Makbule Aras

Makbule Aras

YazarÇevirmen
8.7/10
182 Kişi
·
553
Okunma
·
0
Beğeni
·
88
Gösterim
Adı:
Makbule Aras
Tam adı:
Makbule Aras Eivazi
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Ölüm:
1972
Makbule Aras 1972’de doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu; aynı fakültede Eski Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans yaptı. Farsça öğrendi ve Türk edebiyatının yanı sıra İran edebiyatıyla da ilgilenmeye başladı. "Varlık”, "Kitap-lık”, "Notos”, "Virgül”, "Cumhuriyet Kitap”, "Öteki-siz”, "Ç.N.”, "Sıcak Nal”, "Duvar” gibi dergilerde deneme, eleştiri, inceleme, çeviri ve öyküleri yayımlandı. Çevirisini yaptığı kitaplar: "Yeryüzü Ayetleri”, Furuğ (2008, Can Yayınları), "Kör Baykuş”, Sâdık Hidâyet (2015, Kırmızı Yayınları), "Kış Uykusu”, Goli Taraghi (2016, YKY).
Kabul etmeli ki büyük modernleşme projemizi gerçekleştirirken atladığımız ya da görmezden geldiğimiz kara noktalar bugün birer kara deliğe dönüşerek bizi yutma eşiğine gelmiş durumdalar.
Makbule Aras
Sayfa 10 - Asuman Susam "Geleneğe Bakmak"
Bugün çağdaş şiir adına yazılan her dize, yeryüzündeki ilk şairin ilk dizesine bir naziredir.
Makbule Aras
Sayfa 10 - Asuman Susam "Geleneğe Bakmak"
Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen
-Şeyh Galib

Ey insanoğlu, sen alemin özü, bütün evrenin gözbebeğisin, zatına hoşça bak. İnsan ki Tanrı'nın nefesiyle can bulmuştur, onun bir parçasıdır, öyleyse kendi varlığına hoş bakması, ruhuna ve bedenine saygıyla yaklaşması gerekir. İnsan kendi değerinin bilincine vararak yaşamalıdır; çünkü hem ruhunun hem bedeninin sağlık ve afiyetinden sorumludur; zira bedeni ve ruhu ona emanettir. Zaman zaman hayatın virajlarında savrulan, kendine hor davranan, Tanrı'dan bir parça olduğunu unutan insana serin bir nasihattir bu beyit. İnsanın varoluşundaki sırrı her daim aklında ve kalbinde hissederek yaşayan bir bilgenin, insanlığa vasiyeti hükmündeki bu sözler karşısında, "Geçdi Galip Dede candan ya Hu," diyerek selama duralım.
Bugünkü insanın geldiği noktayı anlayabilmek için insana tarihin içinden bakmak gerek. Bu tarih elbet devletlerin tarihinden başka bir tarihtir. Bu tarihi bulabileceğimiz en eşsiz yerlerden biri edebiyattır.
Makbule Aras
Sayfa 10 - Asuman Susam "Geleneğe Bakmak"
...şiirin dili, dilin varlık alanlarının bütün sınırlarını kuşatacak denli geniş bir yelpazeyi kapsar: Valery'nin dediği gibi, "Şiir dilinde dilin bütün olanakları örgütlenir."
Makbule Aras
Sayfa 25 - Makbule Aras "Divan Şiirinin Dip Suları"
Saf olanın kalbe değmemesi mümkün değildir. Gerçeğin şaşırtarak dönüşmesidir büyü. O büyü, edebiyattır; sözcüğün gücüyle kamaştırır kalpleri. Bilincimiz değilse de belleğimiz anımsayacaktır yüzyıllar öncesinden ruhumuza üflenen o nefesi.
Makbule Aras
Sayfa 13 - Asuman Susam "Geleneğe Bakmak"
Kökleri unutmak gerekti hep, kök salmamak, durmadan yeni tohumlar ekmek; tam kök salacakken onları kopartmak. Dünle bugün arasında duvarlar çoktan örülmüştü biz dünü, kökleri öğrenme, bilme çabasına düştüğümüzde. Önce insanlar istedi bu kopmayı, geçmişi unutmak isteyen, ondan korkan, onu tehlikeli bulan; yok sayarak yenisini kurmak isteyen insanlar; sonra da teknoloji gelip yerleşti onların tahtına. Daha kalıcı, keskin, etkili yöntemler kullanarak elbette. Dün, bilenlerin anlattığı gibi yazılmalıydı belleğimizin odacıklarına.
Makbule Aras
Sayfa 15 - Melike Koçak "Aralanan Kapılar"
Belki de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, "Tesir etmeyen, iz bırakmayan okumak neye yarar? İnsan kendisine ilave etmek için okur, unutayım diye değil," sözleri; Mevlana'nın "Şüphe yok ki her okuyan aklı miktarınca anlar," cümlesi...
Makbule Aras
Sayfa 17 - Melike Koçak "Aralanan Kapılar"
Osmanlı İmparatorluğunun birleştirici ve bütünleştirici yapısını kuran ve bu yapının devamını sağlayan güç elbette hükümdar yani padişahtır. Divan şiirinde ise bu görevi üstlenen üç hükümdardan söz etmek mümkün: Birincisi bütün evrenin hükümdarı Tanrı, ikincisi imparatorluğun hükümdarı padişah, üçüncüsü Tanpınar'ın deyişiyle kalp aleminin hükümdarı "sevgili".
Makbule Aras
Sayfa 22 - Makbule Aras "Divan Şiirinin Dip Suları"
"Göz yum cihana aç gözünü dem gelir geçer/Sen göz yumup açınca bu alem gelir geçer" Abdülhak Molla

Dünyada huzur, ancak maddi varoluşa hükmetmek, ruhu dünyevi her şeyden arıtmakla mümkündür. Ancak bu da hiç kuşkusuz hayattaki en zor savaşlardan biridir; zira insan en büyük savaşı kendi doğasına karşı verir.
120 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Her yazarın,her kitabın 'doğru zamanı' var mıdır? Pek emin değilim, ama bazı yazarlarla,bazı kitaplarla doğru zamanda tanıştığımı düşünüyorum. Mesela Godot'yu Beklerken'i okuyabilecegim en dogru zamanda okudugumu düşünüyorum. Mesela Hayri İrdal ile tam vaktinde tanıştığıma eminim. Mesela Sait Faik'e geç kalmış olduğumu farkettim.
Ve Füruğ Ferruhzad... Onunla da malesef dogru zamanda karşılaştım. Neden mi malesef diyorum? Anlatayım;
Önce nasıl karar verdigimden bahsetmek istiyorum. Gecenlerde okudugum kitap ve yazarlara göz gezdirirken kadın yazarların epey az bir yer tuttuğunu gördüm ve biraz da kadınların dünyasına misafir olmak istedim. Buna önce Neval Es Saddavi'nin Sıfır Noktasında Kadın eseriyle başladım. Firdevs adında, kendisinden yaşça büyük biriyle evlendirilen 'çocuk gelinin' ,toplum tarafından suça oradan da dar ağacına sürüklenişini anlatıyor.
Sonra da Furuğ'u okumaya karar verdim. Bilenler vardır O da bir çocuk gelin. 16 yaşında evlendirilmis ,18 yaşında anne olmuş,toplumsal dayatmalara maruz kalmış ve özgürlüğü şiirde aramış, özgür bir hayatı şiirle yaşamaya çalışmış bir kadın.
Dün kitabı okuyacağım vakit etraf epey sessizdi, yukarı mahallede düğüne gitmiş çoluk çocuk. Tam kitaba başlayacagım vakit düğünün gelin ve damadının fotografı geldi telefonuma,uzun zamandır bir fotograftan bu kadar etkilendigimi hatırlamıyorum. 14-15 yaşında bir kız,bir erkek,bir gelin, bir damat... Kitabı kapattım ve kalakaldım çünkü elimde hayatı kararan bir kisinin kitabını okurken simdi iki cocugun daha kararacak hayatını haber almıştım.
Evet 16 yaşında bir cocuk gelin olan Furug ile karşılaşmamız malesef dogru zamana denk geldi.

'Muhafazakar bir toplumun icine dogmuştur Furuğ; despot bir asker olan baba,gelenekselliğin sınırlarından çıkmayı başaramamış baskıcı bir eş,toplumsal ikiyüzlülük,nesnelleştirilmeye çalışılan kadın...'
Yaşam gayesini şiir olarak belirlemis ve onu şu şekilde tanımlamış;
"Benim icin en önemli şey şiirdir ve şiir, kendime ve kişiliğime karşı duyduğum en büyük sorumluluktur."
Kendini 'akasya salkımlarının gelini' olarak tanımlayan Furuğ da degeri sonradan anlaşılanlardan. Bunu da şiirle anlatıyor tabi;
"Gül,bülbül ve siir ülkesinde
Yaşamak bir nimettir
Hele ki
Varlığın,yıllar yıllar sonra kabulleniliyorsa"

Velhasıl kelam çok uzattım farkındayım,Furuğ'un hayatından kesitler bulunan bu kitabı edebiyat sevenler mutlaka okumalı, sevmeyenler de okumalı tabi şiir bu :)
120 syf.
Sevgili inci 'nin okuduklarına latife olsun diye katılmanın haklı övüncünü yaşıyorum.Zira kendisi en zalım cümleleri başımıza belâ etmekte pek mahir :)

Dün gece birlikte başladığımız, 'Yeryüzü Ayetleri'ni dayanayıp bitirdim :) Evvelâ şiirin hükmettiği anların infilâk ettiği , o içinden konuşan dizelerin sızılarımıza deva olmak yerine, ağrı eşiğimize katkıda bulunduğu yadsınamaz bir gerçek...

Furuğ'un mânâsı, 'Işık'... Bana "EN KARANLIK GÖLGEYİ, EN PARLAK IŞIK DÜŞÜRÜR." Cümlesinde ki IŞIK'I anımsattı.Şöyle ki, bazen kendi karanlığımıza yabancı, o ışığın müptelâsı oluruz...Bu bahsi burada -KARANLIK ve IŞIK'ın gizil konuşmasında bırakalım ve esere dönelim.

Çok büyük acılarda kâlbini sırlamış bir şair Furuğ.Lakin bir şerh düşmek isterim, çok daha büyük acılardan geçmiş insanlarda bu derin izleri temaşa edemeyişimiz, Furuğ 'un ruhundan yükselen tutkuyla dağlanmış oluşu.Geleneğin katranına bulana bulana tüketilmiş inanca ve zorba bir doktrinler dünyasına başkaldırı ve kendi öz değerlerine sığınarak aşılan melankoli...

Cüretkâr dizelerin bende yarattığı üzüntü, bizzat bir kadının bilinç altında ki öfke kırıntılarının dâhi, şuuru ele geçirebileceğinin trajedisine şahitlik etmemdendi.Üzüldüm çünkü keder, eksiltilemediğinde yok sayılan habis bir hücre gibi, bulunduğu alanda ki bütün tasarrufu hasara uğratabiliyor.Geride kalan nefsin konuşması, yalnız nefsiyle dinleyenlerin hayranlık duyabileceği dizelere dönüşüyor.

Kendi lisanını edinebilmiş şairlerin şiirinde, düşünce ne kadar genişlerse genişlesin o tılsımlı serüven kesintiye uğramaz. 'Yeryüzü Ayetleri ' böyle bir hususiyete sahip bir eser.

İlk bölümde serâzer bir coşkuyla a'nı kucaklayan şiirler, daha sonra çetin, izbe ve derin bir yolculuğa çıkarıyor şiirseverleri, bir avluda Furuğ'un çocukluğunu seyrediyorsunuz...Sonra ölüm, şiirin gözeneklerinden karanlık bir su gibi sızmaya, sizi takâtsiz bırakmaya adeta and içiyor...

Doğa tasvirlerinin Furuğ'un şiirine verdiği nefes olağanüstü, daha güzelini okumadım dersem mübalağa etmiş olmam.

"ah ...
kavşaklarda kaza endişesi içinde kıvranan onca insan
ve bu dur düdükleri..."

Şairenin ölmeden evvel yazdığı bu dizeler oldukça mânidar, zira kendisi 33 yaşında elim bir trafik kazasında hayatını kaybetti.Ben hep bir hislenme anında yazar ve şairlerin ölümlerinden sonrasına bir sesleniş bıraktıklarına inanırım.İster siz bunu duymak isteyin, isterseniz gerçekte böyle bir tevafuk yaşanmış olsun.Her iki durumda da beni hayrete düşürüyor.

Bir kadının dizelerin kırılgan avuçlarında nasıl yükseldiğine, bütün övünçlerini sığındığı bu derin boşluktan varettiğine şahitlik etmek isteyenlerin kütüphanesine katması gereken bir eser...

Şiirle kalın...
120 syf.
·Beğendi
"Şiir acı yüklü sözdür."

Kendimi bildim bileli şiirle hemhal olmuş biri olarak şiir okurken hayli seçici davranıyorum. Çünkü şiir deyince insanın yürek yaralarına dokunan insan ile hemhal olabilmiş ruhta iz bırakabilen süslü olmayan sadeliği ile insanı yormayan sözcükler geliyor aklıma. Şiir bir düz yazı değildir hiçbir zaman. Şairin hissettiklerini hissetmemiz imkansızdır lakin şiiri okudukça insan kendi soluğunda hissedebilmeli diye düşünüyorum duygu yüklü kelimelerin tadını.

Her şiir okuyuşumda şairin ruhunda bir gezintiye çıkmış gibi hissederim kendimi. Her sözcüğün içinde saklı kalmış hüzünleri aşkları mutlulukları ve belki en çok acıyı aramaya çıkarım. Her mısrada bir iklim yaşanır sanki ve boşluklar yorgun ruhun nefes alış verişleridir.

Şairler karmaşık bir ruhi yapıya sahip şahsiyetlerdir kanımca. Kendi benliklerini arayış içinde olduklarından yazarken başka bir dünyadanmış gibi yazarlar ki bu şairimiz de kendine has dünyanın perdelerini aralamak istemiş ve derin bir nefes içine sığdırmak istemiş yaşadığı ve anlatamadığı ne varsa.

Şair çok acı çekmiş ki kelimelerin çoğu verdiği anlamın altında kaybolup gitmiş. Umuda dair kırıntılar kendini hissettirse de gecenin karanlığını mürekkep yapmış kendine. Sırtında özgürlüğün zehirli hırkası ve ruhunda açılmış derin yaraların sessizliği ile iyileşmek istememiş sanki. Daha çok kanatmış yaralarını şiirlerle. Öylesine pervasızca kurmuş ki bazen cümleleri bir idam mahkumun çaresizliğini ve umursamazlığını yaşar gibi yazmış..

Sığmamış yere göğe çoğu zaman. Sustukça çoğalmış yalnızlığı ve yalnızlığını göremediği çocuğu yerine koymuş. Özledikçe basmış bağrına canı yandıkça daha çok özlemiş..

Şiirler şairden şair ise şiirlerden yorgun. Okumalı evet ama güneş doğarken...

https://www.youtube.com/watch?v=fLJCaM8Qcvo
120 syf.
·4 günde·Puan vermedi
20. yüzyılın en önemli Fars şairi bence Füruğ'dan başkası değil. Sadece şiirleri değil cesur yaşam hikayesiyle insanın yüreğine dokunuyor. Kitabında ifade rahatlığı, sadeliği ve içtenliği ile kadın sorunlarını ele almış, toplumsal eleştirilerde bulunmuştur.
120 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Furuğ --> Türkçesi soy, Osmanlıcası aydınlık, nur anlamına gelen kelime. Öncelikle bunu paylaşarak başlamak istedim.

https://youtu.be/HpKBlm-mQ2c
--->Kendi sesinden<---

Kitabın incelemesinden ziyade size yazardan bahsetmekle başlamak istiyorum. (Pek inceleme yazma deneyimim yoktur. Huzurunuza sunduysam kusurlarıyla affola.)

İranlı şair, yazar, oyuncu, yönetmen, ressam olan Furuğ Ferruhzad 5 Ocak 1935 yılında Tahran'da gözlerini açmış. Hayata tutunmak için şiirlerine anlam katan, onları canlandıran, ahenkle dans ettiren kadındır Furuğ. Bir kadın olarak kendi kararlarını veremeyen adeta paslanmış, örselenmiş bir kafes içine hapsedilmiş olan bu kadın o paslı kafes içinde kendi için şiirlerden oluşan bir pencere yapmıştır. -Hayata şiirleriyle tutunmuştur lafı burada devreye giriyor işte.-

Furuğ 16 yaşına geldiğinde aşık olur. Evde yaşadığı tutsaklığı bırakıp aşkı için başka bir tutsaklığı seçme kararı alır. Lakin ordu mensubu olan babası henüz 16 yaşında olmasından dolayı karşı çıkar Furuğ'a ve eğer bir sene daha beklerse ressam olan Perviz Şapur'a kavuşabileceğini söyler. 17 yaşına geldiğinde aşık olduğu Pervizle evlenir bir yıl sonra oğlu Kamyor dünyaya gelir. Oğlu iki yaşında iken "Günah" isimli şiiri yayımlanır bu şiirinin konusu (Bir kadının evli olmadığı bir adamla ilişkisinin olması) o dönemin yönetim ve ahlak kurallarına ters olduğu için ailesi ve toplum tarafından suçlamalara maruz kalır. Furuğ bu suçlamalara dayanamaz ve intihar eder. Hastane tedavisinden sonraki süre zarfında eşi Pervizle aralarında çok büyük anlaşmazlıklar olur ve boşanma kararı alır. Boşanma sonrası oğlu Kamyor'un velayeti babaya verilir ve hayatının sonuna dek çocuğunu bir daha göremez. Bir süre Italya'da kalan Furuğ döndüğünde İbrahim Gülistan ile tanışır o dönemin ünlü şair ve yönetmenlerindendir. Üstelik evlidir yani Furuğ bir kez daha toplum tarafından onaylanmaz ve suçlanır.

Furuğ her anda şair olunması gerektiğini dile getirmiştir. Bunu da şu sözlerle ifade etmiştir:
 "Şair olmak,insan olmak demektir. Şiirleri, günlük yaşamıyla bağdaştıramayan kimilerini tanıyorum yani sadece şiir yazdıklarında şairlerdir. Sonra bitiyor... Kendi kendime 'Sanki bir tabak pilav için bağırmış olmasınlar' diyorum."

 Sessizliğe şiirlerindeki çığlıklar ile yanıt vermiş olan bu güzel kadın, 13 Şubat 1967 tarihinde öğleden sonra saat 14.30’da stüdyoya gitmek için hızla seyir halindeyken karşısına çıkan okul aracına çarpamamak için direksiyonu kırmış, aracından fırlayıp, boynunun kırılmasıyla 32 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Ardından o serviste kendi gibi yetişmesini istediği öğrenciler bırakmıştır.

Gelelim elimde tuttuğum kitaba incelemesini yazarken bile kapağından bana gözündeki ışıkla bir şeyler anlatmaya çalışan Furuğ ile birlikte yazıyorum bu satırları.
--Söylemeden geçemeyeceğim o kadar sıcak bir gülümseme ki bu altında derin anlamlar var bakarsan değil anlarsan görürsün der gibi bakıyor. Bu sıcak gülümseme damağımda sıcacık, acı lâkin yanında çifte kavrulmuş lokumu olan bir fincan türk kahvesi tadı bırakıyor adeta.--

Bu eserde Furuğ Ferruhzad'ın son iki eseri olan "Bir Başka Doğuş" ve "İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına" adlı eserlerinden seçmeler yapılmış. Öyle ki özgünlüğünün bozulmaması için bir tarafı Farsça bir tarafı Türkçe olarak verilmiş bir eser Yeryüzü Ayetleri. İsmi o kadar ilgimi çekmişti ki hemen bir boşluk yaratıp okumam gerekiyordu. Geç oldu ama öyle oldu. :) Kitapta betimlemelere o kadar kusursuz yer verilmiş ki okuduğum her dize zihnimde canlanıyordu. Bu betimleme yeteneği sayesinde ressam ve yönetmenliğe yönelmiştir Furuğ ya da ressam oluşu böyle güzel betimleme yapmasına sebep olmuştu kim bilir.

 Furuğ belki de onu anlamak istemeyen toplumun, sahteliklere kanmaya müsait ruhları, merhamete aç, emin oldukları, kesin kıldıkları gerçeklerin farkında değiller. Oysa Furuğ onların kalplerine kuşattığı zırhı tek bir kurşunla def edecekti.

Sadece Furuğ'un göreceği kalplerin anahtarını şuraya bırakıyorum. İçinizdeki Furuğ'un vedalardan önce geleceğine eminim. Hep beklemekteyim, güvenime düğüm atan Furuğlar geldiği vakit vedalara bir müddet veda edeceğimiz vakittir.

 Son dizesinde bile şu yazıyor;
"İNANALIM SOĞUK MEVSİMİN BAŞLANGICINA" daha ne kadar açıklayıcı olabilirim diye haykırıyor.

Furuğ'un ilhamlarının ardındaki zat-ı şahaneye selamlarımı iletiyorum... :)

Hemşo, mandalin dostum, bana doğum günümde bu kitabı hediye ettiğin, Furuğ'u biraz daha yakından tanıma fırsatı verdiğin için ne kadar teşekkür etsem az. İlhamlarından bir parça çalıp soframa ekledim. Afiyetler olsun. O halde bu incelemeyi sana hediye edeyim 24 ayar altın kalpli, Büyücü Howl :D

https://youtu.be/2u2st45dbW4
Bu da benden size dinlemenizi tavsiye ederim.

Furuğ'un gülümseyişi tadında kucak dolusu kavun çekirdeğiyle selamlıyorum...
120 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Füruğ Ferruhzad, en sevdiğim kadın şair belki de. Hüznün ve çaresizliğin şairi. Kısacık ömründe türlü acılarla uğraşmak zorunda kalmış acılı bir şair, bir kadın, bir anne. Şiiri yaşadığı acılara ortak, belki de bir dayanak olarak görmüş olacak ki mısralarında acıları pek derin hissedilir. Füruğ'u tanıyanlar bilir. Füruğ'un büyük acısı oğluna duyduğu hasrettir. Benim de içimi en çok sızlatan budur.
"Öğlene doğru oğlumu görmek için evden dışarı çıktım ama onu bulamadım. Bu görüşmeden korktum. Ama eve geri döndüğümde beklediğim gibi olmadı, onu masada, annem ve babamla birlikte yemek yerken gördüm. Küçük ve solgundu. Elleriyle yüzümü okşadı ve ben vücudumda bir şeyin parça parça eridiğini hissettim. Daha sonra onun yanına oturdum. Niçin yemek yiyemediğimi bilmiyorum. Ellerim buz kesmişti. Ellerimin uzun süre onun ellerine, yüzüne alnına dokunamayacağını düşündükçe vücudumu tepeden tırnağa dizginlenemeyen vahşi bir acı tırmalıyor gibiydi. Öğle yemeğinden sonra birlikte yatağa uzandık ben her zamanki gibi ona hikâye okudum. O durumda bile. Eğer ben gidersem kim onun saçlarını tarayacak? Kim ona güzel elbiseler dikecek? Kim ona fil, dumanlı araba ve üç tekerlekli bisiklet resmi çizecek? Kim onu benim kadar sevecek, diye düşünüyordum"
İşte Füruğ' un bütün hayatı oğlu Kamyar'a böyle hasret geçmiştir. Tüm bunlara rağmen Füruğ dik durmuş güçlü bir kadındır. Şiirlerinde bu kadın direnişini de görmek mümkündür. Bence Füruğ her yönüyle bilmemiz gereken değerli bir kadın, bir şair, bir kadın, bir anne...
"Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!"
120 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Aşkın, özlemin, hasretin ve sevginin vb. çok iyi bir şekilde betimlendiği, insanın ruhuna işleyen, derinden etkileyen şiirlerle dolu bir kitap.
Yavaş yavaş, tekrar tekrar okudukça başımızdan geçen derin duyguların zirvesinde buluyoruz kendimizi.
160 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
“Top” Toplumsal Bir Eleştiridir Aynı Zamanda Bir Reçetedir

“Çocukluğumdan beri Saedi’nin öykü ve romanlarına meraklıydım ve onlardan çok şey öğrendim. Saedi bana göre İran’ın Artur Miller’ıdır” bu sözlerin sahibi dünyaca ünlü İranlı yönetmen Asghar Farhadi’dir. Çağdaş İran edebiyatının önemli isimlerinden biridir Saedi. Saedi’nin hayatını merak eden okurlar, yazarın hayatını okuduklarında bir doktor, bir psikiyatr, bir devrimci ile hayatı acılarla ve zulümlerle geçen bir dava ve halk adamıyla karşı karşıya olduklarını anlayacaklardır. Ondan mütevellit kitabı okumadan önce yazar hakkında bir iki şey okumak, kitabın girişindeki Farhad Eivazi’nin geniş ve uzun önsüzünü dikkatlice okumak yazarın vermeye çalıştığı mesajı ve kitabı anlama konusunda yardımcı olacaktır.

“Top” ismine bakan hemen hemen her okuyucunun aklına oyun topu gelebilir ama kitabı okuduktan sonra, bu topun çok daha kötü anlamlı, çok daha acı ve çok daha korkunç oluğunu göreceklerdir. “Top” konu olarak bizlere çok yabancı değildir aslında, nedeninin ilerideki satırlara bırakıyorum şimdilik. Zaman ve mekân değişikliği çok ta ön planda tutulmadan asıl karakterler ön planda tutularak sosyolojik ve toplumsal mesajlar veriyor bize yazar. Kitap, İran Meşrutiyet döneminde yaşanılan bazı durumları bize aktarır. Karakterler oldukça gerçekçi ve toplumdan birileri. Söz sahibi ve nüfuz sahibi insanlar.

Devlete itaat etmediği gerekçesiyle bazı Obalıları cezalandırmak için karşımıza Rus General Dilmaçof çıkar. Dilmaçof, Obalıları dize getirmek için görevlendirilmiş, yardım amacıyla gönderilmiştir. Dilmaçof’un kişisel özellikleri anlatırken kendisi gibi davranan bir sürü köpeğinin olduğunu da görüyoruz. Yazar her defasında ince ve derin ayrıntılarla köpekleri anlatırken, Dilmaçof’un benzerliklerine göre hareketlerini ve davranışlarını da bizlere aktarır o sırada, burada gözlem gücünün ve betimlemelerin özgünlüğüne şahit oluyoruz.

Dalmaçof’un karşısında Obalıların olduğunu söylemiştik. Bu Obalılar ilk başlarda kendi canlarını, mallarını kurtarmak için köşe bucak kaçarlar. Kaybedecek çok şeyleri vardır zira. Bunlardan beli başlı Obalılar karşı çıksa da Dilmaçof ile çarpışmayı önerse de onları her defasında vazgeçiren, yanlış yönlendiren biri çıkar karşımıza: Haşim hoca. Haşim Hoca şüphesiz kitabın en önemli karakteridir. Hatta yazar bu karakter üzerinde anlatmak istediğini bize aktarmaya çalıştığını söylersek yanlış olmaz. Haşim Hoca ağıt söyleyen biri, bir Mir, bir Seyit… İnsanlara koyun karşılığında ağıt söyleyen, oba oba gezen biridir. Açgözlü biridir, Obalıları ve Rus General Dilmaçof’un karşı karşıya gelmemesi için iki tarafı oynar. Derdi savaşı engellemek için değil, ağıt karşısında Obalılardan topladığı koyunları korumaktır. Bunu yaparken de sahip olduğu dini değeri yani Seyitliği kullanır. Seyit olduğu için hep saygı gören, her zaman el üstünde tutulan ve bunu da fırsat bilerek zengin olan biridir Haşim Hoca.

Haşim Hoca’nın tüm çabalarına rağmen Dilmaçof ve Obalılar karşı karşıya gelirler ama öncesinde Obalılar da Rus General Dilmaçof da hocanın ne yapmaya çalıştığını anlarlar. Önce Rus General sonra da Obalılar hocadan intikam almak için harekete geçerler. Rus General hocaya eziyet eder, sözlerine inanmaz olur. Hocanın gerçek niyetini öğrenen Obalılarda aradaki düşmanlığı ve kini bırakıp baştan hocadan intikam almak için sonrada Rus ordusunu obalarından, köylerinden uzaklaştırmak için birleşirler ve Rus ordusunu hiç beklemediği bir yerde ve zamanda kuşatırlar. Bu süreçte, hem bazı Obalılarda hem de Rus ordusunda iki top sürekli kitapta karşımıza çıkıyor. Her iki tarafında en çok güvendikleri silahtır ve konakladıkları her yerin en üst tepelerine yerleştirilir bu toplar. Katırlarla gidilen her yere götürülür ve bu topların varlığıyla kendilerinde kuvvet bulurlar.

Rus komutan elindeki topu ve hocayı Obalılara vererek orayı terk eder. Obalılar hocayı topun namlusunun önüne getirerek, bir atışla hocayı öldürürler. Kitabın bu sonla bitmesi bir sürpriz değil beklenilen bir şey. Yazar, yıllarca din adında toplumu sömüren insanların, riyakârların sonlarını bize anlatırken, halkın birleşme ve haksızlığa karşı cephe almalarını da öğütler. Konu din ve sömürü olunca yukarıdaki “Konu bize yabancı değil” cümlemle ne demek istediğimi umarım anlatabilmişimdir.

Saedi’nin bu kitabının edebi değerinin çok yüksek olduğunu söylemeliyim. Konuyu ele alış biçimi, sosyolojik ve toplumsal sorunları aktarması, İran’ın tipik insan yapısını ve teolojik kavramlara bakış acısını tartışmaya açması ve ele alması ve sade bir dille bunu bize aktarması açısında son derece önemli.
120 syf.
İran'ın suskun şairi Furuğ Ferruhzad uzun zamandır okumak istediğim bir şair idi , o kadar istedim ki pdf formatında okudum kitabını,
bir kez daha anladım ki pdf veya ebup formatında okumak bana göre değil.
Bu nedenle nitelikli bir okumada gerçekleştirimedim.
Ama kitabı genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Genel olarak aşk , yanlızlık , herşeye ragmen umut , masum sevgi , ölüm , ayrılık temaları bulunuyor.
Şairin hayatınındaki dönütlerin simgeleri gibi şiirleri çoğu .
Okuyucuya samimiyeti ve yalın dilini çok net geçirebiliyor.
Her dizisinde kendine yenileyen
yeşeren umudu var .

İran devriminden yaşamış olması daha özgün oluşunu sağlamış gibi görünsede
kafesinde gökyüzüne hasret , yaralı bir kuş gibi Furuğ Ferruhzad .
Bana Yılmaz Odabaşının kitabı Şarkısı Beyaz hatırlattı.
Ah Nermin
Ah heryerde seni görüyorum!!

tüm varlığım karanlık bir ayettir benim seni
kendinde tekrarlayarak
yeşermenin ve çiçeklenm enin sonsuz gündoğumuna götürecek . (S.85)

Ve kendini ne denli betimlediginin şiiri

ve bu, benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin başlangıcında yeryüzünün kirlenmişliğini
ve gökyüzünün yalın, kederli umutsuzluğunu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğünü
anlamanın eşiğinde (S.103)

Kendi sesinden bir şiiri
https://m.youtube.com/...be&v=HpKBlm-mQ2c
Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar ..
120 syf.
·Beğendi·9/10
İranlı bir yazarın bu kadar açık ve özgür düşüncelerini olması gereken incelikte getirebileceği en güzel noktadır fikrimce Furuğ. Acıyı, kederi, hüznü derinlerde hissettiren şair. Kocasından gördüğü zulmü, boşanmasını, çocuğundan ayrılmasını çok güzel işlemiştir. Kadın haklarına da değinen ve bunu değiştirmek için çabalayan şairin bu kitapta bazı dizeleri vardır ki buram buram Feminizm kokar. ''Erk ve erkekler evcilleşmiş, itaatkar, masum kadınlar isterler.'' diyerek de bunu desteklemiştir. Yakınmaları, serzenişleri hep kendine ve aşkına, aşık olduğu adamadır aslında. Kocasının aşık olduğu adamın gözünün önünde değişmesini analiz etmiştir şu dizlerinde; ''O bendeki adam, ne olduysa ansızın gözümde başkalaştı, değişti. Sanki gece soğuk elleriyle, takatsiz ruhumu alıp gitti.'' Bu kitabından önce biyografisinin okunması, sonrasında kitabı okunması tavsiye olunur.

Yazarın biyografisi

Adı:
Makbule Aras
Tam adı:
Makbule Aras Eivazi
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Ölüm:
1972
Makbule Aras 1972’de doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu; aynı fakültede Eski Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans yaptı. Farsça öğrendi ve Türk edebiyatının yanı sıra İran edebiyatıyla da ilgilenmeye başladı. "Varlık”, "Kitap-lık”, "Notos”, "Virgül”, "Cumhuriyet Kitap”, "Öteki-siz”, "Ç.N.”, "Sıcak Nal”, "Duvar” gibi dergilerde deneme, eleştiri, inceleme, çeviri ve öyküleri yayımlandı. Çevirisini yaptığı kitaplar: "Yeryüzü Ayetleri”, Furuğ (2008, Can Yayınları), "Kör Baykuş”, Sâdık Hidâyet (2015, Kırmızı Yayınları), "Kış Uykusu”, Goli Taraghi (2016, YKY).

Yazar istatistikleri

  • 553 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 391 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları