1000Kitap Logosu
Michel Foucault

Michel Foucault

Yazar
Derleyen
BEĞEN
TAKİP ET
8.8
1.489 Kişi
4.906
Okunma
1.266
Beğeni
41bin
Gösterim
Tam adı
Paul-Michel Foucault
Unvan
Sosyolog
Doğum
Poitiers , Fransa, 15 Ekim 1926
Ölüm
Paris , Fransa, 25 Haziran 1984
Yaşamı
Michel Foucault Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog. 15 Ekim 1926’da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı. Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır. 1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960’da Fransaya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi. Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı. 1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu. 1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970’de en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı. Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı. 1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ayetullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur. Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud’un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir. 25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle vefat etmiştir. Foucault' un felsefi yönünün anlaşılması, bir sosyal bilimler öğrencisi için aşılması ayrıcalık getirecek bir eşiktir. Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genel geçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Faucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.
Hapishanenin Doğuşu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Bu Bir Pipo Değildir
OKUYACAKLARIMA EKLE
Deliliğin Tarihi
OKUYACAKLARIMA EKLE
Cinselliğin Tarihi
OKUYACAKLARIMA EKLE
Doğruyu Söylemek
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kendini Bilmek
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kelimeler ve Şeyler
OKUYACAKLARIMA EKLE
Bir Aile Cinayeti
OKUYACAKLARIMA EKLE
Güzel Tehlike
OKUYACAKLARIMA EKLE
Büyük Yabancı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Bilginin Arkeolojisi
OKUYACAKLARIMA EKLE
Özne ve İktidar
OKUYACAKLARIMA EKLE
Don Quijote ve Roman Sanatı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kayaberk İpek
Bu Bir Pipo Değildir'i inceledi.
64 syf.
·
5 günde
·
8/10 puan
Bu bir inceleme değildir!
‘’… ben şu anda okumakta olduğunuz sözcüklerden başka bir şey değilim.’’ (s. 27) Sürrealizm yani Gerçeküstücülük akımının en büyük temsilcilerinden biri olarak sayılan Belçikalı ressam Rene Magritte, eserlerinde daha çok felsefi bir yaklaşım sergileyerek kalıplaşmış gerçeklik algılarına meydan okumuş ve imge-anlam arasındaki bağı sorgulamıştır. Başarılı bir ressam olmasının yanı sıra Magritte, felsefe metinlerini bol bol okumuş ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel'e, Martin Heidegger'e, Jean-Paul Sartre'a, Ferdinand de Saussure’a ve Michel Foucault'ya büyük hayranlık duymuştur. Dilbilim, felsefe ve sanat üçgeni arasında mekik dokuyan Magritte, düşünce yapısını ortaya koyduğu eserlerle de zamanında büyük bir yankı uyandırmıştır. Magritte’in bu felsefik yaklaşımını belki de bize en iyi anlatabilecek olan, 1929 yılında yaptığı ’’İmgelerin İhaneti’’ adlı eseridir. (bkz: images.app.goo.gl/NUsRtSWzk3SwotEu5) Bir pipo imgesi çizmiş ve altına Fransızca ''Ceci n’est pas une pipe'' yani ''Bu bir pipo değildir'' yazmıştır. Magritte, o dönemde büyük tartışmalara sebep olan bu eserini hem savunmak hem de onu biraz da olsun insanlara açıklamak amaçlı şu sözleri söylemiştir: ‘’Bu eser için bana ne çok soru soruldu! Siz benim tablomdaki pipoyu doldurabilir misiniz? Yapamazsınız değil mi? O sadece bir temsil, bir resim. Eğer tablomun altına ‘Bu bir pipodur’ yazmış olsaydım size yalan söylemiş olurdum.’’ Bana kalırsa Magritte bu konuda oldukça haklı. İnsanoğlunun hastalıklarından biridir bu hatta, bir şeyin resmini, imgesini gördüğümüz zaman sanki o şeyin ‘’kendisini’’ gördüğümüz hissiyatına kapılırız.Halbuki o gördüğümüz şey hiçbir zaman gördüğümüzü sandığımız o şey değildir. Beynimizin kalıplaşmış gerçeklik algımızla yaptığı bir anlaşmadır sadece. #143680075 Magritte’in düşünce yapısının şekillenmesinde büyük bir etkiye sahip olan kişilerden biri de dilbilimde yapısalcılığın babası olarak bilinen ve göstergebilimin kurucularından sayılan Ferdinand de Saussure’dur. Saussure’un göstergebilimdeki temel modeline göre; bir gösterge (sign), bir gösteren (signifier) ve gösterilenden (signified) oluşur. Yani bir gösteren, göstergenin gerçek dünyada algıladığımız imgesidir. Saussure'cü dilbilimde sözcükler, şeylerin kendilerine "gönderim"de bulunmazlar. Örneğin; ‘’köpek’’ sözcüğünü duyduğumuzda veya gördüğümüzde herkesin aklında farklı bir köpek imgesi oluşur. Tek bir köpek imgesi oluşması imkansızdır. Bu durum şu anlama gelmektedir: Sadece zihinsel olarak var olan anlamlar aynı zamanda var olan seslerle ilişkilendirilmemelidir. Dil sadece düşünceleri oluşturmamaktadır. Dil daha fazlasını oluşturmaktadır. Magritte de tam olarak bu konuyu eserlerinde işliyor. Saussure’dan tek farkı ‘imge’yi dil yerine resimde kullanıyor olmasıdır. Yani bahsettiği o pipo aslında bir pipo değildir, piponun sadece bir imgesidir. "Benim resimlerim hiçbir şey anlatmayan görsel imgelerdir. Akla gizemi getirirler. Doğrusunu isterseniz, benim resimlerimi gören biri kendi kendine şu basit soruyu sorar: 'Bunun manası ne?' O resmin bir manası yoktur. Çünkü zaten gizem de aslında hiçbir şeydir, bilinmeyendir." —Rene Magritte Hâlâ akıllarda soru işareti kaldıysa, bu durumu biraz daha anlaşılır kılmak adına sizi 2400 yıl öncesine götürüyorum. Platon, ideal bir toplum hayalini canlandırdığı Devlet adlı eserinin 7. bölümünde Sokrates’in ağzından ‘’Mağara Alegorisi’’ diye bir fikir dile getirmiştir. Esasen bu alegorinin ortaya atılış amacı varoluşsal sorulara bir cevap aramak olsa da aynı zamanda sanata dair hicivler de barındırır. Platon, hayatı bir mağara içinde zincirlenmek ve taş duvara yansıyan gölgeleri izlemeye mecbur kalmaya benzetiyordu. Alegoride, bir grup tutsak doğumlarından itibaren bir mağaraya kapatılmışlardır. Sırtları mağaranın girişine dönük kafalarını çeviremiyorlar ve dış dünya hakkında ise bir bilgileri bulunmuyor. Fakat bazen mağaranın kapısından geçen insanlar ve başka şeyler mağaranın duvarlarında gölge ve yansımalar oluşmasına sebep oluyor. Tutsaklar da bu yansımaları (imgeleri) gerçek olduğuna inanarak adlandırıyorlar ve kategorize ediyorlar. Birdenbire bir tutsak serbest bırakılıyor ve ilk kez dışarı çıkıyor, ışık gözlerini acıtıyor ve bulunduğu yeni ortamı garipsiyor. Etrafına bir süre göz gezdirdikten sonra bulunduğu yeni ortamda etrafındakilerin gerçek olduğunu ve gölgelerin de yalnızca onların yansımaları olduğunu öğrenince buna inanmak istemiyor. Oysa ki mağaranın duvarında gördüğü gölgeler o kadar gerçekçi imgelerdi ki! Bir süre geçtikten sonra gözleri alışıyor ve artık gerçek ile imgeyi ayırt edebiliyor. Özetle; her imge, o şeyin gerçek hali değildir, yani bu bir pipo değildir, o piponun gölgesidir! :) İşte Magritte, manifestosunu Platon’un Mağara Alegorisini baz alarak oluşturuyor ve kendi resmini görülemeyen düşüncenin görülebilir duruma gelmesi ve bu yolla formdan ayrılması olarak betimliyor. Michel Foucault ise bu kitapta Magritte’in eserlerindeki görüntülerin yani imgelerin, benzeyiş ile andırış’ı arasındaki ayrımları üzerine tartışıyor. Bu iki önemli düşünürün de vurgulamak istediği sorunlar aynı; sözcük-nesne arasındaki kopukluk fikrini ortaya çıkarmak. ‘’Sayfa sayısı az, ben bunu bir günde bitiririm!’’ diye düşünüyorsanız, hiç başlamayın derim. Roman gibi hemencecik okunacak bir kitap değil kendisi. Sindire sindire, tartışılan fikirlerin üzerine uzunca düşünerek okunması gereken bir yapıt bu. Felsefe, dilbilim ve sanat tarihine ilgiliyseniz büyük bir hazla okuyacağınızı düşünüyorum. Başlıkta da belirttiğim gibi: Bu bir inceleme değildir. Bu okuduğunuz şeyin bir inceleme olduğunu iddia eden mi vardı sanki? Keyifli okumalar.
Bu Bir Pipo Değildir
Okuyacaklarıma Ekle
6
89
Fama
Hapishanenin Doğuşu'yu inceledi.
445 syf.
·
5 günde
Michel Foucault,  iktidar olgusunun  bireyler üzerindeki güç ilişkisini orta çağdan itibaren modern çağa kadar nasıl değiştiğini incelemiş. Orta çağda, toplum suçluya yapılan fiziksel azabı veya ölüm cezasını tören şeklinde meydanlarda seyrederdi. Bu törenin amacı kralın güç gösterisidir . Kral yasadır. Egemenin gücü sergileniyordu. Fakat  zamanla kaybedecek bir şeyi olmayan suçlunun son kötü sözleri ve isyanı halkta  hayranlık uyandırır. Egemenin gücü sarsılmaya başlar ve törenler azalarak yok olur. Aydınlanma çağından itibaren cezalandırma sisteminde değişim başlamıştır. Aydınlanma düşüncesi özgürlükçüdür. Ölüm cezasına karşı düşünceler desteklenmeye başlamıştır. "Özgürlükleri keşfeden Aydınlanma çağı disiplinleri de keşfetmiştir." M.Foucault Modern adalet sisteminde iktidar ölüm cezası yerine kapatma, hapsetme sistemini daha  ön planda tutar. İktidar otoritesini fiziksel azapla dayatma yerine  kontrol mekanizmasıyla psikolojik olarak baskı yapmayı tercih eder. M.Foucault buna örnek olarak; İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham'ın 1785 yılında tasarladığı yeni bir hapishane modeli olan panoptikonu gösterir. Panoptikonun Mimari yapısında,  merkezde gözetleme kulesi, kulenin etrafında çember şeklinde hücrelerin olduğu hapishane mevcuttur. Kuleden bakınca etraftaki hücrelerin içi tamamen gözükür ama hücrede olan kişi kulede birinin olup olmadığını göremez. Gözetleniyorum korkusuyla hücredekiler davranışlarını normlara göre otonom olarak düzenler. Gardiyana ihtiyaç yoktur. Modern iktidarın kilit noktası, insanları yönetmek için kullandığı temel kaynak panoptikon mekanizmasındaki gibi gözetlenme korkusuyla öz denetimdir. Michel Foucault, gözlemler ile insanın farkındalığını,  bireyselliğini baskı altına alarak tek tip düşünceye sahip aynı şekilde hareket etmeye ve aynılaşmaya zorlandığına dikkat çeker. Buna dinamik normalleşme der. Dinamik normalleşme ile özgür irade ve düşünce yok edilerek mekanik bir toplum oluşturulmaktadır. Disipline edici iktidar, bireyin normları içselleştirmesini sağlar, iktidar görünür değildir, bilimsel bilgiden güç alarak, söylemlerle normlar oluşturur. Yeni bir iktidar biçimi ve psikoloji,  psikiyatri,  sosyoloji gibi yeni bir bilgi çeşidi ortaya çıkmıştır. İktidar denetimle bilgiyi elinde tutar. İktidar ve bilgi içiçe geçmiştir. Panoptikon ilk önce bireyin kendi içinde daha sonra dahil olduğu toplumun içindedir. M.Foucault'a göre, hapishane gibi diğer kamu kuruluşlarında; fabrika, hastane, ordu  sayesinde bireyler yalnızlaştırılarak zaman ve mekân çizelgesi tutulur. Bedeni ve zamanı bu şekilde kontrol altına alınır. Beden iktidarın bir nesnesi olur. Böylece itaatkar ve toplumun normatif yapısına uygun hâle getirilir. Bedene uygulanan şiddet sisteminden yıllar içerisinde insanın zihnine yönelen, görünmeden sinsice işleyen, disipline edici iktidar ortaya çıkmıştır. M.Foucault  bu çalışmayı, en sevdiği düşünür Nietzsche 'nin  kullandığı soykütük yönteminden esinlenerek yapmıştır. Foucault'a göre soykütük bir anlamda özgürlüğün koşuludur. Aydınlanma çağından sonra avrupada tarihi büyük bir gelişim olarak sunmak yaygınlaştı. Soykütük yöntemi bu söyleme karşı çıkar. Tarih yükselen bir çizgi değildir,  kopukluklara sahiptir. Bu sebeple hapishane sistemine geçişin bir gelişim olarak kabul etmez. Hapishane sadece iktidarın görünen bir  yüzüdür. İnsan söylem kalıpları içinde düşündüğü için normları doğal karşılar. Oysa söylemler ve normlar tarihsel olduğu için doğal değildir. Eğer tarihte daha farklı olaylar söylemler ve normlar olsaydı bugün daha farklı sistemler ortaya çıkardı hapishane ceza sistemi normal kabul edilmezdi. Herşey tarihsel olduğuna göre, herşey başka bir şeyle ilişkili olduğuna göre iktidar söylemlerinin doğal ve zorunlu olmadığını görebilirsek,  herşeyi değiştirir, alternatif söylemlerde başarılı olabiliriz. Hapishane sisteminin suçluluk oranında azalma yapmadığını, suç ve suçlu sayısı sabit kalmakta daha da kötüsü artmaktadır fikrini savunur. "Modern iktidar büyük gözaltıdır. " M.Foucault Keyifli okumalar dilerim..
Hapishanenin Doğuşu
Okuyacaklarıma Ekle
2
44