Mazlum Beyhan

Mazlum Beyhan

Çevirmen
8.8/10
11.210 Kişi
·
40.795
Okunma
·
3
Beğeni
·
384
Gösterim
Adı:
Mazlum Beyhan
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1948
Dostoyevski’den Suç ve Ceza ve Budala, Tolstoy’dan Sanat Nedir?, Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik, Gogol’den Bir Delinin Anı Defteri, Burun, Palto Mazlum Beyhan’ın çevirdiği başyapıtlar arasında yer alır. Ayrıca Çernişevski, Byelinski, Kropotkin ve Şçedrin’den Türkçeye kazandırdığı eserlerle hiç tartışmasız son 35 yılın en önemli Rus edebiyatı çevirmenlerinden biridir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Suç ve Ceza, ciddi anlamda okuma alışkanlığı kazandığım kitap. Ne zaman okuduğun en iyi kitap ne ya da kitap tavsiyesi istense aklıma ilk gelen kitap. Ayrıca 10 puan verdiğim tek kitap.

Romanın kahramanı Rodion Romanovich Raskolnikov 'un psikolojik buhranlarına, topluma bir türlü uyum sağlamak istemeyişine, sivri diline ve parlak zekasına tanık oluyorsunuz. Dostoyevski, kahramanımızın hayata bakış açısını, teorilerini, toplumsal ahlakı sorgulanmasını, ailesini ve aile ilişkilerini, dostlarını, düşmanlarını, tüm bunlarla olan ilişkilerini inceliyor ve muhteşem betimlemelerle sizlere de yaşatıyor. Dostoyevski öyle bir karakter yaratmış ki adamın katil olmasına rağmen sempati duymayan yoktur sanırım Raskolnikov' a. Suç olgusuna farklı bir perspektiften bakabilmeyi mümkün kılıyor bu da. Hikayedeki anlatım o kadar ayrıntılı ve gerçekçi ki sanki Dostoyevski kendisi yaşayıp da yazmış. Hatta bununla ilgili bir de doğruluğundan emin olamadığımız mevzu var. Kitap yayınladıktan sonra savcı, Dostoyevski hakkında dava açmış. Gerekçesi ise: " Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır. " olmuştur. Kitap okuyorum, diyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir klasik.

Albert Camus gibi büyük bir yazarın da takdirini almış ve ;" Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra, ilk kez yeteneğim hakkında bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme ihtimalimi ölçüp tarttım " dedirtmiş bir şaheser.
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...odor-mihaylovic.html

Bu incelemeyi ya hiç okumayın ya da başlamışken sonuna kadar tam olarak okuyun. Aynı Suç ve Ceza kitabının başrolü Raskolnikov gibi ya bir hiç olun ya da Raskolnikov'un emeli gibi Napolyon'a ulaşma ve kendini gerçekleştirme arzuları içerisinde kendinizi tamamlayın.

Dostoyevski'ye ait bu kitaptan önce okuduğum 8 kitabında da kendi filminin fragmanının ve galasının yapıldığını söylemiştim. Şimdi ise filmin başladığını ve Suç ve Ceza kitabıyla beraber edebi doyum anlamında ve sorgulama konularında tam bir uçuşa geçtiğini söylemek istiyorum! Ve size bir şey söyleyeyim mi, bu uçuşa hepimiz davetliyiz. Hepimiz onun yazdığı bu yazıları yaklaşık 150 yıl sonra okuyabiliyorsak Rus Edebiyatı uçağının kokpitinden bize seslenen bir Dostoyevski var ve bizi kendi edebiyatına şahit olmak için seyahatler yapmaya çağırıyor. Bu seferki seferinin adı ise Suç ve Ceza, ayrıca sadece gidiş bileti olarak alınmış.

Önceki seferlerinde Öteki kitabında Bay Golyadkin karakteriyle kişilik bölünmesini ve psikolojide Doppelganger ile adı geçen olayı tanıtan, Ölüler Evinden Anılar kitabıyla sırta inen kırbaçları, acıları, ruhsal paradoksları Suç ve Ceza kitabında tam anlamıyla en üst seviyelere çıkaran bu adamın Raskolnikov ülkesine gitme arzusuna davetliyiz hepimiz!

Raskolnik kelimesinin anlamı : 17. yüzyılda din kitaplarında yapılan düzeltmeleri kabul etmeyenler.
Suç kelimesinin anlamı : Yasalara aykırı davranış.
Ceza kelimesinin anlamı : Uygunsuz davranışlarda bulunanlara uygulanan üzüntü, sıkıntı, acı verici işlem veya yaptırım.

Yukarıda yazdığım 3 kavram arasında sıkışıp kalan, ruhun balta girmemiş ormanlarına balta ile dalan, devlet dairelerini, sistemleri, insanları, siyasi düzeni, inançları, sorgulamayışları, hatta kendini bile balta ile doğramaya ant içmiş bir adam var karşınızda! Raskolnikov. Kişilik bölünmelerinden dolayı sonsuz bir mayoz döngüsüne girmiş olan bu adamın içinde neler neler olmuyor ki... Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinde sistemler ve düzenler baltalanıyor, sorgulamalar arasında ruhsal düzeni sağlamak için ellerinde balta taşıyan askerler gelip geçiyor, inançlar ve kalıpsal düşünceler baltalanıyor, devlet daireleri ve siyasi paradigmalar bir daha gelmelerini istememek amacıyla baltalanıyor ve özellikle de insanın kendisi baltalanmak isteniyor.

Peki, ya bu baltalama olayı sonucunda aslında bütün acılar, kederler, sistemler, inançlar, diğer bütün sorgulamalar ağaçların kesilip de sonra tekrar ve daha gür çıkması gibi yerlerinden daha gür ve etkili olarak çıkıyorlarsa? Mesela öldürmesine öldürebilirsin istediğini, peki ya bu ölüler önceki durumlarında verdiği sıkıntı ve acıdan daha çok acı verirse sana aynı ağaçların kesildikten sonra daha gür çıkması gibi Raskolnikovcuğum?

Peki, ya cinayet aleti olarak kullanılabilecek bu kadar ilkel bir aletten bir tümevarımla yola çıkılarak bütün insanlar ve bütün sistemler baltalanmak isteniyorsa? Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinin her biri ama istisnasız olarak her birinin aklından atamadığı tek bir şey vardı, o da Napolyon olabilme ve kendini gerçekleştirebilme arzusu. Katil olmaktan çok kendini baltaya ve bu sebeple de onla gelebilecek zirveye adamışlık. Freud daha elinde lolipopla 10 yaşında dolanırken Dostoyevski Suç ve Ceza kitabında onun ileride belirteceği id kavramıyla bu kitaptaki öldürme ve hırsızlık arzusunu, ego kavramıyla bu olayın sorgulamasını, süper ego kavramıyla ise de Raskolnikov'un kıvranmaları ve bir türlü Napolyon olamayışlarını anlatmak istemişti. Bu nedenle Balta Tanrısına tapan sayısızca Raskolnikov vardı içinde bölünmüş olan.

En keskin sorgulamaları, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine en üst sıradan girmeyi arzulamaları, kendisini cinayet gibi bir kaç(amay)ış ile gerçekleştirmeyi istemeleri ile Raskolnikov yatağında tam bir girdap içerisinde kalmıştı. Etrafında baltalar ve Svidrigaylov, Porfiriy, Zametov karakterleri gibi ruh ezici insanlar vardı.

Nasıl ki Kafka Dönüşüm kitabında bir böceğe, GLaDOS Portal 2 oyununda bir patatese, Tacettin Sihirli Annem'de bir köpeğe dönüşmüş ise Raskolnikov'un kendisini bir bit olarak hissetmesine şaşırmamalıydı. Çünkü o pislik bir bitin ta kendisiydi. İnsan sevgisini kendi pençesinden kurtaramadığı, Napolyon hayallerinin bir türlü gerçekleşemediği bir bitti.

Hakan Günday Kinyas ve Kayra'da, bir fahişe ile bir rahibenin mezarlıkta yanyana olabilmelerini hayatın en gerçek anı olarak görürdü. Bu kitapta da Raskolnikov ve Sonya'nın ilişkilerini ben de aynen buna benzetiyorum. Bir katil ve bir fahişenin ilişkisinden doğan aklanamama sürecini.

Mesleği bir bakıma toplum mühendisi olan Dostoyevski, Suç ve Ceza kitabıyla birlikte bize çok ama çok önemli bir fener tutuyor. Peki, biz hayatta ne kadar Napolyon olmayı istiyoruz? Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde nerede yer almak istiyoruz? Cinayet Napolyonu gibi sevgimizin Napolyonu ya da şehvetin Napolyonu mu olmak istiyoruz? Belki de iş hayatımızın ve kariyerimizin Napolyonları? Eminim ki herkes bu kitabı okuduktan sonra kafasında hayali bir spot ışığı belirecek ve sonu gelmeyen sorgulamaların içine düşecektir.

Dunya karakterinin güzelliği için kendisiyle aynı adı taşıyan ve benim çok sevdiğim bir şarkı olan : https://www.youtube.com/watch?v=fLf6CRoY4og
Svidrigaylov karakterinin mistikliği, karanlık yapısı ve kitaptaki Dunya ile odada yalnız kalması ve ondan sonraki o efsane sahneler için ise şu şarkıyı kesinlikle öneriyorum : https://www.youtube.com/watch?v=7WFk23_6yos

Bu kitabı seven bir zamanlar 100den fazla ülkede yasaklanmış olan High Tension filmine bayılır. Bir film bir kitaba bu kadar benzeyebilirdi...

Ayrıca araya komiklik baharatı olarak da hevesleri baltalayan balta karakteri olarak Baltalı İlah'tan şunları öneririm : https://cdn-st1.ofpof.com/...0x335-pthp59sxwn.jpg
http://www.kocatepegazetesi.com/...tali-ilah-650x0.jpeg

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar ve acılar dilerim.
Dikkat!!! Spoiler içerebilir...

*Kısa Bilgi *
Rus yazar Fyodor Dostoyevski tarafından Rus Habercisi adlı edebiyat dergisinde, on iki ayda yayımlanan romandır. Daha sonra tek cilt olarak yayımlanmıştır. Neredeyse her kitabı Dünya Klasikleri arasına girmiş olan Dostoyevski'nin en çok ilgi gören, beğenilen romanıdır. Dünya Edebiyatı'nın en çok okunan, en büyük romanlarından biri olarak kabul edilmektedir.

*Konusu*

Rodion Romanoviç Raskolnikov,sefalet içinde yaşayan, üniversite ile ilişiği kesilmiş bir hukuk öğrencisidir. Borç aldığı tefeci kadını öldürmeyi planlar. Bunu yapmakta zorlansa da bunu yapar. Ancak beklemediği, göz ardı ettiği bir detay vardır. Cinayet anında tefeci kadının kız kardeşi Lizaveta da oradadır. Raskolnikov onu da öldürür. Raskolnikov borcundan kurtulur, ama vicdan azabından asla... Romanın sonunda Raskolnikov, kız arkadaşına olan aşkını ve işlediği cinayeti itiraf eder ve teslim olur.

*Raskolnikov Sendromu*

Kitabın başkahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov 'un kitabı okuyan kişilerin üzerinde bıraktığı etkilerden dolayı "Raskolnikov Sendromu" adında bir sendrom bile varmış. Raskolnikov;zeki, cesur, hayalleri için faaliyetlerde bulunan yalnız ve tuhaf bir adamdır. Öyle ki hukuk öğrencisi olmasına rağmen hayalleri için cinayet işlemekten kaçınmaz. İnsanların kendisi hakkındaki görüşlerini takmayan biridir. Neredeyse tüm zamanını hayallerini ve onları gerçekleştirme yolundaki hamlelerini düşünerek geçirir. Düşünmek eylemini bir iş olarak nitelendirir. Ancak fazla düşünmesindendir ki kafasındaki bazı çelişkiler onu yiyip bitirmektedir. Hayallerine ulaşma yolundaki planları da çelişkili düşünceler ile doludur. Her ne kadar hayalleri için cinayet işleyemeyeceğini düşünse de kafası karışıktır.
"Aman tanrım! diye haykırdı. Gerçekten de, kadına vurup beynini parçalamak için elime baltayı alabilir miyim?Ilık, yapışkan kanların üzerinde yüzebilir miyim? Kilitleri kırmak, paraları çalmak, tir tir titremek... Elimde... Baltayla... Her yanım kanlar içinde bir yerlere gizlenmek... Benim yapabileceğim işler mi bunlar? Tanrım olacak şey mi bu? Yaprak gibi titriyordu. Sonra da derin bir şaşkınlıkla şöyle sürdürdü :Neler söylüyorum ben? Zaten, bunları yapamayacağımı çok iyi biliyorum. O halde ne diye kendimi böyle üzüp duruyorum?... "sözleri Raskolnikov'un kafa karışıklığını en iyi anlatan satırlardır. Ancak bütün bu kötülük dolu düşüncelere rağmen sadece bir kez beraber içki içtiği Memur Marmeladov öldükten sonra zor durumda kalan ailesine, annesinin kendisine yolladığı paranın tamamını verebilecek kadar da yufka yüreklidir. İnançsız bir genç olmasına rağmen meleği, sevdiği, büyük aşkı ve onu hayata bağlayan tek ümidi Sonya için:"Onun inançları neden benim de inançlarım olmasın?" diyerek tanrıya iman eder. Ayrıca Raskolnikov bir çok edebiyatçı tarafından en karizmatik roman karakteri olarak nitelendirilmiştir.

*Gölgede Kalan Karakter Razumihin*

Raskolnikov'un tek dostu, can yoldaşı, kardeşine eş olarak seçtiği kankasıdır. Raskolnikov'un gölgesinde kalmış, müthiş bir dost ve roman kahramanıdır. Kitabı okuyan bütün okurlara"Var mı ulan böyle dostluk? "diye sorgulatacak kadar iyi bir dosttur. Her şeye rağmen Raskolnikov'un gölgesinde kalmış ve hak ettiği değere ulaşamamış diye düşünüyorum.

*Yazıldığı Dönem *

19.yy.Rus toplumsal yaşamı ve düşünsel ortamı büyük çalkantılarla doludur. Bu dönemin etkisi kitapta sıkça karşımıza çıkmaktadır.

*Özellikleri*

Kitapta insan ruhunun derinliklerine başarılı bir şekilde inilmiştir. Zaman-Mekan-Karakter çatışmaları çok iyi tasvir edilmiştir. Çevrenin ve toplumun insan ilişkileri üzerindeki etkilerine değinilmiştir. Dostoyevski'nin üslubu ve yarattığı karakterler çok gerçekçidir. Psikolojik tahliller oldukça başarılıdır.

*Üzerimde Bıraktığı Etki*

Kitabı ilk defa kuzenimin evinde görmüştüm. İsmi çok ilgimi çekmişti. Kesinlikle okumam gerektiğine karar verdim.
Kitabı alıp, okumaya başladığımda her sayfasında kendimi buluyordum. Dostoyevski öyle bir yazar ki olayların içinde hissettiriyor. Raskolnikov'un yalnızlığı bana kendi yalnızlığımı düşündürüyordu. Okuduğum en iyi kitap diyebilirim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran kitaptır. Hiç düşünmeden 10 puan verdim. Suçu, sevgiyi, dostluğu, aşkı, kavgayı, çaresizliği, yaşam mücadelesini, vicdanı ve yalnızlığı bu kadar iyi işlemiş bir yazar ve kitabına daha düşük bir puan verilemezdi.

Zaman ayırıp okuyan herkese çok teşekkür ediyorum :)))
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bu işsiz inceleme için anahtar kelimeleri ve isimleri veriyorum : PUNISHER VE FRANK CASTLE , METALLICA , ROCK MARKET , YADİGAR EJDER , ADİLE NAŞİT , ETİ PUF, LAFF A LYMPICS OLİMPİYATLARI VE GERÇEK KÖTÜLER .. BİR DE ÇİKOLATALI İRMİK TATLISI VE NÜKLEER TANDIR !!!

Sene 1990...9 yaşımda, belki bilemedin 10 yaşında falanım.. Trt 3 te rock market diye bir program var..Halen daha olduğu gibi o dönem de metal , müzik olarak değil deli işi olarak görüldüğü için gecenin bir yarısına koyuyorlar bu programı..Annem yatırıyor gece yarısı kalkıyorum ama sorun şu ki şimdiki gibi wireless kulaklıklar falan yok ..Hoş , kulaklıkta yok..Tv annemlerin odasına çok yakın.. Deliriyorum izlemek için ama sesi açsam uyanacaklar ,baskın yiyeceğiz ..İşin ucunda "z"opa var! Sesi kısıp dibine gömülüyorum bu kez de radyasyondan yeşeriyorum falan filan ..Yine böyle gecelerden birinde Metallica' nın One parcasının klibine denk geldim!! Okulda ismini duyuyoruz ama dinlemek nasip olmamış .. Yani o yoklukta 9-10 yaşında bir çocuğun ilk kez bu denli agresif bir müziğe denk gelişini size nasıl anlatayım bilemiyorum.. 3 uzun saçlı tip senkronize şekilde kafa sallıyor önünüzde..double cross u ilk kez duyuyoruz..Beynimden testere geçiriyorlar sandım ..Tel takıp elinizle gezdirdiğiniz dandik plastik arabaların Transformer 'lara dönüştüğünü düşünün.. Az kaldı aklımı yitirecem.. (merak edenler için : EVET O GÜN SESİ AÇIP, METALLICA' YA ÖZENİP, NE OLACAKSA OLSUN DİYİP, KAFA SALLAMAYA BAŞLAYINCA ,UYANIP O HALİMİ GÖREN ANNEM TARAFINDAN "İÇİNE ŞEYTAN GİRMİŞ BU ÇOCUĞUN" DİYEREK SAĞLAM BİR ZOPA YEDİK! İSYAN BAYRAĞI İLK KEZ O GÜN GÖNDERE ÇEKİLDİ..İLK KAN O GÜN DÖKÜLDÜ!!) Tabi o dönemler de , Metallica ' nın senfoni orkestralarıyla düetler dizip popcorna dönmeden önceki "KAFA KOPARDIĞI" , kuduz köpek gibi müzik yaptığı yıllar..Manyağı olduk..Bir dönem geldi "ingiliççe" öğrendik , sözleri çevirdik bi baktık ki total "protest" muhabbetler.. "Haksızlığa" karşı yazılmış sözler..Tabii yaş ilerliyor, her erkek çocuğu gibi biz de çizgi roman ve atari denen illeti tecrübe ettik conan , x-men ,spiderman derken Punisher ve Frank Castle ( büyüksün REİS!!) ile tanıştık..Ailesi ellerinden alınan ex- special forces elemanı psikopat bir marine (komando işte kardeşim).. Onun da payına "haksızlık" paydasına intikam düşmüş..Şimdi diyeceksin ki yahu arkadaş bize bunları neden anlatıyorsun ? Bunların Gorki ile ne ilgisi var .. Açıklayayım : Maksim Gorki de tıpkı bu yukarda adı geçenler gibi hayattaki payına "haksızlık ve adaletsizlik" düşmüş ve bu haksızlıklara karşı kalem oynatmış mücadele vermiş bir yazar..Bu bağlamda tamamıyla aynı hizaya denk geliyorlar..Yaklaşık bir saat önce Punisher' ın Metallica - One parcasıyla mixlenmiş trailerını görmeseydim daha uzunca bir müddet yazamıcaktım bu incelemeyi sanırım..Gelelim Maksim Gorki' ye..

Gorki ile tanışma faslım seneler evvel Ana adlı romanıyla oldu.. O dönemler nerden nasıl elime geçmiş olduğunu bilmiyorum , tam olarak hatırlamıyorum ama iskele yayınlarından çıkmış bu romanı alıp okumuş ve baya baya etkisinde kalmıştım.. Etkisinde kalmış olmam şu bakımdan önemli idi çünkü o dönemler hakkaniyet duygumuzun olmasına karşın apolitik bir cizgi üzerinde yürümekteydik .. Pek tabii o dönem de ( şu gün de!) metal dinliyor yine protest bir çizgiyi savunuyorduk ama görüşümüze bir ad koymamış idik .. İşte bu roman sayesinde ilk kez Emek - sermaye olayına sonuna kadar , tartışmasız bir kesinlikle haklı olan ile insafsız sömürünün yanında yer alan haksızın gözünden tarafsız bir gözle bakabildim .. Roman hoşuma gitmiş ama anlatımı pek sevmemiştim ..Onun da sebebini farklı ama rusça aslından iyi bir çeviri okuyunca anladım.. Siz siz olun ucuz yahni yiyeceğim diye dalağınızdan böbreğinizden olmayın.. Kitaba gelir isek .. Bu kitap Maksim Gorki' nin hayatını anlattığı 3 bölümlük kitaplar silsilesinin ilk kısmı..Yine Kemalettin Tuğcu roman kahramanlarını secdeye yatırıp , bunca bunalıma dayanamayıp overdose madde alımına koşturacak dramları çok küçük yaşta yaşamış bir çocukla girizgah yapıyor Gorki .. Düşünün ki 4 yaşında babasını kaybettiğini idrak dahi edemeyen Gorki, hiç farkına varmaksızın defin gününde babasının yağmur altında toprağa verilirken çamurlu sularla mezara yuvarlanan kurbağalara ne olacağını düşündüğünü aktarıyor sizlere .. Sonrasında anneanne tarafına hicret ..Kitap aslen bu bölümden sonra başlıyor diyebiliriz.. Kaşirinler olarak anılan ,iki dayısı ,yengeleri, dedesi ,anneannesi ve uşakları ile yanlarında çalıştırdıkları terkedilip evlat edinilen bir yetimden oluşan bu kötülükler silsilesi aile , tabiri caizse Laff A Lympics olimpiyatlarındaki GERÇEK KÖTÜLER takımı olup adeta kan kusturuyorlar ona.. Dayılara bakarsan biri YECÜC biri MECÜC..Dedeye gelecek olsan eli sopalı son derece psikopat ve acımasız bir kişilik ..Megatron'un eski Rusya' da yaşamış versiyonu..Kuzenler son derece sinsi ve sürekli kendisine tuzak kurarak falakaya yatırılmasına sebebiyet veriyorlar..Yalnız bu anlattıklarımın dışında bir kadın hayal edin: ANNEANNE..Burası ÇOK önemli !!

Kaşirin Nine için malzemeler :

1 adet Yadigar Ejder
1 adet Adile Naşit
1 adet Rapunzel
Bol miktarda Eti Puf (siyah olacak)
Azıcık dinlenin malzemeleri toparlayın gelin devam edelim..bu arada başka bir evrene uzanalım araya da fon olsun =) "ALL" Hail the dark-side!!! <3

https://www.youtube.com/watch?v=oZuwZiaW4kA

Geldiniz mi? OK!
Yadigar Ejder'in kalıbını , Adile Naşit' in kalbiyle marine edip ,Rapunzel' in saçlarını siyaha boyayıp kökünden kestikten sonra kulak memesi kıvamına gelen karışıma alabildiğince Eti Puf ekleyerek buzdolabında bekletiyoruz ..Oluşan karışımı HADRON ÇARPIŞTIRICISINA koyup reaksiyonu gözlemlemeye başlıyoruz..veeee 10 dakika sonra Kaşirin Nine hazır!! =)) İşte bu uzun saçlı altın kalpli KELİMENİN GERÇEK MANASIYLA DEV KADIN Gorki' nin evdeki tek koruyucusu .. Tüm bu anlattıklarım ışığında Kaşirinlerin evini bir NÜKLEER TANDIR , Gorki'yi de bu tandırda unutulan gereğinden fazla pişmiş ÇİKOLATALI İRMİK TATLISI olarak düşünün .. Çünkü anlatımı o kadar tatlı ve sade ,başından geçenlerse bir o kadar acı ve dayanılmaz.. Kısaca oku ya da oku kategorisindeki kitaplardan.. Bu işsiz incelememizin de böylece sonuna geldik CİCİŞLER ..Kısa tutayım dedim ama yine uzun oldu kusura bakmayın ..

Elzem Linkler:

Punisher trailer : https://www.youtube.com/watch?v=lIY6zFL95hE

Laff A Lympics Olimpiyatlarında hep kazansınlar istediğim ama bir türlü muvaffak olamayan gönüllerin şampiyonu GERÇEK KÖTÜLER :
http://img01.alkislarlayasiyorum.com/...sipsak/263751_12.jpg

Hadron çarpıştıcısı : http://www.btnet.com.tr/...-hadron-collider.jpg

Yadigar Ejder : https://instela-static.info/...ar-ejder--i12185.jpg
Dün gece, ta ki Dostoyevski’yi meze edinceye kadar, her cuma gecesi gibiydi bizim için; sıradan. Dört er kişiydik, son zamanlarda keşfedip artık yeni saplantımız olan bir Azeri restoranında. Şarabımız da yeni takıntımızdı G.Afrika'dan. Yeni bir şeyleri olmalı insanın, yenilemeli hayatını. Yine, ama yeni diyebilmeli şarap da olsa. Gerçi "Buna zenci teri bulaşmış" dedi biri, sanki bilirmiş gibi o terin tadını. Zırvalamanın içki kaynaklısına çok tahammül gösterir Ruslar. Biz de öğrendik. Tahammül gösterdik.

“Bölmek kökünden gelir Raskolnikov ismi, tesadüf de değildir. Zaten Dostoyevski’de tesadüf olmaz” dedi, zenci terine dikkatimizi çeken dostumuz. “Rodion Romanoviç’e bulduğu Raskolnikov soyadıyla, kişilik bölünmesini kasteder” diye masaya bir şey bıraktı. Masamıza düşen meteor değildi elbette, ama inanın daha zayıf değildi bıraktığı etki. Kimi tuvalete gitti, kimi önüne aldığı etle oynamaya başladı. Ben, rest çekilmiş bir poker masasının eli zayıf blöfçüsü tavırlarıyla kıvranmaya başladım. Konuyu ortaya atan, birazdan kahkaha atmaya hazır Erol Taş edasıyla masadaki en lezzetli şeyleri, rakipsiz öğütüyordu.

Tuvaletten dönen “Ruslar, kati surette, kişilik bölünmesi demez kastettiğin hastalığa, çoklu kişilik, der ” dedi. “Kesinlikle tesadüf bu isim. Üstelik raskolnik, bir ruhsal hastalığı değil, dinsel anlamda mezhep yaratan, hizip çıkartan anlamına gelir. Din dışı açıklamalara rastlamadım” dedi “Yandex’ten baktım, hem de Rusça”

Aramızda hiç kimse Raskolnikov soyadı olan hiç kimseyle karşılaşmamıştı o güne kadar. Ortak kararımızla karımı aradım. Varmış, ama çok azmış. Hatta, belki de Dostoyevski’den sonra kullanılmaya başlanmıştır, dedi. Kendisi Rus Dili ve Edebiyatı mezunudur icabında. Ha, asıl önemlisi Rus’tur. Daha baştan bir tur bindirmişti bize. “Biz, çok yaptık bu konuşmaları, bir sonuç da elde edemedik. İlk sizin aklınıza geldiğini sanmayın sakın”

Ben ve konuyu ortaya atan dostum, Dostoyevski’nin bilinçli olarak bu soyadını, hem de bölünmüş kişiliği vurgulamak kastiyle kullandığını savunduk. Muhalefetsiz toplum olmaz tabii. Tesadüf diyenler de iki kişiydi. Sabahın erkeninde aradı “tesadüfçüler”den biri, “Dostoevski 1881’de öldü, di mi?” diye bir soruyla. “E, nolmuş yani?” dedim. “ O zaman” dedi “ bu hastalık tanımlı mıydı?”

Bir şey dememem kibarlığımdan değil, diyecek hiçbir şeyimin olmamasındandı.
Keşke “Dostoyevski, tanımı konmasa da, bu hali kendinde gördü, Raskolnikov soyadını da bundan seçti” deseydim. Pazartesi kesin söylerim.
Kitabı en sonunda bitirdim. İlk bölüm inceleme, ikinci bölüm ise bir öyküdür. Keyifli okumalar dilerim.

İlk Bölüm:

Maksim Gorki’nin bir eseri daha biter ve böylelikle onun gönlümde yükselişi tüm hızıyla devam eder. Bilemiyorum… Okuyacağım sürüyle kitap, tanışacağım onca yazar olacaktır lakin mümkün müdür? Gorki’nin samimiyetini, çocuksu ruhunu, masumiyetini, şahsına münhasır anlatımını bir başka yazar da görebilmek! Elbette diğer kitapları da beni derinden etkiledi ancak bu kitabı daha bir dokundu. Sanki bu kitabında Maksim’in ruhu kitabın içine saklanmıştı; kitabı her açışımda bu ruh özgür kalıyor ve benimle için için konuşuyordu.

Kitabımızın ana karakteri Aleksey’in çocukluktan gençlik yıllarına varan zamanını ele alır Ekmeğimi Kazanırken. Bu süreçte, zorluklar üst üste biner ve ağır bir yük olur Aleksey için. Tabi ki bu zorlukların ana nedeni insanlar ve onların zihninde ürettikleri Tanrılarıdır! Bu bizim bildiğimiz Tanrı değil elbette, bahsi geçen Tanrı, bazı insanların kendilerince izole ettiği bir Tanrıdır. Günümüzde de öyle değil midir? Herkesin kendine has bir Tanrısı vardır ve bu Tanrı herkesçe farklıdır. Öyle ki; bir insanın herhangi bir eyleminde bu Tanrı, onu ödüllendirirken aynı eylem için bir başkası adına ceza sebebi. Şunu da belirtmek isterim, ben Tanrıyı yargılamıyorum; yargıladığım husus insanlar ve onların zihnindeki kuruntularıdır. Neyse zaten bu durumu kitap içerisinde çok güzel izah etmiş Maksim; “Bir şey açık seçik ortadaydı: İnsanın gönlünce yaşamasını önleyen iki güç vardı ki, bunlar Tanrı ve insanlardı.”

Kitabın içeriğine dönelim; Aleksey çeşitli zor işlerde çalışmak zorunda kalır. Toplumun en alt tabakasının profilini, bu işlerde edindiği izlenimlerle çok iyi ve keskin bir anlatımla adeta okuyucuya çizer Maksim. Çizmek onun işidir ve bana göre edebiyatın ressamıdır. Size öyle detaylı ve hoş tablolar çizer ki hani derler ya, ‘alır okuyanı götürür farklı diyarlara’ diye işte bu taşımacılığın babasıdır Maksim A.Ş.

Ülkemizde Maksim’in kitapları pek okunmuyor. Okunmamasının birden fazla parametresi var yine bana göre. Bunlardan ilki, eserlerinde hep sistem eleştirisi vardır ki bu sistemin asla istemeyeceği bir durumdur. İkincisi, insanların zaten zor bir hayatı vardır ve iç karartıcı eserleri her insan okumak istemez. Üçüncüsü ise, diğer yazarların aksine anlatımında okuyucuyu tek yumrukla yere seren bir üslubu yoktur. Bunun yerine on beş round okuyucu ile dövüşür ve uzun soluklu bir kavganın sonunda okurunu yere serer. Ufak ufak durmaksızın yumruklarını indirir ve okur-bende de olduğu gibi- kitap bittiğinde güzel bir dayak yemişe döner.

Son olarak Maksim’in en sarsıcı yumruğunu sizinle paylaşmak isterim: “Biliyorum siz iyi uydurulmuş dehşet sahnelerinden hoşlanırsınız ama ben korkunç gerçek olaylar biliyorum, bunlar günlük yaşamın tüyler ürpertici olayları! Nasıl ve hangi dünyada yaşadığınızı anımsamanız için, o olaylara ilişkin öykülerle sizi şoke etme hakkımı kullanıyorum. Bizler, hepimiz pis rezilce bir yaşam sürüyoruz: İşte bu öyküler bunu gösteriyor. Korkunç gerçek, güzel yalancıların cicili bicili sözcükleriyle saklanamaz. Yaşama doğru gitmeliyiz. Yüreklerimizdeki insanca şeyleri yaşamamıza yansıtmalıyız!!!”


İkinci Bölüm:


Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.
Sabahın bu saatinde huzursuz eden, uykuları kaçıran, bulanıklaşıp berraklaşan şeyin Suç ve Ceza'nın kendisi olduğunu iyiden iyiye hissettiğimde geriye onu nasıl tarif edeceğime dair hararetli muammalar kalmıştı. Herhangi bir kitabın incelemesini kolaylıkla yapabilirdim, fakat bu kitap için şu andan itibaren neler yazmam gerektiği üzerinde bir karara vardığım söylenemez. Yine de günlerdir yazmak, hiç olmazsa kendime itiraf edeceğim kadar inceleme yapmaya da aynı şekilde ihtiyacım var.

İncelemeleri taradım, kitapla ilgili yazılmış akademik metinlerin birkaç tanesini sabırla okudum, ilgili konuyu kendisine dert edinmiş kaynakları da aynı şekilde incelemeye koyuldum. Bilhassa yazarın şahsiyeti üzerinde bizzat kendisinin yazdığı metinleri de okudum, fakat nafile. Lise döneminde okuduğum, cılız bir idrak ile muhtevası üzerinde düşünmediğim için birkaç zaman önce yeniden didik didik edip okuduğum bu romanın neticesi hep aynı oldu: Dostoyevski, bütün yaşamını derin sara nöbetlerine, onları da döneminin toplumuna sarıp sarmalayarak Raskolnikov'un baltasının ucuna emanet ederek Suç ve Ceza'nın içerisine serpti. Okuyanın zihnine inecek en anlamlı balta darbesi şu 687 sayfalık kusursuza yakın romanın arasında beklemekte. Bilhassa Dostoyevski'nin sosyalist yazarları incelemek adına katıldığı zararsız okuma grubunun bedelini dar ağacına gönderilerek çekmek zorunda kaldığını, yetmezmiş gibi ölümüne birkaç saniye kala Çar I. Nikolay'ın "şaka" yaptı ortaya çıkınca kürek cezasına çarptırılarak Sibirya'ya gönderildiğini öğrendiğimde öfkem daha da katmerlendi. Ancak öğrendiğimde öfkemi perçinleyen bu olay, Dostoyevski'yi beklendiği gibi radikal bir anarşist yapmaktansa sadece şiddetli sara nöbetlerine mahkum etti. Kitap boyunca Dostoyevski'yi temsilen Raskolnikov, Raskolnikov'u temsilen ise okurun ta kendisinin aynı hummalı nöbetleri yaşayacağını peşinen söylemeden de geçemeyeceğim. Şu an elimde Dostoyevski'nin inançlarını döktüğü Karamazov Kardeşler'in "Büyük Engizitör" bölümü var ve evet, bu incelemeden hemen sonra Karamazov Kardeşler'i yeniden, ağır ağır okuyacağım.

Mukaddimesi bu kadar uzayan -ve hâlâ içimde demediklerimin olduğu- romanın konusu, temelde bütün XIX. yüzyıl edebiyatının sancısı olan Fransız burjuva devriminin ardından oluşan yeni toplumsal yapının vaadettiği mutlakiyetçiliğin yıkılacağı yönündeki beklentilerin giderek bireyin bireye karşı savaşın ta kendisidir. Suç ve Ceza, varoluşçuluğun iliklerine kadar uzandığı bu romanında bireyci burjuva ve ahlâkın -fakat kişisel serbestisi için ahlâkın- organik bileşimini yaparken yalnız değildi. Onu, benzer çelişkiler konusunda muzdarip olan Balzac, Stendhal, Dickens, Thackeray, Flaubert gibi isimler de destekliyordu. Bunlardan farklı olarak Dostoyevski, yoksulluğun ve öteki olmanın kaçınılmaz bir yazgı olduğunu ve bu yazgının her toplumda kaçınılmaz olduğunu bağıra bağıra söylemekten geri kalmamış, bu gerçeği dinsel mitler ile kapatıp meşru göstermeye yeltenen dönemin dinsel aktörlerine de aynı şiddetle karşı çıkmıştır.

Romanın kahramanı, hepimizin yüreğinde bir katilden ziyade tuhaf şekilde kahraman olan Raskolnikov, roman boyunca bizlere işlediği suçun psikolojik yönüyle onun dayanılmaz ahlâki boyutunu anlatmaya çalışır. Diğer yandan geliştirdiği düşünce sisteminin doğruluğunu kanıtlamak istercesine bütün toplumu bir deneye tabi tutar: bunca yoksul ve yoksulluk içerisinde ölümü mutlak insan içerisinde ben bir bit miyim, insan mı? Bu soru, temelde yine Raskolnikov'un geliştirdiği düşünce sistemindeki "süper insan" veya "sıradan insan" ayrımında hangi tarafa ait olduğunun muhakemesidir. Tasarladığı cinayeti işleyerek bütün topluma yalnızca süper insanların idealleri uğruna toplumsal bütün kuralları işleme yetkisi olmadığını, sıradan insanların da kuralları çiğneme ruhsatının bulunduğunu ispat edecekti. Böylece kendisinin de sıradan olmadığını, tıpkı Napolyon gibi süper insan olup gerektiğinde kuraları çiğneme yoluyla toplumu değştirebildiğini kanıtlamaya çalışmıştır. Tam bu noktada romanın kıvrak zekası bizlere Freud'un id, ego ve süper ego kavramlarını da aynı kıvrak üslupla sunar: Roskolnikov’ un idi, ona tefeci kadını öldürmesini ve parasını çalmasını emreder. Bu eylemin muhakemesi ego sürecinde olur ve süper egosu Roskolnikov’u suçluluk duyguları içerisinde kıvrandırır.
İlginçtir, kusursuzdur ve kıymetlidir ki Dostoyevski'nin Raskolnikov'u bunca zeki tasarının sonucunda süper insanların diledikleri zaman kuralları çiğneyenler değil, tıpkı romanın geçtiği Petersburg'un olabildiğince yoksul fakat bütün yoksunluklarına rağmen ahlâki zarureti sımsıkı kavrayıp yaşamayı becermenin yanında zulmün türlüsüne karşı şedit nefreti taşıyan insanlar olduklarını ilan eder. Bu kabul, romanda Raskolnikov'un bütün roman boyunca uğruna savaş verdiği Sonya ile resmedilir. Aynı şekilde bütün yoksul fakat ahlâklılara karşı diğer varsıl fakat ahlâk yoksunu güruhu bir araya getiren de Dostoyevski'nin ısrarla vurguladığı dönemin sınıfsal farklılıklarıdır. Kendisini halksal öze o kadar ait hissetmiştir ki, Dostoyevski'nin şahsiyetini temsil eden Raskolnikov, gerçek yaşamda da Dostoyevski'nin oturduğu evin yalnızca birkaç ev ötesinde resmedilip sunulmuştur. Romanın yoksulluğu da, semtin kiri, sarhoşları, hayat kadınları ve sömüren tayfası da bizzat Dostoyevski'nin çıplak gözle izlediği ve yaşadığı hayatın ta kendisidir ve bu hayat, olağanca kuralsızlık içerisinde kendisini ahlâki yükseliş sayar. Haksız da değildir, zira Raskolnikov'un tasarladığı düşünce sistemi içerisindeki totaliter kahraman modelleri o ana değin toplumun tamamının affettiği olağanüstülükler ile var olagelmiş fakat o andan itibaren üniversite öğrencisi kıvrak bir dehanın muhakemesi ve pratiğinden itibaren tam tersi bir forma ulaşmıştır.

Tarihten bu yana zihnimizde yer edinen bütün büyük kahramanlara toplumun kendisi tarafından atfedilen "insani olmayan" vasıflar, temelde bizim totaliter yönümüzü oluştururken kahramanlara da kendilerini süper insan, dolayısıyla kurallar ve yaşamlar üzerinde diledikleri hamleleri yapabilme ruhsatı vermiştir. Bu tarz bir yaklaşım, onların yemeyen, içmeyen, uyuklamayan, sarhoş olmayıp yalnızca ama yalnızca olağanın üzerinde durumlar gösterdiğine olan inancı oluşturur. Bu inanç, "oluşturulan" yeni kahraman modelinin horlamasını, ailesiyle atışmalarını, nefesinin kokmasını vs gibi unsurların hemen hiç yokmuş gibi ve eskaza olması durumunda bir çeşit "skandal" sayılmasına cevaz veren çarpık savunmayı getirir. Raskolnikov, Napolyon'u ve diğer tarihsel kahramanları ele alırken hem döneminin hem de çağların toplumlarına karşı da aynı deneysel cinayeti delil göstermeye çalışır.
Hâlâ elimde Suç ve Ceza romanını evirip çevirip neler söylemem gerektiğini, yazmadıklarımın -henüz hiçbir şey yazamadığım gerçeği ortadayken- yazdıklarımın ne kadar tesirli olacağını kestirmeye çalışıyorum. Ve bu incelemeye başladığım andan itibaren roman, bambaşka bir eşya mahiyetine büründü. Sıradan bir roman değil, sıradan bir yazarın romanı hiç değil. Raskolnikov'un cinayetle başlayıp kahraman olarak, fakat bütün dürüstlüğüyle suçunu itiraf edip vicdanen verdiği savaşın kahramanı olarak çıktığı romanın sonunda Dostoyevski bizlere iki önemli gerçeği daha teslim edip hayal ettiği fakat kavuşamadığı dünyayı romanın sonunda oturup izlediği manzarayla anlatırken son hummalı sara nöbetlerine de geçirip buralardan göçmüştür, kim bilir?

İlki, Dostoyevski bizim hem iyi hem kötü olduğumuzu çırılçıplak bir biçimde gösterdi.
İkincisi ise, biz neysek oyuz diyebiliriz, fakat kahramanlar biz neysek o değiller.
“Asık suratlı, kasları hala yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları… ”

Maksim Gorki, eserine işte bu fabrika ve işçi betimlemeleri ile hoş geldin diyor okuyucusuna. İlk andan anlaşılıyor kitabın nasıl ilerleyeceği… Anlıyorsun anlamasına ama her şey anlamak ile bitmiyor ve bazı şeyleri mantıkla, bilgiyle çözemiyor insan ve bu sebeple insan bazen yüreği ile bakabilmeli… Ve tarafını seçmeli; eli sopalı güçlüden yana mı olmalı yoksa haklı ancak güçsüzden yana mı?

Kitabı okurken bir anlamda yazar sizi taraf seçmeye mecbur kılıyor. Bir yanda zenginin düzeni devam etsin diye elini kana bulamaktan çekinmeyen insanlar, diğer yanda sevgi ve inançla hak arayan bir tutam insan topluluğu. Evet azlar ama cesurlar ölmekten korkmuyorlar. Konu buralara gelmişken işte o efsane söz zihinler de vuku buluyor.

“Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek!”

Dedim ya anlamak mühim mesele ancak asıl mesele inanmakta. Bunun tam tersi de oldukça tehlikeli çünkü bilgisiz körü körüne inanmak; bir başkasının vicdanına sığınan topluluklar doğurur. İnsanlar kötü olmaktan çok aptaldırlar bu nedenle düşünmeden, sorgulamadan eylemlerde bulunan insan toplulukları, her zaman insanlık için en büyük tehdidi oluşturur. Okumak, bilgi edinmek sonrası haklı olduğuna inandığın davanda sonuna kadar savaşmak ve insan olduğunu hatırlamak gerek.

Hayat on sekiz yaşına kadar güzelmiş sonrası tamamen tutunma çabasıymış. Kim demişse ne kadar da doğru demiş. Yaşım yirmi altı ve ben tam sekiz senedir korkarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Dört sene üniversite okudum, bu süreçte; aman Anıl sağa sola bulaşma okulunu bitir işine bak, normal bir insan olmak zor değil dedim kendi kendime. Ne olduysa sustum fikrimi dahi paylaşmadım bu süreçte ve tüm haksızlığa hukuksuzluğa sessiz kaldım bir de o zamanlar suç ve cezayı okuyordum nasıl olduysa buna rağmen sessiz kalabildim. Neden peki? Yarın bir gün bana bulaşmasınlar diye hep kendimi, ailemi düşündüm. Üniversite de bu bencilce düşüncem beni geçici müddette haklı çıkardı diyebilirim yani kazasız belasız okulumu bitirdim.

Sonrasında ne mi oldu? Bu sessizlik, esasen diğerlerinin çığlığı da diyebiliriz, bumerang gibi döndü dolaştı ve en nihayetinde beni buldu… Bir bilgisayar öğretmeni olarak mezun olmuştum ve diğer arkadaşlarım gibi bir sene bilemedin iki sene kpss’ye çalışacak sonrasında öğretmen olup hayatımı sessiz sedasız sürdürüp gidecektim. Yaşamam gerek ya işte, gittim sağda solda iyi olan birkaç firmaya iş başvurusunda bulundum. Türkiye genelinde iyi sayılabilecek bir kamu kurumunda iyi bir maaşla işe başladım. Tabi bu süre zarfında ülkemde çığlıklar giderek artmaya devam ediyordu, bense susmaya… Susuyorum ama hiç mutlu değilim, işimin bürokratik yanı bir kenara çalışanlarının çoğu mühim adam. Gogol’un Palto’sundaki gibi… Orada nelere şahit olmadım ki; ülkemde binlerce genç hayaller kurarak bu firmaya girebilmek için ne zorluklar çekerken, işe alınan yanlı insanları gördükçe mutsuzluğum katlanıyordu ama ben susmak zorundayım. Şahit olduğum bir olayı daha şu an yazıyorum ve siliyorum. Yani ben hala korkuyor ve her şeye rağmen susabiliyorum helal olsun bana…

Susarak yıllar geçti… Ve bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti ve sıra bana geldi. Benle alakalı inceleme yapılmış ve sonuç olarak ele avuca gelir bir done bulamayınca da; senin işe girdiğin zamanda şu anda düşman olduğumuz yapı olduğu için “Hakkınızda duyulan şüphe gereği iş akdiniz fesh edilmiştir.” Gerekçeli bir kağıt ile işime son verildi… Yani yönetimi onlara veren değil, yönetimde işe giren ben suçlu oldum. Neyse sessizliğimin karşılığı olarak keyfe göre işten atılma ile ödüllendirildim.

Ben bu olayın sadece işten çıkartılmakla kalacağını düşünürken asıl gerçeği, hemen herkesin ben susarken karşı karşıya kaldığı bu dış dünyada suratıma inen bir tokat edasında kavradım. Bu gerçek ne mi? Bir referans olmadan birikimin ne olursa olsun herhangi iyi bir firmadan kapı içeri dahi alınmayacağın gerçeği, özel sektörün taşeronlaşmasıyla vatandaşın kanını nasıl emmeye çalıştığı gerçeği… Neyse ben sustum hak ettim vesselam… Yarın formaliteden kpss ye gireceğim. Umutlarım, hayallerim bir kitapçığa ve mülakata bağlı. Kitapçık hallolur da mülakat nasıl olur bilmem…

Bu arada kitabı okumadan ölmeyin.
#27324883
Bu incelememde yazan her şey, buradaki için de geçerlidir. Hatta başlangıç kısmı budur. Yeni bir şekilde deneyemezdim. Denemezdim. Düşündüm. Çok düşündüm ve düşünmeye devam edeceğim. Ancak size söyleyemem. İstesem de yapamam. Birazdan okuyacaklarınızın ne olduğunu ben de bilmiyorum. Gerçeğe yakın değillerse eğer, benim sanrılarımdan kurtulmaya çalışırken dökülen parçalardır. Hepsi bu. Şu an ne buradayım, ne de orada. Ne yaşıyorum, ne de ölüyüm. Dostoyevski'deyim. Dostoyevski'de...


+ Hay, aksi! Yine Dostoyevski'yi anlatmaya çalışmalıyım. İyi de nasıl anlatacağım? Diyebilecek bir şeyim var mı ki? Dostoyevski şöyle büyük bir yazar, şöyle güzel şeyler yazmış, böyle güzel anlatmış vb. ıvır zıvırı mı anlatacağım? İçimdeki bir su damlacığında, okyanusun gizli olduğunu fark etmemi sağlamasını nasıl anlatacağım? İlk kitabını -Yeraltından Notlar- okuduğumda kendimi hiç bilmediğimi fark ettirmesini mi anlatacağım? Bir sonraki romanında -Budala- hiç kimseyi gerçekten tanımamış olduğumu fark ettirmesini mi anlatacağım? Yoksa en büyük eseri olarak görülen ve bundan önce okuduğum romanı -Karamazov Kardeşler- sayesinde hâlâ ne kendimi ne de başka birini gerçekten anlamamış olduğumu anlatacağım? Ya da bu romanında insanların düşüncelerinin, insanların önüne nasıl geçtiğini göstermeni mi anlatayım? Ne anlatabilirim Dostoyevski? İnsanların düşüncelerinin; kendi derinliklerinde Yağmur Ormanları'ndaki bitkiler gibi, kendisinden kopanın kendini ve diğer tüm bitkileri sırf güneşe ulaşmak ve ulaştıktan sonra daha da fazla sahip olmak için ezmeye çalışmasını mı anlatayım? Düşüncesel tutkunun köklerinin de yeraltında büyürken, nasıl diğer düşünce köklerini engellemeye çalıştığını mı anlatayım? Ya da birinin tüm varoluşu ile başka birinin üzerinden parazit bir şekilde yaşamasını mı anlatayım? Veya bu düşüncelerinin peşinde büyüyenlerin nasıl diğerlerini de kendine basamak yaptığını mı anlatayım? Senin söylemediğin ne söyleyebilirim ki? Yaşamış olduğun acıların ve başkalarının yaşadığı acıların sana yansımalarından nasıl böyle güzel bir şekilde çıkmış olabileceğini mi anlatayım? Hepsi bir yana, senin tüm bunları nasıl anlamış olduğunu çözümleyememe mi anlatayım? Veya tüm bunların arasında kaybolmayacak ve yok olmayacak kadar güçlü oluşunu nasıl anladığımı mı anlatayım? Bir baba veya anne, çocuğuna dair hiçbir şey anlayamazken senin nasıl her insanı en ince parçasına kadar çözümleyebildiğini mi anlatayım? Veya insanların birbirleri ile olan tüm görünmez bağları nasıl görünür kıldığını mı anlatayım? Yine soruyorum, senin anlatmadığın ne anlatabilirim ki? Senin anlamamış olduğun insanı -kendim de dahil- nasıl anlamış olabilirim ki? Senin değerini anlayabildim mi sence? Seni geçtim, acının değerini anlayabildim mi sence? Bu kelimeleri dışarıya döken ben miyim sence? Doğruyu söylüyor muyum? Doğruyu geçtim, yalan bile olsa bir şey söylüyor muyum?

— Dostum, ömrüm boyunca hep yalan söyledim. Doğruyu söylerken bile yalan söyledim. Hiçbir zaman gerçek adına bir şey söylemedim, söylediğim her şey kendim içindi; bunun böyle olduğunu eskiden de bilirdim, ama ancak şimdi görüyorum... Ah, ömrüm boyunca dostluğumla incittiğim dostlar neredeler? Hepsi... hepsi! Savez-vous[Biliyor musunuz], belki şu anda da yalan söylüyorum; evet, sanırım yine yalan söylüyorum. En önemlisi de kendi yalanlarıma inanmam. Dünyada en zor şey, yalan söylemeden yaşamak... ve... ve kendi yalanlarına inanmamak... evet evet, bu en zor şey dünyada! Ama durun hele, bütün bunlar daha sonra... –durdu, coşkuyla ekledi:– Birlikteyiz, birlikteyiz!

+ Ben de yalan söyledim. Seninkinden ne farkı mı vardı? Farkı yoktu. Hemde hiç. En büyük yalanımı söylediğimde 6 yaşındaydım. Yalanın tüm pisliğini de daha ilkinde görmüştüm. Kutsanmış olduğumu düşünebilirsin. Hâlbuki aksine, lanetlenmiştim. Neden mi lanetli olduğumu düşünüyorum? Bugün olduğu gibi ilkbaharın tüm güzellikleri ile ortaya çıktığı bir günde olmuştu. Bu güzel günde olacak bir olayın önce zihnime, sonra tüm hayatıma ölü ve çıkmaz bir koku gibi sineceğini nereden bilebilirdim? Senin kitaplarının yaptığı yüce tesiri ve en küçük hücrelerime dahil işlediğin acıdan daha büyüktü bu tesir. Sabahın erken saatleriydi. Annem, her zamanki gibi ev işleri ile uğraşıyordu. Bizim ile olan ilgisi ancak alışkanlıkların ve temel görevlerin gerektirdiği kadardı. Kız kardeşim henüz üç yaşındaydı. Algısı keşfetmek için vardı. Her yerde bilgi arıyordu. Ben de öyleydim, ama ondan önce keşfe başlamanın getirdiği büyüklük vardı. Belli başlı objeleri, olayları ve duruma göre insanları anlayabiliyordum. Empati yeteneğim oluşmuş ya da oluşmaya başlamıştı. Emin değilim. Fakat yakın olduğum insanların hiçbir düşüncesini anlamıyor olsam da, duygusal durumlarını iyi anlıyordum. Her çocuğun beyninde bolca olan ayna nöronlardan mı kaynaklı yoksa, benimle alâkalı farklı bir olağandışı durumdan mı kaynaklıydı bilmiyorum. Hâlâ da öyle çünkü. Algıladığım hiçbir insanın düşünce durumunu çözemiyorken, duygu durumunu tek yumurta ikizi gibi anlayabiliyor ve onunla birlikte hissedebiliyordum. Annem, cüzdanını evin girişindeki ayakkabılığa bırakmıştı. Mutfakta kim bilir ne yapıyordu. Karnı tok ve enerjisi olan biz ise oyun arıyorduk. Kovalamaca ile başlamıştık. Ancak kardeşim çok küçüktü; yakalama ve kaçma konusunda beceriksiz olunca erken sıkılmış ve oyunu bitirmiştim. Gözlerim arayış içindeydi. Annemin cüzdanını gördüm. İçinde ne var diye bakmak istedim. Anahtar, nüfuz cüzdanı, bir tane kağıt 5.000.000 ve biraz da bozuk para vardı. Kağıt parayı alıp ben dokunmadan cüzdan nasıl duruyorsa, aynı şekilde bıraktım. İçindeki bir kağıt parçasının yokluğu hariç az önceki ile aynıydı. Bu değişim de dışarıdan belli olmuyordu. Neyse, hızlıca salona koştum. Kardeşime gösterdim. Üzerindeki resim ve silinik sarı rengi ilgisini çekmişti. Gülmeye başladı. Dokunmak istedi ve verdim. İncelemeye başladı. Ne olduğunu ve neye yaradığını sordu. Oyunumuz için gerekli son parça olduğunu söyledim. Annem hâlâ aklımda olduğu için onun parayı görmesinden deli gibi korkuyordum. Burada annem hakkında ufak bir bilgi vermem lazım. 12 yaşından beri zorunluluklar ve sorumluluklar altında ezilmiş ve ezilmeye devam eden bir kadındı. Ailesinin hiçbir sözünden çıkmamış, çıkamamış ve her görevi yerine getirmek zorunda kalmış fedakâr biriydi. Böyle uzun yıllardır sürekliliği olan çaresizliklerin oluşturduğu sessizlik ve baskı altında, gün geçtikçe daha fazla sıkışarak daralıyordu. Bu da onu bir nevi sinir hastası yapmışı. Gerçeklik, kafasındaki plandan ufacık farklı olunca hemen parlıyordu. Kendini kontrol edemeyen bir öfkeye sahipti. Anlayacağınız fiziksel ve sözsel olarak sevgi ve güçle gelen şiddete sık sık maruz kalıyorduk. Annemden korkuyordum. Tüm benliğimle korkuyordum. Yine de bu işe girişmiştim. Bir şey olmayacağını umuyorum. Fakat temkinliliği de elden bırakmamak lazımdı. Camın önüne koltuğu çektim. Kardeşimle beraber üzerine çıkıp birlikte camdan bakmaya başladık. Bu sayede annem parayı göremeyecekti. Kızsa bile parayı saklayacak zamanım olacaktı. Parayı kardeşimden istedim. Ona rüzgârın gücünü göstermek istedim. İki parmağımla paranın bir ucundan tutmuştum. Diğer ucu rüzgârla dans ediyordu. Rüzgâr uçurmaya çalışıyordu ve ben bu uçuşa engel oluyordum. Rüzgâr, bu şekilde parayla temas hâlinde iken; paranın serbest ucu ezişip büzülür katlanır ve kendi kendine çarpıp düzelmeye başlar. Bu sırada da çıkan sesler olur. Görüntü ve ses, kardeşimin ilgisini çekmişti. Gülmeye başladı. Ben de yapacağım, diye heyecanla söylenmeye başladı. Parayı ona verdim. Mutluluğu daha fazla artmıştı. Belli bir zaman geçtikten sonra parayı ondan aldım. Ben de yapmak istedim. Bir süre daha ben yaptım. Sonra yine istedi. İşte, o anda vermek istemedim. Farklı bir şey göstererek parayı daha fazla tutmak istedim. Ona, parayı bırakırsam ne olacağını biliyor musun, diye sordum. Bilmiyorum, dedi. Görmek ister misin, diye sordum. Evet, dedi. Gözlerinin önünde yatay bir çizgide parayı getirdim ve götürdüm. Sonra heyecanlandığını görünce biraz farklı şekillerde devam ettirdim. Sihirbaz tarafından etkilenen izleyici gibiydi. Birazdan olağandışı bir şey gerçekleştirebileceğim objeye takılı kalmış ve sihirbazın ne yaptığına dikkat etmeyen birine dönmüştü. Sadece parayı izliyordu. Gülümseyerek ona baktım. O sırada parayı da bıraktım. Ben sadece kardeşime bakarken, o paranın havada uçuşunu izliyordu. Ben gülümsüyordum, o ise şaşkın bir yüz ifadesine sahipti. Bakışlarını bana çevirdi ve şimdi ne olacağını sordu. O anda gerçeklik beni çarptı. Para gitmişti. Ne yapmıştım ben, demeye kalmadan annem bağırdı. Ne yapıyorsunuz, dedi. Korku bir anda beynime hücum etti. Tüm benliğimi sarması ise yaklaşık iki saniye sonra annemin soruyu yinelemesi ile oldu. Ben öylece donuk bir vaziyette kalmışken, kardeşim söze girdi. Para uçuruyorduk, anne, dedi. Ne parası, diye sordu. Ama cevap beklemeden ayakkabılığa doğru gitmeye başladı. Cüzdanını kontrol edeceğini ve paranın yokluğunu fark edeceğini anladım. Kurtuluş yolları aramaya başladım. Ne yapabilirim diye düşünürken, aklıma yalan söylemek geldi. Ama nasıl bir yalan beni kurtarabilirdi? Kardeşimi fark ettim. Annem geri dönmüştü. Para nerede diye bağırıp duruyordu. Söyleyin yoksa ikinizi de döveceğim, dedi. Bir an tereddüte düştüm, ancak korkum, sevgimin üstüne geçti. Kardeşim yaptı, dedim. Annemin bunu duymasıyla öfkesinin dışa vurması arasında bir saniye bile geçmemişti. Kardeşimin kolundan sıkıca tuttu ve sol tarafına bir tokat bastı. Kardeşim, ilk darbeyi hisseder hissetmez ağlamaya başladı. Tıpkı basınçla sıkıştırılmış suyun, üzerinden basıncı sağlayan etmenin kaldırılması ile suyun sahip olduğu güçle patlaması gibi; annem de öfkeyi dışarı atabilecek alanı bulunca şiddeti çoşmuştu. Kardeşime elleriyle, ayaklarıyla ve imkânı olduğu her şekilde vuruyordu. Kardeşim gözyaşlarına boğulmuştu. Ağlama sesi gittikçe artmıştı. Uzun bir süre böyle geçtikten sonra kardeşimin ciğerleri mi yorulmuştu yoksa gözyaşları mı bitmişti ya da acıyı hissetmez hâle mi gelmişti bilmiyorum, ama ağlama sesi kısılmaya ve direnç göstermeye başladı. Tüm bu süreç boyunca sadece izledim. Utanmıştım. Acı çekiyordum. Küçülüyordum. Kardeşime baktığımda içim parçalanıyordu. Ama korkudan bir şey diyemiyor ve yapamıyordum. Artık çok geç diye düşünüyordum. Söylesem ne olacaktı ki? Annem aynı hınçla beni de dövecekti. Belki daha fazla dövecekti. Yalan söylemem de fazladan dayak sebebiydi. Bu düşüncelerimin sonunda anneme baktım. Tüm hücrelerim öfke ve nefretle dolmuştu. Bir anne çocuğuna nasıl bunu yapabiliyordu, anlamıyordum. Sanki tüm acıların ve dertlerin kaynağı kardeşimdi veya tüm mutlulukların ve huzurun kaynağı o 5.000.000 lira idi. Anneme olan sevgimi bitireceğime yemin etmiştim. Kardeşimi de ilk önce kendimden, sonda diğer herkesten koruyacağıma dair yemin etmiştim. Zaman o an benim için durmuş olduğundan, ne kadar süre kardeşim dayak yedi ve birlikte ağladık bilmiyorum. Ancak annem durmuştu. Enerjisi bitmişti. Bir daha sakın cüzdanıma ve paralara dokunmayın, diye son bir hınçla bağırdı. Bizi bıraktı ve gitti. Kardeşimin gözleri şişmişti ve yüzü kıpkırmızıydı. Hıçkırıyordu sadece. Yere çökmüş öylece hıçkırıyordu. Yanına oturdum ve sarıldım. Ağlamaya yeni başlamış gibi gözyaşlarım şiddetli bir yağmur şeklinde akmaya devam ediyordu. Sonra ağlamam durdu ve kendime geldim. Onu da alıp yatak odasına gittim. Kapıyı kilitledim ve yatağa uzandık. Sonra da uyumuşuz. İşte, böyle Dostoyevski. Hayatımdaki en büyük hatam ve en büyük acı buydu. Bu olaydan sonra 19 sene yaşadım ve hâlâ yaşıyorum. Kendime ve başkalarına daha neler yaşattım, nelere tanık oldum ve bana neler yapıldı dersen binlerce sayabilirim. Ancak hiçbiri bunun kadar tesirli değildi. O gün nasıl biri olacağımı değil, ama nasıl biri olmayacağımı, daha doğrusu olmak istemeyeceğimi görmüştüm. Acı ve sevdiğime yaşattığım acı, empati gücümü besledi. O gün bugündür sevdiğim veya sevmediğim hiç kimseye bu ve buna benzer acılar yaşatmayacağıma karar vermiştim. Gerekirse kardeşime yaptığım gibi suçsuz yere suçun cezasını çekecektim, ama kimseye isteyerek acı çektirmeyecektim. Özellikle benim çekmem gereken acıyı.

— Ah, bağışlayalım, bağışlayalım, her şeyden önce bağışlayalım... herkesi, her zaman bağışlayalım... Kendimizin de bağışlanacağımızı umalım. Çünkü herkes, hepimiz tek tek, ötekinin önünde suçluyuz. Herkes suçlu!

+ Bağışladım, Dostoyevski. Önce annemi bağışladım. Uzun yıllar ondan nefret ettim, ama onu gerçekten anlamaya başlayınca affettim. Ancak kendimi bağışlayamadım. Kardeşime yıllar sonra bu olayı anlattığımda hatırlamıyordu. Ağlayarak anlattım ve affını istedim. Affettiğini söyledi. Gözyaşları ile parıldarken gözleri, gülümsemeye başladı ve tekrar etti. Affettim abi, dedi. İşte, ben de ondan sonra kendimi bağışlayabildim.

— Sevgiden daha değerli ne olabilir? Sevgi, var olmaktan, yaşamaktan daha önemlidir; sevgi varoluşun tacıdır; öyleyse, varoluşun sevginin önünde baş eğmemesi mümkün müdür?


+ : Ben.
— : Kitaptan alıntı, yani Dostoyevski.

Dip Not: İmla hatalarımın canı cehenneme!
Acemi bir Tolstoy okuyucusu olarak sıradan bir savaş hikayesi gibi başlayan SİVASTOPOL un derin anlamını kavrayabildim artık ..
'' Savaşlar yazarlar doguruyor ''

savaş görmuş bizzat içinde bulunmuş insanların bakışı ile sus pus evlerınde oturan elinde bir fincan kahveyle hımmm ''Bu da neymiş pek bir abartmış'' diye ahkam kesen okur arasındaki ...dönem,fikir,yediği ekmek,ayagındaki ayakkabı,silah namlusunun kokusu,top güllesinin kulak patlatan sesi, kadar fark var....

'' siz hiç ölüm korkusu nedir bilirmisiniz ? ya kan kokusu?
biz toplu halde dondukmu soguktan ? ya da bitlendikmi binlerce kişi ?
ekmegi ısırırken hüngür hüngür agladıkmı acaba ...ne kadar aç kaldık ? hangimizin bacagını sıhhıyede kopara kopara aldılar....

bu gün ölecegim diyerek güne başlayıp ...ölürken öldüğünü bile anlamayıp arkadaşına olan onıkı kopik borcunu düşünen adamların hikayesini anladığımız gün sanırım bizde insan olma yolunda bir adım daha ilerlemiş olacagız..

klasikler beni sıkıyor ,yoruyor , bunlar gelmiş geçmiş şeylerdir ,diye düşünüyorsanız söyleyecek birşeyim yok ama büyümek istiyorsanız ''OKUYUN''

barışla kalın....

Yazarın biyografisi

Adı:
Mazlum Beyhan
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1948
Dostoyevski’den Suç ve Ceza ve Budala, Tolstoy’dan Sanat Nedir?, Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik, Gogol’den Bir Delinin Anı Defteri, Burun, Palto Mazlum Beyhan’ın çevirdiği başyapıtlar arasında yer alır. Ayrıca Çernişevski, Byelinski, Kropotkin ve Şçedrin’den Türkçeye kazandırdığı eserlerle hiç tartışmasız son 35 yılın en önemli Rus edebiyatı çevirmenlerinden biridir.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 40.795 okur okudu.
  • 1.698 okur okuyor.
  • 23.436 okur okuyacak.
  • 1.300 okur yarım bıraktı.