Yazar
Marquis de Sade

Marquis de Sade

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
7.3
1.040 Kişi
3.452
Okunma
540
Beğeni
24,1bin
Gösterim
Tam adı
Donatien Alphonse François le Marquis de Sade
Unvan
Fransız Filozof ve Yazar
Doğum
Fransa, 2 Haziran 1740
Ölüm
Fransa, 2 Aralık 1814
Yaşamı
Donatien Alphonse François le Marquis de Sade (Fransızca okunuşu:maʁki: dəsad) (d. 2 Haziran 1740 - ö. 2 Aralık 1814), Fransız aristokrat ve felsefe yazarı. Erotik edebiyat'ın önemli yazarlarındandır, genellikle sert pornografik yazılar yazardı. Yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirmiştir ve en önemli eseri Sodom'un 120 Günü'nü hapishanede yazmıştır. Bir diğer önemli eseri de Justine'dir. Sadizm'in kökeninin onun yazdıklarına dayandığı bilinir. Yazılarında ahlakı, yasayı, dini öğeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve en iyinin zevk olduğunu savunuyordu. Sade, 32 yıl farklı hapishanelerde ve akıl hastanesinde hapsedildi; onbir yıl Paris'te (on yılı Bastille'de geçti), bir ay Conciergerie'de, iki yıl kalede, bir yıl Madelonnettes'de, üç yıl Bicêtre'de, bir yıl Sainte-Pélagie'de ve 13 yıl Charenton akıl hastanesinde. Yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazdı. "Sadizm" kavramı adından türetilmiştir. Sade kitaplarında kişilerarası ilişkilerde insanın insansal yanı bir kez yitirildiğinde, neler olabileceğinin bilgisini verir. Kişilerarası ilişkilerde insanın sahip olduğu onur bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan yeni ilke kendi yararını koruma sonuna kadar götürülecek olursa; zorunlu olarak "sadizm"e varılır. Yani insandaki insansal olan tek şey doğaysa, doğrudan doğa nedenselliği insan türünün yapıp etmelerini belirliyorsa, insan olmak cani olmayı da beraberinde doğal olarak taşır. Eserlerinde ahlaksal eylemin belirleyicisi olarak etik değerler değil de, içgüdüler ya da "koşullu buyruklar" eylemin "ilkesi" yapılırsa neler olacağını anlatır.
Filozof Mazikeen
Yatak Odasında Felsefe'yi inceledi.
224 syf.
·
5 günde
·
Puan vermedi
Sadizimin babası
Öncelikle şunu söylemeliyim ki son derece rahatsız edici, sarsıcı ve ürpertici. Ama bu düşünceleri bir kenara bıraktığımda ışığı gördüm. Sade cesur, bağımsız, asi. Ahlakı, dini, gelenekleri, cinsiyetçiliği ve hayatımızı zorlaştıran her dogmayı sorgular. Çok acımasız ama etkileyici çünkü hayatımız boyunca kabul ettiğimiz kurallara sorgulamadan isyan ediyor. Bu nedenle, sert, gürültülü ve sarsıcı olmalıdır. Kitabı okurken beni rahatsız eden tek bir şey var: Kadınları zayıf tasvir etmesi. Kitaptaki kadın karakterler kadınlar gibi düşünmüyor ve konuşmuyor. Erkeklerin beyni ve ağzıyla konuşuyorlar. Yaşadığı ve yazdığı çağ itibariyle kabul edilebilir bir şey. Sade dönemi için muhteşem bir yazardır. Düşünen herkes Sade okumalı.
Yatak Odasında Felsefe
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
102
Kaan
Ensest'i inceledi.
108 syf.
·
1 günde
ENSESTİN KÖTÜ OLMASININ TEMELLENDİRİLMESİ MÜMKÜN MÜ?
Eski Mısır'da ensest ilişkiler hükümdar ailesi içinde oldukça sık görülürmüş. Nedeni ise hükümdar ailesinin kanının kutsal kabul edilmesi. Tevrat'ta ise şehirleri meşhur felaketle yok olduktan sonra Lut ile iki kızı bir mağarada cinsel ilişkiye girerler. Bu esnada Lut'un içkili olduğu için bilincinin yerinde olmadığı savı var olsa bu, mantıklı değildir; zaten insanların hatalarını sarhoş olmalarının arkasına gizlemeleri bana öteden beri mantıklı gelmez. Çünkü ben de çok sarhoş oldum lakin ne ayıkken zihnimden hiç geçirmediğim bir şeyi söyledim ne de tamamen kontrolüm dışında bir cinsel ilişkiye girdim. Alkol, sadece cesaret vererek, ayıkken otokontrolünüzü sağlayan bariyerleri daha kolay aşmanızı sağlar. Neyse, kısaca ensest ilişki her toplumda çok sıkı bir tabu olsa da yine her toplumda tarih boyu kendine yer bulmuş bir konudur. Sade, bu konu üzerinden iyilik ve kötülük, mutluluk, ahlakın kaynağı gibi olguları tartışmaya açmış bu eserinde. Sokrates'ten itibaren erdem felsefenin üzerine eğildiği temel mesele oldu. Erdem mutluluktur ve bunun yolu da bilgiden geçer. Ancak insanlar henüz neyi bilip bilmediklerinin farkında bile değillerdir; bundan dolayı at sineğimiz Atina meydanında insanları taciz eder. Nihayetinde de "kendini bil" diyerek mottosunu ortaya koyar. Yetmez ve ekler "Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir," der. O halde öğrenmek gerekir der öğrencileri Platon ve Aristo, onun açtığı yoldan devam ederler. Öte taraftan fırtınanın havaya kaldırdığı çölün kumları görüş mesafesini epeyce kısıtlamışken Musa adlı bir kişi elinde on emrin yazılı olduğu bir tabletle, altından bir buzağıya tapan halkının yanına gelir; tek tek okumaya başlar, tabi önce kardeşi Harun'u fırçalayıp buzağıyı kırdıktan sonra. Öldürmeyeceksiniz, çalmayacaksınız... Aradan zaman geçer Nasıralı çıkar ve aranızdan günahsız kim ise ilk taşı o atsın diyerek tarihe geçen ilk thug life'ı yapar. Sonu çarmıhta biten bu kardeşimizden sonra ise ortaya Hira mağarasından koşa koşa inip eşi Hatice'ye, Musa'nın, İsa'nın Tanrısının kendisine de seslendiğini söyleyen Muhammed çıkar. Tüm bu isimlerin ortaya koydukları yasaların ortak özelliği ise iyi ve kötüye ancak ve ancak Tanrının karar verebileceğidir. İnsan ise bunlara mutlak surette uymalıdır. Gel zaman git zaman, çamaşır makinesinin devir sayısını ona katlayan insan zihni yavaş yavaş bu kadim anlatıları mantıklı bulmamaya başlar. Akıl her şeye egemen olur. Onun açtığı yolda kendisini, diğer canlıları ve evreni daha iyi anlamaya başlar. Pos Bıyıklı'ya ise Tanrının öldüğünü ilan etmek düşer. Ama o, bundan daha önemli bir noktaya işaret eder: Tanrının ölümünün bırakacağı boşluk acilen yeni değerlerle doldurulmazsa insanlık nihilizm bataklığına saplanacaktır. Böyle oldu mu artık siz karar verin. Geldiğimiz noktada artık iyi ve kötü kavramlarının göreceli olduğunu biliyoruz. Öldürmek kötüdür ama savaşta iyidir; çalmak kötüdür ama açsan iyidir; Türkiye'de çıplak dolaşmak kötüdür ama Afrika'nın ilkel bir kabilesinde ise giyinmek kötüdür... Peki ensest? Buna evrimsel açıdan yaklaşabiliriz: ensest ilişkiden doğacak çocukların genetik rahatsızlıklara uğrama ihtimali oldukça yüksek olduğu için kötüdür. Bu tarz ilişkiye girenler çocuk yapmayacaklarını belirtirlerse peki? Teolojik açıdan bakabiliriz: Tanrı bunu yasaklamıştır. Ama önce hangi Tanrıdan bahsettiğimize karar vermeliyiz. Yehova'dan bahsediyorsak, Lut ile iki kızının cinsel ilişkisini nereye koyacağız? Diğer semavi olarak addedilen dinlerin tanrılarından bahsediyorsak, insanlığın ilk yaratım olayında, yani Adem ile Havva'dan soyun gelme sürecinde, ensest ilişki söz konusudur. Toplumsal normlar buna engel olur diyebiliriz. Sonuçta toplum uzun yıllar sonucunda belli kabulleri sözlü kural haline sokar. Bunlar sayesinde toplumun sağlıklı gelişimi, huzuru ve devamı sağlanır. Ancak, yine çocuk yapmayı düşünmeyen ensest ilişki içinde bulunan insanlara, bu olayın evrensel şekilde yasak bir şey olduğu ne kadar açıklanabilir, yine muamma olarak kalıyor gözüküyor. Sade'nin kitabında baba, kızını küçüklükten beri kendisine hazırlamaktadır; bunun için onu her açıdan manipüle ederek kendisine tapar hale sokar. Yani kitap özelinde, bu ensest ilişkide köken itibariyle sağlıksız ve hukuksuz bir durum söz konusudur. Öte taraftan, bildiğim kadarıyla Batı'da kuzenler arası ilişki de ensest kapsamındadır ancak bizim toplumumuzda sıklıkla kuzenler evlenir hatta eskiden bu tarz evlilikler daha cazip görülürmüş. Yanlış anımsamıyorsam dinen de kuzenler arası evliliğe mani olacak bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, biliyoruz ki bu tarz evliliklerden doğacak çocuklarda genetik hastalık oluşması yüksek ihtimaldir; bu açıdan tanımı itibariyle her şeyi bilen Tanrı'nın bu bilgiyi es geçmiş olması mı söz konusudur yoksa bunda da bir hikmet var mıdır? Ya da Tanrı da çocuk yapmadan ensest ilişki içinde bulunacak insanları düşünerek böyle bir açıklık mı bırakmıştır, bilemiyoruz. Sade'nin kitapta kızına aşık kahramanı, bedensel hazza dayalı mutluluk argümanını öne sürer. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayarak haz duymasının tek evrensel gerçek olduğunu söyler. Bir açıdan haklıdır; çünkü her insan için beslenme, içme, cinsel ilişkiye girme, boşaltım sistemi süreci ortaktır. Bunların hepsini yerine getirirken insan haz da duyar. Ancak haz duymak, illa abuda kalkarak sıçmamızı, yarasa yememizi, sidik içmemizi, ensest ilişkiye girmemizi de meşru bir seçenek kılar mı? Son olarak, Sade'nin edebiyatçı yönü çok zayıf. Bundan dolayı okurken insan sıkılabiliyor. Yani, sağlam bir kurgu beklemeyiniz. Aklında belli hassas konular ve bunun üzerine sorgulamaları var Sade'nin ve bunları yüzeysel bir kurguyla anlatmaya çalışıyor. Kitapta, açık şekilde cinsel anlatım bulunmamaktadır ve Sade, ensesti övmüyor. Aksine bunu yapan karakteri ve olayı olumsuz sıfatlarla niteleyerek cümle içinde kullanıyor. Keyifli okumalar..
Ensest
7.4/10
· 106 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
42
Elif
Tanrıya Karşı Söylev'i inceledi.
152 syf.
Uyarı: Din ve tanrı konusunda hassas olanlar incelememi okumayı şimdiden bırakabilir. Marquis De Sade'ın tanrı, cehennem, cennet gibi ütopik, kutsal kitaplarda bolca sözü edilen kavramlarla maytap geçtiği muhteşem kitaptır kendileri. Sade bu kitabı özel olarak yazmamış, diğer kitaplarındaki tanrıyla ilgili bölümler derlenerek bu hale getirilmiştir. Kitabın üslubu rahatsız edici ve sert. Sonra uyarmadı demeyin. Hiçbir sansür gerektirmeden yazar aklından ne geçiyorsa yazmış. Eh, nedir peki bu tanrı? İnsanın zavallılığının bir göstergesi, sığınacak bir liman mı? Hayatını anlamlandırmaya çalışan acizlerin son durağı mı? Kibrin evrilebildiği nokta mı? Yoksa cehaletten doğan öylesine bir cevap mı? Bilemiyorum. Belki de hepsi. Farklı toplumların kabul ettiği insanoğlunun ortak aptallığı, diye buyuruyor Sade. Bilinmezi başka bir bilinmezle açıklamayı bir cevap sayanların ortak noktası. "Bunlar kendi kendine mii oluştu aklınız yok mu?" diye hönkürürken "Tanrı kendi kendine mi oluştu?" sorusunu soramayanların veya da. Hiçbir kanıtı olmadığı halde dünya üzerinde milyonlarca can alan, milyonlarca beyni uyuşturan kocaman hayali bir katil. Devletlerin halk üzerinde egemen olmak için kullandığı, halkı en çok sömüren bir hırsız. Sefalet içinde yaşayan insanları en kolay mutlu etmenin yolu, bu sayede haklarını aramamalarını sağlayan muhteşem bir panzehir! Nedir tanrı? İnanmak için hiçbir sebep bulamadığım, zaman zaman bilimin en büyük düşmanı, zaman zaman insanlar arasındaki ayrışmaya en büyük sebebiyet veren ak sakallı bir dede. Dokunmanın, hakkında konuşmanın en büyük tabu olduğu, insan canından bile kutsal kabul edilen görünmez bir hayalet. Birkaç bin yıl önce mağaralarda birileriyle konuştuğu söylenen fakat gerçekte kimsenin hakkında bir şey bilmediği. Söylenenin aksine insan ateist doğar, bütün bu olgular ona daha sonradan zorla kabul ettirilir. Zaten bütün bu insanlar öğretilerine sonsuz bir güven içinde olsaydı, din ve tanrı denilen olgu 4-5 yaşlarında akledemeyen bir çocuğa dayatılmak yerine, 15 16 yaşlarında düşünebilen yarı çocuğa kavratılsaydı nüfusun büyük çoğunluğu bütün bunları zaten saçma bulurdu. Böylelikle tartışmalara "tanrının var olması kabulüyle" başlayacak kadar boş özgüven sahibi de olmazlardı. İspat yükümlülüğünün kendilerinde olduğunu baştan kabul ederlerdi. Tanrı nedir? Küçükken, ufak bir çocukken televizyonda gördüğüm hayali kahramanların varlığına inanır, onlarla konuşurdum. İşte tanrı da yetişkin bir insanın çocukluktan devam eden tek hayali kahramanıdır.
Tanrıya Karşı Söylev
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
104
Necla Engin
En Çok Kendisine Yabancıdır İnsan'ı inceledi.
88 syf.
Sapkın Thanatos Tipolojileri
Marques De Sade' ın edebiyata çizdiği sapkın Thanatos tipleri ve psikanalizdeki yansımaları: Marques De Sade' ın marjinal sanat görüşünü dile getiren aforizmalarımızın ilkini Freud' un uygarlıkta sanatın önemine değindiği kısımlara gönderme yapan bir girizgâh olarak ekledim. "... ve hepsinden öte yazıyı hayatını kazanmanın bir yolu olarak düşünmemelisin. Eğer düşünürsen, eserin sefaletinin kokusunu taşıyacaktır. Güçsüzlüğünle bo­yanacak ve açlığın kadar zayıf olacaktır. İlgilenebile­ceğin başka zanaatler var: kundura yap, kitap değil." Syf.34 Sade* * Psikanalitik kuram sadece bireyin ruhsal durumlarıyla ilgili bir tedavi yöntemi değildir. O aynı zamanda ve belki de daha güçlü bir biçimde uygarlığın temel dinamiklerini oluşturan dil, teknik, sanat, din ve bilim gibi alanlarla ilgilidir. Bu nedenle psikanaliz aslında bir kültür incelemesidir. İnsan çeşitli çaba ve zahmetlerle, en önemlisi dürtülerini bastırarak uygarlığı oluşturmuştur. Kişi, hem birey olarak kendisiyle hem de bir toplumsal varlık olarak ait olduğu kültürle çatışma ve mücadele içindedir. Bu mücadelede insanın kültür düşmanı olmasını engelleyen sanat, din, bilim ve felsefe olgularla uğraşılardan elde edilen doyumdur. Kültürdeki huzursuzluğun en aza indirgenmesi ve uygarlığın devam edebilmesi için Eros ile Thanatos arasındaki savaşta Eros’un galip gelmesi gerekmektedir: * " Olduğumuzdan başka birisine dönüşebilir miyiz?" Sade* "Kimsenin görmediği kadar ahlaksız bir hayal gü­cüyle, buyurgan, huysuz, öfkeli, her şeyde aşırı, bağ­nazlığa varacak derecede tanrıtanımaz, az ve öz ola­rak buyum ve beni tekrar öldürün ya da olduğum gibi kabullenin çünkü değişmeyeceğim." Syf.16 *** Bir hekim olarak Freud, psikanalizi öncelikle ruhsal hastalıkların tedavi yöntemi ve psikodinamik bir kuram olarak ortaya atmıştır. İnsan doğasının ve özellikle de bilinçdışının varlığı ve bunun rüyalarda, belirtilerde, karakterde ve tüm simgesel üretimlerde dışavurumlarıyla ilgili genel bir kuram. Bununla birlikte bu kuram sadece bireyin ruhsal durumlarıyla ilgili bir tedavi yöntemi olmanın ötesinde aynı zamanda ve belki de daha güçlü bir biçimde toplumsal hayatın temel dinamiklerini oluşturan dil, din, sanat, bilim ve teknoloji gibi alanlarla da ilgilidir. Nitekim Freud, özellikle yaşamının son dönemlerinde psikanalizi bireyin ruhsal dünyasını açıklamakla yetinen bir kuram olmaktan çıkarma çabalarına hız vermiş ve psikanalizi toplumu ve uygarlığı anlama ve açıklamada da etkin, yararlı ve yaratıcı fikirler ileri süren bir kuram olarak geliştirmeye uğraşmıştır. Bu bakımdan o, psikanalizi, “bilincin doğrudan ulaşamadığı, derin ruhsal katmanlarda geçen psişik olaylar öğretisi olarak” tanımladıktan sonra, bir adım daha atarak bunu tüm insan bilimlerine uygulamayı amaçlar. Bu adımın da, bireyin ruhsal etkinliğinden insan toplulukları ve kavimlerin ruhsal etkinliklerine, yani bireysel psikolojiden kitle psikolojisine geçmekle gerçekleşeceğini ifade ederek, aradaki şaşırtıcı bir takım koşutlukların kendisini böyle bir adımı atmaya zorladığını belirtir. Bir Yanılsamanın Geleceği adlı eseriyle başlayan bu incelemeler Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, Musa ve Tektanrıcılık adlı kitaplarıyla sürdürür. Baskılanmışın geri dönüşü uygarlığın tabulaşmış ve yeraltındaki tarihini oluşturur. Bu tarihin araştırılması bireyin ve uygarlığın gizini açığa çıkarır. İlksel baba, egemenliğin arketipi olarak, uygarlık tarihini damgalayan köleleştirme, ayaklanma ve pekiştirilmiş egemenlik biçimindeki zincirleme tepkimeyi başlatır. Bu arketip psikanalizin bir diğer önemli kavramı olan Freud’un Oedipus kompleksi adı verdiği karmaşanın da temelini oluşturmaktadır. Freud bireysel Oedipus karmaşasıyla insanlığın tarih öncesi arasında koşutluklar olduğunu ilk kez ünlü eseri Totem ve Tabu’da ortaya çıkarmıştır. Nevrotik belirtilerle ilkellerdeki toplumsal ve kültürel görüntülerin ve uygarlığın kökenlerinin ortak temellerine ilişkin bir kuram gelişmeye başlamıştır. Bu ortak temeli oluşturan düzenek ilk atanın öldürülmesi öyküsünde, Oedipus karmaşasının bir yansımasında görülmekteydi. Freud’a göre her küçük oğlan çocuk babasını öldürme ve annesiyle evlenme gizli dileğini yenmek zorundaydı. Bu sorunu başarıyla atlatabilirse babanın tasarımını kendi içine alır, böylece üst-beni kurulmuş olur ve sonunda normal bir olgunluk ve erişkinliğe ulaşabilirdi. Eğer bunda başarısız olursa nevroz kaçınılmazdı. Bu olgu dizisi her insanın kaderinde vardı. Ama bu bireysel kader insanlığın tarih öncesinde gerçekleşmiş bir olayın yansımasından ibaretti. Binlerce yıl önce insanlar sürüler halinde zalim bir atanın sultası altında yaşamaktaydı. Bu ata, sürünün bütün kadınlarını kendi elinde tutup, yetişkin oğullarını sürü dışına atıyordu. Bu dışa atılan oğullar ayrı bir toplulukta, eşcinsel duygular ve davranışlarla yaşamak zorundaydılar. Bir rastlantıyla ya da amaçlı olarak oğullar bir fırsat bulup babalarını öldürdüler ve yediler. Böylece öfkeleri doymuş fakat aynı zamanda totemcilik de başlamış oldu. Atayı temsil eden totem hayvanını, atanın kendisiymiş gibi sayıyor, fakat belli zamanlarda onu öldürerek yiyorlardı. Bu olay, ahlak ve dinin başlangıcı olmuştur. Babalarını öldürdükten sonra kardeşlerin baba mirası uğrunda uzunca süre birbirleriyle mücadele etmiş, her biri bu mirasa tek başına sahip çıkmak istemiştir. Söz konusu mücadelenin bir başarı sağlamayışı ve sürüden kovulduktan sonra bir arada yaşama sonucu oluşan duygusal bağlantılar nihayet kardeşler arasında bir birlik ve beraberliğin, bir çeşit toplumsal sözleşmenin doğmasını sağlamıştır. Böylece içgüdüsel vazgeçişle birlikte toplumsal örgütlenmenin ilk şekli karşılıklı yükümlülüklerin benimsenmesi, kutsal ilan edilen kurumlar, yani ahlak ve adaletin temelleri gelişip ortaya çıkmış, sonunda kardeşler babalarının yerine geçme isteğinden, anne ve kız kardeşlere sahip olma gayesinden vazgeçmiştir. Bu da yasak aşk tabusunun ve dış evlenme (egzogami) yasasının konması sonucunu doğurmuştur: * "Yıkım da yaratım gibi Doğa'nın emirlerinden birisidir." Syf. 17 Sade "Çoktan söylemiştim: bir kadının kalbine giden yol işkenceden geçer. Ondan daha kesinini bilmiyorum." Syf.18 Sade "Tutkularımızın ortaya çıkardığı her şeye ayrım gö­zetmeksizin kucak açarsak her zaman mutlu olacağız ... Törel bilinç Doğa'nın değil, sadece önyargının sesidir." Syf.19 Sade *** Bu bağlamda Freud psikodinamik kuramı toplumsal durumlara uygularken Yunan mitolojisinden ve Darwin’in evrim kuramından yararlanmıştır. İnsanlığın ilkel dönemlerde, erkek bir tiranın yönetimi altında sürüler halinde yaşadığı düşüncesi, Darwin’in bir varsayımıydı. J.J. Atkinson, Darwin’in bu düşüncesini alıp işleyerek genişletmiş, Freud ise bu düşünce ile Oedipus kompleksini birleştirerek bir uygarlık kuramı oluşturmuştur. Freud’un uygarlık kuramı ile ilgili bir diğer kavramı yine Eski Yunan mitolojisinden aldığı Eros’tur. Freud, insan yaşamını iki temel içgüdüyle açıklamaktadır. Bir yanda özyaşamı ve soyyaşamı sürdürme içgüdüleri yani Sevgi (Eros) diğer yanda ise ölüm ya da yok etme içgüdüsü olan Thanatos vardır. Yaşamsal fenomenlerin çeşitliliği bu iki ilkel içgüdünün eş zamanlı veya karşılıklı eylemleri sayesinde açıklanmaktadır. Freud’un bu görüşü Empedokles’i hatırlatmaktadır. Empedokles, evrende birden fazla tözün varlığını kabul etmiş ve bunları ateş, toprak, hava ve su olarak belirlemiştir. Buna karşılık, bu tözlerin birbirleriyle birleşme ve ayrılmalarının nedeni olarak iki ilkenin, iki kuvvetin yani Sevgi ve Nefret’in varlığını kabul etmiştir. Bu iki kuvvet fail nedendir. Empedokles’e göre evrende sevgi ve nefret eş zamanlı olarak birlikte sırayla hüküm sürerler. ‘Sevgi veya dostluk’ birleştirici ilke, ‘Nefret veya uyuşmazlık’ ayırıcı yani çözümleyici ilkedir. Evrende Sevgi’nin egemenliğini Nefret’inki, Nefret’in egemenliğini de Sevgi’ninki takip etmektedir. Sevgi farklı türlerden unsurları birbirleriyle birleştirir, aynı unsurun parçalarını birbirinden ayırır. Nefret ise ayrı türden unsurları birbirinden ayırır, aynı türün parçalarını birbirleriyle birleştirir. Eros, Empedokles’in Sevgi ilkesi ile, Thanatos ise Nefret ilkesi ile oldukça benzerdir ve her iki düşüncede de bu ilkelerin işlevleri neredeyse aynıdır. Eros ile Thanatos bizzat kültürü yaratan ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır: * "Yığınla insan var," diye gözlemlemeye alışkındı Dük, "şehvet onları belaya iteklediğinde edepsizlik yapmayan yığınla insan; ateş bu insanların bedenle­ rinin dışına çıkar, sakin ruhları huzurla fazilet yolu­na girer ve böylelikle nifaktan günaha, günahtan da pişmanlığa giden hayatlarıyla dünyada canlandırdık­ları rollerinin ne olduğunu anlatamayacakları biçimde günlerini geçirirler. Bu gibi kişiler," diye devam eder­di, "kesinlikle zavallıdırlar: ebediyen serseri, mütema­ diyen kararsız, bütün hayatları her sabah önceki gece yaptıklarından iğrenmekle geçmiş. Bir anda dönüş­tükleri 'suçta erdemli, erdemde suçlu' türde, tadına vardıkları hazlardan tövbe edeceklerini bilerek, hazla­rı titreyerek alırlar." Syf.21 * Freud psikanaliz yöntemini uygarlık kuramına aktarırken teknik, sanat, bilim ve din gibi uygarlığın temel dinamiklerini açıklamaya çalışmıştır. Bu konudaki açıklamalarına tekniği analiz ederek başlar. Ona göre teknik, uygarlaşmanın vazgeçilmez koşuludur. Bununla birlikte, uygarlık tekniğe indirgenemez. Asıl önemli olan uygarlığın maddi yaratımları değil, sanat, din ve bilim olmak üzere tinsel öğeleridir. Nitekim Freud saldırganlık dürtüsünün ancak uygarlığın tinsel öğeleri ile yüceltilebileceğini düşünmektedir. Freud’un uygarlıkla bireysel varoluş arasında kurduğu ilişkiyi “Uygarlık insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır” sözüyle özetlemek mümkündür. Freud, bireyin bu acı çekme sürecini kaçınılmaz ve değiştirilmez olarak görmektedir. Bu durum birey ile toplum arasında bir çatışmaya neden olmaktadır. Çünkü insanın dürtü gereksinimlerinin özgür doyumu uygar toplum ile bağdaşmaz. Uygarlıkta ilerlemenin önkoşulları ise bireysel vazgeçme ve doyumu ertelemedir. Bunun için de bireyin arzu ve dürtülerine getirilen baskı ve zorlama şarttır. Bu zorlama ve baskı kesintiye uğratıldığında insanların çoğunluğu yeni zenginlikler elde etmek için gerekli çalışmaları üstlenmek istemez. Bu durum ise uygarlığın gerilemesine ve hatta yok olmasına neden olur: "Şimdi felsefemin düğüm noktasına geldik: ko­şullara göre alınan haz suçlu şahıs tarafından arttırı­lıyorsa -eğer, gerçekten, alınan haz direkt olarak suçu kapsayan şiddetle orantılıysa- şu halde zevk veren ve görünürde zevkli olan, suçun kendisi değil midir - ey­lemi üretmek gerçekleştirmenin aracı olmaktan başka bir şey değildir." Syf.36 Sade* "Bu canavar öyle devasa becerilerle donatılmış ki en geniş caddeler bile ona dar gelebilir." Syf.37 Sade* *** Freud uygarlığın düzenlemelerinin ancak baskıyla sürdürülebilmesi olgusundan sorumlu iki neden göstermiştir: İnsanların kendiliğinden çalışmaya hevesli olmamaları ve onların arzu ve dürtülerinde vazgeçmek istememeleri. O, uygarlığın yasaklamalarının toplum halinde medeni bir şekilde yaşamak için gerekli olduğunu vurgular ve bu yasaklamaların kalkarsa şu şekilde bir tablo ile karşılaşılacağını belirtir: “O zaman insan hoşlandığı herhangi bir kadını cinsel nesne olarak alabilir, aşk rakibini ya da yolunu kesen herhangi birini duraksamadan öldürebilir, başka birinin malını izin almadan alabilirdi. Ne harika olur, insanın yaşamı nasıl da bir doyumlar dizisine dönüşürdü! Evet, insan çok kısa sürede ilk güçlükle karşılaşırdı: başka herkes de benim isteklerimin tıpatıp aynını isteyecek ve bana benim onlara davranırken gösterdiğimden daha fazla özen göstermeyeceklerdir. Böylece gerçekte uygarlığın kısıtlamalarının kaldırılmasından yalnızca bir kişi kısıtlanmaksızın mutlu olabilirdi ve o da güç için tüm araçları eline geçirmiş bir despot, bir diktatör olurdu. Ama onun bile diğerlerinden an az bir kültürel emri gözetmelerini istemek için nedenleri olacaktı: Öldürmeyeceksin.” Bu tablo tartışmalı bir durum sergilemektedir. Bu tablonun alt metninde “uygarlığın birey üzerindeki yasaklamaları, engellemeleri ve kuralları ortadan kaldırıldığında insanların büyük bir çoğunluğu hatta hepsi başına buyruk davranmak isteyecek ve bunun sonucunda da kaos meydana gelecektir” düşüncesi yatmaktadır. Freud doğa durumunu bir kaos hali olarak kabul eder ve uygarlığın yok edilmesi için uğraşmayı tamamen reddeder. Bütün uygarlıkların mücadele etmek zorunda kaldıkları düşmanlığın nedeni en temelde toplumsal ahlak kuralları ile tezahür eden kültürel yasaklamalardır. Kültürün getirdiği ilk ve en önemli kısıtlama cinsel hayatın kısıtlanmasıdır. Daha ilk kültürel aşama olan totemizm aşaması, ensest nesne seçimi yasağını da beraberinde getirmiştir.Fakat uygarlığın cinsellik konusuna getirdiği kısıtlama ve yasaklamalar, bir toplum olarak yaşayabilmek için gerekli ve zorunludur. Çünkü insan sadece ılımlı, yumuşak, sevgiye muhtaç, olsa olsa ancak kendisine saldırıldığında kendini savunmayı bilen bir varlık değildir. Aksine o muazzam bir ölçüde saldırganlık eğilimi de taşımaktadır. Dolayısıyla insan için öteki sadece muhtemel yardımcı ve cinsel nesne değil, saldırganlığını o kimse üzerinden doyuma ulaştırma, ona acılar verme ve öldürme yolunda bir girişimdir de. Bu durumu en iyi anlatan Hobbes’un “Homo homini lupus” sözü Freud’un insan görüşünü özetlemektedir. İnsan insanın kurdu olunca insanın oluşturduğu kültürde de gerilimlerin, çatışmaların ve huzursuzlukların olması kaçınılmaz bir durumdur: "Dini kıyımlar ve savaşlar nedeniyle 5O milyondan fazla kişinin hayatlarını kaybettiği tahmin ediliyor. Aralarında basit bir kuşun kanı kadar değeri olan bir kişi yok muydu?" Syf. 38 Sade* "Ne kadar tuhaf olduğunu düşünürseniz düşü­nün, mutlak anlamda canice olabilecek tek bir eylem olmadığı gibi mutlak anlamda erdemli denilebilecek tek bir eylem de yoktur. Her şey bizim geleneklerimi­ze ve içinde yaşadığımız iklime bağlıdır; burada suç olan şey yüz fersah daha aşağıda çoğu zaman erdem kabul edilir, bir başka yarımkürede erdem olarak gö­ rülen şey, tersine dönerek bizim için suç olabilir. Tek bir dehşet yoktur ki tanrısallaştırılmamış olsun, tıpkı gölge düşürülmemiş tek bir erdem olmaması gibi ... " Syf. 39 Sade *** Peki bu saldırganlık karşısında uygarlık ne gibi önemler almaktadır? Uygarlık, kendisine karşıt yönde hareket eden saldırganlığın önüne set çekmek, onu zararsız hale getirmek amacıyla çeşitli araçlar kullanmaktadır. Bu araçlar yukarıda bahsedilen sanat, din ve bilim gibi uygarlığın tinsel öğeleridir. Bireylerin saldırganlık dürtülerini yücelterek zararsız hale getirmede bu öğelerin büyük etkisi vardır. Bu alanlardaki uğraşılar birbirlerinden farklı da olsalar bireye yaşattıkları haz hemen hemen aynıdır. Birey bu hazla narsistik türden bir doyum sağlar ve içindeki yıkıcı dürtüleri tamamen yok etmese de en aza indirgeyerek kültürel yaşama katılmış olur. Böylece uygarlık yok olma tehlikesinden kurtulmuş olur. İnsan türünün kader sorusu, kültürünün gelişmesinin, insanların bir arada yaşamalarından kaynaklanan saldırganlık dürtüsüne hakim olmasının mümkün olup olamayacağı ve olursa bunun ne ölçülerde mümkün olacağı sorusudur. Bu sorunun cevabı oldukça zordur. Freud da kültür incelemesinin sonucunda bu sorunun cevabını kesin ve net olarak vermemiş ve bu sorunun çağlar boyunca süreceğini belirtmiştir. Onun bu tespiti oldukça yerindedir. İnsanlar doğa güçlerine hakim olarak bu güçlerin yardımıyla birbirlerinin kökünü son insana kadar kazımakta hiç de zorlanmayacak hale gelmişlerdir. Günümüzdeki huzursuzlukların, tedirginliklerin, mutsuzlukların, endişeli hallerin büyük bir kısmı buradan kaynaklanmaktadır. Bu durum karşısında Freud’un temennisi ezelî, ebedi Eros’un, aynen kendisi gibi ölümsüz rakibi ile mücadelesinde direnip saldırılara başarı koyması ve üstünlük kazanmasıdır: "Savaştan daha ölümsüz olan ne vardır?" Syf.40 Sade "Birisi güvende olmadığı için ağlarken, diğeri kor­kar, krallar bu yüzden zalimdir." Syf.40 Sade "Biz canavarlar da gerekliyiz doğaya." Syf.43 Sade *** Freud’un insan doğası görüşü belirlenimcidir. Ona göre insanın bir yanını Eros, diğer yanını Thanatos oluşturmaktadır ve bu iki ilke arasındaki sonu gelmeyen mücadele hem bireyin hem de uygarlığın kaderidir. Freud, sadece insan doğası konusunda değil uygarlık kuramını oluştururken de mitolojik öğelere başvurmuştur. O, uygarlığın temeline Yunan mitolojisinden esinlendiği Oedipus kompleksi ve Eros’u yerleştirmiştir. Bu kavramların bilimsel olup olmadığı ya da bilimsel bir teorinin temeli olup olamayacağı tartışmalıdır. Bilimsel olsun ya da olmasın Freud’un insan ruhu hakkındaki metaforik açıklaması muazzam bir kültürel güce sahiptir. O, varlığın Logos olan özünü Eros olarak değiştirmiş ve bu ontolojik temellendirme çerçevesinde uygarlık kuramını ortaya koymuştur.Bununla birlikte Freud, bu kuramla çağına damga vurmuş olan iki dünya savaşının nedenlerine de cevap vermiştir. II. Dünya Savaşı’nın başlamasına yakın bir zamanda Einstein, hem bir aydının insanî duygularıyla hem de ortaya koyduğu kurama dayanılarak atom bombasının yapılacağı ve kullanılacağı endişesiyle Freud’a bir mektup yazmıştır. Einstein’ın mektubundaki soru açıktır: “İnsanlığı savaş belasından kurtarmanın bir yolu var mıdır?”Freud’un cevabı ise olumsuzdur. Savaş, kültürel gelişimin bize kazandırdığı iç dünyaya ters düşen bir durumdur; dolayısıyla bizler ister istemez savaşa karşı tepki duyar ve onu kabul edilemez bir durum olarak algılarız. Fakat insanların geri kalanının barışsever olması için daha ne kadar beklememiz gerekir? Bunu kestirmek imkansızdır. Kültürel gelişim savaş karşıtı bir gelişim olmakla birlikte savaşı tamamen ortadan kaldırmak için yeterli değildir. Savaş ilk olarak insan doğasında Eros ile Thanatos arasında başlamıştır ve insanlık var olduğu sürece de devam edecektir: "Yok etme bilimi değilse nedir savaş? Alenen savaş tekniklerini öğretmek ve en hünerli katiller oldukla­rını kanıtlayanları madalyalarla ödüllendirmek tuhaf bir körlük değil midir?" Syf.45 Sade "Felsefenin kutsal ateşinin ruhumuzu bir anlığına aydınlatmasına izin verelim; kişisel nefretleri, inti­kam duygularını, savaşları, kısacası, cinayete sebep olan sonu gelmeyen nedenleri karşımıza çıkaran şey Doğa'nın sesinden başka ne olabilir? Bu, ölüm ku­san eylemler konusunda bizi yüreklendirdiğine göre, Doğa'nın bunlara ihtiyacı var demektir. Vahşilik, kötülük olmanın çok ötesinde, Doğa'nın içimize kattığı ilk duygudur.Çocuk akıl çağına gelme­den oyuncağını kırar, annesinin memesini ısırır, kuşu­nu boğazlar; daha önce de söylediğim gibi, Doğa'nın kanunlarının bizden çok daha net olarak görülebil­ diği hayvanlara vahşilik işlenmiştir; vahşet duygusu, Doğa'ya uygarlıktan daha yakın olan yabaniler arasın­ da daha yaygındır; o halde vahşiliği acımasızlığın bir sonucu olarak görmek saçmadır." Syf.48 *** Freud' a göre insanın en temel dürtüleri saldırganlık ve cinselliktir. Fakat insanların bir arada yaşayabilmesi için saldırganlık ve cinselliğin başka bir otorite tarafından dizginlenmesi ve bazı dürtülerin bastırılması ve yön değiştirmesi gerekmektedir. İnsanın doğuştan getirdiği bu dürtüleri bastırması ise çok kolay olmamakta ve gerilimlere neden olmaktadır. Bu dürtülerin önüne set çekebilecek olan ve kültürün devamlılığını sağlayacak olan sanat, din ve bilim gibi kültürün tinsel dinamikleridir. Birey toplumsal ahlak kuralları nedeniyle yaşadığı engellenmenin yaşattığı gerilimler ve doğasındaki saldırganlığın verdiği yıkıcılık arzularını bu alanlardaki uğraşıları ile gidermektedir. Bireyin bu uğraşılarla yaşadığı doyum ve Eros’un yarattığı uyum insanları bir arada tutmakta ve uygarlığın devamını sağlamaktadır. Fakat bu dinamikler de kültürdeki huzursuzluğu tam olarak yok edememektedir. Birey ve uygarlık var olduğu sürece aralarındaki gerilim de var olmaya devam edecektir. Bu gerilimlerden dolayı bazı bireylerde nevrozlar meydana gelmektedir. Freud bu nevrozları kültürel gelişme için insanlığın ödemesi gereken bir bedel olarak görür. O, her ne kadar uygarlaşmanın bireyi kısıtladığını ve bu nedenle nevrotik rahatsızlıklara yol açtığını vurgulasa da, birey-toplum sorunsalı söz konusu olduğunda her zaman toplumdan ve uygarlıktan yana olmuştur. Yani ona göre uygarlığın bireye uyguladığı baskı olması gereken bir baskıdır: "Bu kadar kalabalık bir toplumun bir bireyinin ek­sik veya fazla olmasının ne önemi olabilir? Kanunları, gelenekleri, alışkanlıkları zarar mı görür? Toplumla­ rın üzerinde bir bireyin ölümü hiçbir zaman herhangi bir etki uyandırdı mı? En büyük savaşın kaybedilme­ sinin ardından, dünyanın yarısının, hat t a tamamının yok olmasından sonra kurt u lacak birkaç insan en ufak bir farklılık hisseder mi? Hayır, asla! Doğa da bundan fazlasını hissetmeyecektir ve insan soyunun tamamen ortadan kalkmasının peşisıra gezegenlerin hareket et­ meye devam et t ikleri görülünce her şeyin kendisi için yaratıldığına inanan insanın ahmakça kibri epey kafa karışıklığı yaratacaktır." Syf. 49 Sade *** Freud aile, devlet ve toplumdaki karşılıklı insan ilişkilerini ayarlayacak düzenlemelerin yetersizliği”, yani insanın doğasının zorluğuna işaret eder ve Freud, bunun insan çabasıyla aşılabilecek bir şey olmadığını söyler. Bu temellendirmelerle o adeta uygarlığın bireylere uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya çalışmakta ve her ne kadar mutsuzluk kaynağı da olsa “olması gerekenin ve doğru olanın” uygarlığın bu durumunda mevcut vurgulamaktadır. Yani Freud çok güçlü bir uygarlık savunucusudur. O, distopik bir uygarlığın anarşi ortamından çok daha iyi olduğunu düşünmektedir ve bu nedenle kültür düşmanlığına şiddetle karşı çıkmaktadır. Çünkü uygarlık var olsun ya da olmasın mutlu olma ihtimalimiz zaten yoktur. Bu nedenle kültüre gereksiz bir düşmanlık beslemek yerine Eros ile Thanatos arasındaki mücadelede Eros’un galip gelmesi için çaba harcanmalıdır. Bu çaba Thanatos kaynaklı yıkıcı ve yok edici dürtülerin kültürel alanlarda yüceltimine yönelik bir çabadır. Böylece birey sanat, din, bilim gibi alanlardan elde ettiği doyumla Thanatos’un etkisini mümkün olduğunca azaltmış olacaktır: "Vahşet, uygarlığın henüz yok edemediği insani bir güçtür: yani bir erdemdir, kötülük değil." Syf. 51 Sade "Aşırılık yapan insanlardan korkuyorsunuz ne gülünç!" Syf.54 Sade "Siyasete göre cinayet bir suç mudur? Tersine, ne yazık ki bunun, siyasetin en önemli ve en büyük araç­ larından biri olduğunu itiraf etmeliyiz." Syf. 56 Sade Son Kaynakça: FREUD, Sigmund, Mutlu Olma İhtimalimiz, (çev.:Mustafa Fırat), Zeplin Yayınları, İstanbul 2014. FREUD, Sigmund, Psikanaliz Üzerine, (çev.: A. Avni Öneş), Say Yayınları, İstanbul 2002. FREUD, Sigmund, Uygarlık, Toplum ve Din, (çev.: Emre Kapkın), Payel Yayıncılık, İstanbul 2004. FREUD, Sigmund,Yaşamım ve Psikanaliz, (çev.: Kamuran Şipal), Say Yayınları, İstanbul, 1993. FROMM, Erich, Sigmund Freud’un Misyonu, (çev.: Salih Ak), Ayraç Yayınları, Ankara 2009. HORNEY, Karen, Çağımızın Nevrotik Kişiliği, (çev.: Selçuk Budak), Ekin Yayınevi, Ankara 1990. MARCUSE, Herbert, Eros ve Uygarlık: Freud Üzerine Felsefî Bir İnceleme, (çev.:Aziz Yardımlı), İdea Yayınları, İstanbul 1998.
En Çok Kendisine Yabancıdır İnsan
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
4