bir yolu yok, o da farkında. Bakması gereken çocukların da sorumluluğu buna eklenince birden fazla şeyle mücadele etmek zorunda kalıyor. Yine de güçlü, çok güçlü bir kadın Lotte. Her zaman hayata karşı dik duruyor ve asla yıkılmıyor. Yaşadığı duygu fırtınalarından her seferinde sağ çıkmayı başarıyor.

- Werther yalnızca Lotte'ye olan ilgisinden dolayı değil, hümanist oluşu ve insanlarla olan bağları yüzünden de sempatimi kazandı. Sokaktaki çocuklarla çocuk olabilecek ve onları mutlu etmekten her zaman keyif alan birisi. Merhamet duygusu ağır basıyor her zaman ve ihtiyacı olana yardım etmekten geri kalmıyor. Ne yazık ki hayat ona kendisi kadar sevgi dolu yaklaşmıyor ve rüzgara karşı gittiği zor zamanlar gösteriyor kendini. Ne yapacağına karar verdiğinde ise bundan pişman değil aksine mutlu oluyor!! Bir karar verebildiği için (oysa bu en kötü karardı bence).

- Gelelim rüyama..

- Sabah işten yorgun bir şekilde gelmiş, yatağıma uzanıp gözlerimi kapatmıştım ve hemen bir soluk arkasından gözlerimi açtım. Werther'in en iyi dostuydum. Mektuplarını bana yazar ve merakla benden cevap beklerdi. Birbirimizden ayrıldığımız için ikimiz de üzüntü duyuyorduk ama hayallerimiz farklıydı, hayatımız da öyle. Ne olursa olsun seni seven birisi ne kadar uzaklaşabilir ki senden? Cümleleriyle ve hisleriyle her daim yanındadır. Kalbinin atışını her defasında kulağının dibinde duyabilirsin mektubundaki heyecan dolu satırlarda ve onunla ağlayabilirsin hüzünlendiği yerde. Ben de Werther'e yazarken böyle yapıyor, onunla aynı şeyleri hissediyor ve yazıyordum. Bazen mektupla sınırlı kalmıyor, onun en sevdiği ıhlamur ağacının altında bir şeyler içiyorduk ve kimseye anlatamadığı sırlarını yine orada bana döküyordu. Günü geldiğinde o kararı verene kadar. Bu anın geleceğini çoktan biliyordum ve her nerdeysem çıkıp onun yanına geldim. Bundan sonra olanları bir hayalet gibi izliyordum. Bana ve Lotte'ye yazdığı mektupları yazarken başucundaydım ama müdahale edemiyordum. En kötüsü de buydu. Boğazım parçalanana kadar bağırıyor ama sesimi ona duyuramıyordum. Her şeye tanık olup hiçbir şeye müdahale edememek kadar insanı aciz bırakan ne var? Ben rüyamda bunu yaşadım Werther ile. Verdiği kararı uygularken de yanındaydım. Buna şahit olmak kadar kötü pek az şey yaşar insan hayatında. Ben yalnızca kitaptaki cümlelerle tanıdığım birini ete kemiğe bürütüp, koşarak yanına gittim ve yaşadığı her şeye şahit oldum. Böyle bir etki bıraktı bende. Okuduğumuz kitabın içine girmemiz gerekiyordu. Ama Werther 250 yıl sonra gelip benim rüyama girdi. Etkisinde kaldığım ve bence herkesin okuması gereken bir kitap.


-İncelememi okuyan herkese teşekkürler.
80 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Genel yargı şudur ki, herkes kendi cinsinin hissettiklerini, davranışlarını anlamaya daha yatkındır. Yani bir kadın bir başka kadının içinde bulunduğu durumu, yaşadıklarına verdiği tepkileri daha iyi anlayabilecekken bir erkek de hemcinsini kadınlara oranla daha iyi anlayacak, duygu durumunu daha iyi bilecektir. İşte, Stefan Zweig bu noktada önemli bir şey yapıyor. Okuduğum iki kitabında da ana karakterlerini kadınlardan oluşturan Zweig, karşı cinslerinin zihinlerine çıktığı yolculuklarını, bir erkek olarak kadını, kadınların hayatının belirli dönemlerini başarılı bir şekilde ele alıp, yine aynı başarıyla cümlelere döküyor.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'te aynı yaşam alanını paylaşan bir grubun içinde yer alan, aynı zamanda zengin bir fabrikatörün karısı olan Henriette'nin, kocası ve iki küçük kızını geride bırakarak kendisinden oldukça genç bir adamla kaçması olayların başlangıç noktasını oluşturuyor. Pansiyon sakinleri bir araya gelip, bu olayla ilgili fikirlerini beyan ederlerken bir kişi Henriette'yi yargılamak yerine anlamaya çalışıyor. Pansiyonun en özel konuklarından biri olan Mrs. C, bu kişiye yıllar önce 24 saatlik bir sürede yaşadıklarını anlatmaya karar veriyor. Ve evet, işte bu kitapta okuduğumuz o 24 saat, Mrs. C'nin 24 saati.

Kitabı bitirdiğimde aklıma gelen ilk düşünce, pansiyon sakinlerinden biri olsam Henriette'nin yaptığı bu eyleme benim vereceğim tepkinin ne olabileceğiydi. Mrs. C'nin sırlarını açtığı karakterin aksine ben, bazı durumlarda bireyi anlamaya çalışmanın bir süre sonra yanlış olan bu durumu meşrulaştırabileceği görüşündeyim. Kitapta verilen örnek gibi, kocasını aldatan bir kadın veya karısını aldatan bir erkeğin düşüncelerini öğrenmek için dinlemek ayrı ancak bu durumu anlamaya çalışıp, bunu kaçış olarak görmek, nedenlerini sıralamaya çalışmak  bir süre sonra bu eylemleri normalleştirmiş gibi gelecektir. Ve bence bu durum toplumlarımızda en son ihtiyacımız olan şeylerden biri.

Tutkularının esiri olan bir insanın başına gelebileceklerin 71 sayfaya sığdırıldığı Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat yaklaşık 1-1 buçuk saatte bitirebileceğiniz bir kitap. Açıkçası ben kitaba başlarken bir kadının bir gününün ortalama olarak ne şekilde geçtiğiyle ilgili bir hikaye beklerken, içinde olay örgüsü ve anılar olan bir kitapla karşılaştım. Stefan Zweig sıradan bir hayatı olan bir kadının 24 saatini yazıya dökse nasıl olurdu diye düşünmüyorum değil. Şu ana kadar iki kitabını okuduğum Zweig, az sayfa sayısına sahip kitaplarında verdiği mesajlarla beğenimi kazandı. Korku ile "korku" hissi, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ile fiil-yargı ve her zaman duyguların ardından gidilmemesi gerektiği konularında düşünmüş oldum. Tutkularının esiri olan bir kadın ve erkeğin bir gün içinde yaşadıklarını ve 24 saat içinde psikolojilerinde meydana gelen iniş çıkışların akıcı bir anlatımla okuyucuya aktarıldığı bu kitabı sizlere de tavsiye ediyorum. Stefan Zweig okumaya Clarissa, Bir Çöküşün Öyküsü gibi kitaplarıyla devam edeceğim. Keyifli okumalar.
126 syf.
·20 günde·Beğendi·10/10
Spoiler içermez!

*Kısa Bilgi*

Johann Wolfgang von Goethe tarafından 1774 yılında, iki hafta içerisinde yazılan mektup romanıdır. (Vikipedi)

*Özellikleri*

Romanda mekan, duygu ve düşünce tasvirleri müthiş bir dille yapılmıştır. Goethe'nin ressam oluşu doğa tasvirlerini ayrıca mükemmel kılmıştır.Akıcı, sürükleyici ve duygusal bir anlatımı vardır.

*Üzerimde Bıraktığı Etkiler*

Kitaptaki bir çok satır gerçekten çok duygusaldır.Ayrıca Werther'in son mektubunun son satırlarına yazdığı:"Elveda! Lotte elveda!" sözleri de gerçekten çok akılda kalıcı ve etkileyicidir.
Ve de "Genç Werther'in Acıları" isimli bu kitap, çok yönlü kişiliğinden ve bir çok dal ile ilgilenmiş olmasından dolayı edebiyat alanında aşırı başarılı olamayacağına inandığım Johann Wolfgang von Goethe 'ye karşı bütün önyargılarımı yıkmış ve beni şaşırtmayı başarmıştır.

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ediyorum :)))

Yazarın biyografisi

Adı:
Mahmure Kahraman
Doğum:
1956
İlk, orta, lise öğrenimini Trabzon’da tamamladıktan sonra, Münih’e gitti (1975-76); orada Goethe Enstitüsü’ne devam etti. Türkiye’ye döndüğünde İstanbul’da bir bankada (1977-79) çalıştı. Sonrasında Ankara Üniversitesi DTCF Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans (1979-1983), arkasından aynı bölümde yüksek lisans eğitimi (1983-1986) aldı. Ege Üniversitesi’nde başladığı doktora eğitimini 1992 yılında tamamladı. 1984-2008 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde Almanca Okutmanı olarak görev yaptı. 1996 yılında başladığı çeviri faaliyetlerini hâlen sürdürmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 21.567 okur okudu.
  • 603 okur okuyor.
  • 9.392 okur okuyacak.
  • 288 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları