Mazlum Beyhan

Mazlum Beyhan

Çevirmen
8.8/10
34,3bin Kişi
·
190,7bin
Okunma
·
106
Beğeni
·
8,9bin
Gösterim
Adı:
Mazlum Beyhan
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1948
Dostoyevski’den Suç ve Ceza ve Budala, Tolstoy’dan Sanat Nedir?, Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik, Gogol’den Bir Delinin Anı Defteri, Burun, Palto Mazlum Beyhan’ın çevirdiği başyapıtlar arasında yer alır. Ayrıca Çernişevski, Byelinski, Kropotkin ve Şçedrin’den Türkçeye kazandırdığı eserlerle hiç tartışmasız son 35 yılın en önemli Rus edebiyatı çevirmenlerinden biridir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
704 syf.
·5 günde·10/10 puan
Hemen hemen her eseri dünya klasiklerine girmiş Dostoyevskinin Rus Habercisi ismindeki edebiyat dergisinde, bir yıl boyunca yayımlanmış romandır.

Romanda idealist bir hukuk talebesi olan Raskolnikov ağır bir şekilde fakirlik çekmektedir. Meşhur tefeci Alena İvanovna'yı öldürüp parasını ve eşyalarını alıp fakirlere dağıtmayı planlar . Sonra bir baltayla kadını öldürür ama hesap dışı gelişen birşey olmuştur. tefeci kadının kardeşi Lizaveta İvanovna da gelmiştir. Delil bırakmamak adına onu da öldürür.

Kitabın devamında ise olaylar üzerine tahliller yapılıyor. Birine iyilik yapmak için kötü biri de olsa başka biri öldürülür mü? Yada bu cinayet kendi fakirliğinden kurtulmak için mi yapıldı yoksa diğer insanları kurtarmak için mi?

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
687 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Bu incelemeyi ya hiç okumayın ya da başlamışken sonuna kadar tam olarak okuyun. Aynı Suç ve Ceza kitabının başrolü Raskolnikov gibi ya bir hiç olun ya da Raskolnikov'un emeli gibi Napolyon'a ulaşma ve kendini gerçekleştirme arzuları içerisinde kendinizi tamamlayın.

Dostoyevski'ye ait bu kitaptan önce okuduğum 8 kitabında da kendi filminin fragmanının ve galasının yapıldığını söylemiştim. Şimdi ise filmin başladığını ve Suç ve Ceza kitabıyla beraber edebi doyum anlamında ve sorgulama konularında tam bir uçuşa geçtiğini söylemek istiyorum! Ve size bir şey söyleyeyim mi, bu uçuşa hepimiz davetliyiz. Hepimiz onun yazdığı bu yazıları yaklaşık 150 yıl sonra okuyabiliyorsak Rus Edebiyatı uçağının kokpitinden bize seslenen bir Dostoyevski var ve bizi kendi edebiyatına şahit olmak için seyahatler yapmaya çağırıyor. Bu seferki seferinin adı ise Suç ve Ceza, ayrıca sadece gidiş bileti olarak alınmış.

Önceki seferlerinde Öteki kitabında Bay Golyadkin karakteriyle kişilik bölünmesini ve psikolojide Doppelganger ile adı geçen olayı tanıtan, Ölüler Evinden Anılar kitabıyla sırta inen kırbaçları, acıları, ruhsal paradoksları Suç ve Ceza kitabında tam anlamıyla en üst seviyelere çıkaran bu adamın Raskolnikov ülkesine gitme arzusuna davetliyiz hepimiz!

Raskolnik kelimesinin anlamı : 17. yüzyılda din kitaplarında yapılan düzeltmeleri kabul etmeyenler.
Suç kelimesinin anlamı : Yasalara aykırı davranış.
Ceza kelimesinin anlamı : Uygunsuz davranışlarda bulunanlara uygulanan üzüntü, sıkıntı, acı verici işlem veya yaptırım.

Yukarıda yazdığım 3 kavram arasında sıkışıp kalan, ruhun balta girmemiş ormanlarına balta ile dalan, devlet dairelerini, sistemleri, insanları, siyasi düzeni, inançları, sorgulamayışları, hatta kendini bile balta ile doğramaya ant içmiş bir adam var karşınızda! Raskolnikov. Kişilik bölünmelerinden dolayı sonsuz bir mayoz döngüsüne girmiş olan bu adamın içinde neler neler olmuyor ki... Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinde sistemler ve düzenler baltalanıyor, sorgulamalar arasında ruhsal düzeni sağlamak için ellerinde balta taşıyan askerler gelip geçiyor, inançlar ve kalıpsal düşünceler baltalanıyor, devlet daireleri ve siyasi paradigmalar bir daha gelmelerini istememek amacıyla baltalanıyor ve özellikle de insanın kendisi baltalanmak isteniyor.

Peki, ya bu baltalama olayı sonucunda aslında bütün acılar, kederler, sistemler, inançlar, diğer bütün sorgulamalar ağaçların kesilip de sonra tekrar ve daha gür çıkması gibi yerlerinden daha gür ve etkili olarak çıkıyorlarsa? Mesela öldürmesine öldürebilirsin istediğini, peki ya bu ölüler önceki durumlarında verdiği sıkıntı ve acıdan daha çok acı verirse sana aynı ağaçların kesildikten sonra daha gür çıkması gibi Raskolnikovcuğum?

Peki, ya cinayet aleti olarak kullanılabilecek bu kadar ilkel bir aletten bir tümevarımla yola çıkılarak bütün insanlar ve bütün sistemler baltalanmak isteniyorsa? Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinin her biri ama istisnasız olarak her birinin aklından atamadığı tek bir şey vardı, o da Napolyon olabilme ve kendini gerçekleştirebilme arzusu. Katil olmaktan çok kendini baltaya ve bu sebeple de onla gelebilecek zirveye adamışlık. Freud daha elinde lolipopla 10 yaşında dolanırken Dostoyevski Suç ve Ceza kitabında onun ileride belirteceği id kavramıyla bu kitaptaki öldürme ve hırsızlık arzusunu, ego kavramıyla bu olayın sorgulamasını, süper ego kavramıyla ise de Raskolnikov'un kıvranmaları ve bir türlü Napolyon olamayışlarını anlatmak istemişti. Bu nedenle Balta Tanrısına tapan sayısızca Raskolnikov vardı içinde bölünmüş olan.

En keskin sorgulamaları, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine en üst sıradan girmeyi arzulamaları, kendisini cinayet gibi bir kaç(amay)ış ile gerçekleştirmeyi istemeleri ile Raskolnikov yatağında tam bir girdap içerisinde kalmıştı. Etrafında baltalar ve Svidrigaylov, Porfiriy, Zametov karakterleri gibi ruh ezici insanlar vardı.

Nasıl ki Kafka Dönüşüm kitabında bir böceğe, GLaDOS Portal 2 oyununda bir patatese, Tacettin Sihirli Annem'de bir köpeğe dönüşmüş ise Raskolnikov'un kendisini bir bit olarak hissetmesine şaşırmamalıydı. Çünkü o pislik bir bitin ta kendisiydi. İnsan sevgisini kendi pençesinden kurtaramadığı, Napolyon hayallerinin bir türlü gerçekleşemediği bir bitti.

Hakan Günday Kinyas ve Kayra'da, bir fahişe ile bir rahibenin mezarlıkta yanyana olabilmelerini hayatın en gerçek anı olarak görürdü. Bu kitapta da Raskolnikov ve Sonya'nın ilişkilerini ben de aynen buna benzetiyorum. Bir katil ve bir fahişenin ilişkisinden doğan aklanamama sürecini.

Mesleği bir bakıma toplum mühendisi olan Dostoyevski, Suç ve Ceza kitabıyla birlikte bize çok ama çok önemli bir fener tutuyor. Peki, biz hayatta ne kadar Napolyon olmayı istiyoruz? Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde nerede yer almak istiyoruz? Cinayet Napolyonu gibi sevgimizin Napolyonu ya da şehvetin Napolyonu mu olmak istiyoruz? Belki de iş hayatımızın ve kariyerimizin Napolyonları? Eminim ki herkes bu kitabı okuduktan sonra kafasında hayali bir spot ışığı belirecek ve sonu gelmeyen sorgulamaların içine düşecektir.

Bu kitabı seven bir zamanlar 100den fazla ülkede yasaklanmış olan High Tension filmine bayılır. Bir film bir kitaba bu kadar benzeyebilirdi...

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar ve acılar dilerim.
705 syf.
Suç ve Ceza, ciddi anlamda okuma alışkanlığı kazandığım kitap. Ne zaman okuduğun en iyi kitap ne ya da kitap tavsiyesi istense aklıma ilk gelen kitap. Ayrıca 10 puan verdiğim tek kitap(tı, Kayıp Zamanın İzinde yi okuyana kadar).

Romanın kahramanı Rodion Romanovich Raskolnikov 'un psikolojik buhranlarına, topluma bir türlü uyum sağlamak istemeyişine, sivri diline ve parlak zekasına tanık oluyorsunuz. Dostoyevski, kahramanımızın hayata bakış açısını, teorilerini, toplumsal ahlakı sorgulanmasını, ailesini ve aile ilişkilerini, dostlarını, düşmanlarını, tüm bunlarla olan ilişkilerini inceliyor ve muhteşem betimlemelerle sizlere de yaşatıyor. Dostoyevski öyle bir karakter yaratmış ki adamın katil olmasına rağmen sempati duymayan yoktur sanırım Raskolnikov' a. Suç olgusuna farklı bir perspektiften bakabilmeyi mümkün kılıyor bu da. Hikayedeki anlatım o kadar ayrıntılı ve gerçekçi ki sanki Dostoyevski kendisi yaşayıp da yazmış. Hatta bununla ilgili bir de doğruluğundan emin olamadığımız mevzu var. Kitap yayınladıktan sonra savcı, Dostoyevski hakkında dava açmış. Gerekçesi ise: " Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır. " olmuştur. Kitap okuyorum, diyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir klasik.

Albert Camus gibi büyük bir yazarın da takdirini almış ve ;" Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra, ilk kez yeteneğim hakkında bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme ihtimalimi ölçüp tarttım " dedirtmiş bir şaheser.
282 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan·Ne Okusam'dan
Çocukluğum,
Maksim Gorki’nin benzerine rastlayamayacağınız türden, çağ ötesi bir başyapıt.
Sevgi, şevkat, merhamet gibi yüce duyguların yanında; acının, hüznün de evrensel olduğunu hatırlatıyor bizlere.. Ortak duyguları paylaştırıyor yüreklemize bir bir..
Belki de, çok şey bilip de susmanın ağırlığını yaşatan hislerimizin, kıyılarına vurarak gün yüzüne çıkarıyor içimizde bastırdığımız ne varsa..
Sayfaların arasında kâh gülüyor kâh ağlıyorsunuz.. Kendiliğinizden bürünüveriyorsunız o çocuğa.. O çocuğun hüznüne,acılarına,sevincine dönüşüyorsunuz..

Aynı zamanda,
Dönemin Rusya’sını, Rus aile yapısını, bir ev ve o eve tanıklık eden; ölümler, miras kavgaları, çıkarları yüzünden yeryüzünü birbirinin ayakları altından çekip alan insanların arenası.. Bitmek bilmez bir iktidar mücadelesi ve bütün bunlara çaresizce ortak olan bir yaşamın öyküsü.. Çocuk olmanın çaresizliği, hiç birşey yapamamanın ve her geçen günün bir öncekini arattığı bir manzara.. Küçük Aleksey’in dedesi tarafından uğradığı akıl almaz şiddet!. Fizyolojik bir yıkım olmanın çok ötesinde, psikolojik ve ruhsal bir kıyım..

Belki de onun en şanslı yanı; bu talihsiz yaşamın seyrini değiştirecek, sevgiyi düstur edinmiş bir anneanneye sahip olmak.. Okurken bile hissedeceksiniz o sıcacık şevkat kokusunu..

Bu kitaptaki herkes , psikolojik ve sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir vaka. Ve her olay ince ,derin anlam katmanları içeriyor.. Her satır düşünmeye ve sorgulamaya sevkediyor zihinlerimizi..

Kendine has ayırt edici bir üslubu ve sağlam bir içeriği var. Ne zaman bittiğini bile anlamayacağınız, tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz bir kitap..Israrla öneriyorum.. ;)
705 syf.
·6576 günde·Beğendi·10/10 puan
*Kısa Bilgi *

Rus yazar Fyodor Dostoyevski tarafından Rus Habercisi adlı edebiyat dergisinde, on iki ayda yayımlanan romandır. Daha sonra tek cilt olarak yayımlanmıştır. Neredeyse her kitabı Dünya Klasikleri arasına girmiş olan Dostoyevski'nin en çok ilgi gören, beğenilen romanıdır. Dünya Edebiyatı'nın en çok okunan, en büyük romanlarından biri olarak kabul edilmektedir.(Vikipedi)

*Raskolnikov Sendromu*

Kitabın başkahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov 'un kitabı okuyan kişilerin üzerinde bıraktığı etkilerden dolayı "Raskolnikov Sendromu" adında bir sendrom bile varmış. Raskolnikov;zeki, cesur, hayalleri için faaliyetlerde bulunan yalnız ve tuhaf bir adamdır.İnsanların kendisi hakkındaki görüşlerini takmayan biridir. Neredeyse tüm zamanını hayallerini ve onları gerçekleştirme yolundaki hamlelerini düşünerek geçirir. Düşünmek eylemini bir iş olarak nitelendirir. Ancak fazla düşünmesindendir ki kafasındaki bazı çelişkiler onu yiyip bitirmektedir. Hayallerine ulaşma yolundaki planları da çelişkili düşünceler ile doludur. Her ne kadar hayalleri için suç işleyemeyeceğini düşünse de kafası karışıktır. Raskolnikov içindeki iyi ve kötü tarafı her zaman uç noktalarda yaşar. Raskolnikov bir çok edebiyatçı tarafından en karizmatik roman karakteri olarak nitelendirilmiştir.

*Gölgede Kalan Karakter Razumihin*

Raskolnikov'un tek dostu, can yoldaşı ve güvendiği tek kişidir. Raskolnikov'un gölgesinde kalmış, müthiş bir roman kahramanıdır. Kitabı okuyan bütün okurlara"Var mı ulan böyle dostluk? "diye sorgulatacak kadar iyi bir dosttur. Her şeye rağmen Raskolnikov'un gölgesinde kalmış ve hak ettiği değere ulaşamamış diye düşünüyorum.

*Özellikleri*

Kitapta insan ruhunun derinliklerine çok iyi inilmiş, tasvirler ustaca yapılmış ve insan ve çevre ilişkisine çok iyi bir şekilde değinilmiştir.

*Üzerimde Bıraktığı Etki*

Kitabı ilk defa kuzenimin evinde görmüştüm. İsmi çok ilgimi çekmişti. Kesinlikle okumam gerektiğine karar verdim.
Kitabı alıp, okumaya başladığımda her sayfasında kendimi buluyordum. Dostoyevski öyle bir yazar ki olayların içinde hissettiriyor. Raskolnikov'un yalnızlığı bana kendi yalnızlığımı düşündürüyordu. Okuduğum en iyi kitap diyebilirim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran kitaptır. Hiç düşünmeden 10 puan verdim. Suçu, sevgiyi, dostluğu, aşkı, kavgayı, çaresizliği, yaşam mücadelesini, vicdanı ve yalnızlığı bu kadar iyi işlemiş bir yazar ve kitabına daha düşük bir puan verilemezdi.

Zaman ayırıp okuyan herkese çok teşekkür ediyorum :)))
104 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Tolstoy, sen ne güzel kalemsin. Ölüme bu kadar yakın bir insan ancak bu kadar ustalıkla tasvir edilirdi. Kitap ince olmasına rağmen bitirince resmen irkildim. Gerçekten de hastalık gelmedikçe veya çevremizden birileri eksilmedikçe ölümün ne demek olduğunu hatırlamıyoruz, hatırlamak istemiyoruz.

Kitaba geçecek olursak, İvan İlyiç başarılı bir aileden gelen başarılı bir çocuk. Kendi hayatını kendisi belirlemiş, hukuk eğitimi almayı tercih etmiş, her istediğini elde etmiş birisi olarak başarıdan başarıya koşmuştur. Hafif sızılarla başlayan ağrıları daha sonra şiddetlenmiş ve dayanılmaz acılara dönüşmüştür. Eserde ise ölüme karşı insanların kayıtsızlığı ve İlyiç'in ölüme yaklaştıkça hissettikleri konu edinilmiştir.

Bir alıntı yapacak olursam '' Ölüm! Evet, ölüm! Hiçbiri bilmiyor, bilmek de istemiyor, acımıyor bile. Vur patlasın çal oynasın!'' İlyiç'in gittikçe ağırlaşan hastalığı ve çevresindeki herkesin yaşamına devam etmesi, bu durumun İlyiç üzerinde bıraktığı ruhsal ağrıların zamanla fiziksel acılarından daha çok acı vermesi...

İlyiç'in son zamanlarında istediği yalnız kalmamak, çevresindekilerin özellikle de ailesinin önemsiyormuş yapmacık tavırlarından vazgeçmesi. ''Tıpkı çocukları okşayıp avutur gibi onu da öpsünler, sevip okşasınlar, başucunda gözyaşı döksünler istiyordu.''

Kitabın sonlarına doğru ise İlyiç yaşadığı hayatı daha çok sorgulamaya başlamış ama bu durumu düzeltmenin imkansızlığına üzülerek ölümü beklemiştir.

Herkese tavsiye eder, iyi okumalar dilerim...
Oğuz Aktürk
Oğuz Aktürk Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
223 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Gogol'ün kitaplarını hangi sırayla okuyabileceğinizi anlattım: https://youtu.be/D98bVL1lQrg

Kitap, Neva Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri, Fayton adlı eserlerden oluşmaktadır.

Neva Bulvarı, Bağdat Caddesi, Şanzelize... Hiç fark etmez. Hepsi benzer özellikte caddeler. Sosyetik insanların ayak bastığı hatta bastıkları yerleri de sosyetikleştirdiği dünyanın çeşitli yerlerinden caddeler bunlar. Ortak özellikleri ise ışıl ışıl olmaları, rengarenk bir renk cümbüşü içerisinde insanlara lüksü, gösterişi, kapitalizmi, zenginliği ellerinden en göz boyayıcı şekilde nasıl geliyorsa o şekilde halka sunmak.

Fakat... O da ne? Neden böyle sokaklardaki insanlar aslında siliktir hep? Yoksa parası olmayan silinmeye mahkum mudur? Üst ve alt sınıf, rütbe ayrımları olduğu sürece renkler bile bu tür sosyetik caddelerde üstlere gider. Altlara inmeyi hiç istemezler. Sınıflaşan hava bile bir süre sonra yükselebilir. Sanki her yer rengarenk bir göz boyama tablosu gibidir. Gittiğiniz devlet daireleri bile o göz boyayıcı renklerle çepeçevre sarılmıştır. Renklerin ve paranın göz alıcılığının bu kadar insan gözüne sokulmaya çalışıldığı yerde, sokaklarda içleri ve beyinleri boşaltılmış insanların gezmesinin ne önemi vardır ki zaten?

Çizimleri yaptıktan sonra bile insanların teker teker silinmelerinin ardından onları tekrar çizmem ne kadar da acıydı öyle. Sanki kişiliklerini kendilerine hatırlatan ben gibiydim. Belki de bütün bu insanların devlet dairelerinde kalem memuru olmalarının silikliği benim kalemime de bir çağrı yollamış olabilirdi.

Mega şehirler insanı yer yutardı, bu dünyanın her yerinde değişmeyen bir kural gibiydi. Neva Bulvarı da aynı şekilde parası olmayan insanları içinde yok eden bir girdaptı. Hoş geldiniz diyordu içinde barındırdığı insanlara fakat boş gidiyordunuz farkında olmadan.

- Burun kısmını anlattığım yer spoiler içerebilir. Kitabı okumayanlar bu kısmı okumasa daha iyi olur ama çizimlere bakmakta pek sakınca olmaz.-

Düşünün, bir gün bakkaldan her gün aldığınız gibi bir ekmek almışsınız ve kestiğiniz o ekmeğin içinden başkasına ait bir burun çıkıyor... Nedir bu acep?

İnsanların yüksek rütbe, gösteriş ve sosyete hayalleri arasında belki bir gün siz de burnunuzu beraberinde kılıcı ve kafasında asil şapkasıyla sizin hayatınız boyunca hayal ettiğiniz mekanlara giderken, kadınlarla konuşurken ve caka satarken bulabilirsiniz.

Bütün insanların gözü yükseklerdedir aslında. Bu da insanların "burnu büyük" olmalarını sağlayan ilk etmendir. Gogol'ün de dediği gibi burnunu yüksek rütbelerde gören bir Burunov'un yerine bütün herkes bir gün Burunov olma arzusu içerisinde yanıp tutuşabilir. Biz en çok egomuzu beslemeyi severiz çünkü.

Kitabın portre kısmı ise en sevdiğim kısımdı. Zweig'ın anlatımına da benzeyen heyecan süreçleri, kitaptaki gerilimin ve heyecanın yükseldiği yerlerle beni tam bir etki çemberi içerisine aldı da diyebiliriz.

Aslında biz de çoğu zaman bakmaya dayanamadığımız gözlere bakarız Portre kitabındaki gibi. "Gözlerin anlatıyor her şeyi." demeyi istediğimiz insanlara bakar dururuz Athena'nın dediği gibi. Fiziksel detaylardan ziyade en çok detayı gözlerin tam da derinlerinde buluruz. Bu gözlerin içinde neler neler yoktur ki... Para kazanma hırsı, rütbe hırsı, insanların diğer insanları ezme kibirleri ve daha niceleri...

Fakat, Fernando Pessoa dememiş miydi "Ne zevk, ne ün, ne iktidar: özgürlük, yalnız özgürlük." diye? Ne kadar bu hırslar içerisine hapsolursak o kadar da özgürlüksüzlüğümüze hapsolurduk bir bakıma. Hırs ve para yönünden ise fakirsen hiçbir anlam ifade etmezdi varoluşun. Sosyete seni şehrin o kaotik ortamında yok ederdi.

Dostoyevski dememiş miydi "Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan çıktık." diye? Gerçekten de Dostoyevski, Çehov, Tolstoy, Gorki, Turgenyev ve daha nicesi bu paltodan çıkmış gibiydi. Memurların ve özellikle de kalem memurlarının delicesine sıkıcılıktaki rutin hayatları, Kafkaesk bürokratik hiyerarşi dünyasının bize hatırlattığı kasvet, hakim, savcı, kaymakam, vali gibi önemli devlet adamlarının insanı gerim gerim germesinin öyküsüdür diyebiliriz bir bakıma Palto'ya.

Bir Delinin Anı Defteri'nde harika sosyete ve popülist kültür eleştirilerini bulabileceğimiz, Fayton öyküsünün son sahnesiyle de insanların elde ettiklerinin iç görünüş ve dış görünüşleri, rütbeleri orantısında elde ettikleri hürmet konularına eğilen Gogol'ün bu kitabını çok sevdim.

Her yol Roma'ya çıkmaz ama Neva Bulvarı'na çıkabilir.

Bu incelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma da bakabilirsiniz : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...eri-palto-burun.html
705 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Sabahın bu saatinde huzursuz eden, uykuları kaçıran, bulanıklaşıp berraklaşan şeyin Suç ve Ceza'nın kendisi olduğunu iyiden iyiye hissettiğimde geriye onu nasıl tarif edeceğime dair hararetli muammalar kalmıştı. Herhangi bir kitabın incelemesini kolaylıkla yapabilirdim, fakat bu kitap için şu andan itibaren neler yazmam gerektiği üzerinde bir karara vardığım söylenemez. Yine de günlerdir yazmak, hiç olmazsa kendime itiraf edeceğim kadar inceleme yapmaya da aynı şekilde ihtiyacım var.

İncelemeleri taradım, kitapla ilgili yazılmış akademik metinlerin birkaç tanesini sabırla okudum, ilgili konuyu kendisine dert edinmiş kaynakları da aynı şekilde incelemeye koyuldum. Bilhassa yazarın şahsiyeti üzerinde bizzat kendisinin yazdığı metinleri de okudum, fakat nafile. Lise döneminde okuduğum, cılız bir idrak ile muhtevası üzerinde düşünmediğim için birkaç zaman önce yeniden didik didik edip okuduğum bu romanın neticesi hep aynı oldu: Dostoyevski, bütün yaşamını derin sara nöbetlerine, onları da döneminin toplumuna sarıp sarmalayarak Raskolnikov'un baltasının ucuna emanet ederek Suç ve Ceza'nın içerisine serpti. Okuyanın zihnine inecek en anlamlı balta darbesi şu 687 sayfalık kusursuza yakın romanın arasında beklemekte. Bilhassa Dostoyevski'nin sosyalist yazarları incelemek adına katıldığı zararsız okuma grubunun bedelini dar ağacına gönderilerek çekmek zorunda kaldığını, yetmezmiş gibi ölümüne birkaç saniye kala Çar I. Nikolay'ın "şaka" yaptı ortaya çıkınca kürek cezasına çarptırılarak Sibirya'ya gönderildiğini öğrendiğimde öfkem daha da katmerlendi. Ancak öğrendiğimde öfkemi perçinleyen bu olay, Dostoyevski'yi beklendiği gibi radikal bir anarşist yapmaktansa sadece şiddetli sara nöbetlerine mahkum etti. Kitap boyunca Dostoyevski'yi temsilen Raskolnikov, Raskolnikov'u temsilen ise okurun ta kendisinin aynı hummalı nöbetleri yaşayacağını peşinen söylemeden de geçemeyeceğim. Şu an elimde Dostoyevski'nin inançlarını döktüğü Karamazov Kardeşler'in "Büyük Engizitör" bölümü var ve evet, bu incelemeden hemen sonra Karamazov Kardeşler'i yeniden, ağır ağır okuyacağım.

Mukaddimesi bu kadar uzayan -ve hâlâ içimde demediklerimin olduğu- romanın konusu, temelde bütün XIX. yüzyıl edebiyatının sancısı olan Fransız burjuva devriminin ardından oluşan yeni toplumsal yapının vaadettiği mutlakiyetçiliğin yıkılacağı yönündeki beklentilerin giderek bireyin bireye karşı savaşın ta kendisidir. Suç ve Ceza, varoluşçuluğun iliklerine kadar uzandığı bu romanında bireyci burjuva ve ahlâkın -fakat kişisel serbestisi için ahlâkın- organik bileşimini yaparken yalnız değildi. Onu, benzer çelişkiler konusunda muzdarip olan Balzac, Stendhal, Dickens, Thackeray, Flaubert gibi isimler de destekliyordu. Bunlardan farklı olarak Dostoyevski, yoksulluğun ve öteki olmanın kaçınılmaz bir yazgı olduğunu ve bu yazgının her toplumda kaçınılmaz olduğunu bağıra bağıra söylemekten geri kalmamış, bu gerçeği dinsel mitler ile kapatıp meşru göstermeye yeltenen dönemin dinsel aktörlerine de aynı şiddetle karşı çıkmıştır.

Romanın kahramanı, hepimizin yüreğinde bir katilden ziyade tuhaf şekilde kahraman olan Raskolnikov, roman boyunca bizlere işlediği suçun psikolojik yönüyle onun dayanılmaz ahlâki boyutunu anlatmaya çalışır. Diğer yandan geliştirdiği düşünce sisteminin doğruluğunu kanıtlamak istercesine bütün toplumu bir deneye tabi tutar: bunca yoksul ve yoksulluk içerisinde ölümü mutlak insan içerisinde ben bir bit miyim, insan mı? Bu soru, temelde yine Raskolnikov'un geliştirdiği düşünce sistemindeki "süper insan" veya "sıradan insan" ayrımında hangi tarafa ait olduğunun muhakemesidir. Tasarladığı cinayeti işleyerek bütün topluma yalnızca süper insanların idealleri uğruna toplumsal bütün kuralları işleme yetkisi olmadığını, sıradan insanların da kuralları çiğneme ruhsatının bulunduğunu ispat edecekti. Böylece kendisinin de sıradan olmadığını, tıpkı Napolyon gibi süper insan olup gerektiğinde kuraları çiğneme yoluyla toplumu değştirebildiğini kanıtlamaya çalışmıştır. Tam bu noktada romanın kıvrak zekası bizlere Freud'un id, ego ve süper ego kavramlarını da aynı kıvrak üslupla sunar: Roskolnikov’ un idi, ona tefeci kadını öldürmesini ve parasını çalmasını emreder. Bu eylemin muhakemesi ego sürecinde olur ve süper egosu Roskolnikov’u suçluluk duyguları içerisinde kıvrandırır.
İlginçtir, kusursuzdur ve kıymetlidir ki Dostoyevski'nin Raskolnikov'u bunca zeki tasarının sonucunda süper insanların diledikleri zaman kuralları çiğneyenler değil, tıpkı romanın geçtiği Petersburg'un olabildiğince yoksul fakat bütün yoksunluklarına rağmen ahlâki zarureti sımsıkı kavrayıp yaşamayı becermenin yanında zulmün türlüsüne karşı şedit nefreti taşıyan insanlar olduklarını ilan eder. Bu kabul, romanda Raskolnikov'un bütün roman boyunca uğruna savaş verdiği Sonya ile resmedilir. Aynı şekilde bütün yoksul fakat ahlâklılara karşı diğer varsıl fakat ahlâk yoksunu güruhu bir araya getiren de Dostoyevski'nin ısrarla vurguladığı dönemin sınıfsal farklılıklarıdır. Kendisini halksal öze o kadar ait hissetmiştir ki, Dostoyevski'nin şahsiyetini temsil eden Raskolnikov, gerçek yaşamda da Dostoyevski'nin oturduğu evin yalnızca birkaç ev ötesinde resmedilip sunulmuştur. Romanın yoksulluğu da, semtin kiri, sarhoşları, hayat kadınları ve sömüren tayfası da bizzat Dostoyevski'nin çıplak gözle izlediği ve yaşadığı hayatın ta kendisidir ve bu hayat, olağanca kuralsızlık içerisinde kendisini ahlâki yükseliş sayar. Haksız da değildir, zira Raskolnikov'un tasarladığı düşünce sistemi içerisindeki totaliter kahraman modelleri o ana değin toplumun tamamının affettiği olağanüstülükler ile var olagelmiş fakat o andan itibaren üniversite öğrencisi kıvrak bir dehanın muhakemesi ve pratiğinden itibaren tam tersi bir forma ulaşmıştır.

Tarihten bu yana zihnimizde yer edinen bütün büyük kahramanlara toplumun kendisi tarafından atfedilen "insani olmayan" vasıflar, temelde bizim totaliter yönümüzü oluştururken kahramanlara da kendilerini süper insan, dolayısıyla kurallar ve yaşamlar üzerinde diledikleri hamleleri yapabilme ruhsatı vermiştir. Bu tarz bir yaklaşım, onların yemeyen, içmeyen, uyuklamayan, sarhoş olmayıp yalnızca ama yalnızca olağanın üzerinde durumlar gösterdiğine olan inancı oluşturur. Bu inanç, "oluşturulan" yeni kahraman modelinin horlamasını, ailesiyle atışmalarını, nefesinin kokmasını vs gibi unsurların hemen hiç yokmuş gibi ve eskaza olması durumunda bir çeşit "skandal" sayılmasına cevaz veren çarpık savunmayı getirir. Raskolnikov, Napolyon'u ve diğer tarihsel kahramanları ele alırken hem döneminin hem de çağların toplumlarına karşı da aynı deneysel cinayeti delil göstermeye çalışır.
Hâlâ elimde Suç ve Ceza romanını evirip çevirip neler söylemem gerektiğini, yazmadıklarımın -henüz hiçbir şey yazamadığım gerçeği ortadayken- yazdıklarımın ne kadar tesirli olacağını kestirmeye çalışıyorum. Ve bu incelemeye başladığım andan itibaren roman, bambaşka bir eşya mahiyetine büründü. Sıradan bir roman değil, sıradan bir yazarın romanı hiç değil. Raskolnikov'un cinayetle başlayıp kahraman olarak, fakat bütün dürüstlüğüyle suçunu itiraf edip vicdanen verdiği savaşın kahramanı olarak çıktığı romanın sonunda Dostoyevski bizlere iki önemli gerçeği daha teslim edip hayal ettiği fakat kavuşamadığı dünyayı romanın sonunda oturup izlediği manzarayla anlatırken son hummalı sara nöbetlerine de geçirip buralardan göçmüştür, kim bilir?

İlki, Dostoyevski bizim hem iyi hem kötü olduğumuzu çırılçıplak bir biçimde gösterdi.
İkincisi ise, biz neysek oyuz diyebiliriz, fakat kahramanlar biz neysek o değiller.
100 syf.
·3 günde
Lev Nikolayeviç Tolstoy " İvan İlyiç'in Ölümü " isimli eserinde, İvan İlyiç isimli kahramanın hazin öyküsüne değinerek, aslında insanoğlunun acınası ve dramatik yaşamını gözler önüne sermiştir. Kurguda ki kahramanın çocukluğundan başlayarak yaşamının son anına kadar, yaşanmışlıklara kısa betimlemelerle değinerek, nasıl da gerçek hayatta yaşam mücadelesi veren insanoğlunun para, mevki ve ihtirasları uğruna, harcadığı hayatlarına dem vurmuş.

Yaşam ve ölüm...
Aslında ayrılmaz bir bütünün iki parçası. Hal böyle iken insanoğlu sanki hiç ölmeyecekmiş gibi sarılır, fani dünyanın nimetlerine. Hep bir istek, hep bir heves uğruna, ömürler heba edilir. Peki! O zaman, sevdiklerimiz ya da bizi sevenler hayatımızın neresinde! Gerçekten sevdik mi? Gerçekten sevildik mi? Yoksa bir yanılsamadan mı ibaret, bütün yaşadıklarımız. Sorular... Sorular... Artarak çoğalan bir sürü cevapsız sorular...

Kim bu soruların cevabını verebilir ki! Oysa hayatı anlamlı kılan, değer verdiğimiz sevdiklerimiz ve onlar tarafından sevilme arzusu. Gerisi laf-ı güzaf...

Tolstoy kahramanı vasıtasıyla sorgulamış hayatı ve biz okurların da sorgulamasına vesile olmuş. Hayat uğruna verilen ödünlere ve bu ödünleri verirken de nelerden vazgeçildiğini yansıtmış okura. Rüzgârın önünde savrulan bir yaprak misali, bir hiç uğruna kayıp giden hayatların yok olmasına dem vurmuş. Kaçımız elimizdekilerin değerini bilip, azla yetiniyoruz ki! Bizde İvan gibi, mevki ve kariyer uğruna çaba sarf etmiyor muyuz?

İvan İlyiç 45 yaşında, hayatını dolu dolu yaşamış, neşeli ve nüktedan bir mizaca sahip bir mahkeme üyesidir. Ailesine daha iyi bir geçim sağlamak için önem verdiği sevdikleri uğruna, kendi hayatını hiçe saymıştır. Ölümü de tıpkı yaşamı gibi, yalnızlık içinde son bulmuştur. Eşi ve çocuklarına rağmen!... Hatta kıymet verdiği arkadaşları dahi ardından koltuk sevdasına düşmüşlerdir. Ne kadar vahim, içler acısı bir durum. Yitirilip giden bir can, bir insan değil de, kaybolan sıradan bir eşyaymış gibi...

Tolstoy devlet kurumlarının içindeki bozuk ve çarpık düzene de atıfta bulunmuş. Belli bir yetkinliğe sahip olmadıkları halde, sırf devletin başında bulunan şahıslara olan yakınlıktan yada aynı ideolojik fikri benimsediklerinden dolayı, haksız yere devletin kurumlarını işgal edenlere değinmiş. Bakıyorum günümüz koşullarında da, aynı çarpık düzen işlemekte. Demek ki yüzyıllar öncesinde devletin bünyesinde ki kurumlar nasıl işliyorsa, hâlâ aynı sistem yürürlükte. Değişen hiçbir şey yok! İnsanlar dışında... İnsanlar değişse de, çarpık düzen de hiçbir iyileştirme yok! Devlet kurumlarında amcan, dayın varsa, hiçbir işe yaramasan da sırtın yere gelmez! Sen bu mertebeyi hak etmişsin yada hak etmemişsin kimin umurunda! Al maaşını, bak rahatına! Ama ilahi adalet, bir gün mutlaka tecelli eder. Belki görmek bize nasip olmaz ama geçte olsa adalet yerini bulur.

Ben Tolstoy'un kaleminden çok etkilendim. Anlatım dili yalın ve okurun kendi benliğinde öz eleştiri yapmasını sağlayacak nitelikte. Zaten amaçta okuduklarımız vasıtasıyla, kendi benliğimizi aydınlatmaksa, Tolstoy okumanızı ve varlığınızın ayırdına varmanızı tavsiye ederim. Mutlaka okumalısınız. Hayatımızın değerini anlamak adına...

Yazarın biyografisi

Adı:
Mazlum Beyhan
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1948
Dostoyevski’den Suç ve Ceza ve Budala, Tolstoy’dan Sanat Nedir?, Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik, Gogol’den Bir Delinin Anı Defteri, Burun, Palto Mazlum Beyhan’ın çevirdiği başyapıtlar arasında yer alır. Ayrıca Çernişevski, Byelinski, Kropotkin ve Şçedrin’den Türkçeye kazandırdığı eserlerle hiç tartışmasız son 35 yılın en önemli Rus edebiyatı çevirmenlerinden biridir.

Yazar istatistikleri

  • 106 okur beğendi.
  • 190,7bin okur okudu.
  • 7,8bin okur okuyor.
  • 82bin okur okuyacak.
  • 5,1bin okur yarım bıraktı.