Mehmet Kanar

Mehmet Kanar

YazarDerleyenÇevirmen
8.2/10
2.322 Kişi
·
5,2bin
Okunma
·
27
Beğeni
·
2.066
Gösterim
Adı:
Mehmet Kanar
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar, Çevirmen
Doğum:
Konya, Türkiye, 1954
1954'te Konya'da doğdu. 1975 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nü bitirdi. 1976'da aynı bölümde asistan olarak çalışmaya başladı. 1979'da doktor, 1990'da doçent, 1996'da profesör olan Kanar bugün aynı fakültenin Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nün Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı'dır. Bilimsel çalışmaları (Fehmi ve Şebisteri'den Şem ve Pervane, İnsan Yayınları, İstanbul,1995; Pratik Farsça Konuşma Kılavuzu, Okan Dağıtımcılık ve Yayıncılık, İstanbul, 1986) çevirileri ve makaleleri olan Kanar, sözlük alanında da önemli çalışmalara (Büyük Farsça-Türkçe Sözlük, Birim Yayınları, İstanbul, 1993) imza atmıştır.
'' Sadi iyi bilir aşkın yolun yordamını,
Bağdat'ta bir Arap nasıl bilirse Arap dilini.
Varsa sevgilin,
bağla ona gönlünü.
Sonra tüm aleme kapa gitsin gözünü.
Leyla'nın Mecnun'u dirilseydi,
Bu defterden okur yazardı aşk sözünü.''
Sadi Şîrâzî
Mehmet Kanar
Sayfa 138 - Yapı Kredi Yayınları
105 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İRANLI AZİZ NESİN ...

Zaman yetersizliğinden ötürü birbiri ardına yazmak zorunda kaldığım incelemeler kervanından bir kez daha merhabalar pek sevgili kabak çiçekleri ve işsizlik müdavimleri =)) Zamanımız kısıtlı o yüzden hemen girizgah yapalım ..

Konu oldukça hassas .. Pek istemiyorum bunları yazayım ... Bir kısım arkadaşımız belki bana kızacak ve sertçe eleştirecektir .. Kendilerince haklılar mıdır ? Belki evet belki hayır .. Önemli olan doğru düzgün tartışabilmek .Seviyeyi korumak ..

Öncelikle istiyorum ki yazardan başlayayım .. Sadık Hidayet tabiri caizse elit ve kalburüstü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş .. Ebeveynlerimiz gibi doğup büyüyeceğimiz toprakları da seçme hakkına sahip değiliz .. Bu bağlamda kendisi de hayata 5-0 yenik başlayan bir şahıs.. 1903' te İran' da doğmuş olmasına karşın varlıklı ailesi vasıtasıyla eğitimine yurtdışında , Avrupa ' da devam etmiş ..Belçika ve Fransa ' da yaşamış .. Yazım hayatına dair ilk deneyimleri de yanlış hatırlamıyorsam Fransa ' da vuku bulmuş.Ondan öncesinde dişçilik ve mühendisliğe ilgi duymuş ama kesmemiş olacak ki sonrasında yazarlığa yönelmiş .. Anton Çehov (buraya çok dikkat!!) , E.A. Poe ve Kafka ile ilgilenmiş ..İran mitleri ve folkunu araştırmış.. Beethoven ve Çaykovski seviyor ki bu romantik erayı kendine yakın bulduğunun bir göstergesi..Sürekli tekrar eden intihar girişimlerinin altında yatan sebeplere dair bir ipucu olabilir bizlere ..Beethoven da bir dahi olarak yaşamış bir fani gibi ölmüştü.. O da bir dönem intiharı seçti..Pek tabii sebep sonuç ilişkisinde bağdaştırılamaz belki ama niçin seviyor olduğu , kendine niçin bu denli yakın gördüğü bence çok açık ..Anton Çehov ' un Martı' sını da aklınıza getirin .. İntihar olgusu salt kendinden kaynaklı değil ama çevresinde uğraştığı işlerden hep bir iz bırakmış ona .. Afyon bağımlılığını da eklersek sonuç sanırım ki hiçbirinizi şaşırtmaz .. Bu kadar bio verdiğin yeter artık sadede gel kardeşim diyenler ..

Etkinlik kapsamında Sadık Hidayet' in ilk okuduğum kitabıydı Hacı Ağa..İlk 30 - 35 sayfa sonrasında birşeyler oldu ..Kitap resmen şaha kalktı ... Sanırsın bir Aziz Nesin kitabı okuyorum .. O denli zevk aldım ki bitirip 2 kere daha okudum .. Tespitler , çıkarımlar ve verilen örnekler o denli nokta atışı ki anlatamam .. Sanki Aziz Nesin yazmış bu öyküyü de al demiş sen yayınla arkadaş.. O derece ikizi .. Sanırım bu kitabı Avrupa dönüşü memleketindeyken yazmış Sadık Hidayet.. Ve ülkesinin geri kalmasının sebebi olarak gördüğü monarşik düzenle, bu kitaba konu olan HACI AĞALARI yani ruhban sınıfını kıyasıya eleştirmiş .. Niçin ruhban sınıfı diyorum ? Çünkü islamiyette ruhban sınıfı yoktur ..İslam dininde kulun kula üstünlüğü yoktur .. Üstünlük ancak ve ancak TAKVADADIR.. işte burda yine zurna konçertosunun kürdi peşrev allegro resitaline tırmandığı dönemece geliyoruz .. Nasıl kuruluyor bu üstünlük dediğim anda Hacı Ağalar devreye giriyor .. Dedim ya Aziz Nesin okudum sanki diye .. Kimdi onun ustam dediği isim ? ANTON ÇEHOV!! Neyle uğraştı o? En azılı düşmanları , ona en çok saldıranlar kimlerdi ? Onu yakmaya çalışanlar ? Alın o tayfayı koyun bu novellanın içine zerre sırıtırsa gel yanıma .. Bu o kadar öyleki , 2. dünya savaşı sırasında Türkiye' nin almanlardan yana olmasını isteyen sarıklı cübbeli hocalara varıncaya dek aynı yahu!!! Paralel evren desen bu denli benzemez .. Okurken baya güldüm ..Kah acı acı , kah katıla katıla gözümden yaş gelinceye dek ( özellikle basurla yollarının kesiştiği dönemler canımdan can aldı ) .

Bakın Mine Söğüt bir röportajında ne diyor ..

"İnsanların hayatını dini referanslarla düzenlemeyi düşünüyorsanız onlara büyük korkular aşılamanız gerekir. Tabii korku da çok büyük bir güç.. Böylelikle kadınları ve çocukları ve aslında erkekleri de korkutarak çok silik , çok aşşağıya düşmüş bir toplum yaratırsınız ."

Kim bunu yapanlar ? Efendim ? Demek gelmedi aklına .. Peki devam edelim ...Bakın ne diyor Yaşar Nuri Öztürk ...

"Yobazlık, kendini geliştirip büyütmek yerine, dini "YOZLAŞTIRIP" küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur."

"Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır."

Yine mi tık yok ? Friedrich Nietzsche ile devam edelim ..

"Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur."



Şu 4 cümleyi bir araya getirdiğinde KARŞISINDA BELİREN kesişim kümesidir işte Hacı Ağalar .. Ne demiş onlar için Mevlana ;

"İslamı yobazlardan koruyun, aksi takdirde dünyayı İslamdan koruyun."

Biz yakından tanıyor muyuz onları bilemem =) Cevabı size bırakıyorum ! Etkinliğe beni de dahil eden sevgili NigRa ' a ve https://1000kitap.com/mahmutcayir ' a da bu vesileyle teşekkürlerimi iletiyorum ..

Hacı Ağalar için gelsin : İsveç' te var 4 ÇİYAN !!

https://www.youtube.com/watch?v=Z3bWi6CmziM
105 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Hacı Aga'yı biz çok iyi tanıyoruz.

Her gün aramızda gezen, gezerken fiziki olarak varlıklarının farkına vardığımız fakat onları gerçekten de tanımadığımız için manevi olarak eksik düşüncelerde kaldığımız bir insan tiplemesi var bu kitapta. Namıdiğer Hacı Aga. Kimimiz şişman adam der, kimimiz sakallı adam der. Kimimiz uzun adam der, kimimiz ise ileri görüşlü adam der... Şimdi bu fiziki özelliklerden harici olarak bakılması gereken daha önemli mevzularımız var bizim de ülke olarak.

Herkesle samimi olup da gönüllerini dini sömürüyle kazanmaya çalışan, kendi çevresine uyum sağlamak adına insanların inançlarını öncül ve onlara yakınlaşma amacıyla bir sebep olarak kullanan, fiziki görüntüsünün altında masum ve inançlı fakat vicdani görüntüsünün altında şeytana bile taklalar attıran, ülkesindeki yağ santrallerinin hepsinden daha çok yağ çekmeyi kendine bir hayat felsefesi edinmiş, kendi hastalıklarını ve fiziki kusurlarını insanlara ajitasyon yapma yoluyla kullanıp kendisini acındırmayı bir hobi ve fetiş haline getirmiş, para konusunda şehvani bir zevk duymadan yaşayamayan -yaşamaya maruz bırakıldığında ise bir uyuşturucu müptelası gibi parasızlık krizine giren-, para nereden gelirse gelsin mübah sayan ve bu konuda elinden gelen her şeyi yapıp 5 vakit namaz yerine 5 vakit para felsefesini kendisine motto edinmiş bir karakterden bahsediyoruz burada. Sanki tam bir doğal seçilim yoluyla parayı elde etme araçlarının tümünün esirgenmeden tabiat tarafından tek bir kişide toplanması da aslında kendisinin ne referandum gibi halkın herhangi bir görüşünü alma gereği duyan bir sisteme ne de etrafındaki rütbeli insanların herhangi birisinin görüşlerini önemseme ihtiyacına gerek olduğunu gösteriyor.

Bir cümlesinde dine, mezhebe inandığını belirten, diğer bir cümlesinde ise haccı, namazı, orucu parayla satın alabilmenin mümkün olduğunu söyleyen ironizm felsefesinin kitabını yazmış önsözünde de bunların spoiler'ını aslında bu olayların başına geçmeden bir bir vermiş bir adam vardı karşımda. Ama bu adam neden bu kadar tanıdık geliyordu? Neden sanki her gün televizyonu açtığımda karşıma çıkan kişilerden biri gibi hissediyordum ben bu adamın dediklerini okurken? 1. kanal, 2. kanal, 3. kanal, 13. kanal, 25. kanal... O çıkınca sanki bize her yer Hacı Aga oluveriyordu. Hayat duruyordu. Parası olanın iki dünyada da kıçı kurtardığını özellikle de her misafirine söyleyen bu tipleme neden benim bu kadar da gözümün önünde kulaklarımı tırmalayan bir ses halinde canlandırmama sebep oluyordu? Yoksa sinestezi kavramı duyduğumuz siyasi seslerin dini bir huzur almak uğruna duyulan seslerle karıştırıldığı bir çorba çeşidi miydi?

Siyasete, misafirlik muhabbetlerine, yemek yeme kültürüne, dini ritüellere sadece cebini dolduran bir ticaret gözüyle bakan insandan topluma yön vermesi nasıl beklenebilirdi? Peki Allah birçok ayetinde tevazuyu ve alçak gönüllülüğü sevdiğini söylemiş olmasına rağmen, bu ayetlere inanıp iman ettiğini söyleyen biri namazda ya da takva kavramı dahilinde ön saflarda bulunması gerektiği yerde neden kendisiyle alakasız her yerde bulunmaktan, hep ön saflarda görünmekten ve önemli adam havalarına girmekten hoşlanmayı kendisine bir siyasi erek olarak edinirdi? Yoksa erek kelimesi kulağına hoş gelmeyip parayı bir ereksiyon malzemesi haline getirmekten mi hoşlanırdı bu tip insanlar?

Hacı Aga gibi dünyayı kazık atma pazarı olarak gören, para çalıntı ise parayı helal haline kolayca çevrilebildiğini papaz eriğini imam eriğine çevirme projesi misali savunma ve halkına tanıtma yeteneği gösteren, kendisine ait olmadığı halde paranın her türlü türevine göz koyan (belki şu an bitcoin'e bile girmiş olabilir), aynı zamanda da halkı yönetme konusunda oldukça keskin bir şeytani zekaya sahip olan güruhla yaşadığımızı hissederiz biz de bazen. Tamam tamam, bazen değil her gün hissettiğimizi ben de biliyorum. Televizyon denen medyanın maske malzemesi haline gelmiş kutuda her gün gözümüzü palmiye ağaçları ve denizin sakin dalgaları eşliğinde açmak varken birilerine atıp tutan fakat atıp tutmalarının eşliğinde gelen hırsızlıklar, yolsuzluklar, çıkar ve rütbe çatışmaları, kibir ustalıkları ve her türlü para aklama mevzuları bize hiç ama hiç yabancı değil.

Sizin hayatınızın nasıl ilerleyebildiğine, bu niceliksel olarak bize pozitif sunulmaya çalışan fakat nitelikte aslında negatiflerin kralını oynayan Hayvan Çiftliği misali sayıların gözünüze sokulduğu, bir insan üzerinden bir ülkeyi yöneten insana nasıl tümevarım yapabileceğinizi anlayabileceğiniz bir distopyadır Hacı Aga. Gelecekte ise onların sayılarının artıp artmaması tamamen altında onu yücelten, ona tapıp bir şirk misali ona koşan halkın kendilerinin ve potansiyellerinin farkındalığında olmaya başlayıp da internetten kendi çıkarları haricindeki rakamların, vergilerin artmasına "Bu işe bir dur diyelim." diye yazmasıyla değil de eğitimsel, zihinsel, psikolojik, sosyolojik ve buraya bir çok -ojik ekiyle devam edebileceğimiz konularda bir sorgulama kültürü edinmesiyle gerçekleşecektir diye düşünüyorum.
105 syf.
Okumaya başladığım andan itibaren gözümde sürekli canlanan okur Tuco Herrera oldu. Ne alaka mı diyeceksin Tuco Herrera? Hani senin şu Yozgatlılar karakterleri ile dolu incelemelerin yok mu? Hepimizi derinden etkileyen, tebessüm ettiren hatta çoğunda kahkahalar attığımız ama en çok da düşündüren, kitabı şiddetle okumaya yönlendiren.
Okudukça tebessümle hatırladım hep:)
Bir de Nadir amcayı :)
Bir komşumuz vardı 60 lı yaşlarını geçmiş ama sürekli alkol alan torun tombalak sahibi Nadir amca. Hakikatten de adına münhasır nadir bulunan türden idi Allah uzun ömürler versin. Eşi Nesrin teyze ise evinde, hizmetinde , aklı selim dini bütün bir kadıncağız. Tek amacı eşi alkolü bıraksın birlikte hac vazifesini yerine getirsinler , huzur içinde yaşasınlar yeterli ama Nadir amcanın pek umurunda değil tüm bu beklentiler.
Bir ara alkolün dozunu fazla kaçırıp evin yolunu unutunca Nadir amca, Nesrin teyze tarafından eve girme yasağı uygulandı hatta iş o kadar inada bindi ki boşanma davası açmaya kadar vardı.
Araya eş dost girdi, yok Nesrin teyze nuh diyor peygamberi getirmiyor dilinde. Biraz yumuşama gösterince de şartını sürdü öne. ‘’ İçki bırakılacak, birlikte hacca gidilecek ancak bu evlilik devamı bu şartla olur’’
Nadir amca çaresiz, ne alkolden vazgeçebiliyor ne de evinden (eşini sever miydi bilmiyorum) ne de hacca gittikten sonra dini vecibeleri yerine getirebileceğinden. Dostları, Nadir amcayı ve Nesrin teyzeyi ikna etmenin orta yolunu buldular. Nadir amcaya ''hac kurasına yazıl, o kadar müracaat varken sana mı çıkacak? Yapmış olursun karının gönlünü '' diyerek, Nesrin teyzeye de ''bak adam dediklerine razı hac için kuraya yazılacak hadi kır şu inadını'' dediler ve ikisini de ikna ettiler. Hac kuraları çekildi ve Nadir amca ile Nesrin teyze ilk sıralamada haca gitmeyi hak kazandılar , birlikte gidip geldiler ve halen de evliler. Nadir amcayı bir daha içerken gören oldu mu? Hakikatten dini vazifelerini yerine getiriyor mu bilinmez. İnşallah ikisi de ortak hayatlarında birbirlerine saygılı hoşgörü ile yaşamaya devam ediyorlardır.
Gelelim Hacı Aga’ya. Neden okunmalıdır?
Uzun yıllar gerek beyaz perdede , gerekse televizyon ekranlarında ve kitaplarda hacı ağa konu başlığı altında yaratılan karakterler ya da senaryolar yükselişini sürdürdü. Evet, Hacı Ağa başlı başına konu merkezine alan bir dizi ya da film olmayabilir ama Hacı Ağa,karakteri bir adamın tek başına var olabileceğini ve her şeyden önemlisi iki yüzlülüğün, yalakalığın , para gözlüğün gücünü iliklerinize kadar hissettirebilecek bir karakter. Hacı Aga, özellikle tüm bencilliklerini kılıfına uydurabilen, yemeyi sevip yedirmekten haz etmeyen, nerede beleş oraya yerleş durumundan ödün vermeyen hatta ilerleyen sayfalarda alkoliklik derecesinde şaraba olan tutkusuna tanık oluyoruz.
Kitabın okunmadaki tek başarısı sadece karakterinden kaynaklı değil. Kitabın konusundaki en sevdiğim şeylerden birisi de mutlak bir kötünün ve iyinin olmaması. Hacı Aga’nın ziyaretine gelenler ile yaşadıkları diyaloglar da bunun bir kanıtı. Alan razı veren razı sisteminin vazgeçilmez insanları.
Abdestsiz namaz kılan, sayısız bahaneler ile ramazanda oruç tutmamanın yolunu bulan Hacı Aga ‘ya dayanmak zorunda kalan karıları, sekiz kız ve bir erkek çocuğu , sürekli ter kokulu taşlık , ziyaretçiler ve olaylar, okurları ara ara belli çıkmazlara sürüklüyor. Bunun sonucunda da çevrenizdeki Hacı Agaları sorgulatıyor.
Bazı insanların bu tarz yaşamlarda olmaları sadece kendi tercihleri. Dürüst, samimi olmayı başarabileni de var, başaramayanı da.
Okumaya karar verirseniz bunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Menfaat için birbirine bağlı insanlar , doğruluğu seçmek yerine , her sayfasında hadi be dedirten bir roman örgüsü ve herkesin sustuğu, üstünü kapamaya çalıştığı olaylar. Yani anlayacağınız, Hacı Aga ve çevresi bu dünyadaki yalan dolan, dalavere ve aklınıza gelebilecek tüm üç kağıtçılığın bire bir kalıbının şekil bulmuş hali dememiz çok doğru olacaktır.
İncelemeyi okuduktan sonra kitaba bir şans verip okumak isteyenler için aşağı son sayfa satırlarını bırakıyorum. Şimdiden, keyifli okumalar.
‘’ Okuyandan bir dua umarım;
Çünkü ben kulunuz günahkarım.''
105 syf.
·3 günde·9/10
Sadık Hidayet; "Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum." diyerek Paris'te günlerce hava gazlı bir apartman aramış ve 9 Nisan 1951'de dairesine kapanıp bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açıp intihar etmiştir. Aslen İranlıdır; fakat kitapları İran'da yasaklıdır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen alçak gönüllü bir yaşamı tercih etmiş ve melankolik yazılar yazmaktan hiçbir zaman uzak duramamış. Kendisini Kör Baykuş isimli şahane eseriyle tanımıştım. Şimdi ise ikinci kitabını okudum ve bu kitabını da oldukça beğendim.

Hacı Aga isimli bu öykü kitabı, yazarın topluma bir eleştirisi olarak görülebilir. Yazar, birçok toplumsal konuda fikirlerini ortaya koymuş ve eleştirilerini korkusuzca dile getirmiş. Benim Sadık Hidayet'te en sevdiğim özellik korkusuz olması oldu. Çünkü İran gibi baskı rejimlerinin sıkça görüldüğü ve toplum baskısının bir hayli fazla olduğu bir coğrafya içerisinde doğru bildiklerini söylemekten asla kaçınmamış ve doğru bildikleri doğrultusunda hayata gözlerini yummuştur. Kendisini severiz sevmeyiz; ama saygı göstermek zorundayız.

Hacı Aga ise, 1945 yılında yazılmış; ama hala günümüze ışık tutmakta. Keşke Hacı Aga'lar Sadık Hidayet'in öyküsünde kalsaydı ve 1946 senesine geçemeselerdi. Ancak ne yazık ki, Hacı Aga'lar her devirde vardı ve korkarım halk boyun eğdikçe var olmaya da devam edecekler. Bildiğim bir şey var ki, biz onlara dur demediğimiz sürece onlar bize çobanlık yapmaktan asla vazgeçmeyecekler.

Peki ama kimdir bu Hacı Aga? Doğru dürüst okuma yazması bile olmamasına rağmen etrafındakilere nutuk atmaktan çekinmeyen; "uçkur" derdiyle yanıp tutuşan ama etrafa dünyanın en ahlaklı insanı gibi kendisini anlatan; sırf para harcamamak için hamama bile gitmeyip leş gibi ter kokan; para içinde yüzmesine rağmen kapısına gelip borç para isteyenlere binbir ah vah içerisinde borç para vermeyen; şarabı, kumarı ve zinayı çok seven ama etrafına oruç tuttuğunu ve namaz kıldığını söyleyen; namussuzluğun ve düzenbazlığın en alasını yapmasına rağmen dünyanın en dürüst insanıymış gibi ortamlarda kendisini sunan bir adam...

Çevremize bakıp kendimize bir soralım şimdi. Acaba etrafımızda Hacı Aga'lar var mı? Elbette var. Cuma namazına dahi gitmeyen ama her cuma telefonlarımıza dini mesaj atanlar; bakara makara diyerek halkın inancıyla dalga geçenler; oruç tuttuğunu söyleyip gizli gizli orucunu yiyenler; dünyanın en vatansever insanı gibi görünüp gizliden gizliye vatanı milleti satanlar; milliyetçilik naraları atıp bedelli askerliğin çıkmasını dört gözle bekleyenler; komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar... İşte bunların hepsi birer Hacı Aga.

Hacı Aga'ları daha iyi tanımanız için İtirazım Var isimli filmin çok güzel bir sahnesini sizlerle paylaşmam gerekir. Bu kısa videoyu izleyince artık Hacı Aga'ları tam olarak tanıyacaksınız. https://www.youtube.com/watch?v=o0sRGOohaB4

Netice itibarıyla Sadık Hidayet'in verdiği mesajlar son derece yerinde ve temiz mesajlar. Hala bu mesajları almak istemezseniz o sizin bileceğiniz iş. Ben bu kitabını da çok beğendim ve tavsiye ediyorum.

Son olarak, kitabın en sonunda Sadık Hidayet'in adeta Zeki Müren cümlelerini andıran dizelerini de incelememe ekleyerek sizlere veda ediyorum. Sizce de tam Zeki Müren cümleleri değil mi?

"Okuyandan bir dua umarım;
Çünkü ben kulunuz günahkarım."
88 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Sadık Hidayet dertli ve bunalımlı bir yazar.
Sadık Hidayet duygulu ve çok derin bir yazar.
Tanışmama vesile olan Kör Baykuş romanı olduğu için ve bu romanında benim nezdimdeki yeri çok özel olduğu için Sadık Hidayet’in yeri de çok özeldir diyebilirim; sizlere de henüz tanışmadıysanız mutlaka tanışmanızı öneririm.

Aylak Köpek kitabı yedi kısa hikayeden oluşmakta ve yazar içinde biriktirdiği mesajları da bu hikayelerde vermekte; aslında mesajı direk vermemekte ama siz gayet farkında olmaktasınız.

“Aylak Köpek” hikayesi dışlanmış, yalnız, korumasız ve insana bire bir benzetilerek anlatılan bir köpeğin katlanılması mümkün olmayan hayat şartlarını düşünmeden, çaresizce nasıl yaşadığı, hatta mazide sahibiyle ve sahibinin oğluyla yaşadığı o güzel günlere dönmesinin mümkün olmadığı ve geçmişle beraber yaşamanın sadece bir esaretten ibaret olduğu anlatılıyor kitaba ismini veren bu ilk hikayede.

“Kerec Don Juanı” hikayesi ise yazarın moda ve sektör haline gelmiş batıdaki basit ve seviyesiz aşk romanlarına bir iğnelemesinden ibaretmiş; bunu araştırınca öğrenmiş oldum bende.

“Çıkmaz” hikayesinde, yaşamaktan istifa etme seviyesine gelmiş Şerif’in aynı acıyı derinden hem de en derinden ikinci kez yaşamasını; kaderden kaçılamayacağını, kader denilen metafizik güçler karşısında insanın nasıl da çaresiz kaldığını anlatıyor yazar. Yaşadığı acıdan dolayı hayata tutunmaktan vazgeçmiş Şerif’in eski arkadaşlık duygusunun ve yaşama sevincinin tekrar yeşermesiyle, tekrar hayata tutunmasının, tekrar aynı elim acıyla aynı şekilde son bulmasının insanın bütün dayanağını,ümidini, kadere imanını paramparça etmesi çok nadir ve çok büyük bir yıkım diye düşünüyorum. Ve burda tekrarlayan hayatta bence yine Sadık Hidayet labirenti, yani başladığı yere tekrar dönen bir labirent daha söz konusu; aynı Kör Baykuş romanında sürekli tekrarladığı gibi. Evet, Sadık Hidayet beni resmen kanser etti ( insanı derin hüzne boğan bu kitaplar için, kanser etti tabirini kullanıyorum maalesef ), öyle ters köşe oldum ve hikayenin sonunda bir anda yüreğim sıkıştı. Allah kimseleri böyle imtihan etmesin inşaallah.

“Karanlık Oda” hikayesinde ise yaşamdan ve toplumdan kaçışın, hatta yaşamı, insanları, alışkanlıklarımızı farklı bir şekilde sorgulamanın mistik ve vurucu bir şekilde ifade edilmesi söz konusudur. Yazar diğer hikayelerinin birçoğunda olduğu gibi bu hikayede aslında kendisini anlatmıştır açık bir şekilde; sanki kendi ölümünü de bu minvalde ve bu şartlarda hazırlamıştır ( kesin konuşarak haddimi aşmak istemiyorum; eğer yanlış yorumlamışsam şimdiden affola ).

“Taht-ı Ebû Nars” hikayesinde ise şaşırdım, ama sevindim de; çünkü bu korku ve mistizm tarzında yazılan bu kısa hikaye, bana aslında Sadık Hidayet’in tahminimin de ötesinde bir entellektüel olduğunu ve farklı tarzlarda da başarılı bir şekilde yazabileceğini anlamış oldum.

Yazar bu kısa hikayelerinde değişik yazım teknikleri ve üsluplar denemiş ve beni gerçekten memnun etmiştir. Yazar zaten “Kör Baykuş” romanında bence bir imkansızı başarmıştı; hayal, anı, duygu, düşünce anlatım teknikleri iç içe ve mükemmeldi. Bu da yazarın psikoloji bilimini ve Sigmund Freud’un eserlerini çok iyi analiz ettiğini ve psikolojiyi gerçekten eserlerinde ifade edebilme gücünü göstermektedir.

Arkadaşlar beraberce inceleme yapmak istediğiniz bir eser olursa da gerçekten sevinirim; farklı bakış açılarıyla bir esere bakabilmek ve karşılaştırabilmek gerçekten daha zengin ve daha faydalı olurdu. Sizce de öyle değil mi?..

Saygılar, okuma zahmetinde bulunan herkese...
112 syf.
·Puan vermedi
Bugüne dek başladığım kitapları yarım bıraktığım hiç olmadı.Başı ne kadar görüşümüze inancımıza ters düşsenede sonunu görmeden kestirip atmak önyargı olur düşüncesindeyim.Öncelikle kitap ağır bir anlatım diline ve fazlaca betimlemelere sahip.Karısıyla arasında geçen sorunları toplumun sorunları üzerinden anlatmaya çalışmış yazarımız.Toplumun kötü yapısına dem vurup , kötü insan-iyi insan ayrımını kendince anlatmış.Bulunduğu hal ve vaziyet ancak bir mağlubun ve kaybolmuşluğun dilinden çıkabilir ki yazarımızın akibetinden bu belli oluyor.Kitap benim için bir zaman kaybı oldu malesef , yazarın kitabını bir daha okur muyum,asla.Gönlü Allah yolunda olan kardeşlerime tavsiye etmediğim bir eser , sevgilerimle :)
105 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Hacı Agalansak da mı Hacılansak, Hacılanmasak da mı Hacı Agalansak?

Efendim? Peki, peki yeterince anlaşılmadı farkındayım… Biraz daha açık olmakta fayda var...

Kitaba tam 35 alıntı yapmışım. Daha fazlasını pek ala yapabilirdim. 105 Sayfalık bir kitap nasıl bu kadar anlam yüklü olabilir, nasıl bu kadar halimizi ve ülkemizi anlatabilir size tam olarak bunu anlatmaya çalışacağım. İncelemelerimi bildiğiniz üzere, kitap kritiği yapmıyorum. Bana ne verdiyse, ne hissettirdiyse sizlere onu aktarıyorum. Biraz alıntılardan yararlanıp sizlere ufakta olsa bir fikir veriyorum. Kesinlikle spoiler yok, gönül rahatlığıyla okuyup, kitabı alıp almamaya karar verebilirsiniz. Kesinlikle kitabın çizgisinin dışına çıkmayacağımı bildireyim.

Hazırsanız, nasıl güdülüyoruz, nasıl kandırılıyoruz, nasıl inançlarımızla dalga geçilmesine izin veriyoruz bir bakalım. Bakalım ki, belki kafamız da birkaç soru işareti oluşturur, acaba dedikten sonra bir şeyleri araştırma yoluna gideriz.

Sadık Hidayet’in okuduğum ikinci kitabı. İlk Kör Baykuş’u okumuş, istediğimi alamamıştım. Ama bu kitapta düşündüğümden de fazlasını aldım. Bana neler hissettirdi, neleri hatırlattı bir bakalım. Baştan uyarayım, eyyam yapmadan ve hiç kimseden çekinmeden “Gaddar” bir inceleme yapacağım.

Günümüz: Türkiye - 27.06.2018 18:00

En çok yakındığımız şeylerin başında ne geliyor? Dinin, devlet işlerine karıştırılması ve Din üzerinden maddi-manevi kazanç sağlanması. Mustafa Kemal Atatürk 1930 yılın da “Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna izin vermeyeceğiz.” demiştir. Hacı Aga işte bu sözün tam olarak karşılığıdır. Kısa bir tanımlama yapalım;

- Parayı çok sever,
- Din ile ilgisi yoktur,
- Borç verir faizi ile alır,
- Kaçak mal satar,
- Kumar oynar,
- Şarabı çok sever,
- Birden fazla kadına sahiptir, haremi var desek yeridir,
- 80 yaşını geçmiş olmasına rağmen sokaktan geçen kadınları keser,
- Aşırı derece de cimridir,
- Dönem adamıdır. Kim iktidardaysa, o fikre bukalemun gibi bürünür,
- Bilgi eksikliğine rağmen, kendisini bilgili gösterir,
- Yaydığı yalanlar ile geçmişi nüfuslu biri olarak bilinir,
- Rüşvet alır,
- Rüşvet verir,
- Etrafındakilere gram para koklatmaz, erik çekirdeğinin hesabını yapar…

Bu tanımlalar uzar da gider. İşte bu çerçeve üzerinden ve günümüze uyarlayarak Hacı Agaların ülkemiz de ne kadar fazla olduğunu sizlere anlatmaya çalışacağım.

"Vazifemiz halkı ahmak bırakmak. Böylece başları önde olur ve birbirleriyle didişir dururlar." Sy.96

Her sakalı olanın, her cübbesi-takkesi olanın bir ilim, bir bilgi yaydığı sanılır toplumumuz da. Cemaatler oluşur, tarikatlara evrilir, topluluklar oluşur ve bir lider seçerler kendilerine. Bu liderler, el etek öptürür, yalan ile bir şeyler yaptığına inandırır, tam bağımlı müritler yaratır, onların oyunları ile insanları kandırarak “Şifacı” bile olurlar. Tek şifaları uçkurdur bilinenin aksine.

Bu Hacı Agalar, Din’i kullanarak insanları korkutur, Kur’an-ı Kerim dışında kendi vahiylerini aktarırlar. Birçoğu gizliden gizliye başladığı bu durumu, daha sonra müritlerinin artması ile aleni olarak yapar. O öyledir, bu böyledir, şu şöyledir demeye başlarlar. Kadınların sadece evde oturması gerektiğini, istedikleri kadar kadına sahip olabileceklerini aktarırlar. Cennet ‘te şarap bahçelerinin onları beklediğini, 100 erkek gücünde olacaklarını ve kendilerine ait haremlerinin olacağını anlatırlar. Bu söylemlerimin hayali olduğunu sanmıyorsunuz değil mi? Tabi ki değil, onca video var. Her gün bir yenisi ekleniyor, her bir yeni görüntü de yerin dibine bin kez daha giriyoruz.

Bu topluluklar insanları bilime yönlendirmezler. Tam tersi bilim düşmanı olurlar. Televizyon Şeytan icadı derler, evlerinde en büyük ekranlarda neler neler izlerler? Dünya genelinde bu hacılar her zaman para ile desteklenir. Yerli ya da yabancı fark etmeksizin bu yapılır. Halkın cahil olduğu ve sorgulamadığı her devlet istediği başarıya ulaşır. Cahillik bulaşıcıdır ve fanatizm doğurur. Bu kimseler, toplumda söz sahibi olurlar. Sözleri ile kitleleri harekete geçirebilirler. Din üzerinden verebilecekleri en alakasız söz ile, insanları isyana, ayaklanmaya sevk edebilirler. Arka planda ise; paracıklar, paracıklar, paracıklar…

Şimdi sizden bir ricam var ve söylediklerimi Kafanızda bir canlandırın. Bu tarz işleri yapan birkaç isim var ama adlarını vermeyeceğim tabi ki. Bilinenin aksine az bilinen medyatik olanları bir düşünün. Bu Hacı agaların hangisi fakir? Hangisi zorluk çekiyor? Hangisi kötü bir muhitte yaşıyor? Hangisi Mercedes’le BMW ile gezmiyor? Ama durun, dış görünüşleri çok basit? Basitlikten kasıt, bir kavuk, bol bir şalvar, üstte bol bir gömlek vs, ayakta ise genel olarak kara lastik. Şimdi bu görünüşe bakarsanız, ne kadarda halkın içinden ve doğal değil mi? Değil! İşte ilk olarak toplumu kandırdıkları nokta görünüşleri. Tam bir Hacı Aga motto’su. Ne kadar basit giyinirsen, o kadar az paran olduğunu sanırlar. Senden borç para istemezler tam tersi para vermek için yarış ederler.

"Para ayıpları örter. Para çalıntı ise helale çevirebilirsin; ananın ak sütü gibi helal olur. Öbür dünya için de namazı, orucu, haccı satın almak mümkündür." Sy.51

Hacı Agalar, Dünya üzerinde en lüks yaşayan kimselerdir. Dışarıya gösterdikleri fakir edebiyatı, içeri de ise bambaşka bir şeye dönüşür. Fakir fukaranın parasını yerler ve hiçbir şekilde hak, hukuk düşünmezler. Onlar düşünmez düşünmesine de, buna izin veren toplum neden düşünmez? Neden, Hoca dedi, Hacı dedi yapmamız lazım derler. Soruyorum efendim, Neden KUL’a, KUL olur bu millet? Bu insanlara KUL olmamaları, hür düşünmeleri için bir Cumhuriyet hediye edilmedi mi? Neden Eğitimi, Bilimi rehber edinmezler de, şarlatanların peşinden koşar ve çocuklarının beyinlerini de bu şarlatanların yıkamasına izin verirler?

Hristiyan olsun, Müslüman olsun, Yahudi Olsun… Bu dinleri eleştiren yazarlar, düşünürler hep bunlardan gem vurmaz mı? Kutsal kitaplar üzerinden bir dine vakıf olan bu insanlar, neden bu dini kitapları okumaz da, bu şarlatanların her kelimesine inanır? Çünkü böylesi daha kolaydır. Çünkü elinde sopası olan birine itaat etmek daha kolaydır. Neden dini değer ve bilgileri değil de, Papaz’ı, Hoca’yı, Haham’ı kendilerine rehber edinirler?

İnsanlar birileri tarafından yönlendirilmekten ve sorgulamadan itaat etmekten aşırı derecede haz duyarlar. Bunları reddeden ve kendisini bu basit topluluklardan arındıran insanlar ise doğru inanmanın nasıl olduğunu öğrenir ve maneviyatı nasıl yaşayacağını bilir. Dini öğretileri, doğru ve gerçeğe en yakın şekliyle öğretir. Ama diğerleri? Gerçekleri öğretmek bir kenara, tek kelam etmezler. Çünkü bilirler ki, kul korkusunu değil de, Allah korkusunu öğretilerse kendileri hiçbir şey elde edemezler.

Toplumumuz cahil bir toplum. Çok gerilere gitmeyin, Cumhuriyetimizin “gerçek” kuruluş aşamalarını iyi bir şekilde araştırırsanız, tam olarak bu Hacı Agaları öğrenmiş olursunuz. Günümüzde ise, yer altında, kıyı da köşe de olanlar, yakın zaman da inlerinden çıktı ve gayet te pişkin bir şekilde yalan dolanla insanları kandırmaya, bir şeylere düşman etmeye ve bu işten parasal olarak karlı çıkmaya başladılar. İki konu var. PARA ve KADIN! İnanın başka hiçbir şey yok. Bu ikisini çekip alın, geriye hiçbir şey kalmıyor. Asla ellerini sürmezler. Desinler, aylık asgari ücrete bu bilgileri yay, yaymazlar. Kıllarını bile kıpırdatmazlar. Bu topluluklar, kendilerine çıkar sağlarlar ve en ufak bir köşeye sıkışma durumlarında en yakınından olmak üzere hemen herkesi satar ve diğer tarafa yakın olurlar. PARA bu işin ana PAROLASI’dır. Para varsa varlar, yoksa yoklardır. Bir televizyon programına çıkıp, halkı aydınlatmanın bedeli 500 Bin TL olabilir mi? Ne yaptı da 500 Bin TL? Emeğin karşılığı mı bu? Nerede din? Nerede iman? Nerede Hak, Hukuk? Nerede fakir insanların yaşam şekli? Nerde komşusu açken yatamama ilkesi? Hepsi hikaye değil mi? Tabi ki hikaye, iki masal anlat, paralar cukka, ondan sonra ise evde cukka cukka. Efendim maalesef, bunlar gerçekler. Gerçekler acıtır. Din, istismarın ana parçasıdır. İnsanları sömürmek için kullanılan en moda konudur ve hiçbir zaman modası geçmemiştir. İşin arka planını göremeyenler, sadece düşünemeyen ve sorgulayamayan insanlardır. Her insanın kendi aklı vardır. Çok rahat kullanabilir, üstelik bedavadır. Bu örnekler kabile hayatı yaşayan, balta girmemiş ormanlarda yaşayan insanlar için değildir. Bu örnekler, her zaman bilgiyi edinebilecek imkanı olan ve bunu reddeden kişileredir.

"Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsem kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi." Sy.50

Ne demiştik? Her şey para…

Bizim Hacı Agamız, aşırı derece de Kadın düşkünü.

"Hacı'nın evlilik bilançosu kabarıktı. Altı karısını boşamış, dört kadının başını yemişti? Hayatta olan diğer yedi karısı onun ailesini oluşturuyordu." Sy.43

Doyumsuzluk.. Paraya ve Kadın’a sonsuz bir doyumsuzluk!! 1k Özel mesajları gibi?! 300 Yıl önce de durum buydu, günümüzde de durum bu. Nedir bu uçkura düşkünlük? Nedir bu salya akma durumu? Hacı Aga’nın kadınları gördüğünde salyaları akıyor, neden? Bunların hepsi, kendilerine bu doyumsuzlukları hak görmeleri ve maalesef ki kadınların buna izin vermeleri. Gelişmiş bir toplum, bilinçli bir toplum buna izin verir mi? Keser atar efendim. Neyi mi? Lütfen… Biraz hayal gücü…

Anlattıklarım bilinmeyen şeyler değil, ama halı altına süpürülen şeyler. Yakın zaman da olanları unutmadınız değil mi, yurtlarda ki çoluk çocuğa tecavüz olaylarını? Bu olayları savunanları ve oy çokluğu ile aklandıklarında gülücükler dağıttıklarını? Sanıyorsanız ki sadece biz de oluyor. Hayır efendim. “Spotlight” filmini kesinlikle izlemelisiniz. Hacı Aga’nın dini yoktur. Sadece topluma ulaşması yeterlidir. Film gerçek bir öyküdür ve Amerika’da yer yerinden oynamış, Dünya’ya sıçramıştır. Papazların kız-erkek ayırt etmeden çocukları nasıl cinsel olarak kullandıklarını ortaya çıkarmışlardır. Bu cümle her ne kadar basit olsa da bu haberin yapılması ve kanıtlanması bir o kadar zor. Bizim ülkemiz de basit bir şekilde geçiştirilen olaylar, o dönem de Dünya’yı sarsmış ve müthiş bir av başlatmıştır. Filmi kesinlikle izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ülkemiz de neler yapılıyor?

Din istismar ediliyor, siyasete alet ediliyor. Hocalar camiler de OY propagandası yapıyor, cemaate sesleniyor. VİCDAN üzerinde yaşanması gereken DİN Özgürlüğü, şarlatanların ellerinde ve dillerinde yaşanıyor. Bir çok hücre tipi evlerde, gerçek değil yalan öğretiliyor. Cumhuriyet bir düşman gibi lanse ediliyor. Kurucuları düşman ve şeytan olarak tanımlanıyor. Kadınlar aşağılanıyor, örtülü olmayanlar günahkar ilan ediliyor. Kadınların evde kalması dışarıya çıkmaması söyleniyor. Çocuk yaşta evlilikler normal görülüyor ve teşvik ediliyor. Resmi nikah ile değil dini nikah ile bir den fazla eş almaları söyleniyor. Aldıkları rüşvet ile iş yerleri açıp, ticaret yapıyorlar. Bu işler büyüyor ve söz sahibi oluyorlar. Bu tipler, yeni bir nesil yetiştirmek için finanse ediliyorlar. Bu nesil CAHİL ve YOBAZ düşüncenin ürünü olarak, dışarıda gezerken, dondurma yiyen çocuğa vaaz veriyor, şort giyen çocuğa günahlardan bahsediyor. Kızlı erkekli birilerini gördüklerinde bir şeyler demeyi kendilerine hak görüyorlar. Örtünmeyen kadınları Şeytan olarak görüyor ve söylemekten kaçınmıyorlar…

Şimdi bunlar böyle yapıyor da her toplum ya da ülke tamamen bunlara mı inanıyor ya da ayak uyduruyor? Asla? Öyle bir şey olamaz. Bu küçük topluluk, yer altı örgütü gibi. Sadece belirli bir kitleye hitap ediyor ve zehir bulaştırıyor. Bu kitle bazen, bazı konularda etkili oluyor. Ama düşünebilen toplumlar her zaman bunun üstesinden geliyor ve çekinmeden TOKAT atıyorlar. TOKAT sonrası kaçacak delik arıyorlar. Tam olarak HACI AGA’nın yediği tokat gibi….

Kitabı okuduğunuz da ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

“Hitler'in müslüman olduğu söyleniyor. Kolunda "Lâilaheillallah" yazıyormuş.” Sy. 37

Yazıyor tabi neden yazmasın. Her Cuma Cami de görüntülenirmiş. Tek amacı Üstün Alman ırkı değil, üstün Müslüman toplumunu ortaya çıkarmakmış. Hatta Himmler ile birlikte Müslüman Kardeşleri ilk kuran kişidir. Efendim, Hacı Agalar gerçeği saptırarak, yalanlar üzerinden GÜÇ ile işbirliği yapmaya çalışırlar. GÜÇ onların limanlarıdır ve her zaman sığınacak bir liman bulurlar. Bu limana demir attıkların da ise işte böyle yalanlar üreterek toplumu kandırırlar. Hitler i sevmesinin tek nedeni ise Bolşevimz in işlerini yok edeceğine inanmasıdır. Hitler Müslümanmış, tabi tabi Stalin de Müslüman dı, Mussolini de zaten Vahdettin i sever sayardı, o da Müslümandı çünkü... Neyse,,,

Şu ana kadar okuduysanız teşekkür ederim. Bilginiz olsun, tam olarak 5 word sayfası okudunuz.

İncelemeyi yavaş yavaş bitireyim. Her toplumda, her ülke de din üzerinden istismar vardır. Olmayan ülke yoktur. Bazıları sadece bu topraklarda var sanıyor, hayır. Amerikan tarikatları çok daha pistir. Araştırınız derim. Bu topraklarda sadece GÜÇ çevresinde toplanırlar. GÜÇ olmayınca yeraltına inerler ve fırsat kollarlar. Bu şarlatanlar her dönem, birilerinin ADAMI olurlar. İsimler değişse de fikirler ve yapılanlar değişmez. Kendinize sorunuz, Devletin yaptığı cami de, Devletin bolca maaşlı memuru, neden sürekli bağış toplar? Bu bağışlar nereye gider? Kimin cebine gider? Kim hangi fikirleri yaymak için kullanır? Çıkar şimdi içimizden birileri hayır için kullanılıyor der. Biz onlardan bahsetmiyoruz güzel insan, biz yapılandan çok yapılmayandan bahsediyoruz. Takdir et ki, düşündüğün gibi olan az, diğer türlüsü daha fazla. Bir gün babam demiş Hoca Efendiye “Her Cuma para topluyorsunuz, Çatıyı yaptıracaktınız, kaç yıl oldu yaptırmıyorsunuz, bu paralar nereye gidiyor?” Hayır işlerinde kullanıyor der…? Hocamız arka bahçeden çıkardığı Mercedes le öğle yemeğine gider. Neyse!!! Hayır işi yahu…!!!

Genelleme yaptım, Genellemenin de haklı olduğunu biliyorum. Ne demişler, istisnalar kaideyi bozmaz. Maalesef bu istisnalar kötü değil de iyi istisnalar. Kaideyi bozmayan da kötü örnekler... İncelemenin başında Gaddar davranacağımı söylemiştim. Birilerini kızdırdıysak, lütfen kusura baksınlar. Olacaksanız Allah’ın KULU olunuz, İnsanların değil… Özgür düşünün. İnancınızı vicdanlarda yaşayınız. Cami de fotoğraf çektirmekle, inançlı olunmaz, unutmayınız.

Sağlıcakla kalınız!
Kitabı kesinlikle öneriyorum!
İyi okuma ve aydınlanmalar!!!
105 syf.
·2 günde·8/10
İnceleme için saatlerdir ne yazsam diye düşünüyorum. Aslında taslak hazırladım ama her düzenlememde, olmaz ya belki incelememin canı yolculuğa çıkmak ister ve belki bir mahkeme salonunda da 'şöyle güzelce dinleneyim' derse diye yazmaktan vazgeçiyorum. Yapılan incelemelerde zaten söylenebilecek her şey dile getirilmiş olduğundan ve ben de tekrara düşeceğimden, inceleme yapmaktan vazgeçip bir anı anlatmaya karar verdim.

BİR KIŞ MEVSİMİ EĞER BİR ELEKTRİK FATURASI

Senee; geçen sene, bir fatura geldi eve. Annem bana 'niye böyle gelmiş bu fatura?' diye sordu. Ben de 'ne biliyim anne yaa!' diyerek faturayı babama havale ettim. Babam da 'ben bunu bir koşu elektrik idaresine soruyum hele' diyerek konuyu kısa kesti.

Elektrik faturası düşük gelmişti, evet hem de çok düşük. Kışın normalde yüz liranın altına düşmeyen fatura yirmi küsür lira bir şeydi. Babam dediği gibi gitti, sordu, geldi. 'Ya dayı buraya hep faturamız yüksek diyen gelir, senin gibisine de ilk defa rastlıyoruz' demiş, görevli arkadaşlar. 'Gibisine kısmı, içerisinde enayi sıfatını da içeriyor muydu baba?' diye soramadım. 'Yanlışlık olmuşsa önümüzdeki ay düzelir' diyerek babamı savmışlar. Apartmandaki komşularımıza 'sizde de sıkıntı var mı?' diye sorduğumuzda ise hepsi faturalarının 'gayet normal' olduğunu söyledi. Bir de kaçak elektrik kullananlara sinkaflı küfür savurdu birkaçı.

Bir sonraki ay gelen yeni fatura da aynı şekilde olunca ki yirmi liranın da altına düşmüştü bu sefer, hem de kombiye ek olarak elektrikli sobayı yakmamıza rağmen. Babam 'yok yav kesin bir şeyler var' deyip, yine gitti, sordu, geldi. Bu sefer 'tamam dayı bir ekip göndereceğiz' deyip, başlarından savmışlar babamı yine. Ben tabi acaba ne söylediler babamın arkasından diye düşüncelerdeyim yine. Bekle ki gelsin, kontrol etsinler! Elektrik ustası olan bir komşumuzu çağırdık birkaç sefer. Her seferinde de sıkıntı olmadığını söyledi. Sonuncusunda 'Ya ne gurdalıyonuz abi, alemin doğrucu davutu bi siz misiniz! diyerek ibretlik bir yorumla 'beni bir daha çağırmayın' der gibiydi.

Sıkıntılı olan bir üçüncü fatura daha gelince babama yine yol göründü. Bu sefer gitti, sizin yapacağınız işe ... şeklinde sordu, teknik ekiple beraber geldi.

On iki dairelik apartmanımızın yedi dairesinde sıkıntı tespit edildi. Yani bizim dışımızdaki altı dairenin daha elektrik faturası üç ay boyunca düşük gelmiş. Biz bu üç fatura döneminde de komşulara her seferinde sorduk 'sıkıntı var mı?' diye. Üçünde de 'gayet normal' cevabını aldık. Evet aslında onlar hep doğru söylemiş. Onlara göre bir sıkıntı yoktu ortada. Elektrikçi komşumuzu söylemeye gerek var mı?

Şimdi gelelim tespite: On iki dairenin altısı için bu durum gayet normaldi. Oranladığımızda ise yüzde elli çıkması kaderin bir cilvesi miydi? Yoksa kaderimizi kendimiz mi yaratıyorduk?

Bu anlattıklarım keşke uydurma olsaydı. Malesef bunlar gerçek olduğu için Hacı Ağa'lar hep var oldu hep biz küçük dolandırıcılar nedeniyle. Haa bir de benim anneme cevaben 'ne biliyim ben ya!' örneğinde olduğu gibi umursamaz insanların olması nedeniyle.

Günümüzde Hacı Ağa'lar; Jet Fadıl, Çiftlikbank dombilisi gibi farklı adlar altında varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Ama bu isimler küçük. Esas dolandırıcılar bir milleti dolandıranlardır!

Dipnot: Altı güzide dairemizden iki tanesi doğalgaz saatlerinin üzerine mıknatıs benzeri bir şey koyuyorlar. Acaba çocuklarına Fen Bilgisi dersini uygulamalı öğretiyor olabilirler mi? Bir de eğitimde geri kaldığımız söylenir...
77 syf.
·3/10
İran edebiyatının önemli birkaç isminden biri olan, Kör Baykuş gibi ağır ve bunaltıcı tarzda yazdığı eserlerle bilinen Sadık Hidayet'in pek uzmanı olmadığı ve bir yerinden uydurduğuna emin olduğum bu inceleme kitabını büyük bir hayret ve kahkahayla okudum bir günde sadece. En son söyleyeceğimi baştan söylemek istiyorum; Sadık Hidayet bize kullandığın maddeleri ve bunları temin edebileceğimiz adresi keşke ölmeden önce yazmış olsaydın. Çok sevdiğim işin uzmanı birisi kitabı okuyordu ve benimle birkaç alıntı paylaşınca dikkatimi çekti ben de bir göz atmaya karar verdim. Kitabın dili oldukça sade ve anlaşılır. Kesinlikle edebi bir olay yok zaten, amaç insanı etten tiksindirip sadece meyve, sebze yiyen bir canlıya dönmesi konusunda ikna etmek. Ben bir beslenme uzmanı, diyetisyen, gıda mühendisi, doktor değilim ancak sıradan bir insan olarak vejetaryenlikle ilgili yazılan bu örnekleri okuduğumda hiçbir mantık görmedim ve ilişki kuramadım. Genel olarak kitap sürekli insan meyve yiyen bir canlıdır, et yerse zehirlenip hasta olur, etobur yaratılmamıştır paralelinde geçiyor. Sadık Hidayet'in bu yazdıklarını hiçbir şekilde araştırdığına inanmamakla beraber sözlerinden örnek verdiği insanların sarf etmiş olmaları meçhul çünkü herhangi bir kaynakça yok, ben nereden bileyim bu cümleleri senin esrar içtikten sonra kafadan atmadığını. Okurken sinir olmakla birlikte bayağı güldüğüm oldu, inceleme yerine mizah kitabı olarak satılması daha mantıklı. Meyve yiyen maymunlarla yazarın bir sorunu var sanırım kaç kere maymun okudum hatırlamıyorum. Çinlileri ve Japonları vejetaryen yapması ayrı bir komedi. Çinlilerin vejetaryen olmak gibi bir lüksü olamaz, adam zaten aç fare, çekirge, akrep, köpek vb. ne bulursa yiyecek seçme şansı neredeyse yok. Kendileriyle çok kez ilişki kurmuş biri olarak hayatımda hiç vejetaryen bir Japon görmedim, vejetaryen oluyorsa bilin ki çok zengindir çünkü Japonya'da meyve, sebze et ürünlerine göre çok daha pahalı. Özellikle kuru incir, badem ve ceviz duyarları beni benden aldı, insan her gün bunları yerse tam anlamıyla beslendiğini söylemekte ki, o ürünler etten çok daha pahalı. Sadık Hidayet ya bir kuruyemiş firmasının sponsorluğunu almış ya da o sıralar kabzımallık yapıyordu. Vejetaryenlik merakını Hindistan'da fazla kalmasına bağlıyor ve fazla bir şey söylemek istemiyorum.
204 syf.
·4 günde·6/10
Ben sevemedim. Kitap okumak da bir zevk işi, herkes aynı tarzdan hoşlanacak diye bir şey yok. Veya biri çok beğendi diye bir kitabın aslında şaheser kabul edilmediği gibi; öteki beğenmedi diye de bir kitabı listenizden çıkarmamalısınız. Ben sevemedim çünkü gerçekten böyle doğa üstü kurgulardan pek hoşlanmıyorum. Benim için filmlerde de hakeza aynı olay mevcut.

İsmi "Hayalin Derinliklerinde"olan kitabin derinliklerine ben pek inemedim. Paçaları sıvadım, içerisinde iki üç adım ilerledim, bir kuyuyla karşılaştım, az eğildim, başımı aşağı sarkıttım ama yok ancak bu kadar oldu. Dilerim diğer okuyucular kitabın derinliklerine inip vay be ne kitaptı ya diyebilirler. Çünkü ben güzel olduğuna inanıyorum ve kendimi bu konuda eksik görüyorum. Anlamamak değil benim zorum, mantığa aykırı bulmak. Çok mu gerçekçi bir insanım acaba?

Kitaptan biraz bahsetme konusuna gelirsek Raci isimli ana karakterimiz mezarlıkta aynalı diye bir zat ile tanışıyor. Ardından manevi alemlerde gezintiler başlıyor. Kitabı okuyacakları çok şey bekliyor. Buda'lar, Zerdüşt'ler, Hürmüz Ehrimen'ler, Kaf Dağları oo neler neler. Her manevi gezintide farklı mesajlar var, anlayabilene. Felsefi bir boyut, tasavvufi bakış açısı... Okuyun bence, ben okuduğuma pişman olmadım ama biraz zor bitirdim çünkü beni sarmadı. Eğer bir kitabı yarım bırakma fobiniz varsa sarmayan kitabın size neler hissettirdiğini az çok bilirsiniz. Bu sebeple ben bu kitabı bir süre gözümün göremeyeceği yere kaldırmak istiyorum. Ama sonra söz, barışacağız. Keyifli okumalar :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Kanar
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar, Çevirmen
Doğum:
Konya, Türkiye, 1954
1954'te Konya'da doğdu. 1975 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nü bitirdi. 1976'da aynı bölümde asistan olarak çalışmaya başladı. 1979'da doktor, 1990'da doçent, 1996'da profesör olan Kanar bugün aynı fakültenin Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nün Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı'dır. Bilimsel çalışmaları (Fehmi ve Şebisteri'den Şem ve Pervane, İnsan Yayınları, İstanbul,1995; Pratik Farsça Konuşma Kılavuzu, Okan Dağıtımcılık ve Yayıncılık, İstanbul, 1986) çevirileri ve makaleleri olan Kanar, sözlük alanında da önemli çalışmalara (Büyük Farsça-Türkçe Sözlük, Birim Yayınları, İstanbul, 1993) imza atmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 27 okur beğendi.
  • 5,2bin okur okudu.
  • 118 okur okuyor.
  • 3.268 okur okuyacak.
  • 37 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları