Mine Söğüt

Mine Söğüt

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.1
5,1bin Kişi
okuyor-dolu
14,7bin
Okunma
v3_begen_dolu
1.108
Beğeni
goz
29,9bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Unvan
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 1968
Yaşamı
Babası bir deniz subayı olan Mine Söğüt, ortaöğrenimini Kadıköy Kız Lisesi'inde tamamladığı 1985 yılında babasını kaybetti. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde girdi. Gazeteciliğe 1990 yılında Güneş Gazetesi'nde başladı, İnsan Hakları Servisi'nde muhabirlik yaptı. Güneş Gazetesi'nin kapanmasından sonra Tempo Dergisi ve Yeni Yüzyıl gazetesinde çalıştı. 1993 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin düzenlediği yarışmada, Haber dalında mansiyon aldı. 1996-2000 yılları arasında Haberci adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. 1999-2001 yıllarında Öküz dergisinde yazdığı yazılarla tanındı. Profesyonel gazeteciliği bırakan Söğüt, 2001-2005 yılları arasında Cihangir Postası adlı yerel bir gazetenin gönüllü editörlüğünü yaptı. Mine Söğüt'ün ilk kitabı, Adalet Cimcoz: Bir Yaşam Öyküsü Denemesi isimli biyografidir. İlk romanı Beş Sevim Apartmanı / Rüya Tabirli Cin Peri Yalanları'ndan sonra Kırmızı Zaman adlı ikinci romanı ve Doğan Kardeş adlı kitabı yayımlandı. 2006 yılında Pınar Kür'le yaptığı "Aşkın Sonu Cinayettir" adlı söyleşi kitabı Everest yayınlarından çıktı. 2007 yılında üçüncü romanı "Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979" yayınlandı. Karikatürist
kamera
Bahadır Baruter
ile evlidir.
kamera
Deli Kadın Hikayeleri
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Beş Sevim Apartmanı
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Gergedan
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Kırmızı Zaman
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Daha Fazla
128 syf.
·
4 günde
-Kitabın son sayfasını okuyan herkesin o an ki yüz ifadesini görmek o kadar çok isterdim ki… İnanılmaz ve etkileyici bir son bekliyor okurları… “Bir şeyi yok etmek istiyorsanız, onu içerden fethetmelisiniz. Olduğuna inanmadığınız bir şeyi yok edemezsiniz.” Mine Söğüt'ü ifade etmek isteseniz hangi sözcükleri kullanırsınız bilmiyorum ama benim tek bir tanımım yok. Bu kadını ya çok seversiniz ya da kalemi ile bir türlü bağ kuramazsınız. Ben sevenlerdenim. Hem de çoook sevenlerden. Yaşamın içinde olanı veriyor okuyucuya. Onun kahramanlarının büyülü dünyasında insan kendi ayak sesini duymaya başlayınca korkmuyor değil. Aynalar bile bir yabancı, yolunu kesiyor insanın. Mesela kitap bittikten sonra insan bir müddet korkuyor aynaya bakmaya. Sert yaşamlar yeryüzünde hâlâ bir yerlerde sayısız vücutta yer alıyor. Özellikle kadın hikayelerini okurken zorlandığımız satırları gerçek yaşamda belki de çok daha ağırlarını yaşayan insanlar var. Kulak vermek gerekiyor diye düşünüyorum... * “Belki mucizelere inanmak hasta ruhların en iyi ilacıdır; ama mucizelere kanmak kimi zaman ölümcül bir hastalıktır.” Beş Sevim Apartmanı, Pürtelaş Sokağı’nın, perdelerinin arkasında garip olayların yaşandığı bir apartmanına götürüyor bizi. Mine Söğüt, kedilerin cirit attığı o sokağı, sakinlerini ve cinperi alemi ile haşır neşir olan Beş Sevim Apartmanı sakinlerini öyle güzel anlatmış ki; kitabın tamamında kendimi oranın bir sakini gibi hissettim. Kitap aslında o kadar kasvetli ki bazen “akıl sağlığımı koruyarak okumaya devam edemeyeceğim sanırım” diyorsunuz. Ama emin olun, Mine Söğüt’ ü bırakmak hiç kolay olmuyor. O kasvet sizi o kadar içine çekiyor ki, apartmanı arayacak hale geliyorsunuz. Fakat yine de kalbin göğüs kafesine sığamayacak hale gelmesi ile sonlandırıyorsunuz kitabı. Kitap, ana karakter Doktor Samimi'nin hayat öyküsüyle başlıyor ve o da tıpkı kitaptaki diğer karakterler gibi çocukluğunda sevgisiz ve ilgisiz bırakılmış. Bundan dolayı en yakın arkadaşlarının cinler-periler olduğunu düşünüyor. Fakat yıllar geçtikçe buna karşı koymak ve cin-perilere olan inancı yok etmek istediği için bir deneye girişiyor. Bunun için Beş Sevim Apartmanı'nın her bir katına bir hasta yerleştiriyor. İşte kitap boyunca bu hastaların neden bu durumda olduğunu okuyoruz: Önce onların bakış açısından, sonra Doktor Samimi'nin dosyalarından gerçek  hikayelerini. Tabii bir de apartmanın bu ismi almasının trajik öyküsünü. Bu hastaların hepsinin ortak sorunu aile içi fiziksel/psikolojik şiddet, cinsiyet/kimlik karmaşası, ilgisiz ve sevgisiz bırakılmış olmak.. Yazar bu sorunlara çok çarpıcı bir şekilde değinmiş. Ürpertici detayları olduğunu söylemeliyim fakat genele baktığımızda bu bir korku kitabı değil. Yazar bu sorunlara dikkat çekmek istemiş ve bence çok da başarılı olmuş. Farklı bir yazar ve özgün bir üslup okumak isteyenlere tavsiyemdir. Ben, Mine Söğüt kalemine olan tutkumu paylaştım. Gerisi sizlerde… “Hız yükseldikçe, zaman yavaşlar... Hız, belirli bir noktaya ulaştığında ise zaman durur!”
kamera
Beş Sevim Apartmanı
yildiz
8.4/10 · 4.192 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
128 syf.
"Rüyada günlük görmek iyi bir kitap okuyacağınıza işarettir. Rüyada günlük görülse de görülmese de
kamera
Beş Sevim Apartmanı
'nı okumak iyiye işarettir, onu okuyanın gönül gözü açılır, peri kızları rüyasına girer." Haberiniz olsun...... " Pürtelaş Sokağı'nda kediler bir gün canhıraş feryatlarla ortalığı inlettiler. Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nda tuhaf şeyler oluyordu. Beş pencereli, beş odalı, beş acayip insanın oturduğu Beş Sevim Apartmanı'nda perdelerin arkasında tuhaf şeyler olup bitiyordu. Cinler âleminden gelenler, periler áleminden gelenler, cinperi âleminden gelenler, orada beş garip hikâye yazdılar. yazdılar.. yazdılar. Pardon, altı hikâye yazdılar. Bir de Doktor Samimi ve onun günlüğü var.
kamera
Mine Söğüt
ilk romanı Beş Sevim Apartmanı ile okuyanı cinperi âlemine götürüyor, uzun bir masal dinletir gibi, anlatır gibi, gösterir gibi." "Ben rüyaya inanırım mesela, mıhlanmış duygulara. Rüya dediğim de senin anladığın değil, bunu da belirteyim laf arasında.! "
kamera
Birhan Keskin
Siz kadın şairler,yazarlar hep varolun emi. Ne çılgın, ne pervasız, ne kadar da yoksunuz.... Yaşasın kutsal cuma.....(Ankara hani bugün 6 derece sıcak olacaktı.)
kamera
Beş Sevim Apartmanı
yildiz
8.4/10 · 4.192 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
160 syf.
·
6/10 puan
Başkalarının Tanrısı/ Çakma The Breakfast Club
"Sadece hayali bir tanrının kulu olduğunu sanmak yetiyor insana. Peki o tanrı kim?" Evet, soru güzel. Cevap zor. Cevabı boş. Hangi doğrularımız yanlışlarımızı götürür bilmem. Kim bu Tanrı? Neden bu tanrıyı arıyoruz; aramak istiyoruz? Belki de o aidiyet duygusunu istiyor; ruhun yalnız kalınca gidip de çalabileceği bir kapı olduğunu bilmek istiyoruzdur. Belki de tanrının emridir, insanın tanrı arama ihtiyacı. Bir tanrımızın olması işimize yarar mı bilmem. Var mıdır onu da bilmem. Bilmem hiçbirini. Ancak yaşamın içinde birilerini şeytanlaştırıp birilerini tanrılaştırıyoruz daima. İşte bunu bilirim. . **İncelememin yarısı kitabın ortasındayken düşüncelerim; yarısı da kitabı bitirmiş halim şeklinde olacak. İki ayrı zaman diliminde yazdım ve fikrimin bu kadar değişmesini tahmin bile edemezdim....Böyle bir son beklemiyordum, kabul. Hatta beğenmeme sebebimin kitap sonunda neden olduğunu öğrenmem beni kızdırdı. Bir yazarın oltasına takıldım yine... Bu sebeple iki ayrı zaman dilimini birleştirmeden eklemek istedim. Bitmiş halini yazsam öncesine haksızlık; yarısındaki fikirlerimi paylaşsam sonrasındakine haksızlık olacaktı.** . -12.00 (Sayfa 80 civarındayım.) İncelemem çok uzun olur mu bilmem ancak vakti olmayanlar için bir cümleyle özetleyecek olursam: "Bana geçmedi kitabın, Mine Söğüt." derdim. Muhtemelen bu incelemeyi de kitabın yeni çıkmasıyla; merakınızdan okuyacaksınız. Şahsen ben de kitabı aynı bu merakla okudum. Ancak, kitap bana geçmedi. (geçti geçti..*) Bir fikir olması açısından konudan bahsedersem; Bahsedemem. Çünkü ne anlatıldığını ben de anlamadım. Daha doğrusu ne anlatılmak istendiğini. Bir de kitabı denklemle özetleyeyim (ki bunu özetleyebilirim) Rafadan tayfa(trt çocuk)+The Breakfast Club+ birazcık yeraltı edebiyatı esintileri/özlü sözler= BAŞKALARININ TANRISI Vallahi de böyle.(azıcık öyle**) Breakfast Club'u izlediyseniz aynı lisede okuyan ama birbirlerini tanımayan, farklı arkadaş ortamları olan 5 öğrencinin beraber cezaya kalmalarını ve bir günü birlikte geçirmelerini anlattığını bilirsiniz. Bir anda kendilerini bir grup içinde bulurlar. Sorgularlar. Başkalarının Tanrısı bunun Türkiye uyarlaması gibiydi. Kısaca Rafadan Tayfa, yeraltında! "Bacaklarını kendi kesmiş Efsun Abla. Kim olduğunu hatırlamayan Adnan Abi... Sokaklarda fahişelik yapan Hülya... Evini; ailesini terk eden şair Musa... (Musa'nın facebook şiiri yazdığına yemin edebilirim.)" (hala katılıyorum**) Bu iki kadın, iki erkek bir anda bir tayfa oluyorlar. Birlikte kahvede yaşıyorlar. Dileniyorlar, çalıyorlar, kendilerini satıyorlar. "Ve çöpte bulunmuş bir bebek, Matruşka..." Aynen, doğru okudunuz. Bir de bebek var yanlarında. Bacakları kesik Efsun Abla ve evini terk etmiş facebook şairi Musa surlarda sevişirken orada bir bakınıyorlar ki karşılarında bir bebek! Maşallahı var bebeğin varlığı yokluğu bir, kitap boyunca; bebeğe balık besler gibi bakıyorlar. Bir bebek olduğu söyleniyor ama var mıdır şahsen ben çözemedim. Nerede bakıyorlar, nerede kalıyorlar? Sokakta, parkta. Neden sürekli bacağı kesik, fahişe, şair, hafızasını unutmuş, çöpten bulunmuş sıfatlarını kullanıyorsun derseniz ben de size; ben değil yazar sürekli böyle yazmış derim. Eğer aranızda 'Doktorlar' dizisini izleyen varsa; Ömer karakterinin dizi başında "Kalp Hastası Ömer" şeklinde anlatılmasının trajikomikliğini bu kitabın sayfalarında hissediyorsunuz. Çünkü kitap kendini o kadar çok tekrar ediyor ki sürekli aynı şeyleri okuyorsunuz. Sürekli. Aynı şeyleri, dön dolaş dinliyorsunuz...(doğru demişim :) ) . "Tanrı kimse kim. Sana ne? Bana ne? Bir hayrı mı var bize?" “Tanrının varlığını tartışmak yerine hayrını tartış, o zaten hızla kendiliğinden yok olur.” "Tanrısına sorduğu soruların cevabının olmamasının nedeni, tanrının yokluğu değil de kendisinin yokluğu olamaz mı?" "Bizim bakacak bir saatimiz, gidecek bir işimiz, faturalarını ödemekle yükümlü olduğumuz bir evimiz, başlarına bir şey gelmesinden korktuğumuz bir ailemiz, inandığımız bir tanrımız…yok mu gerçekten? Yok. Benim epeydir yok." . Belki de bu kadar hayal kırıklığına uğramam bu yüzden. Bu üstteki tanrı sorgulaması, serzenişleri o kadar harcanmış ki kitapta; bir okur olarak 'Ah Mine ne yaptın sen..' dedim. (hala arkasındayım fikrimin..*) Kitaba adını veren "Başkalarının Tanrısı" kavramının daha çok sorgulanmasını istedim. Daha çok kızsınlar, sorsunlar istedim belki de... . “Bizim tanrımız yok! Hâlâ anlamadın mı! Bizim tanrımız yok! Başkalarının tanrısı o!" . Bana göre bu kitaptaki en önemli sorun; karakterlerin konuşmasının asla o karakterle uyuşmamasıydı. Çok tezattı ve bu tezatlık benim gözüme çok battı. Sürekli süslü, afili cümle yazmak amaçlı; karakterlere; olmadık yerlerde olmadık kişiliklerine Mine Söğüt'ün fikirleri boca edilmişti. Bana geçmedi kısaca. Yeraltı edebiyatı kafasında karakterler yazmak isterken TRT çizgi filmi "Rafadan Tayfa" ötesine geçememiş. (Allahım ben neler yazmışım...) Açlarken, barınamıyorlarken, sokaktayken; bir parkta oturup felsefe yapmaya çalışmaları, hayatı sorgulamaları bana fazla ütopik hatta distopik geldi. Hayatın doğal akışına uygun olduğunu düşünmüyorum. Bu da beni kitaptan soğutan en önemli sebeplerden biri. Mesela
kamera
Knut Hamsun
-
kamera
Açlık
kitabının bu kadar sevilme nedeni Hamsun'un o açlığı bangır bangır hissettirmesi, o sokağın kasvetinin okuyucuya işlenmesiydi. Bu kitapta o yok şuana kadar okuduğum kısmında. Kitaptaki en haklı cümle kısaca buydu: "Siktir et bakmayı, görmeyi, şiiri miiri. Adnan haklı hadi bize terk edilmiş bir ev bul." . Güzel sorgulamalar vardı. Kabul. Sıradanlık, tanrı, günlük hayat problemleri.. Unutulanlar, dışlananlar... Bunları sorguladım, Mine gibi ben de düşündüm. Şehir ve Tanrı metaforlarını da keyifle okudum. Sayfamda da alıntı olarak paylaştım bakabilirsiniz. Ancak kitabı kurgu olarak hiç sevmedim. Bir şeyler oturmamış. O karakter bu cümleyi kurmaz demekten kitabı okuyamadım. Mine konuştu; hacivat ve karagözlerini oynattı. Yine de "Mine Söğüt kafası"nı seviyorum. Düşünceleri, fikirleri her zaman bende sorgulama yapmama, düşünmeme yardımcı oluyor...Mine Söğüt bu yazıyı okursan, ki sanmam, düşüncelerini ve hayata bakışını deneme şeklinde okumak çok isterim. Karakter kaosu içinde eridi gitti o güzel cümleler... Kısaca iyi bir yeraltı edebiyatı okuyacağımı sanırken güzel metaforlar, sorgulamalar; kötü bir kurgu okudum. (çok da kötü değil..*) . 19.00 (Kitabı bitirdim.) Tekrar söylediğim gibi kitabı haksızlık yapmak istemiyorum. Şaşkınım. Gerçekten beklemiyordum. Yanıldığımı itiraf etmek istiyorum. Spoiler olmasın diye hiçbir şeyden bahsedemiyorum... Sadece ben de haklıymışım, Mine de.. Bunu bilin. Ortak paydada buluştuk kitapla. Açıkçası şimdi tatmin oldum. Eğer bu son harici bir son olsaydı ilk yazımın sonuna kadar arkasında olurdum ancak şuan o bahsettiğim hayatın doğal akışına "evet! şimdi oldu işte!" diyebiliyorum. Yine de fikrimin arkasındayım ki kurguda sıkıntı var.. Karakterler asla o gün ne yiyeceklerini, içeceklerini; bir günü daha nasıl kapatabileceklerini konuşmayıp sürekli özlü sözler kafasında konuşmaları belki de benim beğenmememe sebep oldu. Bir şeylerin yanlış olduğunu okuma boyunca fark ediyorsunuz. Tamamen son 5 sayfa sayesinde düşüncelerim şekillendi. Söylediğim gibi kurguda sıkıntılar olduğunu düşünsem de sosyolojik, toplumsal tespitleri açıdan Mine Söğüt’ün kalemini beğeniyorum. Onun dünya görüşü için bile bir şans verilebilir. Okumayın demem hatta biraz göz attım okuyanlar çok sevmiş fakat benim için ortalama bir kitaptı. Okuyacaklara tavsiyem okuma bunalımına girdiğiniz bir dönemde aradan çıkarın.. . Benim fikirlerim bu yönde oldu. Mutlaka okuyup seven; ya da okuyacaklar ve sevecekler vardır. Buraya kadar okuyan varsa teşekkür ederim. Bir tanrımızın olması işimize yarar mı bilmem. Var mıdır onu da bilmem. Bilmem hiçbirini. Ancak yaşamın içinde birilerini şeytanlaştırıp birilerini tanrılaştırıyoruz daima. İşte bunu bilirim. "Bana geçti gibi kitabın Mine Söğüt." Sevgilerle. . "Artık pazartesilerin de haberlerin de hiçbir anlamı yok benim için. Hafta ne zaman başlar ne zaman biter, hafta neden başlar neden biter, seçimler ne zaman, iktidar kimde, kur ne alemde... Hiçbirinden haberim yok." . "Hesap vermek zorunda olmadığım bir hayatın içinde, dünü de yarını da yok sayarak ve sadece şimdiki zamanda yaşayarak var olmanın büyüsünden çıkarsam, yüzleşeceklerime katlanamam." . "Sistem içine içine devamlı çöküyor. Yeryüzünde gördüğümüz her şeyin temelinde bir enkaz. Tüm medeniyetler kendilerinden önce yıkılmış başka medeniyetlerin üzerine kurulu. Geçmişin kaderi gelecekte mütemadiyen tekrarlanıyor. İnsanlar baştan beri yeni şehirlerini hep yıkılmış eski şehirlerin üzerine kuruyor." . "Ne doğumumuz ne ölümümüz ne de doğumla ölüm arasında can çekişerek sürdürdüğümüz hayatlar bize ait. Başkalarının isteklerinden doğuyor, başkalarının istediği gibi yaşıyor ve başkaları yüzünden ölüyoruz. Bizim sandığımız hayat bizim değil, bizim sandığımız beden bizim değil."
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;