Müge Karalom

Müge Karalom

DerleyenÇevirmenEditör
8.7/10
35,3bin Kişi
·
180,9bin
Okunma
·
0
Beğeni
·
147
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
140 syf.
·10/10 puan
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
432 syf.
·Puan vermedi
Kitabın detaylı video incelemesi şuradadır: https://youtu.be/GBjXfy3A-O8 İncelemeyi beğenirseniz kanala da abone olmanızı rica ederim.

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Metni okuduktan sonra lütfen olumlu ya da olumsuz, görüşlerinizi belirten bir yorum yapar mısınız? Teşekkürler.

Tam anlamıyla bir felsefi roman. Zaten başka türlü, bir romandan tam "110" alıntı yapabilmek mümkün müdür? Ve bunlar sadece benim alımlayabildiğim, benim anlam yükleyebildiğim alıntılar. Daha ne yüzlercesi vardır.

Ben bir kitabın kalitesini, ondan çıkarılacak alıntılara ve notlara göre değerlendiririm. Bu kitapta da bahsettiğim üzere yüzden fazla alıntı yapabildim. Yani kitabı yedim, doydum. Dolayısıyla da çok beğendim. Müthiş akıcı ve merak uyandırıcı, bilgilendirici, hayal ettirici...

Nietzsche ile Breuer arasındaki diyaloglar, kitabın zemini. Kalan karakterler hep yan karakterler. Fakat bir Lou Salomé var ki erkek okurlar olarak sanırım ona takılı kalmayanımız, onu hayal etmeyenimiz yoktur. "Nietzsche'yi bile o hâllere düşüren kadın, bize neler yapmaz ki!" diye düşünmeden edeniniz oldu mu Lou'ya âşık olduk bile.

Kitabı okuyanların felsefeye merakı, kitabın okurlarınca değerlendirilmesini kesinlikle çok etkileyecektir. Örneğin felsefe okumuş, felsefi kavramlara aşina insanlar kitabı tabii ki daha çok beğeneceklerdir. Örneğin Nietzsche ile Breuer arasında yürürken gerçekleşen ve zaten kitabın çözüm noktası olan o yürüyüş diyaloglarını okurken bunun Peripatetikler'in felsefe yapma biçimine benzemesini düşünmeyenler sanırım kitabı da tam olarak alımlayamayacaklardır. Dolayısıyla felsefeye uzak olanların ellerinde bir felsefe sözlüğü ile kitabı okumalarını öneririm.

Aslında çok fazla şey yazardım ama kitaptan yaptığım alıntılar sanırım her şeyi anlatacaktır. Bu sebeple uzatmadan, kitabı çok beğendiğimi, özellikle bir felsefi roman olması sebebiyle daha çok beğendiğimi belirteceğim ve noktalayacağım.
432 syf.
·6 günde·9/10 puan
Irvin David Yalom, Nietzsche’nin yaşamını ve fikirlerini analiz ederek okuyucuya aktaran felsefik bir roman yazmış. Eserde genel hatlarıyla ümitsizlik hakim. Yazar psikoterapiyi halka sevdiren biridir.

Evet dostlar "Nietzsche kırbaçlanan ata sarılıp ağladığında 19. yüz yıl henüz bitmemişti. Biz bu gün bir avuç insan, faytonları tartışmaya ancak başlayabildik."

Vivaldi - Four Season yada Farid Farjad eşliğinde mükemmel bir okuma yapılabilir. Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
140 syf.
HER ŞEYİ FAZLASIYLA ANLAMAK BİR HASTALIKTIR.

Edebiyatın psikoloğu olan, çağ açıp çağ kapatan, yeni bir tür oluşturup o türün bir mevsimi olan yazarın koltuğunun karşısındayız. Israrla kaçan aynamızı yüzümüze tutuyor. Bu eser bir tutum olarak, modern Rus toplumunun kaçınılmaz olarak ürettiği türden sorunların bir örneği. Rasyonel egoizm ve diğer tehlikeli totaliter ütopya vizyonları (ki vizyonsuzluğun alası) dünyanın hiçbir ikliminde, hiçbir çağında, MÖ, MS kendine yer bulamaz. Dünya daima zehir saçan kötülüklerle doluydu ve gitgide daha da kötü olacağına neredeyse şüphe yok. Her türlü dogmacılığı doğruyor bu kitabında Dostoyevski, acımasızca eleştiriyor. Zaten dünümüzü, bugünümüzü bir kolaçan edersek başımıza ne gelmişse bu dogmatizmden gelmiştir. Sosyal etkileşimlerden mahrum olan bir Rus'un Avrupa'ya geçişinden sonra düşünce dünyasında oluşan çatlaklardan sızan güneşin bir yansımasıdır bu eser bana kalırsa. Dünyayla ilişki kurma çabası içerisindedir, ancak başarısızlığı onu yerin daha da altına itmektedir.

Farklı renkler, diller, ırklar, etnik kökenler... Her birey iki türlü yaşam arasında sıkışmış ve bu sıkışıklığın arasında bir yaşam idame ettirme uğraşında. Yani bir nevi iki yüzü var, çelişkileri var, korkuları var, sanrıları, tanrıları yaa neler neler... İnsan bu görüntü itibariyle sınırlı, ruhsal bir varlık olarak sonsuzu temsil eder. Her zaman farkına varamadığımız gerçeklerimiz var. Bir bütün olarak zevklerin, üzüntülerin, iyilerin, kötülerin zaman içerisinde şekil değiştirebildiği, dozunun artıp azalabildiği garip bir döngünün içerisindeyiz. Normal bir insan başarı ve mutluluğu arzular ve bunun için çabalar. Bulunduğu toplumun içinde zamanla izole olduktan sonra sınırların, zincirlerin izin verdiği yere kadar üst üste binen olgulara hayat verir. Ne olabilir bunlar, efendime söyleyim, ırksal özelliklerin taşıyıcısı, kültürüyle, inancıyla, eğitimiyle, yaşam geleneklerini uygulayan bir uzantıdan ibarettir. Şimdiye kadar söylediklerim elbette bir genellemeden ibaret. İstisnaların kaideyi bozmadığı bir noktadayız. İnsan kendi ruh hali ve yaşama evreleriyle yukarıdakilerin tam tersi bir noktada olabilir. Elbette toplum bunu normalize edene dek durmayacaktır. Hayata karşı fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla hep bir talep içerisindeyizdir. Bir davamız vardır ona karşı. Emeklerimiz birer kanıt niteliğindedir. Çevremizdeki insanlar ise bu davada tanık olarak gösterdiklerimizdir. Bu taleplerimizin nihayetinde kazanılan miktar itibarıyla kesin olan mutluluktur. Benliğimiz öyle bir karmaşanın ve çelişkinin ürünüdür ki yıllar yılı emek verilen bir mutluluğun hükmü bile ona sahip olunduğu an tesiriyle birlikte nefsimizden uzaklaşacaktır. Gerçi bunu da genellemelere katabiliriz. Hatta bundan emin olabiliriz. Mutluluğun son kullanma tarihi onu açıp kullanmaya başladığımız ana tekabül eder.

Bir tavan arasından kendi deyimiyle yeraltından bir farenin fısıldadıkları bunlar. Okuruyla arasında kurduğu bir köprü. Dostoyevskinin karşısında olduğunuzu zannederken bir an karşıdakinin siz değil yine Dostoyevski'nin kendi silüeti olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü aslında sizin ne dediğinizle işi yok onun. Zaten olsaydı soru sorardı, çıkarım yapmazdı. Ya da çıkarımların yanına birkaç şüphe tohumu ekerdi. Okuyunca anlıyorsunuz ki onun sorunu kendisiyle.

Birkaç ana başlıkta toplamak gerekirse kendisinden duyduğu rahatsızlık ve bu rahatsızlığın verdiği kafa karıştırıcı ikilik, tutarlı bir “benlik” ve “öteki” çatışması ve duyguların belirsizliği, kitabın geneline yayılmış tutum ve kararlar. Diğer tüm insanlar gibi içsel bir hesaplaşmanın ürünü bu yazılanlar. Daha doğrusu bir mahkeme salonunu hayal edin. Sanık, avukat, hakim, katip, mübaşir, jüri, tanıklar... Bunların hepsi de Dostoyevski. Kitaptaki karakterimiz, zayıf, kırılgan, depresyonlar barındıran, hassasiyetlerinden doğan bir alçakgönüllülüğe sahip. Güvensizliği kendini aşıp dış dünyaya taşmış biri. Ancak dümdüz bakabilmenin de belirli bir getirisi var elbette. İnsan severse sever, nefret ederse nefret eder. Oysa yeraltı insanı kendisinin ve ötekinin arasında sıkışmıştır. Uyum sağlayamaz çevresine. Bunun farkında olmak ise asıl cehennemdir. Öyle ki; ''yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.'' demektedir yazar. Yeraltı insanının dış dünya ile kendisi arasında gitgellerden bir tortuya dönüşen paradoksları bir iç düşmanın doğmasına neden olur. Yani insanoğlu o an kendi kendisinin cehennemi olmuştur.

Kendi derinliklerinde toplumun sığ oluşundan doğan tahammülsüzlük, toplumun resmi bilinci ve dayatılan palavralara karşı güvensizlikle doludur. Yani zaten kendine olan güvensizliğine bir de topluma güvensizlik eklenince hayat anlamını yitirmiştir. Hükümsüzdür de.

Uzun zaman sonra tekrar okumak ne de iyi geldi. Yazarı daha iyi anlamak adına Bir Yazarın Günlüğü'nü muhakkak okuyun. Onu okuduktan sonra bu kitap farklı bir anlam kazandı.

Şengül Can'ın Devamsız kitabından bir şiirle bu inceleme burada biter. Kafanızı ütüledim, idare edin.

Gövdem parçalanmış gibi, iki dünya arasında mıydım ne?
Ruhum bir beden seçip içine gireyazsa.
Her gün gittim geldim dört saat yolla birlikte beş.
Evlerde odalarda şehirlerde sokaklarda hastanelerde.
Ateşin başına oturur gibi dizildik
Sonra tekrar tekrar.
Küller biriktirdim közler
Çevirdim çevirdim pişirdim dünyayı.
140 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Dostoyevski vs. Dostoyevski

Dövüş başladı. Kim yenecek? Raundların bitmek bilmediği bir zihin boksu izliyoruz. Hakem kim? O da Dostoyevski adında biri... Yeraltında gerçekleşen bu dövüşten kimsenin haberi yok, zira bu dövüş Dostoyevski'nin tam da beyninde gerçekleşiyor.

Aslında gayelerimize her zaman ulaşmayı istediğimizi belirten fakat zevkli olan kısmının ise gayelerimize hiçbir zaman ulaşamayacak olmamızı üstüne basa basa söyleyen bir dövüş. Aynı bir arabanın bir çizgi boyunca olmak üzere A noktasından B noktasına giderken her seferinde kalan yolun yarısını gidecek bir şekilde yolun sonuna ulaşmaya çalıştığında hiçbir zaman hedefine ulaşamayacak olması gibi.

Dostoyevski'nin kendisinin de dediği gibi ince otobiyografik detaylara ulaşıyoruz bu kitaptan kendisine dair. 40 küsür yaşlarında yazdığı bu kitapta önceki kitaplarını ses çıkarmamak olarak tanımlaması bu kitap ve akabininde gelecek kitaplarda nasıl cesur sesler çıkaracağını kanıtlıyor.

Çirkin olmayı kabullenmeyi, içinden geçen her şeyi çekinmeden yazabilmeyi, seçmemeyi seçebilmeyi, 19. yüzyıl insanının karaktersiz ve gerçekten aptal olmadan bir halt olamayacağını söyleyebilmeyi, 2x2=4 gibi basit bir matematik işleminden bütün matematik dünyasını, nicelikleri, kesin yargıları ve formülizasyonları sorguya çekebilmeyi başaran bir Dostoyevski vardı bu kitapta. Bize bir gün "nanik" bile deyişimizin formülize edilebileceğini fakat böyle olursa da bu hareketin samimiyetinin ve içerdiği sevgisinin hiçbir anlamının kalmayacağını belirten bir Dostoyevski.

Matematikle ve nesnel yargılara bu kadar kolay varılabilmesiyle, beyniyle ve yerin üstündeki bütün insanlara yöneltilen sorgulamalarıyla, gayelere hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamasının insana vermiş olduğu saf zevkle, hasta, kötü ve suratsız bir adam olduğunu kabul etmekle aslında "Kimsin sen?" sorusuna verilebilecek her türlü cevabı vermeye çalışma uğruna sanki bir çocuğun emeklemeyi ilk öğrenmesinin zorluğu misali atılan adımlarla, güzel, yüksek, sistem gibi kelimelere ve soyut kavramlara verilen sosyolojik ve bireysel bazda öneme dair eleştirileriyle Dostoyevski tam olarak yeraltında kendi dünyasını karıncaların o yeraltındaki devasa ve muhteşem yuvaları gibi kurmuş diyebiliriz.

Matematik ve 2x2=4 hakkındaki görüşleri, her duygunun formülize edilebilmesinin ihtimali açısından düşündükleri konusunda aklıma gelen ve çok yerinde sorgulamalar içeren Türk bir arkadaşın videosunu sizle paylaşmak istiyorum, matematiğe karşı bakış açınızı değiştirebilir : https://www.youtube.com/watch?v=p06VHmih-Yw

Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.

Dostoyevski bize bu kitabında kendi beyninin nasıl yeraltındaki bir karınca yuvasının karmakarışıklığına benzediğini ve bu dünyanın kurulabilmesi uğruna emekle yapmış olduğu sorgulamalarını haykırıyor bize.
133 syf.
·1 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Shakespeare'in hayatı, mutlaka okunması gereken kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Romeo ve Juliet, Othello, Hamlet, Macbeth ve Kral Lear gibi oyunların yazarı olan Shakespeare’in esas adı Şeyh Pir miydi ve gizli bir Müslüman mıydı? Hamlet'teki "To be or not to be" kısmının gerçek hali acaba "Töv be or not töv be" şeklinde miydi? Yoksa Shakespeare diye biri hiç yaşamadı mı?

Bu tür gerçekdışı iddialardan kurtulmanız için hazırladığım bu inceleme, aslında oldukça detaylı ve yeterli bir okuma rehberi olacak. Çünkü Shakespeare'den okuduğum 42 adet kitabı herkesin okumaya zamanı olmayacağını bildiğim için ben de en önemli bulduğum kitaplar konusunda bir okuma rehberi incelemesi yapacağım. Daha çok okurun faydalanabilmesi için 4 aylık bir emeğin ürünü olan bu incelemeyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Ayrıca Shakespeare ve kitapları hakkında aklınıza takılan şeyler varsa yorumlarda da bana soru olarak yazabilirsiniz.

Öncelikle Shakespeare diye biri gerçekten yaşadı mı? Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet kitabında Shakespeare'in aslında kim olduğuna dair bugüne kadar şu isimlerin ortaya atıldığı söylenmiş: Francis Bacon, Earl of Southampton, Lord Rutland, Sir Walter Raleigh, Earl of Derby, Earl of Oxford, Christopher Marlowe. Shakespeare diye birinin hiç yaşamadığını, onun esasında Francis Bacon olduğunu söyleyenler konusunda ise şöyle diyor Mina Urgan:
"Bu tür iddiaları ileri sürenlerin ya bilgisiz ya şarlatan ya da delirmiş olduklarını kabul etmek zorundayız." (s. 31)

Mina Urgan'ın dediği gibi biri olmak istemiyorsanız bir de biyografi yazarı Park Honan'ın Shakespeare: Bir Yaşam biyografi kitabında William Shakespeare'in tapularından arazilerine, oynattığı tiyatrolardan bağlı olduğu tiyatro kumpanyalarına, arkadaşlarından oynattığı oyunculara, eşlerinden çocuklarına kadar olan bütün bilgiyi görebilirsiniz.

Ayrıca Shakespeare neredeyse her oyunu için bir kaynaktan ya da eski bir hikayeden beslenmiştir fakat kitaplarına kendi Shakespeare özünü her zaman katabildiği için gerek çevirmen ve tiyatrobilimci Özdemir Nutku'nun onun için yazdığı önsözlerde gerekse de Shakespeare için yazılmış biyografi kitaplarında onun bu eserleri nasıl tekrar ele alıp kendi dönemine ve kişiliğine de özgün bir şekilde uyguladığını anlayabiliriz.

Romeo ve Juliet kitabı hakkında da çok küçük bir şey söyleyecek olursam, karanlık ve aydınlık, zamanın yavaş geçmesiyle hızlı geçmesi, aşk ve nefret, iyilik ve kötülük gibi zıtlıkların mücadelesinin olduğu bir atmosferde toy, bilinçsiz ve masum bir aşk anlatılırken mesela Shakespeare, olgunluk dönemi eserlerinden biri olan Antonius ve Kleopatra eserinde de siyasi karışıklıklar içerisinde daha detaylı, olgunca ve zor bir aşkı anlatıyor. Böylece Romeo ve Juliet bize hem erken dönem Shakespeare hakkında tüyolar veriyor hem de ileride kullanacağı psikolojik çözümlemeleri hangi kitaplarında ilk olarak denemeye başladığını söylüyor.

Romeo ve Juliet'in bize demeye çalıştığı şey de aslında şu: Aileleriniz sizin aşkınızı hiç istemese de bazen aşk uğruna ölmeye bile değerdir, çünkü en azından kendiniz için haklı bir mücadele uğruna ölmüşsünüzdür ve gözünüz arkada kalmamıştır. Ne Romeo Romeoluğundan ödün vermiştir, ne de Juliet Julietliğinden...

----------------------------------------

Bu kadar şey dedikten sonra sıra Shakespeare'in bütün kitaplarını okuduğum için önermeye hakkımın ve deneyimimin olduğunu düşündüğüm okuma rehberi kısmına gelsin.

Bütün kitaplarını okumayayım ama Oğuz Aktürk'ün en önemli bulduğu kitapları okuyayım sırası:
- Özdemir Nutku, Dram Sanatı (Tiyatro konusunda bir başlangıç bilgisi elde etmenizi sağlar.)
- Alfa Yayınları, Shakespeare Kitabı (Okumalarınız sırasında kronolojik bir sıra takip etmek istiyorsanız bu kitabı bölüm bölüm takip edebilirsiniz.)
- Hırçın Kız
- Titus Andronicus
- Aşk ve Anlatı Şiirleri
- Romeo ve Juliet
- Venedik Taciri + Olmak ya da Olmamak filmi (1942) ile Piyanist filmi (2002)
- Kral IV. Henry 1-2
- Windsor'un Şen Kadınları
- Julius Caesar
- Hamlet
- Soneler
- Othello
- Kral Lear + Kurosawa'nın Ran filmi (1985)
- Macbeth + Yumuşak Kalpler filmi (1949)
- Antonius ve Kleopatra
- Coriolanus'un Tragedyası
- Shakespeare için yazılmış biyografi kitaplarından en az 1 tanesi (Mesela bütün kitaplar okunduktan sonra Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet kitabını okumak gayet yeterli olur)

Böyle bir okuma sırası önermemin sebebi ise hem Hırçın Kız, Titus Andronicus ve Romeo ve Juliet gibi serbest dönem eserlerini tanıyacak olmanız hem Shakespeare'in yükselmeye başladığı dönem olan I. Elizabeth dönemi içinde yazılmış Venedik Taciri, Julius Caesar, Hamlet gibi eserleri okuyabilecek olmanız hem de olgunluk dönemi olan I. James dönemi içinde yazılmış Othello, Kral Lear, Macbeth ile Antonius ve Kleopatra gibi eserlerle tanışma fırsatınızın olması. Yani 42 kitaplık Shakespeare külliyatının tadını 15 kitap şeklinde okuyarak da alabilirsiniz diye düşünüyorum.

----------------------------------------

Ama eğer ki kronolojik sırayla bütün kitapları okumak istiyorsanız:
Veronalı İki Soylu Delikanlı
Hırçın Kız
Aşk ve Anlatı Şiirleri
II. Richard
Kral IV. Henry-1
Kral IV. Henry-2
Kral V. Henry
Kral VI. Henry-1
Kral VI. Henry-2
Kral VI. Henry-3
III. Richard
Kral VIII. Henry
Titus Andronicus
Yanlışlıklar Komedyası
Aşkın Emeği Boşuna
Romeo ve Juliet
Bir Yaz Gecesi Rüyası
Kral John'un Ölümü
Venedik Taciri
Windsor'un Şen Kadınları
Kuru Gürültü
Julius Caesar
Size Nasıl Geliyorsa
Hamlet
On İkinci Gece
Troilus ve Cressida
Soneler
Kısasa Kısas
Othello
Kral Lear
Atinalı Timon
Macbeth
Antonius ve Kleopatra
Yeter ki Sonu İyi Bitsin
Pericles
Coriolanus'un Trajedisi
Kış Masalı
Cymbeline
Fırtına
İki Soylu Akraba
Cardenio
Çifte İhanet Ya Da Dertli Âşıklar
Biyografi kitaplarından da Terry Eagleton'ın William Shakespeare, Mina Urgan'ın Shakespeare ve Hamlet, Park Honan'ın Shakespeare: Bir Yaşam, Talat Sait Halman'ın Türk Shakespeare ve Alfa Yayınları'nın Shakespeare Kitabı gibi ekstra kitaplarını okuyabilirsiniz.

İsterseniz yukarıda yazdıklarımı ve okuma rehberini daha detaylı olarak bir video şeklinde de izleyebilirsiniz: https://youtu.be/rGxh2RVjmNU

Dediğim gibi 4 aylık bir emek sonucu böyle bir okuma rehberi hazırlayabildim, bu yüzden daha çok okurun faydalanabilmesi için bu incelemeyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Ayrıca Shakespeare ve kitapları hakkında aklınıza takılan şeyler varsa yorumlarda da bana soru olarak yazabilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.
188 syf.
·Puan vermedi
William Shakespeare’in 400 sene önce yazdığı tregedyası. Hamlet aynı zamanda yazarın en uzun eseeri ve dünya üzerinde en çok oynanan tiyatrosu dur. Kitabın içindeki dram herkese dokunması bakımından etkileyici kılıyor
140 syf.
·2 günde·10/10 puan
İki bölümden oluşan bu eseri yazar sürgün dönüşü yazmıştır. Ana karakterimizin ıstırabı, insanların onu küçük görmesi, önemsememesi diyebiliriz. Eser 19. Yüzyılda yazılmasına rağmen günümüzde de aynı sorundan çoğumuz mustarip.

İlk eseri insanciklar çıktığında büyük bir yankı uyandırmış ünlü eleştirmen Belinski "Nur topu gibi bir Gogol doğdu" demiştir. Devaminda çıkardığı romanları beklenen alakayi bulamamış ve yazar kendi deyimiyle yeraltına çekilmiştir.

Çar I. Nikolay'ın kendisine ve olması da aynı döneme rastlamaktadır.

Rus yazarlar arasında Slavcı Batıcı ayrımı vardır. Dostoyevski de Çar I. Nikolay'ın
tüm üyelerine idam cezası vereceği Petraşevski Grubu'na üyedir.

Çar I. Nikolay bu yazarları idam etmek ister. Tam kurşuna dizecekken vazgeçer ve sürgüne gönderir , sürgünden on yil sonra bu eseri yazmıştır dostoyevski.

Genel itibariyle yoğun bir kitaptır. Okumaya yeni başlayanlara kesinlikle tavsiye edilmez. Onun yerine John Steinbeck kitapları daha isabet olur. Biraz daha okuma alışkanlığı geliştirilip öyle okunmalı.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 180,9bin okur okudu.
  • 5,5bin okur okuyor.
  • 76,2bin okur okuyacak.
  • 3.283 okur yarım bıraktı.