Mehmet Özgül

Mehmet Özgül

Çevirmen
8.4/10
5,7bin Kişi
·
15,8bin
Okunma
·
16
Beğeni
·
1.944
Gösterim
Adı:
Mehmet Özgül
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
Nevşehir, Türkiye, 1936
1936’da Nevşehir’de doğdu. Kuleli Askerî Lisesi’ni bitirdi. Rusça öğrenimine lisede başladı. 1959’da Ankara Üniversitesi, DTCF, Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nı bitirdi. 1979 yılına kadar çeşitli askerî okullarda Rusça öğretmenliği ve Rus yazarlardan çeviriler yaptı. Emekli olduktan sonra bütünüyle yazınsal çeviriye yöneldi. Tolstoy, Gorki, Gogol, Dostoyevski, Çehov, Ehrenburg, Aytmatov, Simonov, Yevtuşenko gibi, Rus edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarını dilimize kazandırdı.
80 syf.
·1 günde·10/10 puan
Baştan söyleyeyim yine bu bir kitap incelemesi değil.
Sadece kitabı okurken hissettiklerim, yaşadığım tecrübeler...

Şımarık büyüyen bir kızın, şark görevinde nasıl idealist öğretmen olduğunun hikayesi..

Kan davası yüzünden dersime gelemeyen 9 öğrencimi düşündüm ağlayarak, yıl 2019 du.

8.sınıfta okuldan zorla ağlayarak -evlendirilmek üzere- götürülen kız çocuğunu gördüm, yıl 2018 di.

Veli ziyaretlerinde tüm meslektaşlarımla köyü baştan sona dolaşıp okula çocuğunu göndermeyenlerin, kapıları yüzümüze çarpmalarına şahit oldum, yıl 2017 di.

Şimdi diyeceksiniz 21.yy arkadaş atıp tutma jandarma var devlet var olur mu öyle şey.. oluyormuş be arkadaş. Bizzat şahit oldum. Amacım devleti kötülemek değil bilakis gerçekler.. Biraz araştırsanız belki de daha büyük acı gerçekleride görürsünüz.

Yaşadığım deneyimleri, acılarımı, hüzünlerimi anlatamam. Şu 3 senede o kadar büyüdüm ki. Belki 80 yaşına gelsem bu 3 senenin bana kattığını hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

Anne babasından ünv zamanı bile ayrılmayan, her şeyi ağlayarak elde etmiş şımarık kızın “ben İdealist bir öğretmen olcam” diyerek öğretmen olması..
Hep öğretmen olmak istedim, oldum da. Annemi ağlata ağlata -affetti beni- bırakarak geldim İstanbuldan doğuya. Bir başına kız olarak doğuda yaşamak zor muydu bilmem ama doğuda öğretmen olmak zordu. Bakmayın zor dediğime şu an olsa yine koşa koşa gelirdim -ki görevim bitmesine rağmen buradan ayrılamayışım bunun göstergesidir-

Hani diyolar ya bazı meslektaşlarım, “onlar benim öğrencilerim değil çocuklarım oldular” diye. Bu boş laf değilmiş, yaşarken anladım. Çünkü benim hiçbir zaman çocuğum olamayacakmış bunu öğrendiğimde farkettim ki doğurmasamda aslında benim birçok çocuğum varmış.

İçimdeki meslek aşkını, çocuklarıma aşkımı anlatamam. Maaşımın yarısını neden onlara harcadığımı kimseye açıklayamam. Hayatında hiç eti puf yememiş, çikolatayı dondurmayı tatmamış çocuklara acıyarak bakmanızı istemem. Ama her cuma günü tüm sınıfça patlayan şeker partisi, lolipop partisi yaptığımızı bilin isterim.
Küçücük kalemi ellerinde iz çıkararak tutmaya çalışmalarını, hatta o kalem bittiğinde kurşun kısmını yalayarak yazmaya çalışmalarını hatırlamak istemem ben de. Süslü püslü kalem aldığımda gözü gibi sahiplendikleri kalemleri anlatmak isterim.
İlk senemde herkesin defterine yapıştırdığım Türk bayrağı stickerını kalemle delmeye çalıştıklarını bilmeyin isterim. Ama şimdi “ben seyit onbaşı olucam, ben Atatürk olucam, ben asker olucam” diyen ve daha 3.sınıfta tüm öğrencilerimin İstiklal marşının 10 kıtasını ezbere bildiklerini gururla size anlatmak isterim.
-30larda (Çaldırandayım) ders işlerken yerlerde karlar metre boyuna ulaşmışken terlikle gelen ayağı morarmış öğrencimi hatırlamak istemem -gerçekten oldu- Yardımla gelen birçok montu ayakkabıyı dağıttığımda yaşanılan sevinci gözlerindeki mutluluğu anlatmak isterim. Kar yağmur çamur demeden uzaklardan gelen çocuklarımı anlatmak isterim.
3 senede birçok kitap seti aldığım hatta burda bana yardım eden belki de yaptığı yardımı şu an hatırlamayan Tayfun sayesinde her çocuğumun bir kitaplığı -içinde 8 9 kitabı- olduğunu bilin isterim. Hayatlarında hiç köyden çıkmamış bırakın bir il müze sinema avm gezmeyi, kıytırık -içinde sosyallik anlamında sadece bir kafesi olan- ilçeye bile ayak basmamış çocuklarım var benim.
Market nedir postane nedir trafik ışığı nedir bilmeyen çocuklarıma, hayat bilgisi dersinde anlattığım konularda yaşadığım zorlukları bilmeyin. Ama kısıtlı imkanlarımızla yaptığımız boyama çalışmalarını görmenizi isterdim. Elektrikler gittiğinde 3 ay boyunca montlarla sınıfta zıplayarak ders işlediğimizi hatırlamak istemem.
Okula gönderilmeyen çocuğun şu an dağda çobanlık yaptığını ileride yüksek ihtimal kaçakçı olacağını bilmemek isterdim. Kan davası yüzünden -hala sürüyor- gelemeyen çocuklarımın bana yazdıkları mektupları buraya fotoğraflarını koymak isterdim -özel olmasalardı- Çobanlık yaparken su kuyusuna düşüp ölen eski öğrencimin bitkisel hayata girdiğini duyduğumda yaşadığım acıyı, çığlıklarımı tarif edemem. Zorla evlendirildiği için kendini asan çocuğu, günlerce kabuslarımdan çıkmadığı için uyuyamadığımı anlatamam.

Yaşadığım onca acı tecrübe var ki..yazdıkça daha çok ağlıyorum, kelimelerim yetmiyor...

Tüm bu acıların dışında “öğretmenim ben seni çok seviyorum biliyo musun” diyip bana sarılmak için aralarında yarışmaları yok mu..

Batıda asla bulamayacağım sevgiyi, saygıyı, çocuklarımın her öğretmen servisinden inişimde yolda koşup bana sarılmalarını nasıl unutabilirim? Derste onlara kızarken bile teneffüs zili çalsada gidip öpsem mıncırsam hemen diye dakika saydığımı nasıl açıklayabilirim? Yakartop, -onların dilinde cancan- ip atlamamı, onlarla 5 yaşındaki çocuklar gibi eğlenmemi nasıl anlatabilirim? Hele şu uzun tatil sürecinde fotoğraflarına bakarak nasıl özlem giderebilirim? Yaşadığım tüm zorluklarda hatta ağır bir depresyon sürecimde bile sınıf kapısından girer girmez beni gülümsetmelerini, hastalığımı onlarla yenmemi, beni kendilerine bağlamalarını nasıl unutabilirim? Telefonuma ilk dokunduklarında, fotoğraflarını çektiğimde ilk kendilerini gördüklerinde yaşadıkları mutluluğu nasıl yazabilirim? Kürtçeyi bilmediğimi öğrendiklernde -onların dilinde annemin bana kürtçe öğretmesi gerekiyormuş :)- yaşadıkları şaşkınlığı nasıl anlatabilirim?

Ben öyle 3 ay tatil olsun, yat maaş gelsin, cuppala kafasında olamadım. Hatta o 2 ay tatilin bitmesi için gün sayan biri olup çıktım. Çocuklarımda benim gibi oldu, tatili istemeyen okulu özleyen, teneffüslere zorla çıkarttığım, ‘kağıdı bırak hadi çıkın çıkın’ diye kovaladığım yavrularım var benim.

Bırakamıyorum, unutamıyorum, bağlandıkça daha çok bağlanıyorum onlara. Buradan gitsem bile üstünden elimi çekmeyeceğim o kadar çok çocuğum var ki.. hepsini okutacağıma söz verdim.
.
.
Uzadıkça uzuyor yazım.. içimdekiler sönmüyor. Hala yazamadığım, anlatamadığım o kadar şey var ki diyorum.. Fakat bitirmem gerek ama asıl önemlisi...

Ne mi öğrendim bu kadar zorlu süreçte? Ne kadar çabalarsan çabala aşamadığımız engeller olduğunu gördüm, hayat bu kitaptaki gibi öyle mutlu sonla bitmiyor bazıları için. Ama şu var; dokunabildiğim her yüreğe dokunmaya, yeşertebildiğim her canı yeşertmeye ve en önemlisi her yavrumu kazanmaya çalıştım. Benim için büyük bir gururdur ki, çoğunu kazandım.

Yazımı burada noktalayacağım, belki silerim belki arada açar okur yeni şeyler ekleyip editlerim. O kadar yazdım, kitap içinse küçük bir şey söyleyeyim;
Hayatımda beni en çok etkileyen kitaptır diyebilirim. Her cümlesini içime işleye işleye okudum. Anlayın bu kadar uzun yazıdan beni nasıl böylesine etkilediğini..siz de okuyun.

Velhasıl hepinize, mesleğinizi aşkla yapacağınız güzel günler diliyorum.
80 syf.
·9/10 puan
Merhabalar Cengiz Aytmatov’un İlk Öğretmen kitabı kısa olmasına rağmen yoğun ve sımsıcak bir öyküdür.Konu olarak ise Kırgız köyüne Düyşen isminde bir askerin gelmesiyle ve daha sonra öğretmen olduğunu açıklamasıyla başlar.Dönemin zorlu koşullarında Düyşen’in sınırlı bilgileri ile köydeki öğrencilere okuma yazma öğretme azmine şahit oluyoruz.Düyşen’in kendisi bile iyi okuma yazma bilmemesine rağmen öğrencilere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışması takdire şayandır.Kitapta en beğendiğim bölümü olan Altınay ismindeki küçük kız öğrencisinin öğretmenine hayranlığı ve öğretmenin de ona karşı elinden geldiğince çabalaması çok güzeldi.
Keyifli Okumalar Dilerim
144 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Selvi Boylum Al Yazmalım’ın önce filmi izleyip Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın oyunculuğuna hayran kalmıştım.Filmi izledikten sonra kitabı olduğunu öğrendim ve okudum.Kitabına da filmi kadar hayran oldum.Kitap ve film arasında farklılık var ancak fazla göze batmıyor bunu da belirtmek isterim Kırgız ürünü olan bir eserin Türk sahasına çok iyi bir şekilde uyarlanmış.Kitabı okurken hikayenin içinde olayları yaşıyormuşsunuz gibi olacaksınız
Keyifli Okumalar Dilerim
188 syf.
·9/10 puan
Merhabalar Tolstoy’un çok bilinmeyen ancak en çok eleştirilen kitaplarından biri olan Aile Mutluluğu kitabını okuyacak olanlara tavsiyem : kitabı okumaya başlamadan önce önsözünü okumalısınız çünkü önsözde yazarın kitabın yazılış aşamaları,yazarın o zamanki ruh hali ve yazdığı dönem hakkında bilgi vermektedir.Ayrıca önsözde yazarın özel hayatıyla ilgili de bilgilere yer verilmiştir.Kitap iki bölümden oluşan iki hikayeye yer verilmiştir.İki bölümde de aşk,aile ve yalnızlık gibi konular üzerinde durmuştur.İlk bölümden biraz bahsedecek olursam : Başkahraman Maşa daha on yedi yaşındayken annesini kaybeder.Annesinden sonra onu çok arar yalnızlık ve karamsarlık gibi duygularla boğuşurken aile dostlarından olan Sergey Mihayloviç’in evlerine gelmesiyle hayatı değişir.
Beğendiğim alıntılar;
“Hayal, düşünce ve yakarışlarımın karanlıkta benimle yaşayan, yatağımın çevresinde uçuşan, başucumda duran canlı varlıklar olduğuna inanırdım.”
"Tanrım! Hatalıysam beni bağışla! Mutluluğumu, ruhumun neşesini geri ver, ya da yeni bir hayata başlamak için bana yol göster!"
“Geçmişe minnettarım, ama geçmişte kaldığı için üzülmüyorum.”
“Her şeyiniz başkaları için, kendiniz için birşey yapmıyorsunuz.”
Keyifli Okumalar Dilerim
144 syf.
(Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylı bilgi içermektedir!)
“Elveda Issık Göl, bitmemiş türküm benim. Seni nasıl beraberimde götürmek isterdim bilemezsin.Mavi sularını, sarı topraklı sahillerini. Ama yapamam bunu.Nasıl sevdiğim kadını beraberimde götüremiyorsam, seni de götüremem.” 

Cengiz Aytmatov’un "Selvi Boylum Al Yazmalım " adlı hikâyesinde, olaylar bir gazetecinin ağzından anlatılmaya başlanır. Aytmatov’un bir çok hikâyesinde olduğu gibi bu eserde de geçmişe dönülür ve yaşananlar başlangıcından itibaren bir kaç kahramanın ağzından nakledilir. Bu eserdeki gazeteci; İlk Öğretmen veya Cemile hikâyesindeki anlatıcıdan farklı olarak, olayların tamamen dışında kalan bir kişidir ve zaten onun hikâyedeki fonksiyonu tarafsız bir gözlemci olmaktan ibarettir. “Şoförün Hikâyesi” adını taşıyan bölümde, İlyas'ın ağzından hikâyesi şöyle anlatılır.

İlyas, on yıl süren bir okul devresinden sonra kamyon sürmeye başlamıştır. Tien Şan yollarında yük taşımaktadır. Günlerden bir gün Kolektif çiftliklerden birine taş ve tahta götürme görevini üstlenir. Bir dağın eteğinde olan köyün yolundan giderken bir çamura saplanıverir. Ne olduğunu anlayabilmek için kamyonun altına girer. O sırada kamyonun önünde lastik çizmeli biri peydâ olur. İyice sinirlenen İlyas, kızgınlıkla çizmelerin sahibine seyredilecek bir şey olmadığını, oradan gitmesini söyler. Lastik çizmenin sahibinin çamur izleriyle dolu eski eteğine bakarak ona “nine” diye hitap eder. Ancak “nine” İlyas’a itiraz eder ve nine olmadığını genç bir kız olduğunu söyler. İlyas, bu defa kızı alaya alır ve “Güzel bir kız mı bari?” diye sorar. Genç kız, bu söz üzerine oradan uzaklaşmak ister; ama İlyas kamyonun altından çıkarak onu lafa tutar. İlyas, çatık kaşlı, başında al bir yazma taşıyan genç kıza sahiden güzel olduğunu söyler ve “Bir de ayağında güzel pabuçlar olsa” diye de ilave eder. Genç kız, bu sözler üzerine oradan hızla uzaklaşır. İlyas da onun peşinden gitme arzusuyla kamyonu çamurdan kurtarır ve kızı kamyona bindirmeyi başarır. Kızın adı Asel’dir[1] ve İlyas bir görüşte, "siyah lüle lüle saçları yazmasının içinden omuzlarına dökülen, gözleri ışıl ışıl gülümseyen bu nârin kıza' âşık olmuştur.

İlyas, Asel’i evine kadar götürür. Kız tedirgindir, çünkü evde görücüler onu beklemektedir. Çok yakında adetlere uygun bir şekilde akrabasının oğluyla evlendirilecektir.  İlyas, bu durumu tesadüfen öğrenir ve oradan kafasında düşüncelerle uzaklaşır. İçini kemiren hislerin ne olduğuna bir türlü karar veremez. Asel’i bir kez yolda görmüştür o kadar. Üstelik kızın nişanlısı da vardır. Kendini bu konuda ikna etmeye çalışır; ama duyguları mantığına galip gelir ve Asel’in köyüne bir kaç kez daha gider. İkinci gelişinde kızı göremeyen İlyas, üçüncü gelişinde Asel’le tekrar karşılaşır. Bu defa kızın ayağında lastik çizmeler yerine iskarpinler vardır ve bu dikkat bile İlyas’ı mutlu etmeye kâfi gelmiştir. Mevsim ilkbahardır ve Asel ve İlyas’ın ilk bilinçli buluşması, dağların yamaçlarına kırmızı bir halı gibi yayılmış olan gelincik tarlaları içinde gerçekleşir. İlyas, çiftliğe bir sonraki gelişinde,  genç kızın cuma günü evlendirileceğini öğrenir. Delikanlı bu haberi alır almaz ilk buluştukları yere koşar ve Asel’i beklemeye başlar. Ve derken Asel görünür. İlyas, umut dolu bir sesle “Var git yoluna nine” diye seslenir. Genç kız da bu oyuna iştirak eder ve nine olmadığını söyler. Ve Asel kaderinden kaçarak mutluluğu İlyas’ta aramaya karar verir. İlyas’ın kamyonu kuş gibi uçmaktadır mutluluktan. İki genç, bütün kaygılardan âzâde, Issıkgöl’ün üstündeki tepede durup sözde mutluluk getirdiğine inanılan kuğuları seyrederler.

İlyas ve Asel’in birlikte oldukları ilk gece; tabiat, onların başlarına gelecek felaketleri haber vermek ister gibidir. Peş peşe şimşekler çakmakta, yağmur gürültülü bir şekilde yeryüzünü dövmektedir. Kabaran gölün dalgaları kıyıya vurmaktadır. Fırtına başladığı gibi hemen bitmiş; ama göl hemen durulmamıştır. Sular hala heyecanlıdır ve inceden yağan bir yağmur sevgilileri ıslatmaktadır. Tabiat ve aşk arasındaki bu münasebet Aytmatov’un Cemile hikâyesinde de görülür. Cemile ve Daniyar’ın kaçtıkları gün de onların aşklarının yasaklığını ve imkânsızlığını hissettiren şiddetli bir yağmur ve fırtına vardır.

Hikâyede müzik ve aşk arasında da yakın bir ilişki vardır. İlyas’ın gazeteciye trende hikâyesini anlattığı gün radyoda kopuz eşliğinde bir türkü çalınmaktadır. Bu türküye gazeteci “yalnız binicinin türküsü” adını vermiştir. Yitik bir aşktan geriye kalan İlyas da artık yalnız bir binicidir ve uçsuz bucaksız bozkırda hürce söylenen bu türkü, İlyas’ın yüreğindeki acıları seslendirmektedir.  İlyas ve Asel’in beraber oldukları ilk gece, kamyonun radyosunda Çolpon balesinin müziği çalınmaktadır. Balenin müziği İlyas ve Asel’in aşklarının üzerine bestelenmiş gibidir. Mutluluğunu aramaya çıkmış Çolpon kızın kaderi iki sevgiliyi etkisi altına almıştır. İlyas’ın sabahyıldızı, Çolpon’u yanı başında, kollarının arasında uyumaktadır ve İlyas mutluluğun zirvesine çıktığı bu geceyi bir ömür boyu unutamayacaktır.  İlyas ve Asel ayrıldıktan sonra da İlyas, Asel’i her hatırladığında ona “bitmemiş türküm” diye seslenecektir. Aytmatov’un Cemile hikâyesinde Daniyar’ın içli sesiyle söylediği türkülerin aşkı tutuşturucu bir unsur olarak kullanıldığı görülmektedir. Yine Aytmatov’un İlk Öğretmen hikâyesinde de ikiz kavakların Duyşen ve Altınay’ın sonu olmayan aşklarının türküsünü söyledikleri aşikârdır.

İlyas ve Asel evlendikten sonra ulaştırma merkezindeki küçük kulübeye yerleşirler. Çok geçmeden mutluluklarına küçük Samat da ortak olur. Bu küçük oğlanla birlikte genç çiftin mutluluğu zirveye çıkmıştır. Ancak bu mutluluk İlyas’ın hırsı ve üst üste yaptığı hatalar neticesinde çok geçmeden bir felakete dönüşecektir.

Bu arada Tien Şan dağlarında kış gelip çatmıştır. Çin’deki bir şirketin işçileri telgraf çekerek sipariş edilen malzemenin acele gönderilmesini istemişlerdir. Ancak yükün miktarı çok fazladır ve mevcut şartlar altında malzemenin verilen süre içerisinde gönderilmesi mümkün değildir. İlyas, malzemeyi taşımak için kamyonun arkasına treyler bağlamayı teklif eder. Ama herkes onun delirdiğini bilhassa mevcut şartlarda bunun imkânsız olduğunu söyler. Ancak İlyas kimseyi dinlemez ve yol emrini alarak arkasına treyleri bağlayıp yola çıkar; fakat başaramaz. Yüklü treyler kayalara çarparak durur ve hendeğe girer. İlyas çaresiz bir şekilde treyleri orada bırakır ve ulaştırma merkezine geri döner. Çıldırmış gibidir, başarısızlık onu çileden çıkarmıştır, bunun acısını hiçbir şeyden haberi olmayan Asel’den çıkarmaya çalışır, onunla kavga eder. Geceyi bir handa geçirir. Kamyonu ve içindeki yükü merkeze bırakır, kimseye görünecek cesareti yoktur.

Merkezde yol emrini hazırlayan Kadica’nın öteden beri İlyas’a yakın ilgisi vardır. Kadica, eşinden ayrılmış güçlü ve cesur bir kadındır. İlyas’ın arzusunu kıramayarak yol emrini de o hazırlamıştır. Bu sonuç onu da zor durumda bırakmıştır. Buna rağmen İlyas’ı teselli etmeye çalışır. İlyas, seferden alındığı haberini de Kadica’dan öğrenir. Genç kadın uzun zamandan beri sevdiği İlyas’ı bu zor döneminde kendine bağlamayı başarmıştır. İlyas, onunlayken Asel’i ve Samat’ı tamamen unutmuş gibidir. Suçluluk duymakta, suçluluk duydukça Kadica’ya daha fazla yaklaşmaktadır. Bir çamurun içinde debelenir gibidir. Bu arada Asel de İlyas’ı merak etmekte, ne yapacağını bilmez bir halde herkese onu sormaktadır. İlyas, Asel’e gitmiş onu yeni yalanlarla teselli etmiştir; ama onunla kalmaktan korkmaktadır.  Tek tesellisi içki ve Kadica’dır artık. İki ateş arasında kalmış gibidir. İşini bitirir bitirmez soluğu Kadica’nın yanında almakta, yalnızca onun kendisini sevdiğini ve anladığını düşünmektedir. Ama ne yazık ki gerçekler uzun zaman gizli kalamaz. Asel, İlyas’ın kendisini aldattığını öğrenir. Kadica’ya bunun doğru olup olmadığını sorar ve gerçeği duyunca da İlyas’ı terk eder. İlyas bin pişmanlıkla Asel’in yanına gittiğinde artık çok geçtir. Asel bir daha dönmemek üzere gitmiştir. İlyas ise hiç olmadığı kadar yalnızdır artık ve bu yalnızlık bir ömür boyu sürecektir. Aytmatov, hikâyede Issıkgöl ve İlyas’ın duyguları arasında bağ kurar. Issıkgöl o gece hiç olmadığı kadar huzursuzdur ve dalgalar da İlyas’la birlikte pişmanlık dolu bir iç çekişle kıyıya vurmaktadırlar.

Asel gittikten sonra İlyas, Kadica’yla birlikte Anarkay bozkırını otlak yapmak için deney çalışmaları yapan bir heyette iş bulur. İlyas, durmadan çalışmakta kederini çalışarak unutmaya çabalamaktadır. Kadica da İlyas’ın içindeki boşluğu dolduramamakta hatta ona azap vermektedir. İlyas sonunda Kadica’dan ayrılmaya, Tien Şan’a, Issıkgöl’e, tek aşkını tanıdığı bozkıra dönmeye karar verir. Turnalar Anarkay’ın güneyine doğru uçmakta İlyas da kuzeye Tien Şan’a doğru gitmektedir.

Hikâyede Aytmatov’un bütün kahramanlarına karşı tarafsız bir bakış açısıyla baktığı görülmektedir. Yazar, İlyas’ın evliliğinin çıkmaza girmesine ve bitmesine sebep olan Kadica hakkında bile olumsuz yorum yaparak okuyucusunu yönlendirmez. Onu ve içinde bulunduğu şartları öylesine başarıyla çizer ki sevdiği adamı karısından ayırıp kendine yâr etmeye kalkışan bu ilginç kadın, sonunda İlyas tarafından terk edildiğinde okuyucuda acıma hisleri uyandırır. Esasen Aytmatov, hikâye ve romanlarında zaaflarıyla, iniş ve çıkışlarıyla “insan”ı çok iyi yakalar. Onu büyük romancı yapan da bu husûsiyetidir zaten. Bu hikâyedeki İlyas da aşkıyla, hırslarıyla, cesareti ve zaaflarıyla buna çok iyi bir örnektir.

İlyas, Asel’i aramak için Asel’in köyüne gider; fakat onun evlendiğini öğrenir. Çaresizdir İlyas, Asel’i kaçırdığı gün geldikleri yere gelir. Her şey aynıdır: Mavi, beyaz dalgalar el ele sarı sahilleri dövmektedir. Güneş, uzaktaki dağların ardında batmakta, sular kırmızıya dönmektedir. Kuğular yorulmadan dairelerini çizerken bir yandan da sevinç çığlıkları atmaktadırlar. Her şey aynıdır, yalnız İlyas’ın al yazmalı selvi boylu yâri yoktur yanında. İlyas, dinmek bilmeyen acısını votkayla dindirmek için meyhaneye gider ve sarhoş olur. Kamyonuna biner ve Dolon geçidinde kaza yapar. Onu yolda Baytemir bulur, evine götürür ve yaralarını sarar. Ancak İlyas’ı evde ilginç bir sürpriz beklemektedir. Asel, Baytemir’le evlidir ve küçük Samat da ortalarda dolaşmaktadır. İlyas çok çaresizdir. Yüreğindeki yaranın acısı kazada aldığı yaraları unutturmuştur. O gece herkes için zor bir gecedir. Asel için İlyas için ve Asel’e kapısını açan Baytemir için...

“Yol Uzmanının Hikâyesi” adlı bölümde olaylar Baytemir’in ağzından anlatılır. Baytemir, çok sevdiği eşinin ve çocuğunun köye düşen bir çığ altında kalarak ölümünden sonra bir daha kimseyi sevemeyeceğini ve kimseyle evlenemeyeceğini düşünmektedir. Asel’i ve Samat’ı çaresiz görünce onlara evinde bir oda verir. Ancak Baytemir ilk görüşte âşık olduğu bu yüreği yaralı kadına bu hislerle yaklaşmayı uygun bulmaz. Aradan geçen zaman ve Samat’ın Baytemir’e kendiliğinden baba demesi, Asel’in ve Baytemir’in evlenme kararı almalarını sağlar. İlyas’ın kazadan sonra eve geldiği gece, Baytemir onun Asel’in eski eşi olduğunu anlar. Asel’in isterse İlyas’a geri dönebileceğinin farkındadır. Baytemir de bu konuda onu serbest bırakmış, kendi kararını kendisinin vermesini istemiştir. Hikâyede Asel’in bütün bu süreçte neler yaşadığı kendi ağzından aktarılsaydı eser çok daha farklı şekilde gelişebilirdi. Aytmatov, bunu yapmamış, onun duygularını dolaylı olarak önce İlyas’ın, ardından da Baytemir’in ağzından aktarmıştır.

Asel, hikâye boyunca en fazla rol değiştiren kahramandır. O, başlangıçta İlyas’ı çok sevmiş bir köylü kızıdır. Akrabasıyla zorla evlenmektense, bir kaç gün gördüğü ve neredeyse hiç tanımadığı bir adamla sonunu bilmediği bir maceraya atılmayı tercih etmiştir.  İlyas’la evlendikten ve Samat doğduktan sonra Asel, kocasını çok seven mutlu bir anneye dönüşmüştür. Kocasının kendisini Kadica’yla aldattığını öğrendiğinde ise artık aldatılan kadındır. Baytemir’e sığındıktan ve onunla evlendikten sonra ise artık aşkı ömür boyu yitirmiş, onun karşılığında huzuru elde etmiş yüreği yaralı bir kadındır. Esasen Asel, seven her kadın gibi güçlü, aldatılan her kadın gibi kırgın ve gururlu ve çocuğunu  seven  her anne gibi fedakârdır.

İlyas’a gelince, o Asel’i ve ona dair her şeyi geride bırakmıştır artık. Hayata yeniden başlayacaktır. Ayrılacağı gün, göle giderek tepenin üzerinde durur ve Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne veda eder. Issıkgöl’e seslenerek,  gittiği yere onun mavi sularını, topraklı sahillerini da beraberinde götürmeyi istediğini söyler. Ama nasıl ki al yazmalı selvi boylu yârini beraberinde götüremiyorsa Issıkgöl’ü de götüremeyecektir. Bundan sonra İlyas, Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne, al yazmalısına sonsuza dek “elveda” diyecektir. Hikâyede Issıkgöl ile Asel arasında bir bağ kurulduğu görülmektedir: İlyas Asel’e de, Issıkgöl’e de “bitmemiş türküm” diye seslenir.

Atıf Yılmaz, Aytmatov’un bu güzel hikâyesini  filme de çekmiştir. Filmin başrollerini Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin paylaşmışlar, filmin senaryosunu ve diyaloglarını  ise Ali Özgentürk yazmıştır. Filmin sonunda tercihini Cemşit'ten (hikâyede Baytemir) yana kullanan Asya'nın(hikâyede Asel) söylediği şu sözler “Sevgi emek midir?” tartışmalarına yol açmıştır:

“Sevgi neydi? Issız akan bir dere, sessiz rüzgâr, okyanusun kıyısında kum tanesi, portakal çiçeğinde yağmur damlası... Sevgi emekti... Sevgi ardından gidilen ve bir türlü benim olmayan bir şey miydi?”

Aytmatov ise bu hikâyeyi yazarken böyle bir tezi olmadığını, edebî eserin her okuyanda farklı düşünceler uyandırabileceğini belirtmiştir. Büyük usta, bu güzel hikâyesinde de her zaman olduğu gibi insanlığın bitmek bilmeyen trajedisini başarıyla yansıtmıştır. Hikâyeyi bu kadar etkileyici kılan, kahramanların son derece gerçekçi bir dille tasvir edilmiş olmalarıdır. Hepimizin yüreği, hikâyenin sonunda İlyas ve Asel’in yeniden birlikte olmasını dilerdi belki de, ama bazı hataların telâfisi olamaz. İlyas da bir hata yapmış ve elindeki mutluluğu bir daha geri gelmemek üzere yitirmiştir.

[1] “Asel” Kırgızca’da “bal” anlamına gelmektedir. Yazar, kızın güzelliğini vurgulamak için bu ismi bilinçli tercih etmiş olabilir.

BU YAZIYI JEHAN BARBUR / SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM ŞARKISI EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ.:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...-boylum-al-yazmalim/
88 syf.
·1 günde·Beğendi·6/10 puan
Gerçek bir olaydan esinlenen Tolstoy'un bu eseri ilk kez 1863'te yayımlanmış.
Kitaba adını veren kahramanımız Polikuşka 5 çocuk babasıdır ve toprak kölesi olarak hayatını sürdürmektedir.
Geçmişinde hırsızlık, içki, kumar gibi kötü alışkanlıklari olan Polikuşka'ya hizmetinde olduğu konağın sahibesi güvenerek yüklü bir miktarda parayı alması için kasabaya yollar. Polikuşka, hanımının güvenini boşa çıkarmamak için elinden geleni yapar...

Keyifli okumalar.
179 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
RUHUMUZ KARANLIĞIMIZDIR
KARANLIĞIMIZ YERALTIMIZ

Bir adam :

Alçak...
Mendebur...
Tembel...
Avare...
Köle ruhlu bir korkak...
Kâh herkese aldanıp kâh kendini aldatarak yaşayan bir erdemsiz...
Kadehine önce bir damla gözyaşı akıtıp, sonra güzel ve yüksek şeyler şerefine içme fırsatlarını asla kaçırmayan bir romantik...

İki kere ikinin sadece bir küstahlık olduğunu düşünen
Ve
40 yıl ruhunun mahzenine hapsolduktan sonra hortlamış bir meczup adam !

“Yeraltı” adlı 1. bölümde bu adam kendini , 2. bölüm “Notlar” da kendi yaşadığı olayları anlatır.

Kendini temize çıkarmak ister, bu yüzden kendini deşer, yargılar ve infaz eder.

Bir çeşit itiraf bunlar, adamın ruhunda yani yeraltında bulunan ve kendini ifşa edeceği günü bekleyen sırlarının sayıp dökülmesi.

İçini döker aslında.
Ruhunun karanlıkta kalmış yeraltını gezdirir okuyucuya.

Korkak ve ezik yanını gösterir.
Sakladığı tüm çirkinleri sayıp döker, soyunur adeta ve utanır kendinden.

Günahlarının kefaretini ödemek ister.

“Şimdi şişeyi alıp kafalarına indirmeliyim." diye düşünerek şarap şişesini kapar ama kadehini ağzına dek doldurup içer.
Çünkü :
Mânâsız, bayağı, romantik, akla sığmaz bir hayalperesttir.

Kendini kahraman hissederken bir anda korkak bir fareye dönüşür.

Duygusuzdur çünkü ailesiz, sevgisiz ve merhametten yoksun büyümüştür.

Ne ağlayanı!
Ne derdine yas tutanı!
Ne seveni vardır!

HAYAT HAYATTIR , KAREKÖKÜ ALMAK DEĞİL !

“Ahlak bozukluğumla bütün bir ömrü nasıl heba ettiğimi, kötücül, boş gururum yüzünden yaşayan âlemle her türlü bağı keserek nasıl yeraltına çekildiğimi uzun bir öykü gibi anlatmanın hiçbir ilginç yanı yok elbette .” der ve okuyucunun kendisini sevmeyeceğini tahmin eder.

Gerçekten de bu sefil kahraman gereksiz özgüvenli hali ile pek sempatik değil.

Suç ve Ceza’da olduğu gibi kahramanının en derinine , en saklı yönlerine başarıyla inebilen Dostoyevski’nin yüzyıllardır unutulmamasına bir sebeptir bu tahlildeki başarısı.

Sevdim...
Takdir ettim...
Yılları aşıp gelen bu romana geç kalmak bana yakışmadı bu ayrı mevzu !..
144 syf.
·10/10 puan
Bazı yazarlar vardır kitaplarını okurken satırlar okuyucuyu şefkatle sevgiyle sarıp sarmalar. Okuyucu kolaylıkla romanın içine girer ve romanın kahramanı oluverir, yazar kurgu kahramanını ve yaşanan olayları o kadar güzel anlatmıştır ki gerçektir, bizdendir, bizim hayatımızdandır, bizim gibi hatalar yapar, bizim gibi coşar sevinir, aşık olur, küser, yemek yer, içki içer, bizdendir nihayetinde “Dünyalı”.

Hani “Kitabın ortasından konuşur” deriz ya öyle bir yazar Cengiz Aytmatov, satırları okuyucuyu yormadan ve korkutmadan sarıp sarmalar ve kolaylıkla da bırakmaz, bizdeki koca çınar Yaşar Kemal gibi. İki yazarı da birbirine çok benzetirim ben, ikisinin de anlatımı efsaneler, mitler ve insan hikayeleri üzerine kuruludur, anlatımları ne bileyim, büyülüdür belkide! Zaten öyle olmasa Aytmatov yüzelli dile çevrilebilir miydi?

Dün akşam Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanını okurken “ herkesin bir yazgısı var ve her zaman bu yazgıya katlanmak kolay olmuyor" gibi bir söz dikkatimi çekmişti. Yazgı mı seçimler mi bilmem, bildiğim herkesin bir hayatı olduğu ve bu hayata katlanmanın da çoğu zaman kolay olmadığı. İşte bu hayatı daha katlanabilir kılmak için sanatsal dokunuşlara, anlık mutlulukları ıskalamamaya, tutkulu yaşamaya, aşık olmaya, murat alıp murat vermeye ihtiyaç var, varsın yazgı kurgusunu yapsın. Doğrusu yanlışı, iyisi kötüsüyle yaşanan bir ömrün arkasından tam manasıyla “yaşadım” diyebilmekte iş!

Atıf Yılmaz’ın muhteşem filminden tanıyoruz bu eseri ama kitabı başka, İlyas’ın ruh halini ve anlatımını filmin vermesi imkansız zaten. Hikayemizin kahramanı İlyas, yağız bir delikanlı, güçlü kuvvetli bir kamyon şoförü ve kimsesiz, yanlız. Bir gün dağ yolunda kamyonu arızalanır ve Aysel’le karşılaşır. Bundan sonraki hikayeyi İlyas’ın ağzından dinleriz öyle samimi, öyle içten, doğrusuyla yanlışıyla yalansız bir hikaye...

İnasın yüzüne tokat gibi inen yazılardan, aforizmalardan, felsefelerden boğulunca insan, böyle bir kitap alıp okumalı, bir nefes almalı!
80 syf.
·1 günde·10/10 puan
Çok sevdiğim Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un çok sevdiğim eserleri arasında İlk Öğretmenim kitabı.
Yetim, öksüz köyde amcası ile yengesiyle yaşayan hayatında hiç okul, öğretmen görmemiş 15 yaşında bir kız çocuğunun (Altınay) eğitim hayatının Düyşen adındaki öğretmeniyle başlaması ve yaşadığı zorlukları ele alıyor. Bir öğretmenin fedakarlığı bu kadar güzel anlatılabilirdi. Altınay'ın öğretmenine verdiği kıymet ve saygı çok güzel işlenmiş, okurken insanın içini sıcacık yapıyor. Tüm yaşanan zorluklardan sonra köyden eğitim hayatı için ayrılmak zorunda kalıyor, tren garında onu öğretmeni uğurluyor. Tren hareket ettikten sonra şu cümlerle veda ediyor içinden; "Elveda öğretmenim; elveda ilkokulum; elveda çocukluğum; elveda kimseye açamadığım ilk aşkım!..."

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Özgül
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
Nevşehir, Türkiye, 1936
1936’da Nevşehir’de doğdu. Kuleli Askerî Lisesi’ni bitirdi. Rusça öğrenimine lisede başladı. 1959’da Ankara Üniversitesi, DTCF, Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nı bitirdi. 1979 yılına kadar çeşitli askerî okullarda Rusça öğretmenliği ve Rus yazarlardan çeviriler yaptı. Emekli olduktan sonra bütünüyle yazınsal çeviriye yöneldi. Tolstoy, Gorki, Gogol, Dostoyevski, Çehov, Ehrenburg, Aytmatov, Simonov, Yevtuşenko gibi, Rus edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarını dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 15,8bin okur okudu.
  • 262 okur okuyor.
  • 7,9bin okur okuyacak.
  • 130 okur yarım bıraktı.