Mehmet Emin Özcan

Mehmet Emin Özcan

Çevirmen
7.9/10
91 Kişi
·
236
Okunma
·
0
Beğeni
·
98
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
50 syf.
·3 günde·Puan vermedi
İlk defa telefondan inceleme yazıyorum:) Ancak kitabın 1k’da çok az incelemesi var, ben de birkaç satır eklemeden geçmek istemedim.

Gerçekten çok şaşırttı bu kitap beni. 50 sayfada böyle bir kurgu, böyle bir anlatım, güzel bir sürpriz son falan derken, beklentimin çok çok üzerinde bir okuma deneyimi oldu.

Kitap, genç bir kadın olan Victorie’nin bir yılını anlatıyor. Öyle bir yıl ki, asra bedel diyebiliriz. Victorie, bir sebepten kendini yollara vuruyor ve bu amaçsız seyahati bir yerden sonra onun yaşam biçimi haline dönüşüyor. Arka planda Fransa şehirleri, köyleri, yolları ve tren garları var. Adeta Fransa tur rehberi gibi bir hizmet de veriyor kitap:) Dedim ya, bütün bunları sadece 50 sayfada başarıyor Jean Echenoz ...

Tabii işin bu kısmı tamamen yetenekle alakalı bir konu... Böyle bir novella yazıp, okuyanın üzerinde sanki 200-250 sayfalık bir kitap etkisi hissettirmek gerçekten kolay bir şey değil. Bunu Zweig novellalarından biliyoruz pek çoğumuz ama Zweig zaten çok okunan, çok popüler bir yazar olduğu için ve onun bir kitabına başlamadan önce genelde kitap ve yazar hakkında pek çok bilgiye sahip olduğumuz için durumu daha normal karşılıyoruz.

Ancak bu ve benzeri keşif kitaplarında böyle etkileyici bir kurguya denk gelmek ayrı bir keyif veriyor... Bana telefondan bu satırları yazmaya iten şey de tam olarak buydu aslında... Kitabı daha fazla okurla paylaşıp yazara kendimce teşekkür etmek istedim:)

Keşif kitabı dedim ya, o zaman Helikopter Yayınları hakkında da birkaç cümle yazmazsam haksızlık etmiş olurum... Çünkü az bulunan (veya hiç bulunmayan), az bilinen, dünyanın farklı edebiyat ekollerinden farklı keşif kitapları arıyorsanız bu yayınevinin kitaplarına mutlaka göz atmanızı öneririm.

Sevgili Kübra A. bu yayınevinin pahalı olmasından yakındı geçenlerde haklı olarak. Evet haklı, çünkü gerçekten piyasanın bir iki tık üzerinde fiyatlar. Ancak, hem ince eleyip sık dokumaları, hem dediğim gibi kıyıya köşeye itilmiş kitapları oradan çıkarıp piyasaya sokmaları, hem de muhteşem baskı kalitesi dikkate alındığında ara sıra da olsa bir şans verilebilir diye düşünüyorum...

Son olarak tekrar kitaba dönersek, Victorie’nin arkasına bakmadan çıktığı yolculuk aslında pek çoğumuzun hayal ettiği bir yolculuk. Biraz ‘deli cesareti’ ve gözü karalık istiyor. Hayatın içindeki somut ve soyut engellerimiz çoğu zaman böyle bir şeyi hayal ederken bile durduruyor bizi. Tam bu noktada ünlü düşünürümüz Polat Alemdar’ın “Sonunu düşünen kahraman olamaz” sözü geliyor aklıma:) Victorie de sonunu düşünmeden çıkıyor bu yola... Sonunda kahraman falan olmuyor ama ‘bilinmezliğin hazzı’ dediğimiz şeyi bir yıl boyunca her gün yaşamanın ayrıcalığını tadıyor. Aslında bakarsanız bu da kimine göre gerçek bir ‘kahramanlık hikayesi’ değil midir?

Hepinize, hayatının bir döneminde amaçsız, herhangi bir sorumluluk almadan, dünya meselelerinden uzak, an’ın tadını çıkarabileceğiz uzun bir yolculuk dilerim:)

Keyifli okumalar...
84 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Jean Echenoz'un trajik, sürekli giden, yolu top mermileriyle, hayalet uzuvlarla, savaşlarda kötürüm kalmakla, hayata kendini yenilerek bırakmakla ya da yoksullukla, bazen köprülerle, kimi zaman denizaltılarla bile kesişen karakterlerinin arasında trajediden en uzak, en iyimser, en sevilesi karakteri Emil Zatopek dünyanın en büyük koşucularından birisi olarak Echenoz'un kendine has dünyasında bize tebessüm ediyor naifliği ve insancıllığıyla; çünkü Zatopek ülkesinde olup biten bütün kötülüklere rağmen kendisinden vazgeçmeden ve sporunun- koşunun, koşmanın- şöhrete ve hırsa bağlı olarak dayatabileceği bütün egolardan uzak bir yerde, diğer Echenoz karakterleri gibi, ama trajik olmayan bir yere doğru gitmeye, koşmaya devam ediyor.

Önce Almanya ve romanın sonlarında Sovyetler tarafından işgal edilen Çekoslovakya, yani günümüzdeki adıyla Çekya, Echenoz'un esas trajik karakteri. Burası gidemeyen, koşamayan bir ülke. Başaramayan bir ülke. Buna rağmen senelerce, ısrarla naifliğini koruyarak koşan, giden, başaran; trajedisine rağmen tebessüm edebilen Emil Zatopek ülkesinin dirliğine giden yolu da işaret ediyor gibi. Resimlerine bakınca bu gülümseyen insanın iyi birisi olmaktan, sabretmekten başka bir çaresi olmadığını ya da kendi trajedisinin de bu olduğunu düşünmeden edemiyoruz...bu baskı, bu yoğun gayrete, zorlanmaya başka türlü dayanamazdı belki de Zatopek... iktidarın ona yaptıklarını başka türlü göğüsleyemezdi. Bütün yarışlarda yaptığı gibi önce yenilmeye ve mağlup edilmeye müsamaha ediyor ve ardından son düzlükte hepsini geçebiliyordu.

Jean Echenoz neden bize Emil Zatopek, Ravel gibi karakterleri anlatıyor? Tesla'yı anlattığı "Şimşekler" adlı romanını da çok merak ediyorum. Ravel'in karakterinin nihayetini düşündüğümde yazarın Zatopek'i, Ravel ve olasılıkla Tesla'yı başarmak, uç örnekler ve isimler olmak ve trajik hayatlar sürmüş olmak sebebiyle özellikle seçmiş olabileceğini düşünüyorum. Acaba öyle mi? Anlatması keyifli olduğu için anlatıyor olamaz mı sadece? Bilmiyorum. Ama Echenoz bu romanında da okuduğum bütün kitaplarında olduğu gibi çok iyi bir anlatıcı, üslûbunu bozmadan, niteliğini zedelemeden hikâyesini önümüze koyan çok iyi bir hikâyeci olduğunu bir kez daha gösteriyor: bütün kitaplarında çok büyük oranda şimdiki zaman cümleleriyle olup biteni şu âna taşıdığı gibi; uzun ve akan, söylemesi kesilmeyen ve yalın kelimelerle taşıdığı dili kesinlikle dikkat çekiyor. Yazar biyografik bilgileri çok güzel hikâyeleştiriyor, her kitabında karşımıza çıkan sen, siz, biz, o bakış açıları çok sık olmadan, dozunu çok güzel ayarlayarak kullanıyor ve bu bakış açısı tekniği Koşmak kitabında yok denecek kadar az. Ayrıca yazarın bir diğer özelliği de diyalogları mümkün olan en az oranda kullanması; Echenoz özellikle anlatıcıya ağırlık veriyor. Bu anlatıcı her ne kadar bazen kendisinden biz, bazen siz, bazen sen, bazen o olarak söz etse de aslında her kitapta hiç bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde yazarın kendisi. Bu kadar kendisi olabilen bir anlatıcı var mı bilmiyorum. Bakış açıları oyunları vb tekniklere rağmen Echenoz'un kalemi çok kendine has ve okuduğum kitapları düşünürsem her birisinde bu kalem hiç renk değiştirmeden, farklılaşmadan kendisi olarak var olmaya devam ediyor. Çok iyi bir anlatıcı Echenoz. Bu yüzden gerçekten okunmayı hak ediyor.

Kendi adıma Faruk Duman'dan sonra kendimce keşfedebildiğime en memnun olduğum yazar diyebilirim Jean Echenoz için. Umarım okumayı düşünenler olur, deneyenler olur.

***
Ólafur Arnalds - Particles (ft. Nanna Bryndís Hilmarsdóttir)

https://www.youtube.com/watch?v=wEj7xYyj9n4
52 syf.
"Kendimizi kaybetmezsek kaybolur gideriz."
Kendimiz dediğimiz nedir acaba? Kaybetmek nasıl olur? Bir hayata orta sayfasından başlar gibi okursak bir kitabı, dahil olabilir miyiz içine? Yolculuk hakimiyetini kim kazanır yolda, benlik mi yoksa gidilen yol mu? Dönüş mevcut mudur, o kadar yoldan sonra? Ya yol aynı yere varıyor ise...

Bir kitap okuduktan sonra bir imge belirir aklımda. Her sayfanın bir rengi olur, bazen canlanır bazen kararır. Ve bir çok soru biriktirir o renkler bana. Yazarın hayatına dair birkaç ipucu... İç dünyasının manzarasına bir göz atıveriririm. Bazen bir trene binerim o yazarla. Uzun bir yolculuğa çıkmışız gibi. Anlattıkları belirler mevsimi.

 Jean Echenoz idi bu kez bana eşlik eden. Bir kadından bahsediyordu. Giden. Hiçbir şey anlatmadı önce, sanki kadının hayatına orta yerinden başlamışız gibi. Yola çıkmış bir kadın. Gitmek eyleminin hareketini, oluşunu, işini bildiren ama nedenini bir bilinmezliğe kaptıran bir kadın. Hayatın her aşamada nasıl yaşanabileceğine dair bir çok öneri verdi sanki bana. İmkan dahiline sığan bir çok olasılık gördüm. Her halükarda yaşamaktan bahsetti sanki. Arıyor muydu bu kadın? Kaçıyor muydu? Yaşamıyordu aslında kadın. Yaşamı sınıyordu.

Gerçeklik ve illüzyon arasındaki gidiş geliş karmaşası, toplumdan soyutlanmasını getiriyordu peşisıra. Defalarca sordum kendime dinlerken "Hani çok istediğin başını alıp gitmek fikri var ya, onu bu şekilde göğüsleyebilir misin?" diye. Jean Echenoz saklıyordu hep bir şeyleri. Seziyordum ama bir türlü çözemiyordum. Anlattığı kahramanın bunca kayıtsızlığı ama bir yandan belirsiz arayışı merak içine sevk ediyordu beni. Bu hayali tren yolculuğunda, nerede ineceğini dahi bilmiyordum Echenoz'un. "Bir yıl," diyordu, "hayat süresi için kısa, içine konulabilecek gece ve gündüzler için ve hatta güneşin yükseldiği her an için ve güneşin batıp ayın çıktığı her saniye için çok uzun bir süre. Hayat içi doldurulmuş bir yıllardan ibaret değil mi?"
Evet hayat içi doldurulmuş saniyeler topluluğu idi. Nefesin akciğerlere girip çıktığı süre kadar kısa ama içine bir insan sığabilecek kadar uzundu hayat. Echenoz iniyordu trenden, aklıma takılan bir sürü soru bırakarak.

Bu kitabın bir hikayesi olmalıydı bende. Okuduğum vakitten beri bir şeyler karalayım diye uğraşıyorum, eninde sonunda buna varabildim. Ben hala o hayali tren yolculuğundayım ve Bir Yıl kitabı da önümde. Son sayfa beni tekrar oku diye haykırıyor. Evet bir gün tekrar okuyacağım, bu kez sonunu bilerek ama yaşananlara daha dikkat ederek.
Bence kim okursa okusun son sayfada bir müddet durup kalacak ve tekrar okumak isteyecek kitabı. 50 sayfaya sığmış bu hikaye, bu yolculuk gerçekten çok etkileyici idi.

 Bu kitabın ayrı bir değeri de hayatımın bir yılının daha gidişini kutlamak için canım dostumdan bir hediye oluşu. O dosta kucak dolusu sevgiler ve Jean Echenoz'a da bana eşliği için ayrıca teşekkürler.


Keyifli ve güzel okumalar dilerim herkese...
64 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Bolero'nun bestecisi Ravel'i benim gibi hiç merak etmeyenler için Jean Echenoz'un bu kitabı, okuduğum diğerleri gibi, trajik bir hayatın müthiş, akmaması imkânsız, çok iyi bir anlatımla kağıda dökülmüş hikâyesini anlatıyor bestecinin. Tabii ki Ravel de diğer kitaplardaki Echenoz karakterleri gibi, giden bir insan öncelikle, bir yolculuk var yine, ve aynen diğer karakterleri gibi, dün geceden beri aklımdan çıkmayan Victoire, 1914 kitabında sağ kolu bir top mermisinin oyunuyla kopan Anthimé, hayatı köprüleri gezerek, onları severek ve takip ederek geçen Gluck'ün yine bir köprü ayağına çarparak darmadağın olan köprü kirişleri, bağları gibi hayatı, yani kaderi yani o kozmik şaka, ama komik değil, yaşamak işte, yani kendini bırakıp, ölene dek çabalamak, işte burada da aynı şey söz konusu: yolculuk ederken, yaratırken, bestelerken, insanlarla soğuk takıntılı ilişkiler sürdürürken ve asla ama asla huzurla, rahat uyuyamazken Ravel, onu sonuna hazırlayan o kazadan sonra belleğini de kaybederken, ölene dek, ne kadar da trajik ve ne kadar da gerçek...Bir Echenot meselesi olarak mekânlar: diğer kitaplarımızda gemimiz, müzede heykeller, denizaltımız, köprülerimiz, tabutumuz olan fıçı biramız varken bu sefer kitabın en sonunda karşılaştığımız, bizi ağır ağır bırakan ve öldüren belleğimiz. Echenot karakterleri hissetmiyorlar, ama yaşamaya çalışıyorlar. Hayat da üzerlerinden geçiveriyor... üzerlerinden geçerken geriye kabuklar, izler, kırıntılar; top mermilerinin hatıraları, bellek parçaları, hatırlanamayan isimler kalıyor. Ölmek kalıyor.

Ravel'de yazarın anlatıcı oyunlarını ilerlettiğini söyleyebiliriz: ben, sen, biz, siz, o bakış açılarıyla oynayarak yazar bize başka yerlerden bakma deneyimini sunuyor, ama bunu neden yapıyor, bir farklılık mı, hoş olsun diye düşünülen bir yenilik mi, yoksa dilin verdiği lezzetin artması mı arzusu? Ne olursa olsun, şu okuduğum dört kitapta gördüğüm: muazzam güzellikte bir anlatma kabiliyeti, susamayan ve duramayan bir kalem, ayrıntılarla anlatının zenginleşmesi için paragraflara dek uzanan cümleler; nesnelerin, mekânların öne çıkabildiği ve karakterler gibi yer kapladığı hikâyelerle süslenmiş eserler... Okuyacağım diğer kitaplarında da aynı tadı bulacağımdan eminim. Bilimkurgunun heyecanlı, meraklı dünyasında dil yavanlığından bunalırken karşıma çıkan bu nehirden kana kana içiyorum.

Şimdi, şu an, gecenin bu vakti, uyku böylesine çağırırken aklıma hiç Ravel'i düşüneceğim gelmezdi. Aynı "Bir Yıl" adlı eserindeki Victoire gibi hayatının trajedisine kısılıp kalmış Ravel'in heyecanlı, titiz, yalnız, kaprisli, ama yetenek dolu hayatının sonuna üzülmeden edemedim. Victoire'ın bitmek bilmez yolculuğu gibi kendi sonuna yürüyüşü Ravel'in; ama şüphesiz onun sonundan daha üzücü, ürkütücü. Gerçek olması ise herşeyi daha da üzücü yapıyor. Bugüne dek hiç Ravel'in fotoğrafını görmedim, Bolero'yu defalarca dinlemiş olsam bile onu hiç merak etmemiştim. Şimdi fotoğrafına bakabilirim.

***

Aaron Lansing - Naive Spin

https://www.youtube.com/watch?v=Kt7_sJwDSL8
67 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
İlk kez Jean Echenoz okudum ve anlatımını çok beğendim. Bu kısa roman çok iyi bir yazar olduğunu düşündürüyor bana Echenoz'un. Kitap incelemelerinden birisinde kitabın orijinal adının 14 olduğu yazıyor, çevirmenin kitabın adının 1914 olarak basılması için yayınevi ile gerginlik yaşadığını söylüyor.

Roman, birinci dünya savaşından bir kesit. Karakterlerimiz eserin sonuna dek neredeyse hiç bir diyalogla karşımıza çıkmıyor. Anlatıcımız ise kim olduğunu şaşırmamıza sebep olan şeyler söylüyor bize, "biz" derken kimi kastettiği veya o bizdeki hangi kişi olduğunu anlamayabiliyoruz çoğu kez. Anlatım, uzun ve akan, neredeyse bilinç akışı diyebileceğimiz bir üslup akışından oluşuyor, cümleler cümlelere bağlanıyor, çok durmamaya çalışıyoruz.

Kitabın ilk bölümlerinde savaşa giden fransızların, onları savaşa uğurlayan halkın naif bakışını da görüyoruz : birkaç hafta sonra herkes geri gelecek diye düşünüyor insanlar. Neredeyse hiç biri dönmüyor. Dönenler kör, topal, kopuklar. Savaş gerçekten başlayınca yaşadıkları gibi doğal bir şekilde ölüyorlar, öldürülüyorlar, yanlış anlamalara kurban gidiyor, kurşuna diziliyorlar. Eserin sonuna dek hiç bir yakınlık duymadan hikayesini okuduğumuz anthime'nin kaderini ise görevini layığıyla yerine getiren bir top mermisi belirliyor. Anthime de bütün ölüler ve yaşamaya çalışanlar gibi bir hatıraya dönüşüyor. Bu soğuk ama etkili eserin anlatımının içinde bir yerlerde Gusev de karşıma çıkar dye beklemedim değil, ama Gusev ancak ve ancak bir Çehov karakteri olabilirdi zaten. 14'te Gusev gibiler için anthime'nin koluna dokunan top mermisi ölümden başka ne olabilirdi?

Kitabın bana göre dikkat çekici yanlarından birisi hayvanların hayatı ve ölümünün, dünyadaki varlığının ve hiçliğinin ve kıymetleri olmamasının yine aynı kaderle ölmeye ve öldürülmeye gönderilen insanlarla karşı karşıya ve iç içe kalarak ima edilmesi oldu. Masumiyet söz konusu olduğunda onlar da mazlumlar ve öldürmeye geldiğinde onlar da öldürüyorlar, ama onların yaşamı da insanlar için bir lezzet, bir iş gücü, bir araç, bir merhamet vesilesinden başka birşey değil.

hepimiz bu hengamede doğru veya yanlış yaşayıp kendi nihayetimize doğru döne yuvarlana, yıkılarak ve ayağa kalkarak gideriz....sağ kolumuza doğru yol alan bir top mermisinin havada katettiği yola bakarak hayatımızın kıymetini anlamaya, kavramaya çalışırız.. Bize sorulmadan bırakıldığımız bu hayat meydanında kurşunlar, tüfek sesleri, bombalar arasında yaşamanın ne kadar güzel olduğunu kendi kendimize fısıldamaya uğraşırız...bütün kıyametin, savaşın, tozun toprağın ortasında, elimizde kitabımız, kelimeleri seçmeye çalışarak, okuyarak bir başkasının hayatını, bize doğru yürüyen top mermisinin kulağımıza bırakacağı sese hazırlanırız. Sonra ise...

1914 ya da gerçek adıyla 14, bize o zamanlar yaşamak ve ölmek böyleydi ve şimdi de böyle diyor. Yani değişen birşey olmadığını hem kitaptan hem haberlerden ve herşey tanık olduğumuz sosyal medyadan anlıyoruz. İnsan nüfusunun artışı dışında çok fazla değişen birşey yok gibi: kurşunlar, bombalar, askerler, ölenler, hayvanlar, kaderi taşıyan top mermileri... Herşey çoğalarak aynı şeyi sürdürüyor gibi. Bu devranın içerisinde debeleniyor, anlamaya çalışıyor, yıpranarak bitap düşüyor ve nihayetinde teslim oluyoruz... Edebiyat işte bu hengame içerisinde bir teselli bir süre için..

Herkese iyi okumalar
52 syf.
·1 günde·10/10
Victoire, Şubat ayının bir sabahı, önceki akşamdan hiç birşey anımsamadan uyandı ve Felix'in yanıbaşında ölmüş olduğunu görünce, valizini hazırladı, bankaya uğradı, ardından bir taksiye atlayıp Montparnasse Garı'na yollandı.

Burası, La Sibylle'ın Horacio ile gezdiği yerler değil mi? "Hava soğuktu, bütün kir pas kıyıya köşeye sinmişti, tertemizdi hava; kavşakları genişletecek, heykelleri felç edecek denli soğuktu". Oradan uzaklara, başka şehirlere, başka insanların parasız, çulsuz, ihanet ve hayatta kalma arzusu dolu yaşamlarına doğru devam etti Victoire, çünkü katil olduğunu düşüneceklerinden emindi, ama hatırlamıyordu da bir yandan, tek bildiği değişen mekânlar, değişen isimleri ve bir mekâna dönüşen insanlardı; yatağına giren ve ona dokunan, ya da parasını çalan, yoksullaşıp parasız kaldıkça, çirkinleştikçe, önce bisikleti kendisinden çalınınca ve sonra hırsızlığa alışıp o da çaldıkça ve çaldıkları kendisinden çalınırken Victoire, bir katil olmama arzusuyla kasabadan kasabaya ve şehirden şehire giderken, tanıdığı her insanda, her otostopta, her hırsızlıkta yeni bir mekân, bir kader çentiği ile biraz daha böyle kararmış ve hepsi birbirinden daha aşağı giden merdivenleri ağır ağır inerek Victorie, önceki Echenoz eserlerinden çok daha koyu, çok daha iyi, 1914'teki Anthime'nin sağ kolunu alıp götüren o top mermisinin sesini duyarak, ve havada yürüdüğü o yolu izleyerek, hayatının darmadağın oluşunun bütün seslerini, yani yıkılırken çıkan bütün o gürültünün, o tozun kirin dumanın arasında, edebiyatın kanı gibi akan bir kalemle yazılarak unutulmaz bir karaktere dönüşüyor; çünkü inanılmaz güzellikte bir üslûpla anlatıyor Echenoz Victoire'ı, onu anlatıyor ve kalemi muazzam bir kıvraklıkla döküyor kağıtlara, mekân mekân ve diğer bazı öykülerindeki gibi gidip duran ya da 1914'te olduğu gibi, gönderilen bu karakterler hayata ve kaderlerine itirazsız, ona bir isim veya lakap takmaksızın, usulca, itaatle, yine de karışıp kaybolup dağılıp giderek yaşıyorlar. Trajedileri trajik şeyler yaşadıklarını bilmemeleri, bir türlü anlamamaları, ya da bunu umursamamaları veya bunu kavrayamamaları belki de ama, başlarına gelen de bu, bir kozmik şaka gibi, ama kötü bir şaka ve gülünmesi lâzım ama bunu yaşayan bizleriz. Trajedimizle kendi içimize bükülürken kesik, yamru yumru dallar, kollar çıkaran bodur bir ağacız, komik olması istenmiş bir denizaltıyız, yıkılması beklenmeyen devasa bir köprünün ayağıyız. Ya da bizler bir savaşa hemen geri dönecek gözüyle gönderilmiş, kaderi parçalanmak, dağılmak olan, ya da koca bir top mermisinin sağ kolunu kopup götürdüğü ama bize selam verenlere hayalet elimizle selam veren bir askeriz.. Kozmik bir şaka olarak hayat ve kozmik bir şakacı olarak, Tanrı. Ya da sadece kozmik bir şaka. Şakalar.


Bu muazzam edebiyat eserini herkese öneriyorum. Mutlaka.

***

Federico Albanese - Carousel # 3

https://www.youtube.com/watch?v=w39Yuj4J8hY
67 syf.
·Beğendi·10/10
Fransız dili ve edebiyatı mezunu biri olarak şunu söyleyebilirim ki yakın dönem edebiyatçılarından Echenoz kadar kısa ve derin anlamlar taşıyan roman yazan yazar ne yazık ki yok. Yukarıda okuduğum bir kaç bir inceleme beni üzdü. Bizzat çevirisini yapan hocamın dersinde işlediğimiz ve son sınıf sınavına tabi tutulduğum kitaptır. Kitabın derinliğini Echenoz'un küçük bir oyunuyla anlatayım sizlere. Kitabın orjinal ismi "14" yani sol kısımda kalan "19" sayısı yok. (Mehmet Emin ÖZCAN da bu şekilde basılması için mücadele vermiş ama sonunda Helikopter yayıneviyle papaz olmuş.) Kitabın ana karakteri -bu kısım önbilgidir- savaş sırasında sağ kolunu kaybetmesi sonucu gazi olur ve memleketine yollanır. Yani hem kitabın ana karakterinin hem de isminin sağ kısmının olmadığını görürüz. Bunun gibi birçok metaforlarla dolu bu kitap. 19 sayısının olmayışının bir diğer sebebi ise kitabın verdiği son mesajda gizli... İnsanoğlu böyle aç gözlü olduğu süre boyunca 1914'te de 2014'te de 2114'te de savaşlar olacağıdır.
224 syf.
·2/10
Benim için tamamen hayal kırıklığı olan ama ilgilisinin sevebileceği bir klasikle geldim.Öncelikle kitap kışlık bir kitap kesinlikle yazlık değil.Çünkü okurken bunalım geçirdim:'( Üzgünüm ama bende bıraktığı etki bu sıcak havalarda tam olarak böyleydi.Bitircem diye de canım çıktı çünkü yarım kitap sevmem.Ha gerekirse kışın tekrar baştan alıp okur muyum?Evet.Yazar öyle ayrıntılı betimlemeler yapmış ki ruj markasından rengine, bir insanın burun deliklerinin hareketine kadar bir sürü ayrıntılarla anlattığı için ben çok boğuldum.Hadi artık eee demekten kendimi alamadım.Fransız bir Generalin Kuzey Kore'yle ilgili bir takım menfaatleri doğrultusunda Kuzey Kore'yi kendi safına çekebilmek için Constance adlı bir kadını casus olarak seçiyor.Sonra olaylar çorba.. Milyon tane yabancı isimlere mi sesimi çıkarayım, ayrıntının ayrıntısına inmiş olmasına mıBeni çok rahatsız etti. Bu kitap gerçekten sakin kafa ve kış gecesi istiyor.En sevdiğim şey ise birkaç yerde konuyla hiç alakası olmayan bilgiler yer alıyordu bir tek oralarda nefes alabildim:(Üzgünüm bu kitabın vakti değilmiş.Bu klasiğin yolu açık olsun. Hiç benlik değilmiş malesef:( Matmazelle birlikte sevgiyle dostça ve hoşça kalın :)
84 syf.
Jean Echenoz'un okuduğum ilk eseri olduğundan dolayı uzun bir inceleme yazma taraftarı değilim. Henüz yeni yeni tanımaya başlıyorum. Fakat bir kaç şey söylemem gerekirse; tarzı alışılmışın ötesinde bir basitlikle eserini kaleme alan bir yazar. Bu basitlikte umursamaz ve ivedi bir tarz ketumluğu hakim gibi. Verilen olayın basitliginin içerisinde karmaşık siyasi süreçlerin ve tarihsel bir roman gibi farklı biçimde mesajlar veriliyor. Özellikle Sovyet döneminin Çekoslovakya'da yaratmış olduğu-Jean Echenoz'un deyimiyle - 'Gölge Iktidar ' Emil karakteri üzerindeki dönüşümü olabildiğince basit bir yakınlıkla işlenmiş ve kitabı okunur kılan, ayrıca cümlelerin kısalığı nedeniyle akışa kırıcı etki yapan düzensizliği de enteresan bir biçimde olayın öncel yapılmasıyla aşmaktadır. Boylece Yazar tıpkı Emil karakteri gibi basit yalınlığın kırıcı etkisini farklı bir yöne çekip utkuları egale etmektedir.
67 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Film izler gibi bir okuma anıydı.An diyorum çünkü bir oturuşta bitiriyorsunuz kitabı.Kısa olması bir sebep ama yazarın dilinin sadeliği baş sebep kıtabın bir solukta bitmesine.Okurken savaş gözümde canlandı demek yalan söylemek olur, ancak bir savaş filmi canlanıyor diyebilirim.Savaşı bilmiyorum çünkü, sadece okudum ve dinledim.Ne kadar korkunç birşey olduğunu algılamam imkansız.Sanırım savaş insanı aptallaştırıyor, yaşamı en kötüsüde ölümü anlamsızlaştırıyor.Savaş bir felaket felaketlerin en büyüğü, Er Ryan'ı kurtarmaya gitmek bile bir felaket.Bu savaşlar hep bu kahramanlık öyküleri yüzünden çıkıyor zaten.
Not:yanlış anlaşılmasın kitapta bir kahramanlık öyküsü anlatılmıyor.Savaş hakkında son yazdıklarım Celine'den biraz farklılaştırılarak cut-uplanmıştır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Emin Özcan

Yazar istatistikleri

  • 236 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 235 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.