1000Kitap Logosu
Mary Shelley

Mary Shelley

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8,7bin
Okunma
396
Beğeni
13,4bin
Gösterim
Tam adı
Mary Wollstonecraft Godwin Shelley
Unvan
İngiliz Yazar
Doğum
Somers Town, Londra, Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1797
Ölüm
Chester Square, Londra, Birleşik Krallık, 1 Şubat 1851
Yaşamı
1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikayeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler. Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikayeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı. Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür. Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner (1837), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826'da yayımlanan apokaliptik bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.
Frankenstein
Okuyacaklarıma Ekle
Mathilda
Okuyacaklarıma Ekle
Son İnsan
Okuyacaklarıma Ekle
Karanlık Yazılar
Okuyacaklarıma Ekle
Frankenstein Cilt 1
Okuyacaklarıma Ekle
Frankenstein Cilt 2
Okuyacaklarıma Ekle
Frankenstein
Okuyacaklarıma Ekle
Mary and Maria
Okuyacaklarıma Ekle
Transformation
Okuyacaklarıma Ekle
272 syf.
CENNETİ YİTİRMEYİ YENİDEN GÖZE ALMAK YA DA PROMETHEUS'A TEKRAR HIRSIZLIK YAPTIRMAK "Hepimiz için bir hayâlet hikayesi yazalım" dedi Lord Byron. 1816 yılında Mary Shelley ve eşi Percy Bysshe Shelley İsviçre'ye gittikerinde genç şair Byron Childe Harold'u yazmaktaydı. John Polidori'nin de dahil olduğu bu grubu hayâlet hikayesi yazmak, başlangıçta cezbetse de heveslerinden kısa sürede vazgeçip şiirin koynuna geri döndüler. Ama Mary farklıydı... Mary Shelley... Bugün bu ismi, kendisi, Frankenstein'ın ünlü yazarı ve bilim kurgunun ilk rahminin sahibi olarak tanımak bir şans değil. Shelley için şans olan ebeveynleri ve arkadaş çevresi olabilir bile diyemiyorum çünkü kurmaca yazmak için büyük bir hayal gücü gerekiyor. Onun çevresi sadece hayal gücünü besleyen unsurlardan ibaret. Mary 1797 yılında Londra'da yaşama merhaba dediğinde,  'Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi' ni yazarak yüzlerce yıllık kokuşmuş eşitsizliğe kafa tutan anne Mary Wollstonecraft kızına ancak elveda diyebilmişti. Dünyaya annesiz devam etmek zorunda kalan Mary, babası  siyasetçi yazar William Godwin ile birlikte büyüdü.  Daha ilk gençlik yıllarında hikayeler yazan Mary, ilerleyen yaşlarında felsefeye ilgi duyarak edebiyat sevgisini büyüttü. 17 yaşına geldiğinde o dönem evli olan romantik şair Percy Bysshe Shelley'ye aşık oldu. Bu ilişki hem Mary'nin babasını hem de Shelley'nin eşini çok üzdü. Evlilikleri ancak iki yıl sonra, Shelley'nin eşi öldüğünde mümkün olabildi, o zamana kadar kaçaktılar. Mary Shelley'nin evliliği düşünsel dünyasını fazlasıyla etkiledi. Şair eşi bir romantikti, Darwin'e (?) de uzak değildi. Byron'un da katıldığı toplantılarda bilimsel gelişmeler hakkında konuşulur ve daha çok genç yaştaki Mary Shelley de bu anlardan her anlamda beslenir. Mary'nin Çağı 18. yy. Prometheus'un ateşinin hiç olmadığı kadar alazlandığı çılgın bir çağ. Laboratuvarlardan sızan kimyasallar, buhar makinalarının sonsuz sisi arasında yoksulların ışığa yenilen gözleri. O gün kıtalar arasındaki mesafeyi azaltan bir geminin ölüm de taşıyabileceğini günümüzdeki kadar net görebilen var mıydı? Yeni dünyanın zevklerini tatmak, bu zevklere nasıl kavuşulduğu sorusunu sormayı akla bile getirtmiyordu. Çalmıştı Prometheus ateşi tanrılardan, tanrıların adaletsizliğine karşı gelmiş ve ilk isyanı doğurmuştu zavallı titan. Ateşin nelere hizmet edebileceğini düşünmeyen titan. Bitmeyen Başlangıçlar ve Cennet Arayışı Başlangıçta Titanlar vardı. Bir başka başlangıçta yalnız su. Sonra Adem'i yarattı tanrı. Havva sonradan, ikinci, hep öteki. 17. yy ortalarında İngiliz şair John Milton, Adem ve Havva'yı bildiğiniz gibi yeniden yarattı. Ama onun için cennetten kovuluş daha ön plandaydı. Yitirildi Cennet, ilk yitiren şeytandı, ardından ona uyan yaratılanlar... Bir asır sonra Charles Robert Darwin çıktı sahneye. Bir çizik attı titanlara da Milton'a da. Doğal Seçilim Yoluyla Evrim Kuramı'nı koydu ortaya. Bir daha yarattı insanı Darwin, topraktan değildi yaratılan bu kez. Shelley küçük Darwin'den çok daha önce yazmıştı Frankenstein'ı. Peki eserinde atıfta bulunduğu diğer Darwin kimdi?  Çok uzakta değil aranılan yanıt, Erasmus Darvin, Charles Darvin'in büyük babasından başkası değil. Shelley'yi etkileyen dede Darwin hem bir botanikçi, hekim hem de şairdi. Cansız varlıklara hayat vermenin imkansız olmayan bir olay olduğunu savunan büyük Darvin, Sanayi Devrimi'nde büyük rol oynayan aynı zamanda Shelley'ye de ilham olan bilim insanı. Peki Mary Shelley de bir cennet yaratmak mı istemişti? İnsanların ölümsüz olması için kendi Prometheus 'u Frankenstein'ı yarattı Mary. Bir insan, bir Adem'di yaratılan ve insanları mutlu edecek, ölümü silip atacaktı. Peki bu ateşin neleri yakabileceğini düşünmemiş miydi? Yoksa bile isteye mi bir Adem yaratıp ona yükledi tüm günahları?  Frankenstein Zamanı Frankenstein'ı kısır bir tanımlamayla sunmamaya kararlıydım. Kitapla yolculuğum ağır aksak ilerlese de hakkında yazmasam olmayacaktı. Mary Shelley'yi en sona sakladım hep. Percy şiirlerini ne kadar çok sevdiğim de, anne Mary'yi tarihsel okuma aşkımdan dolayı feminist litaratürde Olympe de Gouges'la eş olarak okurken nasıl beğendiğim de yakınlarımca bilinir. Bir eseri çağından bağımsız düşünemem. Ancak bugünün bakışıyla da değerlendirmenin önemini savunurum. Frankenstein'ı bitirdiğimde arkadaşlarımın nasıldı sorularına kısa süre yanıt veremedim. Ancak ağzımdan çıkan ilk kelime 'Toy' oldu. Evet genç Mary'nin eseri toy ama onun yaşadığı dönem ve yaşı düşünüldüğünde ise harika bir yapıt haline geldi benim için.   Mary Shelley 1814 yılında Avrupa seyahati sırasında iki asır evvel bir simyagerin  deney yaptığı Frankenstein Kalesi'ni izledi. Ren Nehri boyunca yaptığı yolculuğu Cenevre'de bulunuşu ve üç şair dostu ile en iyi korku hikayesini yazma oyunu onun Frankenstein'ı yaratmasının temellerini oluşturdu. Shelley'nin çizdiği yaratığın John Henry Fuseli'nin The Nightmare tablosu ile doğduğu da bir diğer görüş. Bilim kurgu eserlerinin ilk örneği kabul edilen Frankenstein'ın Gotik bir roman aynı zamanda romantizm etkisinde bir eser hatta ileri giderek Modernizm eleştirisi olduğunu yazmakta mahsur görmüyorum. Mary başlangıçta kısa bir hikaye yazdı. Ancak eşi Shelley onun adına yakışır bir eser ortaya koymasını ve kendisini aşmasını istedi. Belki de içindeki cevheri en iyi bilendi. Frankenstein'ın başlangıçta kısa bir hikaye oluşu göze çarpıyor. Sanki Shelley kurmacasını genişletmek adına karakterler eklemiş ve bu ekler de birer yama gibi durmuş. Dikiş izlerini saklayamayışı romanın başlangıcında anlaşılıyor. Genç bilim öğrencisi Frankenstein'la karşılaşmıyıoruz başlangıçta,  tabii ki bu zorunlu değil ancak finalle bağlantı kurduğumuzda bir yama oluşuna karar veriyorum. Adettir yazalım,  genç bilim insanı Frankenstein'ın ortaya çıkışı, aile bireylerin tanıtımı,  eğitim için ülke değiştirmesi, burada bilime gönül verip kendini aşması,  insanlık yararına bir yaratık ortaya çıkarırken o yaratığın,  iblisin, Frankenstein ve sevdiklerinin sonu olması,  eser boyunca değişen ama hep "ben" olan anlatıcısı basit bir kurmaca özelliği gösteriyor. Frankenstein genç bir bilim insanı; galvanizmle, cansız varlıklara hayat verme gibi ilginç bir o kadar da imkansız görüneni başarıyor, kurguda. Yaratılan bir Adem! Evet yine bir Adem ama aynı zamanda bir iblis, çünkü çirkin bir yaratık. Yaratılış'da olduğu gibi şeytanı sevmeyerek ona düşman olan yaratan. Ama yaratılan ortada, yapayalnız bir şeytan... Evet yaratığı Frankenstein olarak biliyor kitaba uzak olanlar, oysa iblis, Lucifer demek gerekiyor. Shelley'nin toyluğu iblisin yaşamla tanışma anlarında ortaya çıkıyor. Bir sürü problem, iblis uzak mesafeleri nasıl kat etti, nasıl bir çırpıda dil öğrendi, Frankenstein'a küçük süprizler yapmayı nasıl öğrendi? sorularına küçük yanıtlar veriyor Shelley, tabii kimine yeterli. Burada tamamen Milton etkisi görüyoruz. İblis kendini Adem yerine koyup bir Havva istiyor tanrısından, Milton diliyle tıpkı o uyanışla... Ama çoktan katil olan, Frankenstein'ın sevdiklerini öldüren iblise red yanıtı geliyor tanrısından... Ve tüketiyor her şeyi iblis, yok ediyor dünyasını Frankenstein'ın... Özet geçmek bana göre olmasa da yaptım bir hata. Mary Shelley'nin müthiş bir hayal gücü var. Eserini kendi adıyla yayınlatamadığı, eril gücün buram buram koktuğu bir çağda kimsenin hayal dahi edemediğini küçücük yaşında başarıyor. Temelde kurgusu, bilim ve çağ ilişkisini eleştirmesi, yer yer siyasi mesajları ki Türk düşmanı gibi görülüyor, son derece ilginç. Eserinde Milton tozunun hakim olduğunu varsaymak lazım. Eşinin dizeleri parlak simler gibi serpilmiş. Feminist bir anneye rağmen neden Adem yarattın Mary? sorusu pek çok kadın okurun merak ettiği bir sorudur. Neden ondan sonraki, ikinci olan,  Havva fikrini koydun yine... Yarattığın Adem'in bir canavara dönüşmesi belki de cevabın...  Frankenstein'ın korkunç iblisi yine bir erkek evet, ve o erkek belki de eş Shelley,  Lord Byron ya da erkeklerin tamamı. 2017 yapımı Mary Shelley filminde bu konuya mantıklı kurgusal cevaplar veriyor. Filme göre Bay Shelley'nin yaşam tarzı,  ateist bakış açısı, kadın erkek bağına karşı oluşu ve sadakati önemsiz buluşu resmediliyor. Percy Mary'yi defalarca aldatıyor, onu kandırıyor ve sahip oldukları bebeklerinin ölümüne -belki- sebep oluyor. Mary'ye tüm bu acıları yaşıtan Percy gibi bir erkek yaratık çizilmesi son derece makul bu anlamda. Hatta Frankenstein'a da Percy Shelley'ninki gibi bir aile çizilmesi dahi ortak noktalardan. Mary Shelley'nin yarattığı erkek iblisin nasıl yıkıcı olduğunu göstermesi Mary Wollstonecraft'ın kızına yakışandı diyerek tarafımı belli etmeliyim. Ve son olarak Romantizm -iyi ki varsın!- ... Sanayi devrimine bir tepki demek en basit tanım olabilir. Romantizm sizin sandığınız değildir demeden de geçemem. Aydınlanma ve Romantizm'i ayrı da düşünemem. Mary Shelley'de bir romantik bana kalırsa. Onun Prometheus'u Frankenstein. Ateşi çalan ya da insan yaratan. Ama sonuçlarını tahayyül dahi edemeyen. Bu eserin alt başlığı bu yüzden çok önemli. Gelişmek bazen gelişmek değildir. Ateş bildiğiniz gibi ... Ben yazdım, ben tek başıma yazdım demelisin, dedin Mary Shelley! Sen bilim kurgunun biricik annesi,  Romantizmin eşisin. Demens  hâlim de şimdi bitsin :)
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Okuyacaklarıma Ekle
256 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Frankenstein 200 Yaşında!
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895 Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizide Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır. Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim. Hazırsanız, incelememize başlayalım… Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Şaşkındım, kitap bir türlü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım. Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım. Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim. Tanrı’m – Allah’ım; Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!... Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim. İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir. Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız. İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten. Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul. Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten. Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895
Frankenstein
8.4/10 · 7,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
245 syf.
·
2 günde
her şey mary shelley’in uykuya tam dalmadan gördüğü bir kâbusla başladı. bu kâbustan çok etkilenen shelley, buradan hareketle bir roman yazmaya karar verdi ve böylelikle 1818 yılında, hâlâ klasikler arasında sayılan frankenstein romanını yayımladı. roman, korku türünde olarak değerlendirildi ama muhtemelen shelly’in amacı insanları korkutmak değildi. doğumu sırasında annesinin ölmesinden çok etkilenen yazar bunun isyanını hep içinde taşıdı. zaten romanında da tanrısına başkaldıran bir karakteri işlemesi de bu isyanın izlerinden başka bir şey değildi. yaşadığı mutsuz zamanların, kayıplarının hesabını sordu. cevabına ulaşabildi mi bilmiyoruz fakat ardında unutulmayacak çok cümleler bıraktı. pek çoğumuzun sandığının aksine; frankenstein, canavarın değil ona can veren doktorun ismidir. doktor, önce metafiziğe, sonra doğa bilimlerine ve en çok da şöhrete ilgi duyduğundan; mezarlardan topladığı parçaları birleştirip akıllı ve hissedebilen bir yaratık meydana getirir. ismi yoktur. yazar onu; yaratık, canavar ve iblis olarak anar. kitabın alt başlığı; modern prometheus’dur. neden bu isim seçilmiştir? yunan mitolojisinde bir titan olan prometheus, isyan sırasında tarafsızlığını koruduğu için zeus tarafından olympos’a kabul edilir. ancak intikam isteğini gizlemektedir ve bunun için kendi göz yaşlarından yoğurduğu balçıkla insanı yaratır.(frankenstein gibi, tanrılara isyan etmiştir böylece). gelelim konusuna; romanın kahramanı tıp öğrencisi victor frankenstein; hastalıklara son verebilmek için insanı yeniden yapmayı, böylelikle de ölümsüzlüğe ulaşmayı istemektedir. deneyleri sonucunda yaşamın sırrını keşfeder ve bunu üstün bir insan yaratarak kullanmaya karar verir. çeşitli mezar ve mahzenlerden topladığı ceset parçalarını bir araya getirir. insan vücudunun karmaşık parçalarıyla uğraşmanın zorluğu yüzünden 2,50 metre boyunda ve buna orantılı bir genişlikte üstün bir insan yaratmaya karar verir. galvanizm, simya ve elektrik gücünü kullanarak aslında isimsiz olan ama okuyucuların kendi adıyla, frankenstein olarak bildiği ucubeyi yaratır. fakat ondan memnun kalmaz ve kaçar. yaratık ise kendisini yaratanı tanıyordur ve neden insanların ondan korkup kaçtıklarını bilmiyordur. babasını (dr. frankenstein’ı) bulup, ondan hesap sormak ister. yüreği müşfik, mizacı yumuşak olsa da görenlerde korku uyandırdığı için toplumdan tecrit edilir. bir müddet sonra bir aileyi izlemeye başlayan frankenstein, ailedeki fertlerin birbirlerine karşı duyduğu sevgiyi görür ve kendisini yalnız hisseder. babasından bir eş ister; ancak dr. frankenstein onun duygularını önemsemez. yalnızlığı arttıkça acımasızlaşır ve kendisini yaratandan korkunç bir şekilde öç almaya girişir. önce dr. frankenstein’ın en küçük kardeşini öldürür. açılan bir dava sonucunda diğer kardeşi ise suçlu bulunur ve idam edilir. dr. frankenstein daha bu vicdan azabını çekerken, elizabeth’le evlendiği ilk gece elizabeth de canavar tarafından öldürülür.  bunun üzerine canavarı yok etmek üzere peşine düşerek sonunda kuzey kutbu’na ulaşır. kutup kaşiflerinden kaptan robert walton tarafından kurtarılıp onun gemisine alınır. iyice yorgun düşen victor kaptan’a hikâyesini anlattıktan sonra ölür. birkaç saat sonra kaptan walton canavarı yaratıcısının cesedinin üzerinde ağladığını görür. canavar ona yaşamından nefret ettiğini vicdan azabından kurtulmak için kutbun uzak bir köşesinde kendini yakacağını başka birisi daha benzeri bir canavar yaratmasın diye bedenini yok edeceğini söyler. daha sonra yüzen bir buz parçasına atlar ve karanlıkla sisin ardında gözden kaybolur. ölüp ölmediği ise belli değildir. son olarak, kitabın 2 asır önce yazılmasına rağmen bu denli aforizmalarla dolu olması beni oldukça etkiledi. ancak yazarın kitapta türkler ile ilgili yazdığı bazı kısımların da haksızlıklarla dolu olduğunu söylemek zorundayım. okurken bu duruma karşı öfkelenmemek elde değil. tabi her şeye rağmen okunması gerekli bir kitap diye düşünüyorum. keyifli okumalar dilerim.
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Okuyacaklarıma Ekle
272 syf.
·
7 günde
·
Puan vermedi
Mary Shelley, Percy Bysshe Shelley ve “Frankenstein ya da Modern Prometheus’’
''İnsan zihni için, üst üste yaşanan olayların duyguları ayağa kaldırmasının ardından gelerek, ruhu hem ümitten, hem de korkudan azade kılan eylemsizlik ve kesinliğin mutlak sükûnetinden daha acı verici şey yoktur.''* William Godwin ve Mary Wollstonecraft'ın kızı ‘’Mary Wollstonecraft Godwin’’, 30 Ağustos 1792’de Londra'da dünyaya geldi. Eylül ayında annesi, lohusa hummasından hayatını kaybetti. 1801 yılında babası, Mary Jane Clairmont ile evlendi. Londra yakınlarındaki Somers Town'da yaşamaya başladılar. Mary, kendi imkânlarıyla kendini eğitti ve babası onu okula göndermedi. 1808 yılında ilk şiiri ‘’Mounseer Nongtongpaw’’u¹ yayımladı. 1812 yılında Percy Bysshe Shelley ve eşi Harriet Westbrook Shelley ile tanıştı. 1814 yılında Shelley ile tekrar karşılaştı ve dost oldu. Ertesi ay beraber Avrupa'ya kaçtılar. Fransa, Almanya, İsviçre ve Hollanda'yı gezdiler. Eylül ayında İngiltere’ye döndüler. Şimdi biraz Percy Bysshe Shelley’nin hayatına göz atalım; çünkü onun hayatı da Frankenstein’ı anlama yolunda önemli bir rol oynuyor: Hali vakti yerinde, toprak sahibi bir ailenin tek oğlu olarak 1792'de dünyaya gelen Percy Bysshe Shelley, on sekiz yaşından sonra, hiç anlaşamadığı babasıyla, pek sözünü etmediği annesiyle ve iyi geçindiği halde, kız kardeşleriyle ilişkisini kesti. Fazlasıyla eli açık olduğu için ömrü boyunca para sıkıntısı çekti. Babası, İngiltere'ye egemen olan yüksek sınıfın dar kafalı bir üyesi, sıradan bir adamdı. Shelley çok küçükken bile, babasının otoritesine ve babası gibilerin temsil ettikleri her şeye aşırı bir tepki gösterdi. Daha on bir yaşındayken yazdığı, elimize geçen ilk mektubunda, bunun sevimli bir örneğini görürüz: O sırada mektupları "I am, Sir, your obedient servant" (Sizin, efendim, itaatkâr hizmetkarınızım) tümcesiyle bitirme geleneği vardı. Ama küçük Shelley, "not"ın altını çizerek, "I am not your obedient servant" (Sizin itaatkâr hizmetkarınız değilim) diye bitirdi ilk mektubunu. Büyüyünce de, herkesçe kabul edilen görüşlere ve geleneklere hep başkaldırdı; ömrü boyunca, "Sizin itaatkar hizmetkarınız değilim," diyerek meydan okudu onlara. ‘’Herkes denilen o uydurma canavar,’’ diye tanımladığı çevre baskısını, değil sadece düşünce ve davranışlarıyla, kılığı kıyafetiyle bile her zaman yadsıdı; örneğin başına hiç şapka geçirmeden, açık yakalı beyaz gömleklerle gezindi hep. Shelley 12 yaşına basar basmaz Eton’a gönderildi, bu okula İngiltere’de ‘’halk okulu’’ deniyordu fakat sadece soyluların gidebileceği özel bir okuldu. 15. yüzyıldan beri eğitim verdiği için en eskisiydi. Eton’un havasında hiç uymadığı için ona ‘’Mad Shelley’’ (Deli Shelley) adı takıldı fakat o hiçbir şekilde yılmadı, okulda zamanının çoğunu ıssız yerlere sığınıp okumakla geçirdi. Zaten bu okuma alışkanlığı ömrü boyunca sürdü. İkinci karısı Mary'nin (namıdiğer yazarımızın) günlüğü de, Shelley'nin ve kendisinin okudukları kitapların uzun listeleriyle doludur. Shelley on sekiz yaşındayken Oxford'a gitti. Ama ikinci yarıyılını bile tamamlayamadan üniversiteden kovuldu. Kovulmasının nedeni ‘’Tanrıtanımazlığın Zorunluluğu’’ adlı bir broşür yayımlaması ve bu broşürü üniversitesinin öğretim üyelerinin her birine ve çevredeki tüm piskoposlara gönderilmesiydi. Henüz on dokuz yaşındayken, Shelley kahvehane işleten bir adamın on altı yaşındaki kızı Harriet Westbrook'la evlendi. Kız kardeşlerinin okul arkadaşı olan bu kızı almakla çok yanlış bir iş yapmıştı. Harriet ona hiç de uygun bir eş değildi. Üstelik kıza âşık bile sayılmazdı aslında. Sırf Don Kişotluğundan ötürü bu evliliği göze almıştı: Arkadaşı Hogg'a o sıralarda yazdığı bir mektuptan anlaşıldığına göre, Harriet'in babası, onun ille okula devam etmesini istemekle kızına karşı zorbaca davranıyormuş. Shelley ise, adamcağızın kızın eğitim görmesini istemekle ne denli haklı olduğunu hiç hesaba katmadan, Harriet'e babasının zorbalığına karşı koymasını salık vermiş. Bunun üzerine kız, Shelley'e sığınmış, Shelley de onunla nikâhlanmayı daha doğru bulmuş. Sonra birlikte İrlanda’ya giderler, zaten Shelley’de İngilizlerin ‘’oradan oraya dolanma şehveti’’ dedikleri huy vardır (wander-lust). İrlanda'da birkaç ay kaldıktan sonra Shelley'ler İngiltere'ye dönünce, bu evliliğin yürümeyeceği anlaşıldı. Harriet yalnız yaşı açısından çocuk değildi, akıl açısından da çocuk kalmıştı. Shelley'nin düzeyine çıkamıyor, Shelley de onun düzeyine inemiyordu. Evleneli üç yıl olmuş ve bu arada iki çocukları dünyaya gelmişken, Shelley, Mary Godwin'e (yazarımıza) âşık oldu. 1814 yazında Shelley, Harriet'ten ayrılıp, Mary'yle birlikte İngiltere'den gitti. Kendi ülkesine ancak çok kısa süreler için geri dönerek, ilkin İsviçre'de, sonra da şiirlerinden birinde "paradise or exiles" (sürgünlerin cenneti) dediği İtalya'nın çeşitli kent ve kasabalarında yaşadı ömrünün sonuna değin. Mary ve Percy’nin evliliğe uzanan serüvenlerinin en ilginç yanlarından biri, William Godwin'in geleneklere bağlı herhangi bir baba gibi davranıp, Shelley'yi Mary'yi baştan çıkarmakla suçlaması, kızı bir erkekle nikahsız oturuyor diye kıyametler koparmasıydı. Oysa Shelley, Godwin'i okuya okuya evlenme konusunda koşullanmıştı; karısını bırakıp Mary Godwin'le nikahsız oturmakta da, hayran olduğu bu filozofun ileri sürdüğü kuramları uygulamaya koymaktan başka bir şey yapmıyordu. 1816 kışında Shelley'yi çok üzen bir felaket oldu. Harriet kendini öldürdü. Zavallı kızcağız ahlak düşkünü bazı erkeklerle ilişkiye girmiş, hamile kalınca da kendini Serpentine ırmağına atmaktan başka çare bulamamıştı. Shelley durumunu yasallaştırdıktan sonra, Harriet'ten olan ilk iki çocuğunu alabilmek için mahkemeye başvurdu. Ne var ki, kişiliği üzerine bir soruşturma yapılmış ve yayımladığı ilk uzun şiir olan Queen Mab (Kraliçe Mab) yargıçların eline geçmişti. Siyasal görüşleri çok tehlikeli sayıldığından, kendi öz çocuklarının vesayetini alamadı. Sırf düşüncelerinden ötürü yediği bu ikinci darbe, Oxford'dan kovulmasından çok daha ağır geldi Shelley'ye. 1821 ilkbaharından sonra, Spezzia körfezindeki Lerici'de deniz kıyısında bir evde oturuyor ve çoğu vaktini Ariel adlı küçük yelkenlisinde geçiriyordu. 1816'dan beri yakından tanıdığı Lord Byron'la birlikte, ‘’The Liberal’’ adını taşıyacak olan bir dergi çıkarmayı düşünüyorlardı. Bu dergiyi yönetmesi için Leigh Hunt'ı İtalya'ya çağırmışlardı. 8 Temmuz 1822'de Shelley'yle bir arkadaşı, Leigh Hunt'la görüşmek üzere Ariel'e binip Livamo'ya yelken açtılar. Dönüşlerinde kısa süren bir yaz fırtınası oldu; Ariel battı ve vaktinin büyük bölümünü bu teknede geçirdiği halde yüzme bilmeyen Shelley'yle arkadaşı boğuldular. Birkaç gün sonra Shelley'nin ölüsü bulununca, cebinden Sophokles'in tragedyaları ve Keats'in şiirleri çıktı. Ölü, birkaç arkadaşının huzurunda, kumsalda yakıldı.² Şimdi geri dönelim yazarımız Mary Godwin’in hayatına: 22 Şubat 1815’te Percy Bysshe Shelley ile ilk kızları günü dünyaya geldi ve bir haftalıkken öldü. 1816’da oğlu William dünyaya geldi. Shelley ve üvey kardeşi Claire Clairmont ile birlikte Cenevre'ye seyahat ettiler. Claire, Lord Byron'ın çocuğunu taşıyordu. 16 Haziran'da Frankenstein'ı yazmaya başladı. 30 Aralık'ta Shelley ile evlendi. 1817’de Claire Clairmont, Alba (Allegra) Byron'ı dünyaya getirdi. Mary, 14 Mayıs'ta Frankenstein'ı tamamladı. Percy Shelley ile birlikte yazdıkları History of a Six Weeks' Tour (Altı Haftalık Bir Seyahatin Tarihçesi) yayımlandı. 1818’de Frankenstein yayımlandı. Mary, Kasım ve Aralık aylarında ailesiyle birlikte Roma ve Napoli'yi ziyaret etti. 7 Haziran 1819'da oğlu William Roma'da sıtmadan öldü. Matilda'yı yazmaya başladı. Ekim ayında Floransa'ya taşındı. 12 Kasım’da oğlu Percy Florence dünyaya geldi. 1820’de Matilda'yı tamamladı. ‘’Castruccio, Prince of Lucca’’yı yazmaya başladı; babasının önerisiyle ismini ‘’Valperga’’ olarak değiştirdi. "Proserpine" ve "Midas" oyunlarını yazdı. 1821’de Valperga’yı tamamladı. 1822’de çocuğunu düşürdü ve Percy onu içi buzlu su dolu bir fıçıya atarak iç kanamasını durdurdu. 8 Temmuz günü Percy, Spezia Körfezi'nde boğularak öldü. Mary, Eylül ayında Cenoa'ya yerleşti. 1823’de Valperga yayımlandı, Frankenstein’ın ikinci baskısı yapıldı. 1824’te Son insan romanına başladı. Kocası Percy Shelley'nin şiirlerinin bir derlemesini yayımladı; Percy'nin öfkeli babası, Mary'yi oğlunun adını bir kez daha kullanırsa torununun harçlığını kesmekle tehdit etti. 1825’te Amerikalı oyun yazarı John Howard Payne’in evlenme teklifini reddetti ve 1826’da Son İnsan’ı yayımladı. 1828’de The Fortunes of Perkin Warbeck'e (Perkin Warbeck'in Talihi) başladı. On yıl boyunca yazılarını yayımlayacağı The Keepsake'i kurdu. Paris'teyken çiçek hastalığına yakalandı. 1830’da Lodore'a başladı. Frankenstein’ın üçüncü düzeltilmiş baskısı yapıldı. 1832’de Percy Florence, Harrow'da okumaya başladı. Ertesi yıl Mary oğlunun yanına taşındı. 1835’te ‘’İtalya, İspanya ve Portekiz'in En Muhterem Edebiyatçıları ve Bilim insanlarının Hayatları’’ kitabının ilk iki cildini ve Lodore'u yayımladı. 1836’da Percy Florence'ı Harrow'dan aldı; birlikte Londra'nın Regent's Park bölgesine yerleştiler. 1837’de Falkner romanını ve biyografi çalışmasının üçüncü ve son cildini yayımladı. Oğlu Percy Florence, Trinity Kolej, Cambridge'e kabul edildi. 1838’de ‘’Fransa'nın En Muhterem Edebiyatçıları ve Bilim İnsanlarının Hayatları çalışmasının ilk cildi yayımlandı. Sir Timothy Shelley (Percy’nin babası), Mary'nin oğlunun şiirlerini yayımlamasına izin verdi. 1839’da Percy Shelley'nin tüm şiirleri dört cilt halinde, Mary'nin ön sözleri ve açıklamalarıyla yayımlandı. Fransa'ya dair biyografi çalışmasının ikinci cildi yayımlandı. Percy Shelley'nin şiirlerinin tek ciltlik, düz yazılarınınsa iki ciltlik bir baskısını yayına hazırladı. 1840’ta oğlunun Cambridge'deki arkadaşlarıyla Paris'e gitti. Beraber Almanya, İsviçre ve İtalya'yı gezdiler. Eylül ayında oğlu arkadaşlarıyla İngiltere'ye döndü; Mary ise yıl sonuna kadar kalacağı Paris'e gitti. 1841’de Percy Florence Cambridge’den mezun oldu ve 1842’de oğlu ve arkadaşlarıyla ikinci kez Avrupa’yı gezdi. Paris'te Avusturya’ya karşı savaşmış İtalyalı sürgün Ferdinando Luigi Gatteschi ile tanıştı. 1844’de Percy’nin babası Sir Timothy Shelley öldü; Percy Florence baronluk unvanını ve dedesinin varlığını aldı. 1845’te Gatteschi, Mary'yi kendisine yazdığı mektuplarını ifşa etmekle tehdit etti. 1848’de Percy Florence, genç bir dul olan Jane St. John ile evlendi. Bu dönemde sürekli şikayet ettiği baş ağrılarının beyin tümörü nedeniyle olduğu düşünülmektedir. 1850’de beyin tümörü teşhisi kondu. 1851’de Mary Shelley, Londra'daki evinde elli üç yaşında hayata gözlerini yumdu. Lady Jane Shelley'nin arzusuyla St. Pancras'taki mezarlarından Bournemouth'a taşınan anne babasının yanına gömüldü. Mary Shelley'nin Frankenstein'ın ön sözünde anlattığına göre, Shelley'ler, 1816 yılının yaz aylarında, Lord Byron ve onun özel hekimi Palidari ile birlikte Cenevre'de buluşmuşlardı. Sürekli yağmur yağdığından canları sıkıldığı için, Byron'un önerisi üzerine, her birinin bir korku öyküsü yazması kararlaştırılmıştı. Ancak on dokuz yaşında olan Mary, o gece garip bir düş görmüştü: Düşünde solgun yüzlü genç bir bilim adamı, masanın üstüne eğilmiş, insan yaratmaya çalışıyor; masanın üstündeki yaratık da canlanır gibi oluyordu. Bu düşten esinlenen Mary Shelley, Frankenstein'ı kısa bir öykü olarak yazdı. Ama eşi Shelley, yazdığını beğenip onu yüreklendirdiği için, bu kısa öykü bir romana dönüştü. Yıllar sonra 1862'de Shelley ile ilgili anılar yayımlayan Richard Gamett'e bakılacak olursa, eğer Shelley, karısını neredeyse hipnotize edercesine onu etkilemeseydi, Mary böylesine güçlü bir kitap yazamazdı. Mary Shelley, romanı 1818’de yazmasına karşın 1831’de bazı şeyleri düzelterek elden geçirdi. Ön sözü de 1831 baskısına ekledi. Bazı yayınevleri 1818 versiyonunu bazıları da 1831 versiyonunu daha uygun buldu, ona göre çevirdi. Türkiye’de ise İş Kültür ve Can Yayınları 1831 versiyonunu, İletişim Yayınları ve YKY 1818 versiyonunu çevirdi. Aralarında büyük farklar olmadığı için ikisi de tercih edilebilir fakat romanın 1818 versiyonu da 1831 versiyonu da çok iyi; sadece ek olarak, Mary Shelley, 1831 versiyonuna ‘’usta romancılığını’’ az da olsa dokundurdu. Roman, kâşif Robert Walton’ın kardeşine yazdığı mektuplarla açılır. İnsanlara ışık tutup ‘’şöhret’’ kazanmak için, parası olmasına rağmen, bu işi yapmayı tercih etmiştir. Yolculuklarından birinde buzulların içinde Victor Frankenstein’a rastlar. Oldukça şaşırır fakat rahatça konuşup dertleşebilecek bir ‘’dost’’ istediği için bir o kadar da sevinir. Walton’ın Frankenstein’a karşı ilgisi tıpkı işvereninin Kâtip Bartleby’ye olan ilgisi gibidir. Bartleby de Frankenstein da başlarına gelen olaylardan sonra huzursuz ve mutsuz olmuş, dış dünyaya tamamen kapanmışlardır. Robert Walton ya da işveren gibi insanlar da onların içini açmak için uğraşır, uğraşmakla da kalmaz, aynı zamanda ‘’anlamaya çalışarak’’ hareket ederler. ‘’Başkası kamaraya girdiğinde huzursuzlanıyor. Yine de tavırları öyle gönül alıcı ve nazik ki,’’³ der kardeşi Margaret’a. Walton’ın ‘’anlamaya çalışması’’ Frankenstein’ı harekete geçirir ve trajik öyküsünü anlatmaya başlar. Doğum yerinden, annesinden, babasından, üvey kardeşinden ve arkadaşlarından bahseder Frankenstein. Annesi de, babası da çevresindekiler de çok iyi insanlardır ve kendisi gayet iyi bir eğitim almıştır. Bu eğitim sadece akademik düzeyde değil, aynı zamanda duygusal düzeydedir. Annesi ve babası ona ‘’daha iyi bir insan’’ olmayı öğretmiştir. İleride, üvey kardeşi (ya da birbirlerine hitap ettikleri gibi ‘’kuzeni’’) Elizabeth kızıla yakalanır ve annesi de ona bakar, Elizabeth iyileşir. Daha sonra annesi kızıla yakalanır ve ölür. Bu kurgunun aynısı Stefan Zweig’ın ‘’Kızıl’’ öyküsünde vardır. Öyküde Berger, on üç yaşında ve kızıla yakalanan küçük bir kıza bakar ve kız iyileşir. Daha sonra Berger kızıla yakalanır ve ölür, öykü de böyle sonlanır. ‘’Kızıl... Ölüm... (...) Ama ölmek - içinde pek çok şey buna başkaldırıyordu.’’⁴ Bilimle (‘’doğa felsefesi’’ ile) uğraşan Victor, Ingolstadt Üniversitesi’ne okumaya gider. İlk tanıştığı profesör olan Mösyo Krempe, Victor’un Paracelcus ve Cornelius Agrippa gibi ‘’eski simyacıları’’ okuduğunu öğrenince onunla dalga geçer, ‘’Bunlar çok eskide kaldı,’’ der. İnsan gerçekten de kaderin ne getireceğini bilemiyor. Victor tam bilimle uğraşmaktan vazgeçmişken ve Mösyö Krempe onu daha da soğutmuşken, imdadına Mösyo Waldman yetişiyor. Victor’a candan yaklaşıp ona ‘’Deha sahibi insanların emeği, hatalı biçimde yönlendirilmiş olsa da, nihayetinde çoğu zaman insanlığa sağlam bir fayda sağlar,’’⁵ diyerek ve içtenliğini belirterek, Victor’u küstüğü bilimle tekrar barıştırır. Pessoa, insanlara yapılan iyiliğin bile ne sonuçlar doğuracağını bilemeyeceğimiz için iyilik de yapmam, diyordu. Gerçekten de insan iyiliğin bile ne sonuçlar doğuracağını bilemiyor, Victor Frankenstein bunu iyiye mi kullanacak yoksa kötüye mi? İyiye kullanırsa bile ona iyi getirisi olacak mı? İyilik yaparken bile bu sorular açıkta kalıyor, belirsiz ve puslu oluyor. Kaderin ne getireceği bilinmiyor... Victor'un deyimiyle, “O gün kaderi belirlenmişti.”⁶ Her şey bizi Charles Dickens’ın o harika alıntısına yönlendiriyor: ''Unutulmaz bir gün oldu benim için, çünkü bende büyük değişimler yarattı. Zaten herkesin yaşamında böyle olmaz mı? Yaşamınızdaki sayılı günlerden bir tekini silin... yazgınızın yönü kim bilir nasıl değişik olurdu! Bunu okurken bir dakika durun, sizi çekip götüren zinciri düşünün; ister demirden olsun ister altından, ister çiçeklerden ister dikenlerden örülü olsun... o unutulmaz günlerin birinde ilk halkası yaratılmasaydı, bu zincir belki de size, yaşantınıza hiç dolanmayacaktı.'’⁷ Burada romanın zayıf yanlarından biriyle parantez açalım: Romandaki herkesin ‘’sevgi pıtırcığı ve iyilik timsali’’ olması inandırıcılığını azaltıyor. Justine, Victor, babası, Elizabeth, Mösyö Waldman ve Henry tam anlamıyla ‘’iyi’’, Canavar ise tam anlamıyla ‘’kötü’’ yansıtılıyor. İyi-kötü olan bir tek Mösyö Krempe var herhalde, devamında Canavar’ın da Mösyö Krempe’nin sınıfına girdiğini kavrıyoruz. Devamında Frankenstein, bir tanrı olmaya kalkışır ve yaratıcı olmak için çabalar. Belki de onun başarısızlığının nedeni yaratıcı ile yaratan arasındaki dengeyi bozması ve nispeten dikkatsizce hareket etmesidir. Canavar’ına adım adım yaklaşırken yoğun bir tutkuyla yola koyulur, yaratıcı olma isteği de ağır basar. Biz de bazen bir şey tutkuyla, inatla ve çok çok fazla isteriz; Frankenstein’ın da yaşadığı aynen budur. Bir çocuğun tutkuyla oyuncağı istemesi, bunun için her şeyi göze alması gibi, o da bir şeylere hayat vermeyi, sevgiyi erteleyip her şeyi bir kenara koyacak kadar ister. Freud’un ‘’ID’’ kavramı ile anlatmak istediği de aynen budur, ‘’kâfir parmaklarla ve hayvani arzularla’’ mezardan organlar toplayarak, her ne olursa olsun ‘’yaratmak’’ ister Victor. Ve daha sonra yaratır da kendi Canavar’ını. Ayrıca, Mary’nin birçok kez düşük yapması ve ‘’yaratısının başarısız olması’’, Victor’un yaratısının da onun için bir kaos yaratması, ‘’canavar’’ olmasıyla bağdaştırılabilir. Mary’nin ömrü boyunca birçok eser üretip oldukça üretken olması, ne olursa olsun hiç yılmaması Victor’un yaratma konusundaki azmini ve ‘’kâfir parmaklar’’a aldırmamasıyla benzerlik taşıyor. Yine kendisinin ve eşi Percy’nin yaşamları boyunca insanlığa katkıda bulunma azmi de Victor’un azminin bir yansıması gibi. Yani romanda hem Mary Shelley’nin hem de eşi Percy Bysshe Shelley’nin yaşamından birçok esinti vardır. Tam da burada şu soruyu sorabiliriz: Neden Victor ‘’Modern Prometheus’’tur? Çünkü Victor bilimde bir çığır açıp ‘’yaratan’’ olmayı başarabilmiştir; yaratılan olmaktan çıkmış, kendi zihnini tanrılara kabul ettirmiştir, başkaldırmıştır. Bu yüzden ‘’Yeni bir canlı türü, beni yaratıcısı ve kaynağı olarak kutsayacaktı. Birçok mutlu, mükemmel tabiatlı varlık, ortaya çıkışını bana borçlu olacaktı. Hiçbir baba, çocuğunun minnettarlığını böylesine hak etmemişti. Bu düşüncelerin peşinden giderek şu kanıya vardım ki, şayet cansız bir maddeye can verebiliyorsam, zamanla (şimdilik bunu imkânsız bulsam da) ölümün vücudu çürütmeye başladığı yerde, hayatı tekrar yeşertebilirdim,’’ ⁸ der. Tanrı kompleksini en iyi yansıtan alıntı budur. Prometheus da insanlara can ve zeka vermiştir, artık insanlar ortalıkta boş boş dolaşıp bilinçsizce oynaşan varlıklar değil, Tanrılara bile karşı gelebilen akıllı varlıklardır. Kurnaz Odysseus’tan tutun da müziğe, tiyatroya kadar her şey Prometheus ve onun ‘’ateş’’inden çıkmıştır. Victor’un tanrı kompleksi Prometheus için tamamlanmıştır ve en iyi burada görülür: ‘’Önceleri insanlar görmeden bakıyor, / Dinlediklerini anlamıyorlardı, / Uzun ömürleri boyunca düş görüntüleri gibi / Düzensiz, gelişigüzel yaşıyorlardı. / Bilmiyorlardı duvar örmesini. / İçine gün ışığı giren evler yapmasını / Ağacı kullanmasını bilmiyorlardı. / Yerin altında, karanlık mağaralarda / Karınca sürüleri gibi yaşıyorlardı. / Ne kışın geleceği belliydi onlar için. / Ne çiçekli baharın, ne bereketli yazın. / Bilinç yoktu hiçbir yaptıklarında / Ben gösterinceye kadar onlara yıldızların / Doğuş batışlarını kestirmenin yolunu. / Sonra sayı bilgisini verdim onlara, / Bu kaynak bilgiyi onlar için ben bulup çıkardım. / Sonra harf dizilerine geldi sıra, / O diziler ki belleğidir her şeyin, /Anasıdır bilimlerin ve sanatların. / Hayvanlara da ilk boyunduruk vuran ben oldum / Ölümlüleri kurtarmak için kaba işlerden; / Atları dizginleyip arabalara koştum, / Zenginlerin şanını artıran arabalara. / Denizler aşan gemilerin bez kanatlarını /Bulan da benim, başkası değil.’’⁹ Prometheus’un bu ‘’başkaldırı’’sından ve kendi zihnini Zeus’un rejimine kabul ettirme çabasından, ‘’yaratan olmasından’’ sonra, Modern Prometheus da bir ‘’yaratan’’ olmak ister, alıntıda görüldüğü gibi. Yaratıcı olur fakat başkaldırısı çok kötü sonuçlar doğurur; belki de Tanrılara başkaldırmanın pek de mantıklı olmadığını yansıtmaya çalışan Aiskhylos’un (oyunun sonunda Prometheus bir nevi ölür, yeraltına gömülür fakat orijinal mitin sonunda Herakles Prometheus'u kurtarır) devamında Modern Prometheus’un yaratıcısı da bunu vurgulamak için böyle bir trajedi kurgular. Devamında Victor yaratığını tamamlar fakat onun iğrençliğinden korkar ve hasta olur. Arkadaşı Henry Clerval ona bakar. Romanın tartışılabilir olan yanlarından biri, yaratıcı olan Victor’un ‘’Tanrı’ya şükretmesi’’dir herhalde. Gerçekten ‘’yaratıcı’’ olmuş, yaratanla yaratıcı ayrımını yok etmiş birinin, ‘’Uykunun gelişini hissettim, bu kendinden geçme halini bana bahşedene şükrettim,’’ demesi okur için biraz garip kaçabiliyor. Daha sonra, bu ‘’burukluk’’tan kurtulmak için çabalar ve kardeşi William’ın ölüm haberini alır. William’a ‘’İşte bu senin cenazen, sana yakılan ağıt,’’¹⁰ der yağmurlu ve fırtınalı bir gecede. İlk kez orada Canavar’ı sezer ve katilin o olduğunu anlar. Ayrıca bu ‘’elleri havaya kaldırıp özgür hissetme’’ sahnesi bana Esaretin Bedeli’nde Andy Dufresne’in hapishaneden kaçtığında yağmurlu havada ellerini kaldırıp yağmuru hissetmesini, dolayısıyla özgür hissetmesini getirdi. Romandaki bu bölüm gerçekten çok iyiydi. Victor’un trajedisi her ne kadar fantastik olsa da, okura ‘’gerçekçi’’ gelir; çünkü Victor’un hüznü, kardeşlerinin ölümünün kendi suçu olması, kendine ket vuramaması okurda burukluk bırakır. Anna Karenina’nın giriş cümlesinde ‘’Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir,’’ der ya Tolstoy, bunu insanlara da uyarlayabiliriz. Mutluluğun belli kalıpları vardır, ‘’farklı’’ değildir fakat mutsuzluk, keder, geniş çaplıdır, insana özgüdür. Victor’un fırtınada elini havaya kaldırıp William’a ağıt yakması, atların üzerinde hüzünlü hüzünlü dolaşması, vicdan azabı çekmesi oldukça ‘’gerçek’’ durur. Trajedinin bu kadar rağbet görmesinin sebebi de budur, her trajedi, komediden çok daha fazla kendine özgüdür. Kardeşini Canavar’ın öldürdüğünü anladığı andan itibaren onun için kaos başlar. Yapay olarak ”yaratılan” bir şeyin yaratıcısına karşı gelip onu kaosa sürüklemesi dolayısıyla bu eseri yapay zekânın getireceği sorunlara karşı yapılan ilk uyarılardan biri sayabiliriz. Canavar da bir nevi ”robot”tur ve yaratıcısına karşı gelip onun hayatını mahveder. Ayrıca, şunu sorabiliriz: Kardeşini Canavar’ın öldürdüğünü, Justine’e de suçu onun attığını anladıktan sonra Victor’un ne yapması gerekirdi, doğru şeyi mi yaptı? Yapmadıysa siz ne yapardınız? Mary Shelley’nin hayatında da birçok ölüm yaşanmıştır. Annesi, kendisinin doğumu yüzünden ölmüştür, birçok kez düşük yapmıştır, oğlu William sıtmadan ölmüştür, eşi romanın yayımlanmasından 4 yıl sonra ölmüştür… Romanda da William ölür fakat bu oğlunun ölümünden öncedir, yani Mary bir nevi hissetmiştir hem oğlunun hem de eşinin ölümünü, bu sadece Victor için değil, onun için de trajiktir. Romanın yaratıcısı bu konuda deneyimli olduğu için hayatımızdaki insanlara gereken değeri vermemiz gerektiğini çok iyi vurgular. Ölümlerden sonra Elizabeth ‘’sorgulama’’ aşamasına geçer; çünkü keder insanı sorgulamaya iter. Savaş ve Barış’taki Piyer ve Prens Andrey de, Sefiller’deki Jean Valjean ve Marius de kederden dolayı sorgulamaya başlamıştır, kimileri Tanrı’yı bulmuştur, kimileri mutluluğu, kimileri de aşkı. Elizabeth de ‘’İnsanın iyiliğine nasıl inanayım bundan sonra?’’ ‘’İnsanlar, birbirinin kanına susamış canavarlar gibi geliyor bana.’’ ve ‘’Sahtelik hakikate bu kadar benzeyebiliyorken, kim mutluluğundan emin olabilir ki,’’¹¹ der Victor’a. Hem gerçekliği, hem insanları hem de güveni sorgular; dolaylı olarak hayatı sorgular ve bu yüzden eskisi gibi ‘’mutlu, tatlı tatlı tebessüm eden’’ Elizabeth olmaz. Devamında Victor’a bir teklifle gelir ‘’katil Canavar’’, Victor’la konuşmak ve onu ikna etmek ister. Canavar’ın yaratıcısına karşı anlayışlı üslubu ve konuşması, onun zihninin gelişmişliğini gösterir aslında (ve devamında bu kabiliyete nasıl ulaştığını da açıklar). Ona ‘’Yaşamla böyle oynamaya nasıl cüret ediyorsun? Bana karşı vazifeni yerine getirirsen, ben de sana ve tüm insanlığa karşı olan vazifemi yerine getiririm,’’¹² der ve önceden içinin insancıllıkla dolduğunu da belirtir. ‘’Ah Frankenstein, herkese hakkınca davranıp sadece beni ayaklar altına alma,’’ deyip yakınır ve devam eder, ‘’Senin adaletini, hatta merhametini ve sevgini en fazla ben hak ediyorum. Senin yaratığın olduğumu unutma. Âdem'in olmam gerekirken, düşkün melek oldum; hiç günahım yokken sevinçten mahrum ettin beni. Her yerde eksiksiz bir mutluluk görüyorum; bir tek ben, telafisi imkânsız biçimde bu mutluluğun dışına itilmişim. İyilikseverdim, güzel huyluydum, acılar yüzünden bir ifrite döndüm. Beni mutlu edersen, yine erdemli olurum.” Canavar dışlanmaktan, yalnızlıktan böyle ‘’kötü’’ bir yaratığa dönüşmüştür, aslında insanlar onu ‘’kötü’’ olarak yaratmıştır, Frankenstein değil. Ona merhamet göstermedikleri, onu anlamaya çalışmadıkları, durup düşünmedikleri ve olabildiğince dışlayıp öldürmeye çalıştıkları için böyle olmuştur. ‘’Günlerce dolandım buralarda; benden başka herkesin korktuğu ve insanların kıskanmayacağı tek mekan olan buz mağaralarını mesken edindim. Selam olsun kasvetli göklere, çünkü bana senin gibi insanlardan daha iyi davrandılar. İnsan güruhu varlığımdan haberdar olsa, senin gibi davranır, beni yok etmek için silaha sarılırdı. O zaman niye ben de onlardan nefret etmeyeyim? Düşmanlarımın şartlarına razı olmayacağım. Ben perişanım, onlar da sefilliğime ortak olsunlar. Ancak ödülümü vererek onları kötülükten koruman elinde. Yoksa senin yüzünden bu kötülük o kadar büyür ki, hiddetinin girdabı sadece seni ve aileni değil, binlerce kişiyi yutuverir. Şefkatini harekete geçir, beni hor görmekten vazgeç.’’¹³ Yani Canavar sadece anlayış ister. O, ebeveynleri tarafından doğurulup sokağa atılan ve hiçbir meziyeti olmayan, hiç kimse tarafından sevilmeyen biri gibidir. ‘’Çirkin ve korkunç’’tur, canavardır. Kimse onu anlamaya çalışıp şefkat göstermediği, yaratıcısı bile onu ‘’düşmüş bir melek’’ olarak gördüğü için böyle olmuştur, halbuki o da bir canlıdır, onun da yüreği vardır. İnsanların farklı özelliklerinden (çirkinliğinden, dilinden, dilinden, ırkından, saçından, sakalından...) dolayı dışlanmasının öyküsüdür Canavar’ın öyküsü, ismi bile yoktur; çünkü o ‘’silik’’ bir varlıktır. İnsanlar, kafamızda bir imge ve nitelik oluştursun diye isim verirler. Canavar’ın ise ismi yoktur; çünkü niteliği yoktur. Distopyalarda da (örneğin Biz’de) bir ‘’nitelik’’ kazanmasın, kendini birey olarak görmesin diye insanlar, isimsiz ‘’varlıklar’’ olur; Canavar da aynen böyle bir ‘’varlık’’tır. Nasıl ki Sonya Semyonovna suç işleyen, katil olan bir adamı anlamaya çalıştıysa, Olga Oblomov üzerine kafa yorduysa, patronu Bartleby’nin üzerine düştüyse, Marius Cosette’i anladıysa, Canavar da kendini ‘’anlamaya çalışan’’, şefkat duyan birini aramak ister; çünkü o Tanrı’sı tarafından yok sayılır, tıpkı Zeus’un Prometheus’u yok sayması gibi. Canavar, okura Peçorin gibi yakaracakmış izlenimi verir: ''Belki yarın öleceğim!... Dünyada beni tam olarak anlamış hiçbir yaratık kalmayacak.'’¹⁴ Canavarı’ın bir ‘’tutunamayan’’ olması, her yerden reddedilip çaresiz kalması Percy’nin ‘’tutunamayan’’lığına benziyor. Percy de içi insanlığa yardım için yanıp tutuşan, eli açık, temiz ve iyi biriyken, Oxford’dan atılır, çocukları ona verilmez ve bunlar sadece düşüncelerinden dolayı olur. Bunların dışında Harriet’in intiharı, kendisinin boğulması da bu ‘’tutunamama’’yı destekler. Her ne kadar mutluysa da ‘’toplum’’ onu dışlar, o da mecburen onları dışlar, gerek mektuplarında gerekse giyinişinde. Canavar’ın yaşamı da tıpkı böyledir. Devamında Canavar sözü alır ve kendi öyküsünü anlatır. ‘’Anlatım’’ açısından da roman oldukça iyidir. Öncelikle Robert Walton’ın mektuplarıyla başlar, Victor’un anılarıyla devam eder, Canavar’a söz verilir, tekrardan Victor’a söz verilir, son olarak Robert Walton ve Canavar’la roman kapanır. Ayrıca, Victor’un dişiyi yaratma sürecinde iki Canavar’ın üremesi için tedirginlik duyması çok acemice bir hata olmuş; çünkü Victor onları nasıl ki var edebiliyorsa, üreme yeteneklerini de ellerinden alabilir. Aynı zamanda Victor, hem insanlığa hizmet hem de ‘’yaratan’’lığını yerine getirmek için Canavar’ın yüzünü ameliyatla değiştirmeyi teklif edebilirdi. Ya Victor tarif edilemez bir şekilde iğreniyordu ondan, ya Canavar bunun bir kandırmaca olduğunu düşünürdü ya da o dönemlerde Mary Shelley’nin aklına böyle bir şey gelmedi ve ‘’trajik’’ öyküsünü böyle kurguladı. Canavar’ın öyküsü sadece basit bir öykü değil, aynı zamanda kendini var etme öyküsüdür. O, küçük bir aileyi izleyerek hüznü, sevgiyi, mutluluğu, kelimeleri ve onları kontrol etmeyi öğrenmeye çalışır. Dili keşfeder, ‘’Yavaş yavaş daha da önemli bir keşifte bulundum. Bu insanların deneyimlerini, duygularını birbirlerine anlamlı seslerle iletmek için bir yöntemleri olduğunu fark etmiştim,’’¹⁵ der. ‘’Mutsuz olduklarında canım sıkılıyordu, neşelendiklerinde ben de sevinçlerine ortak oluyordum,’’ der, bağ kurmayı öğrenir. Kendi çirkinliğini ‘’Berrak bir su birikintisinde kendime bakınca, nasıl da dehşete düşüyordum! İlk defasında yansıyanın kendim olduğuna inanamayıp, irkilerek geri çekilmiştim. Benim gerçekten bu canavar olduğuma aklım tamamen yattığı vakit, içimde derin bir umutsuzluk, mahcubiyet hissi uyanmıştı,’’ diyerek keşfeder. Canavar, tıpkı bir ‘’tutunamayan’’ gibi, kendini umutsuzca var etmeye çalışır. Yaratıcısı onu bu denli çirkin ve ‘’canavarca’’ yaratmıştır, onun suçu yoktur ki! Fakat kim anlayacaktır onu, kim anlamaya çalışacaktır? Kimse anlamaya çalışmayınca o da kendi içindeki umutsuzluğun peşinden gidip, sadece kendisini değil herkesi, özellikle de Victor’u kaosa sürükler ve ‘’Frankenstein’ın Canavarı’’ olur. Kendini sevdirmek isteyen, içinde güzel duygular besleyen, öğrenmeyi seven yaratık, yaratıcısının canavarından başka bir şey olamaz... İnsanlar da tıpkı böyledir. Kendini belki de onu hiç umursamayan, kendinden çok daha değersiz insanlara sevdirmeye, kanıtlamaya çalışır; çünkü bizim de sevmek ve sevilmek ihtiyacımız vardır. İnsanlar da, hele ki bu dönemde, olabildiğince sevgiyi ve güveni esirgerler, sanki herkes Canavar’ın kendisiymiş gibi. Dışlarlar çoğu zaman ve kimse birbiriyle rahatça sohbet bile edemez. Herkes başkalarının gözünde bir nevi ‘’Canavar’’ olur. Fakat her ne kadar haksız olsa da Canavar yaratıcısına, değerli Victor’una üzülür, kendinin ‘’yok olması’’ kanaatine varır. Canavar yaratıcısı olmadan yaşayamaz; çünkü yaratan bir yapı taşıdır, her şeyden özeldir. Belki de bu yüzden Canavar ölümünü sevinçle karşılar; yaratıcısı olmadığından. ‘’ ‘Fakat yakında öleceğim,’ diye bağırdı, kederli ve ağırbaşlı bir şevk içinde, ‘Şu an hissettiklerimi hissetmeyeceğim artık. Çok geçmeden, bu yakıcı acılar sonra erecek. Cenaze ateşimin odunları muzafferane dizecek, alevlerin işkencesini bir zafer sevinciyle çekeceğim. O büyük yangının ışığı sönüp gidecek; küllerim rüzgârla denize savrulacak. Ruhum huzur içinde uyuyacak ve eğer düşünürse, elbet böyle olmayacak düşünceleri. Elveda.’ ’’ Canavar, ''eylemsizlik ve kesinliğin mutlak sükûnetinden'' dolayı acı çeker ve yok olur. KAYNAKÇA: *(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, çev. Yiğit Yavuz, s. 95) ¹(en.wikipedia.org/wiki/Mounseer_Nongt...) ²(Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY, s. 623-52) ³(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, çev. Yiğit Yavuz, s. 23) ⁴(Stefan Zweig, Kızıl, İş Kültür, çev. Regaip Minareci, s. 63) ⁵(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 49) ⁶(a. g. e, s. 50) ⁷(Charles Dickens, Büyük Umutlar, Can Yayınları, çev. Nihal Yeğinobalı, s. 102) ⁸(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 55) ⁹(Sophokles, Zincire Vurulmuş Prometheus, İş Kültür, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, s. 19-20) ¹⁰(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 80) ¹¹(a. g. e, s. 98) ²(a. g. e, s. 107) ¹³(a. g. e, s. 108) ¹⁴(Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı, Can Yayınları, çev. Ülkü Tamer, s. 156) ¹⁵(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 121)
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Okuyacaklarıma Ekle
267 syf.
·
4 günde
Tanrının tek görevi yaratmak mıdır? Yoksa Tanrı yarattığı şeyin kaderinden sorumlu mudur? Peki sorumluluklarını reddederse ne olur? Ya da sadece Tanrı mı yaratabilir? Bu sorulara herkesin cevabı farklıdır eminim. Yazarımız
Mary Shelley
Mary Shelley
'de bu sorulara kendi perspektifinden yaklaşmış ve ortaya, içine kendi cevaplarını serpiştirdiği bu eseri çıkarmış.
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Ne demek Modern Prometheus? İncelemeye bu sorudan başlarsak bence çok daha iyi olur. O zaman başlayalım; Kimdir bu Prometheus? Prometheus; Yunan mitolojisinde insanın yaratıcısı ve ona ilim, irfan, koruma sağlayacak olan ateşi Olympos'tan çalıp insana veren ve bu yaptıkları ile Zeus'un gazabı ile tanışıp sonsuza kadar sürecek olan ceza ile cezalandırılan bir Titandır. Peki ya Frankenstein? Hepimiz Frankenstein ismini duymuşuzdur ama ismi duyduğumuz zaman korku filmlerinin en meşhur yaratıklarından biri gelir aklımıza ama hepimiz tam da bu noktada yanılırız. Çünkü aslında Victor Frankenstein Cenevre'li bir bilim insanıdır. Küçük yaşlarda bilime ve doğaya kafayı takmış, sırların gizemini çözmeyi eskilerin sanatı Simya'da aramış ama sonra yönünü modern bilime yöneltmiş en sonunda ise tüm eski ve yeni bilgilerini birleştirip, cansız bir bedeni hayat ateşi ile doldurmayı başarmış çılgın ama başarılı bir bilim insanıdır. İşte Frankenstein tam olarak, bir canlıya verdiği hayat ve o hayatın var olduktan sonraki sorumlulukları bakımından tam olarak Prometheus'un modern kopyasıdır. Peki Tanrı'ya öykünmenin cezasız kalacağını mı zannettiniz? Ya da başka bir deyişle yaratmanın cezası nedir? Prometheus insanı yaratıp, Olympos'tan ateşi çalıp insana sunduğu için; Kafkas dağının zirvesine zincirlenip, her gün, Zeus tarafından görevlendirilen kartal tarafından karaciğerinin canlı canlı yenilmesine ve her gece tekrardan oluşan karaciğerinin bir sonraki gün tekrardan yenmesi ile sonsuz bir işkenceye mahkûm edilmiştir. Peki Frankenstein'ın cezası? Bunu size benim söylemem yakışık olmaz, okuyup sizin keşfetmeniz gerekiyor :) Şimdiye kadar okuduklarınız ile sizde kitaba karşı merak uyandırdıysam amacıma ulaştım denilebilir :) Kitabın yapısı konusunda ise dili kolay ve akıcı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. E hadi ama hâlâ başlamıyor musun bu muhteşem kitaba :)
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Okuyacaklarıma Ekle
272 syf.
·
13 günde
Bu canavar korkutmuyor,düşündürüyor !
Klasikler… Ama hep mi güzel olur! Uzun süredir okumak istiyordum Frankenstein’ın canavarını. Tabi ben canavarın adını Frankenstein sanarken, aslında yaratıcısının soyadının olması falan işte.. Yazarın hayatını konu alan ‘Mary Shelly’ adlı filmi tesadüfen izledikten sonra, eserini okumayı erkene almaya karar verdim. Başarılı yazarlarda hayran olduğum şeylerden biri, baş karakterlerini karşı cinsten seçip eserlerini oluşturmaları. Bir kadın yazar olup erkek bilimadamı gibi düşünmek.. Ya da erkek yazar olup bir kadın gibi düşünmek.. İşte buna hayranım. İlk bilimkurgu kitabı sayılan bu eserin, bir kadın yazar tarafından yazılması ayrıca onur verici..Yunan mitolojisinden esinlenip yaratıcıya öykünmek savıyla Prometheus’a ithaf etmesi ve kurgunun bu mitolojiyle düşündürücü bir şekilde aktarılmasını şahane buldum. Yani ben kendimce çok çıkarımda bulundum,almam gerekeni aldım, bırakmam gerekeni bıraktım.. Size de okuyun derim…İyi okumalar :)
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Okuyacaklarıma Ekle
256 syf.
·
2 günde
·
7/10 puan
Kitap beni şaşırttı. Hepimizin bildiğinin aksine frankenstein efsanesindeki yaratık sadece ölümcül değil, aynı zamanda zamanla bilgili akıllı ve felsefi düşüncelere sahip olmuş bir yaratık. Fakat insanlar ondan korkuyor ve kabullenmiyor, o da bunun öfkesiyle kötülüğe bürünüyor. Kitaptaki asıl problem benim için bir anda olay örgüsünden çıkıp çok fazla karakter duygulanımına yer verilmesiydi. Yaratığın duygularını okumak keyifliydi ama diğer karakterlerin duyguları çok da ilgimi çekmedi.
Frankenstein
8.4/10 · 7,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.