Mehmet Özgül

Mehmet Özgül

Çevirmen
8.4/10
2.078 Kişi
·
5.770
Okunma
·
3
Beğeni
·
414
Gösterim
Adı:
Mehmet Özgül
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
Nevşehir, Türkiye, 1936
1936’da Nevşehir’de doğdu. Kuleli Askerî Lisesi’ni bitirdi. Rusça öğrenimine lisede başladı. 1959’da Ankara Üniversitesi, DTCF, Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nı bitirdi. 1979 yılına kadar çeşitli askerî okullarda Rusça öğretmenliği ve Rus yazarlardan çeviriler yaptı. Emekli olduktan sonra bütünüyle yazınsal çeviriye yöneldi. Tolstoy, Gorki, Gogol, Dostoyevski, Çehov, Ehrenburg, Aytmatov, Simonov, Yevtuşenko gibi, Rus edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarını dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
144 syf.
(Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylı bilgi içermektedir!)
“Elveda Issık Göl, bitmemiş türküm benim. Seni nasıl beraberimde götürmek isterdim bilemezsin.Mavi sularını, sarı topraklı sahillerini. Ama yapamam bunu.Nasıl sevdiğim kadını beraberimde götüremiyorsam, seni de götüremem.” 

Cengiz Aytmatov’un "Selvi Boylum Al Yazmalım " adlı hikâyesinde, olaylar bir gazetecinin ağzından anlatılmaya başlanır. Aytmatov’un bir çok hikâyesinde olduğu gibi bu eserde de geçmişe dönülür ve yaşananlar başlangıcından itibaren bir kaç kahramanın ağzından nakledilir. Bu eserdeki gazeteci; İlk Öğretmen veya Cemile hikâyesindeki anlatıcıdan farklı olarak, olayların tamamen dışında kalan bir kişidir ve zaten onun hikâyedeki fonksiyonu tarafsız bir gözlemci olmaktan ibarettir. “Şoförün Hikâyesi” adını taşıyan bölümde, İlyas'ın ağzından hikâyesi şöyle anlatılır.

İlyas, on yıl süren bir okul devresinden sonra kamyon sürmeye başlamıştır. Tien Şan yollarında yük taşımaktadır. Günlerden bir gün Kolektif çiftliklerden birine taş ve tahta götürme görevini üstlenir. Bir dağın eteğinde olan köyün yolundan giderken bir çamura saplanıverir. Ne olduğunu anlayabilmek için kamyonun altına girer. O sırada kamyonun önünde lastik çizmeli biri peydâ olur. İyice sinirlenen İlyas, kızgınlıkla çizmelerin sahibine seyredilecek bir şey olmadığını, oradan gitmesini söyler. Lastik çizmenin sahibinin çamur izleriyle dolu eski eteğine bakarak ona “nine” diye hitap eder. Ancak “nine” İlyas’a itiraz eder ve nine olmadığını genç bir kız olduğunu söyler. İlyas, bu defa kızı alaya alır ve “Güzel bir kız mı bari?” diye sorar. Genç kız, bu söz üzerine oradan uzaklaşmak ister; ama İlyas kamyonun altından çıkarak onu lafa tutar. İlyas, çatık kaşlı, başında al bir yazma taşıyan genç kıza sahiden güzel olduğunu söyler ve “Bir de ayağında güzel pabuçlar olsa” diye de ilave eder. Genç kız, bu sözler üzerine oradan hızla uzaklaşır. İlyas da onun peşinden gitme arzusuyla kamyonu çamurdan kurtarır ve kızı kamyona bindirmeyi başarır. Kızın adı Asel’dir[1] ve İlyas bir görüşte, "siyah lüle lüle saçları yazmasının içinden omuzlarına dökülen, gözleri ışıl ışıl gülümseyen bu nârin kıza' âşık olmuştur.

İlyas, Asel’i evine kadar götürür. Kız tedirgindir, çünkü evde görücüler onu beklemektedir. Çok yakında adetlere uygun bir şekilde akrabasının oğluyla evlendirilecektir.  İlyas, bu durumu tesadüfen öğrenir ve oradan kafasında düşüncelerle uzaklaşır. İçini kemiren hislerin ne olduğuna bir türlü karar veremez. Asel’i bir kez yolda görmüştür o kadar. Üstelik kızın nişanlısı da vardır. Kendini bu konuda ikna etmeye çalışır; ama duyguları mantığına galip gelir ve Asel’in köyüne bir kaç kez daha gider. İkinci gelişinde kızı göremeyen İlyas, üçüncü gelişinde Asel’le tekrar karşılaşır. Bu defa kızın ayağında lastik çizmeler yerine iskarpinler vardır ve bu dikkat bile İlyas’ı mutlu etmeye kâfi gelmiştir. Mevsim ilkbahardır ve Asel ve İlyas’ın ilk bilinçli buluşması, dağların yamaçlarına kırmızı bir halı gibi yayılmış olan gelincik tarlaları içinde gerçekleşir. İlyas, çiftliğe bir sonraki gelişinde,  genç kızın cuma günü evlendirileceğini öğrenir. Delikanlı bu haberi alır almaz ilk buluştukları yere koşar ve Asel’i beklemeye başlar. Ve derken Asel görünür. İlyas, umut dolu bir sesle “Var git yoluna nine” diye seslenir. Genç kız da bu oyuna iştirak eder ve nine olmadığını söyler. Ve Asel kaderinden kaçarak mutluluğu İlyas’ta aramaya karar verir. İlyas’ın kamyonu kuş gibi uçmaktadır mutluluktan. İki genç, bütün kaygılardan âzâde, Issıkgöl’ün üstündeki tepede durup sözde mutluluk getirdiğine inanılan kuğuları seyrederler.

İlyas ve Asel’in birlikte oldukları ilk gece; tabiat, onların başlarına gelecek felaketleri haber vermek ister gibidir. Peş peşe şimşekler çakmakta, yağmur gürültülü bir şekilde yeryüzünü dövmektedir. Kabaran gölün dalgaları kıyıya vurmaktadır. Fırtına başladığı gibi hemen bitmiş; ama göl hemen durulmamıştır. Sular hala heyecanlıdır ve inceden yağan bir yağmur sevgilileri ıslatmaktadır. Tabiat ve aşk arasındaki bu münasebet Aytmatov’un Cemile hikâyesinde de görülür. Cemile ve Daniyar’ın kaçtıkları gün de onların aşklarının yasaklığını ve imkânsızlığını hissettiren şiddetli bir yağmur ve fırtına vardır.

Hikâyede müzik ve aşk arasında da yakın bir ilişki vardır. İlyas’ın gazeteciye trende hikâyesini anlattığı gün radyoda kopuz eşliğinde bir türkü çalınmaktadır. Bu türküye gazeteci “yalnız binicinin türküsü” adını vermiştir. Yitik bir aşktan geriye kalan İlyas da artık yalnız bir binicidir ve uçsuz bucaksız bozkırda hürce söylenen bu türkü, İlyas’ın yüreğindeki acıları seslendirmektedir.  İlyas ve Asel’in beraber oldukları ilk gece, kamyonun radyosunda Çolpon balesinin müziği çalınmaktadır. Balenin müziği İlyas ve Asel’in aşklarının üzerine bestelenmiş gibidir. Mutluluğunu aramaya çıkmış Çolpon kızın kaderi iki sevgiliyi etkisi altına almıştır. İlyas’ın sabahyıldızı, Çolpon’u yanı başında, kollarının arasında uyumaktadır ve İlyas mutluluğun zirvesine çıktığı bu geceyi bir ömür boyu unutamayacaktır.  İlyas ve Asel ayrıldıktan sonra da İlyas, Asel’i her hatırladığında ona “bitmemiş türküm” diye seslenecektir. Aytmatov’un Cemile hikâyesinde Daniyar’ın içli sesiyle söylediği türkülerin aşkı tutuşturucu bir unsur olarak kullanıldığı görülmektedir. Yine Aytmatov’un İlk Öğretmen hikâyesinde de ikiz kavakların Duyşen ve Altınay’ın sonu olmayan aşklarının türküsünü söyledikleri aşikârdır.

İlyas ve Asel evlendikten sonra ulaştırma merkezindeki küçük kulübeye yerleşirler. Çok geçmeden mutluluklarına küçük Samat da ortak olur. Bu küçük oğlanla birlikte genç çiftin mutluluğu zirveye çıkmıştır. Ancak bu mutluluk İlyas’ın hırsı ve üst üste yaptığı hatalar neticesinde çok geçmeden bir felakete dönüşecektir.

Bu arada Tien Şan dağlarında kış gelip çatmıştır. Çin’deki bir şirketin işçileri telgraf çekerek sipariş edilen malzemenin acele gönderilmesini istemişlerdir. Ancak yükün miktarı çok fazladır ve mevcut şartlar altında malzemenin verilen süre içerisinde gönderilmesi mümkün değildir. İlyas, malzemeyi taşımak için kamyonun arkasına treyler bağlamayı teklif eder. Ama herkes onun delirdiğini bilhassa mevcut şartlarda bunun imkânsız olduğunu söyler. Ancak İlyas kimseyi dinlemez ve yol emrini alarak arkasına treyleri bağlayıp yola çıkar; fakat başaramaz. Yüklü treyler kayalara çarparak durur ve hendeğe girer. İlyas çaresiz bir şekilde treyleri orada bırakır ve ulaştırma merkezine geri döner. Çıldırmış gibidir, başarısızlık onu çileden çıkarmıştır, bunun acısını hiçbir şeyden haberi olmayan Asel’den çıkarmaya çalışır, onunla kavga eder. Geceyi bir handa geçirir. Kamyonu ve içindeki yükü merkeze bırakır, kimseye görünecek cesareti yoktur.

Merkezde yol emrini hazırlayan Kadica’nın öteden beri İlyas’a yakın ilgisi vardır. Kadica, eşinden ayrılmış güçlü ve cesur bir kadındır. İlyas’ın arzusunu kıramayarak yol emrini de o hazırlamıştır. Bu sonuç onu da zor durumda bırakmıştır. Buna rağmen İlyas’ı teselli etmeye çalışır. İlyas, seferden alındığı haberini de Kadica’dan öğrenir. Genç kadın uzun zamandan beri sevdiği İlyas’ı bu zor döneminde kendine bağlamayı başarmıştır. İlyas, onunlayken Asel’i ve Samat’ı tamamen unutmuş gibidir. Suçluluk duymakta, suçluluk duydukça Kadica’ya daha fazla yaklaşmaktadır. Bir çamurun içinde debelenir gibidir. Bu arada Asel de İlyas’ı merak etmekte, ne yapacağını bilmez bir halde herkese onu sormaktadır. İlyas, Asel’e gitmiş onu yeni yalanlarla teselli etmiştir; ama onunla kalmaktan korkmaktadır.  Tek tesellisi içki ve Kadica’dır artık. İki ateş arasında kalmış gibidir. İşini bitirir bitirmez soluğu Kadica’nın yanında almakta, yalnızca onun kendisini sevdiğini ve anladığını düşünmektedir. Ama ne yazık ki gerçekler uzun zaman gizli kalamaz. Asel, İlyas’ın kendisini aldattığını öğrenir. Kadica’ya bunun doğru olup olmadığını sorar ve gerçeği duyunca da İlyas’ı terk eder. İlyas bin pişmanlıkla Asel’in yanına gittiğinde artık çok geçtir. Asel bir daha dönmemek üzere gitmiştir. İlyas ise hiç olmadığı kadar yalnızdır artık ve bu yalnızlık bir ömür boyu sürecektir. Aytmatov, hikâyede Issıkgöl ve İlyas’ın duyguları arasında bağ kurar. Issıkgöl o gece hiç olmadığı kadar huzursuzdur ve dalgalar da İlyas’la birlikte pişmanlık dolu bir iç çekişle kıyıya vurmaktadırlar.

Asel gittikten sonra İlyas, Kadica’yla birlikte Anarkay bozkırını otlak yapmak için deney çalışmaları yapan bir heyette iş bulur. İlyas, durmadan çalışmakta kederini çalışarak unutmaya çabalamaktadır. Kadica da İlyas’ın içindeki boşluğu dolduramamakta hatta ona azap vermektedir. İlyas sonunda Kadica’dan ayrılmaya, Tien Şan’a, Issıkgöl’e, tek aşkını tanıdığı bozkıra dönmeye karar verir. Turnalar Anarkay’ın güneyine doğru uçmakta İlyas da kuzeye Tien Şan’a doğru gitmektedir.

Hikâyede Aytmatov’un bütün kahramanlarına karşı tarafsız bir bakış açısıyla baktığı görülmektedir. Yazar, İlyas’ın evliliğinin çıkmaza girmesine ve bitmesine sebep olan Kadica hakkında bile olumsuz yorum yaparak okuyucusunu yönlendirmez. Onu ve içinde bulunduğu şartları öylesine başarıyla çizer ki sevdiği adamı karısından ayırıp kendine yâr etmeye kalkışan bu ilginç kadın, sonunda İlyas tarafından terk edildiğinde okuyucuda acıma hisleri uyandırır. Esasen Aytmatov, hikâye ve romanlarında zaaflarıyla, iniş ve çıkışlarıyla “insan”ı çok iyi yakalar. Onu büyük romancı yapan da bu husûsiyetidir zaten. Bu hikâyedeki İlyas da aşkıyla, hırslarıyla, cesareti ve zaaflarıyla buna çok iyi bir örnektir.

İlyas, Asel’i aramak için Asel’in köyüne gider; fakat onun evlendiğini öğrenir. Çaresizdir İlyas, Asel’i kaçırdığı gün geldikleri yere gelir. Her şey aynıdır: Mavi, beyaz dalgalar el ele sarı sahilleri dövmektedir. Güneş, uzaktaki dağların ardında batmakta, sular kırmızıya dönmektedir. Kuğular yorulmadan dairelerini çizerken bir yandan da sevinç çığlıkları atmaktadırlar. Her şey aynıdır, yalnız İlyas’ın al yazmalı selvi boylu yâri yoktur yanında. İlyas, dinmek bilmeyen acısını votkayla dindirmek için meyhaneye gider ve sarhoş olur. Kamyonuna biner ve Dolon geçidinde kaza yapar. Onu yolda Baytemir bulur, evine götürür ve yaralarını sarar. Ancak İlyas’ı evde ilginç bir sürpriz beklemektedir. Asel, Baytemir’le evlidir ve küçük Samat da ortalarda dolaşmaktadır. İlyas çok çaresizdir. Yüreğindeki yaranın acısı kazada aldığı yaraları unutturmuştur. O gece herkes için zor bir gecedir. Asel için İlyas için ve Asel’e kapısını açan Baytemir için...

“Yol Uzmanının Hikâyesi” adlı bölümde olaylar Baytemir’in ağzından anlatılır. Baytemir, çok sevdiği eşinin ve çocuğunun köye düşen bir çığ altında kalarak ölümünden sonra bir daha kimseyi sevemeyeceğini ve kimseyle evlenemeyeceğini düşünmektedir. Asel’i ve Samat’ı çaresiz görünce onlara evinde bir oda verir. Ancak Baytemir ilk görüşte âşık olduğu bu yüreği yaralı kadına bu hislerle yaklaşmayı uygun bulmaz. Aradan geçen zaman ve Samat’ın Baytemir’e kendiliğinden baba demesi, Asel’in ve Baytemir’in evlenme kararı almalarını sağlar. İlyas’ın kazadan sonra eve geldiği gece, Baytemir onun Asel’in eski eşi olduğunu anlar. Asel’in isterse İlyas’a geri dönebileceğinin farkındadır. Baytemir de bu konuda onu serbest bırakmış, kendi kararını kendisinin vermesini istemiştir. Hikâyede Asel’in bütün bu süreçte neler yaşadığı kendi ağzından aktarılsaydı eser çok daha farklı şekilde gelişebilirdi. Aytmatov, bunu yapmamış, onun duygularını dolaylı olarak önce İlyas’ın, ardından da Baytemir’in ağzından aktarmıştır.

Asel, hikâye boyunca en fazla rol değiştiren kahramandır. O, başlangıçta İlyas’ı çok sevmiş bir köylü kızıdır. Akrabasıyla zorla evlenmektense, bir kaç gün gördüğü ve neredeyse hiç tanımadığı bir adamla sonunu bilmediği bir maceraya atılmayı tercih etmiştir.  İlyas’la evlendikten ve Samat doğduktan sonra Asel, kocasını çok seven mutlu bir anneye dönüşmüştür. Kocasının kendisini Kadica’yla aldattığını öğrendiğinde ise artık aldatılan kadındır. Baytemir’e sığındıktan ve onunla evlendikten sonra ise artık aşkı ömür boyu yitirmiş, onun karşılığında huzuru elde etmiş yüreği yaralı bir kadındır. Esasen Asel, seven her kadın gibi güçlü, aldatılan her kadın gibi kırgın ve gururlu ve çocuğunu  seven  her anne gibi fedakârdır.

İlyas’a gelince, o Asel’i ve ona dair her şeyi geride bırakmıştır artık. Hayata yeniden başlayacaktır. Ayrılacağı gün, göle giderek tepenin üzerinde durur ve Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne veda eder. Issıkgöl’e seslenerek,  gittiği yere onun mavi sularını, topraklı sahillerini da beraberinde götürmeyi istediğini söyler. Ama nasıl ki al yazmalı selvi boylu yârini beraberinde götüremiyorsa Issıkgöl’ü de götüremeyecektir. Bundan sonra İlyas, Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne, al yazmalısına sonsuza dek “elveda” diyecektir. Hikâyede Issıkgöl ile Asel arasında bir bağ kurulduğu görülmektedir: İlyas Asel’e de, Issıkgöl’e de “bitmemiş türküm” diye seslenir.

Atıf Yılmaz, Aytmatov’un bu güzel hikâyesini  filme de çekmiştir. Filmin başrollerini Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin paylaşmışlar, filmin senaryosunu ve diyaloglarını  ise Ali Özgentürk yazmıştır. Filmin sonunda tercihini Cemşit'ten (hikâyede Baytemir) yana kullanan Asya'nın(hikâyede Asel) söylediği şu sözler “Sevgi emek midir?” tartışmalarına yol açmıştır:

“Sevgi neydi? Issız akan bir dere, sessiz rüzgâr, okyanusun kıyısında kum tanesi, portakal çiçeğinde yağmur damlası... Sevgi emekti... Sevgi ardından gidilen ve bir türlü benim olmayan bir şey miydi?”

Aytmatov ise bu hikâyeyi yazarken böyle bir tezi olmadığını, edebî eserin her okuyanda farklı düşünceler uyandırabileceğini belirtmiştir. Büyük usta, bu güzel hikâyesinde de her zaman olduğu gibi insanlığın bitmek bilmeyen trajedisini başarıyla yansıtmıştır. Hikâyeyi bu kadar etkileyici kılan, kahramanların son derece gerçekçi bir dille tasvir edilmiş olmalarıdır. Hepimizin yüreği, hikâyenin sonunda İlyas ve Asel’in yeniden birlikte olmasını dilerdi belki de, ama bazı hataların telâfisi olamaz. İlyas da bir hata yapmış ve elindeki mutluluğu bir daha geri gelmemek üzere yitirmiştir.

[1] “Asel” Kırgızca’da “bal” anlamına gelmektedir. Yazar, kızın güzelliğini vurgulamak için bu ismi bilinçli tercih etmiş olabilir.

BU YAZIYI JEHAN BARBUR / SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM ŞARKISI EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ.:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...-boylum-al-yazmalim/
216 syf.
·Beğendi
İnsanın, kendini dolambaçlı patikalarda kaybettiği, karışık, aşması zor bir geçidi temsil ettiği söylenir. Bu kitapta da Dostoyevski bize benzer bir dille, insan ruhunun karanlık ve karmaşık yönlerini önümüze sererek, bizi onunla beraber düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor. Daveti kabul ettiyseniz, buyrun incelemeye...

Franz Kafka'nın "Dönüşüm" adlı eserinde kendisini nasıl bir böcek gibi hissettiğini az çok hepimiz biliyoruz, Dostoyevski ise daha ilk sayfalardan baş karakteri üzerinden bize kendinin bir böcek bile olmayı beceremediğini söylüyor. Çünkü Gregor Samsa'da bir kabulleniş, razı oluş varken burda faydasız bir karşı çıkış, kabullenmeme ve uyumsuzluk hali var.

Yazar böyle bir karakterden yola çıkarak bize insan psikolojisinin çok yönlü anlaşılamaz derinliklerini analiz ettiriyor.

Hepimiz sınırlarımızı biliriz. Ama hangimiz bununla yetinir, boyun eğeriz. Adem ile Havva örneğinde bile yasak elma yenilerek, insanların elindeki ile yetinmediği hep daha fazlasını istediğini gözlemleriz. Kim ne derse desin doyumsuz ve nankör yaratıklarız diyor Dostoyevski'de. Bir insanın eline bütün imkanları da sunsanız, o elindekiyle yetinmeyi bilmez, çünkü insanın isteme özgürlüğüne kimse sınır koyamaz.

Kötülük insanın kendi özündedir diyor ve ekliyor: Sadece bazı insanlar bunu güzel perdeleyebilirler.
Acı çeken, acı çektirmek ister, ezilende eline çıkan ilk fırsatta ezmek. İnsanın sadece normal ve erdemli olanı yapmasının kendi çıkarlarına daha uygun düştüğünü de nerden çıkartıyorsunuz diye yazar bizlere soruyor. Gerçektende üzerine düşünülmesi gereken bir soru bu.
Bizim elimizden kitapların alındığında afallayacağımızı söylediğinde ne kadar haklı olduğunu kabulleniyorsunuz. İnsanın kendi kendine bile itiraf edemediği gerçekleri bu kitabı okurken fark edeceksiniz. Söylenecek çok şey var ama incelemeyi uzun tutmak istemiyorum.

Dostoyevski'nin neden büyük bir yazar ve düşünür olduğunu öğrenmek istiyorsanız onu bu kitapla tanımaya başlamanızı tavsiye edebilirim. .
144 syf.
·10/10
Bazı yazarlar vardır kitaplarını okurken satırlar okuyucuyu şefkatle sevgiyle sarıp sarmalar. Okuyucu kolaylıkla romanın içine girer ve romanın kahramanı oluverir, yazar kurgu kahramanını ve yaşanan olayları o kadar güzel anlatmıştır ki gerçektir, bizdendir, bizim hayatımızdandır, bizim gibi hatalar yapar, bizim gibi coşar sevinir, aşık olur, küser, yemek yer, içki içer, bizdendir nihayetinde “Dünyalı”.

Hani “Kitabın ortasından konuşur” deriz ya öyle bir yazar Cengiz Aytmatov, satırları okuyucuyu yormadan ve korkutmadan sarıp sarmalar ve kolaylıkla da bırakmaz, bizdeki koca çınar Yaşar Kemal gibi. İki yazarı da birbirine çok benzetirim ben, ikisinin de anlatımı efsaneler, mitler ve insan hikayeleri üzerine kuruludur, anlatımları ne bileyim, büyülüdür belkide! Zaten öyle olmasa Aytmatov yüzelli dile çevrilebilir miydi?

Dün akşam Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu romanını okurken “ herkesin bir yazgısı var ve her zaman bu yazgıya katlanmak kolay olmuyor" gibi bir söz dikkatimi çekmişti. Yazgı mı seçimler mi bilmem, bildiğim herkesin bir hayatı olduğu ve bu hayata katlanmanın da çoğu zaman kolay olmadığı. İşte bu hayatı daha katlanabilir kılmak için sanatsal dokunuşlara, anlık mutlulukları ıskalamamaya, tutkulu yaşamaya, aşık olmaya, murat alıp murat vermeye ihtiyaç var, varsın yazgı kurgusunu yapsın. Doğrusu yanlışı, iyisi kötüsüyle yaşanan bir ömrün arkasından tam manasıyla “yaşadım” diyebilmekte iş!

Atıf Yılmaz’ın muhteşem filminden tanıyoruz bu eseri ama kitabı başka, İlyas’ın ruh halini ve anlatımını filmin vermesi imkansız zaten. Hikayemizin kahramanı İlyas, yağız bir delikanlı, güçlü kuvvetli bir kamyon şoförü ve kimsesiz, yanlız. Bir gün dağ yolunda kamyonu arızalanır ve Aysel’le karşılaşır. Bundan sonraki hikayeyi İlyas’ın ağzından dinleriz öyle samimi, öyle içten, doğrusuyla yanlışıyla yalansız bir hikaye...

İnasın yüzüne tokat gibi inen yazılardan, aforizmalardan, felsefelerden boğulunca insan, böyle bir kitap alıp okumalı, bir nefes almalı!
80 syf.
·3 günde·8/10
Gelenek - modernlik arasındaki çatışma ve insanın doğayla kurduğu bağın harmanlanması gibi birçok “doğal” unsur başka diyarlara yolculuğa çıkarır insanı. Hele ki Cengiz Aytmatov’un imzası varsa bu hikayelerde, tadından yenmez. Samimi, bir o kadar içten olan üslup kitabın sonunu çabucak getirir; çok önemli değildir kurgusu bu içtenliğin yanında. Hayallere bir dokunuş yapsın küçük de olsa, aksın götürsün bir yerlere yeter ki…


Her toplumun, cemiyetin içinden bilge ve aydın kişiler çıkar. İngiltere de olsa, Zimbabwe’nin bir kasabası da olsa durum değişmez. Ancak, düşük olanaklar ve yaşam koşulları o devin uyanmasına imkan vermez. Yokluk insanları ayırt etmez, etmemeli de. O ruh, Kendi kıstırılmışlığı içinde insana, ülkesine ve topluma hiçbir şey vermeksizin yaşamı boyunca sönük kalır. Hayat herkese eşit şartlar sunmaz ne de olsa. Ama bazen kaderin cilvesi olarak, tarihin henüz tanıştıramadığı o şanssız kişilerin hala yeryüzünde olduğunu düşünmek bile yüreklere su serper.
Uyuyan dev dedik, ya uyuyan bir topluluksa? Kendilerini karanlığın kisvesine bırakıp bir geleceği olanları da aynı derinliğe çektiklerinde hangi güç onları su yüzüne çıkarabilir? Kayboluşların kabulü olarak susmanın tercih edildiği bir yerde, öğrenmenin getirdiği farklı kültürleri tanıma, bir dili öğrenerek o medeniyetin mirasına konma gibi düşün özgürlüğünün içindeki bütün üstün vasıfların reddedilmesi ancak küçük, monoton yaşama şeklini benimsemiş tembel, bir o kadar korkak düşünce yapısına sahip karakterlerin ortak zihni olsa gerek.


Bir çocuğun eğitimine ket vurulması genellikle ücra bir köyde geçimlerini tamamen tarım ve hayvancılıkla uğraşarak kazanan, yaşanılan çağda güçlü olabilmek için gereken birtakım şeylerden haberi olmayan karanlık düşünce yapısına sahip insanlar tarafından benimsenmiştir. Sanayi devriminden bu yana hızla gelişerek bugünlere uzanan teknolojinin birçok şeyi değiştirmesi aynı zamanda imha etmesi insanlık tarihi açısından büyük gelişmeler olabilir. Ancak 21. Yüzyılın modern insanının doğayı soluyan ve yine geçimini oradan sağlayan bir insandan daha mutlu olmadığını herkes tahmin edebilir. İnsanların birbirlerine kolay ulaşabileceğinden ya da daha kolay elde edebilecekleri düşüncesi yerine, ‘insanlık nasıl daha mutlu olabilir?’ düşüncesi geliştirilseydi, bugün çok farklı bir yer olarak görebilirdik dünyayı. Zamanın getirileri insanın kendi tercihi dışındadır, ama ne olursa olsun yaşanılan zamanda güçlü olabilmek istiyorsa insan, yaşadığı çağa ayak uydurmak zorunda. Demiş ya yazarın biri, ‘düşüncenin getirdiği mutsuzluğu, düşüncenin olmadığı cahil mutluluğa tercih ederim’ diye…


Komünal topluluklar halinde örgütlenmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Kırgız toplumu yansıtılır eserde. Bolşevik Devrimi’nden sonra toplum ve bireylerde bir hayal oluşur. Değişim fikrinin desteklenmesi onu hayal olmaktan çıkarır. İnsanlar yeniliğe ve özgürlüğe kapılarını ardına kadar açar…


“İlk öğretmen ilk aşk gibidir!”


O hayalin peşinden koşanlardan biri vardır hikayemizde. Cehaletin kol gezdiği yerde bir şeyleri canlandırmak, ülkesine, Lenin’e ve topluma yararlı bireyler yaratma çabası içerisindedir. Somut bir hedefi, planı ve uygulaması yoktur ama. Buna rağmen zihnindeki davası için birçok şeyi feda ederek zorluklara göğüs gerebilen bir öğretmendir o. Zor yazgı normal olanın kapısını çalmaz ne de olsa. Sahte bir belgeyle çocukların okula gönderilmemesi durumunda yaptırımı olacağını söyleyen Düyşen, ahaliyi yeterince korkutur ve ikna eder. Kutsal bir mesleği icra etmeye koyulan Düyşen, kendine uygun geldiği biçimde, o andaki sezgisiyle seslenir öğrencilerine. Buna rağmen, bütün eksikliğini örter coşkusu ve gücü…


Yıllar önce kendisi için her türlü fedakarlığı yapan öğretmenini unutamayarak büyük bir minnet ve şükran borcu hisseder Altınay. Nasıl hissetmez ki… Zor zamanında elinden tutmuş, ona verebileceği en güzel şey olan sevgiyi baba şefkatiyle göstermiş, evinin odasından, tarlanın işinden kurtararak kendisini ve dünyayı tanımasına zemin hazırlamış. Yaşamında yıldızının parladığı an Düyşen’le karşılaşmasıydı Altınay’ın.


“Beni yaşama, dünyaya, yeni umutlara, kendime güvene kavuşturan o yol, o gün…”


Görev bilincinden öteye gidemeyen samimiyet çok uzaklarda kaldı, kimse onu aramadı. Japonlar’ın meslek ahlaklarına aşırı bağlılığı -köklü bir geçmişleri olmamalarına rağmen, kısa sürede- başarıdan başarıya ulaşmalarının en büyük sebebi. Yapılan bir köprünün hatalı olduğunun anlaşılması üzerine Japon mimarın intihar edişini duymuştu bu kulaklar. İşini davası haline getirmiş insanları gördükçe biraz daha utanıyorum kendimden… Herkes işini sevebilir ama yapabileceği çok daha iyi şeylerin bulunmasına rağmen o yolu göze alanlar da azınlıktadır hep, uğruna bir şeylerden feragat etmek zor gelir. Ama yine de hoşnutsuz yapılan bir işin ziyanından daha kötü değildir bu kesinlikle…
Bir meslek, hele ki eğitimci sıfatını almış bireyin asli görevi yeni nesiller yetiştirme, yeni fikirler aşılama düşüncesinde olmalı. Kendisinin değil, onun almak istediği şeyi görmeli ve buna göre o eğitimi vermeli.


Çocukluğun yaşanıldığı yer, ilk toprak, ilk okul, ilk aşk… Atılan o yeni adımların güzelliği dün gibi tazedir anılarda…

“İnsan bir şeyi sevdiyse kendine saklamamalı, hayatında güzel bir yer edinmiş her insana tanıtmalı.”
157 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
BÜTÜN YAŞAYAMADIKLARIMIN ACEMİSİYDİM,YAŞADIM, USTALAŞTIM VE YAŞAYAMADIKLARIMA ACEMİ KALDIM

"Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor…
Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından"
Hasan Ali Toptaş

Ivan Denisoviç Şukov.
"Şukov'un cezasında buna benzer üç bin altı yüz elli üç gün vardı. Kalk vuruşlarından ışıklar sönene kadar."

Soljenitsin abiyle de tanıştım çok şükür, pişman değilim, sevinçliyim. "Acıyı bal eyledik." mecburiyetten..

Hüküm verildi : 10 sene çalışma kampı hapishanesi,marş marş!!

Yıllarca aynı günü yaşamak, her gün biraz daha ustalaşarak.. Anlatılan milyonların gerçek hikayesidir. Bizi buraya kim fırlattı? Bilen var mı? Var. Yok. Ne fark eder.

"Uyku dışında cezalıların kendilerine ayırdıkları zaman , sabah kahvaltısındaki on dakikaydı. Beş dakika öğle, beş dakika da akşam yemekleri."
"Çorba her zaman aynıydı. Karışımı sadece kışın gelen sebzelere göre değişiyordu. Geçen yıl yalnız tuzlu havuç yemişlerdi."

Arkadaşlar, gardiyanlar, görevliler, her çeşit tutuklular, kimler ve daha kimler..

"Kamp hayatında sabah toplantısına gitme zamanından daha acı bir an olamazdı."
"Dikkatle dinleyin hükümlüler! Yürüyüş kolu asla bozulmayacak.Aceleye lüzum yok.Uygun adım yürüyün. Konuşmak yok!"

Bir tabak fazla yemek yiyebilir miyim ya da bir lokma fazladan ekmek? Çay diye çok güzel bir şey vardı içtikçe iyi gelen, kahve mi o da neydi? Az daha uyusam, hava çok soğuk. Hastayım ben niye inanmıyorsunuz? Acımazlar sana. Kendini evinde mi zannettin? Kes sesini ve işine bak. Emir almaya çok alıştık. Lanet olsun hepinize..

Zaman, hatıralarla birlikte işlerdi insanın yüreğine..

ARALIK 2009-MAYIS 2010, YER : MANİSA

Bölüğümüz 360 kişi. 5 koğuşta 72 kişilik ranza düzeniyle yatıyoruz. Her sabah 5.00 kalkış, KOĞUŞ KAAAAALLLLKKKK !!!!

Tuvalet, traş, kahvaltı.. Süreniz 45 dakika marş marş !!!
360 kişi ve 10 tuvalet. Bir tuvalete 36 kişi düşüyor.
Kahvaltıda 2 günde bir çay var.
Her gün traş olmak yabancı bir alışkanlık.

Saat : 6.15
İctima, sabah sporu, silah al marş marş !!
Güneşin doğmasına nereden baksan 1,5 saat var. Yarasa mıyız biz? Vampir miyiz? Karanlıklar lordu mu?
En uzun kış gecelerinde, güneşin en son doğduğu,ülkenin en batısına gelmek kimin fikriydi? (İÇ SES : Tabi ki senin fikrindi kes zırlamayı.)

Güneşin doğması yetmez. Spil dağını da aşması gerekir, saat 8.30 ilk pırıltılar, hava açıksa tabi. Haftanın 4 günü yağmur yağar. İt gibi titremek için mi geldin buraya?

Yürüyüş, tekrar yürüyüş. Komutan koşturur canı isterse, ister elbette. Koş, koş, koş... Süründürmek de ister bazen, sürün. Bazenler çoğalır bazen.

HER TÜRK ASKER DOĞAR
VATAN SANA CANIM FEDA
1-2-3-4
BİR-Kİ-ÜÇ-DÖRT

Öğle yemeğine hücuuuuuummmmm !!! Bu nasıl yemek, bu nasıl et çiğnenmiyor. Bu nasıl çorba su gibi. Bu nasıl gürültü. Bu nasıl bir döngü? Bu nasıl ve niye ve niçin ?

Akşama çok var daha. Sen gel buraya koştur şuraya. Sen öbürü diğeri falancası filancası şuraya buraya oraya marş marş !!!

Akşam yemeğine hücuuuuummmmm !! Bu nasıl yemek. ( İç ses: Kes lan beğenmiyorsan yeme aç kal da göreyim artistliğini senin. Tamam sustum.)

Saat 20.30 Yat ictiması, er onbaşı çavuş. Acemi usta yarak kürek toplan !!!

Askerin bilmesi gereken üç cümle;

Emret komutanım !!
Emredersin komutanım !!
Sağol !!

Uyuyalım artık, uyursak rüyalar alemine dalarız. Uyku bizi bırakma. Uyuruz zaten pestilimiz çıkmıştır. Uyku ne tatlısın. Canım uyku. Acemilik bitsin hele, gece nöbetleri de başlayacak daha dur. Her gece 2 saat nöbet, nöbet yerine gidip gelmen de ki 3 saat. Gece uykuları bölük pörçük. Uyku süresi yaklaşık 4 saat.

Sabah 5.00 KOĞUŞ KAAAAALLLLLKKKKK !!!!!

Bir gün, sadece bir gün, hep aynı bir gün.. Bitinceye kadar..
80 syf.
·Beğendi·10/10
İlk okudugum resimsiz kitaptı 8 yaşındayken ve bu kitaptan sonra okumayi cok sevmiştim.Yıllar sonra bulup hemen okudum çok keyif aldım ve mutlu oldum...
62 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bu kadar kısa bir kitabın insanın içine bu kadar büyük bir şekilde işleyebilmesi de Aytmatoy'un başarısı işte. Lenin zamanı pek de ileri görüşlü olmayan bir köye gelen genç, azimli ve ileri görüşlü bir öğretmenin köyde Altınay ile yaşadıklarını okuduğumuz, okurken hem duygulanıp hüzünlendiğimiz hem de maalesef hala günümüz Türkiye'sinden de kesitler, resimler gördüğümüz kesinlikle okunması gereken bir kitap. Az sayıda, ufak boyuttaki sayfalarında aslında ne kadar da büyük şeylerin olduğuna şaşıracaksınız.

Cüneyt Arkın'ın Öğretmen Kemal filmi ile bariz olarak bellidir ki bu güzel kitaptan fazlası ile esinlenmiştir, içinde birçok benzerlikler vardır hatta bazı yerlerde Lenin ismi yerine Mustafa Kemal Atatürk ismi kullanıldığı da bellidir. Kitap ne kadar cehalete karşı büyük bir savaşım gösterse de Cüneyt Arkın'ın filmi cunta zamanları çekilmiş olsa da cehalete karşı, hurafelere karşı, dogmatik bir dine karşı çok güzel savaşım göstermiştir. Filmde de kitapta da bol bol bir düşünme, bir uyanma mevcuttur. Bu güzel kitabı okuduktan sonra Cüneyt Arkın'ın Öğretmen Kemal filmini de izlemenizi tavsiye ederim.
128 syf.
·5 günde·8/10
Kitabi okumadim, bizzat içinde yaşadım. Kurgusu ve dili o kadar güzel ki... Kendisini gerilim- korku türünde pazarlayan çoğu kitaptan, daha çok gerildim ve korktum. O hissiyat nasıl oluştu bilmiyorum. Sanki dünyanın en aç ve susuz insani bendim. Çok güzel bir deneyim oldu. Zaten bir Cengiz Aytmatov kitabı olduğundan eleştirmeye kalksam, Çarpılırım... Tavsiye ediyorum.
136 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
"Haksızlığın, saygısızlığın, kalleşliğin olmadığı; fabrika bacaları ve araba egzozlarından çıkan dumanların çocukları zehirlemediği, insanların betona tapmadığı, menfaatleri uğruna kimsenin birbirinin kuyusunu kazmadığı bir yerde yaşamalıydım. İnsan doğup insanlıktan utanacağıma belki de bir kuş olup göklerde uçmalıydım. Mesela... Bir serçe olmalıydım! O zaman da insanların çiğneyip sokağa tükürdüğü sakızı yem zannedip yemeye çalışırken ağzıma yapıştırır, ölürdüm. İnsanlar yine huzur vermezlerdi. Ya da bir yol bulup, alıp başımı gitmeliydim ta eski zamanlara. Atımı doludizgin sürüp, uçsuz bucaksız bozkırlarda dolaşmalıydım."

Şehir hayatı beni çok bunalttığında böyle şeyler düşünürüm hep. Tuhaf ama öyle işte. Karmaşanın, telaşın, kirliliğin bitmediği şehirlerde, gönlüm ovaların, engin dağların sadeliğini, güzelliğini arzular. Bende var olan bu duygulara Gogol'un müthiş tasvirleri de eklenince büyük bir coşkuyla ve keyifle okudum kitabı.

Bir an olsun beni şehrin gürültüsünden, ışıklarından uzaklaştırdığın, gündüzleri at koşturduğum bozkırın gecelerinde parlak yıldızları izlettirdiğin için teşekkürler Gogol.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Özgül
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
Nevşehir, Türkiye, 1936
1936’da Nevşehir’de doğdu. Kuleli Askerî Lisesi’ni bitirdi. Rusça öğrenimine lisede başladı. 1959’da Ankara Üniversitesi, DTCF, Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nı bitirdi. 1979 yılına kadar çeşitli askerî okullarda Rusça öğretmenliği ve Rus yazarlardan çeviriler yaptı. Emekli olduktan sonra bütünüyle yazınsal çeviriye yöneldi. Tolstoy, Gorki, Gogol, Dostoyevski, Çehov, Ehrenburg, Aytmatov, Simonov, Yevtuşenko gibi, Rus edebiyatının önde gelen yazarlarının yapıtlarını dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 5.770 okur okudu.
  • 93 okur okuyor.
  • 3.851 okur okuyacak.
  • 45 okur yarım bıraktı.