Muhyiddin İbn Arabi

Muhyiddin İbn Arabi

Yazar
9.1/10
711 Kişi
·
2.189
Okunma
·
583
Beğeni
·
10bin
Gösterim
Adı:
Muhyiddin İbn Arabi
Tam adı:
İbn Arabî, İbni Arabî, Muhyiddin İbnü'l Arabi, Muhyiddin Muhammed bin Ali bin Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî
Unvan:
Tasavvuf Bilgini
Doğum:
İspanya, 1165
Ölüm:
1245
Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560’da Mursiye (Murcia), İspanya’da doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı.

İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında 'Ahmed İbnu’l-Esirî' adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Hakkındaki kayıtlara göre İbnu'l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet'e çekilen İbnu'l-Arabi, halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır.

Endülüs'de bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182'de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilgi'nin akıl yolu'yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Bu senelerde 'Şekkaz' isminde bir şeyh'le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183'de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de 'Lahmî' isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur'an dersi aldı.

1184-1185'de 'Ureynî' isimli bir şeyh’le tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. 'Ureynî', Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar'da 'Martili' adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O’na:’Sadece Allah’a bak’ derken Martilî‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, 'Ureynî'’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir’ dedi.

Bu yıllar'da İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzünün İbn Arabi'nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir.

1189'da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii'nde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir.

Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyyet'ini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589'da (Hicri) Sebte Şehri'ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.

1196'da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198'de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu'nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200'de İlk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs'la sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye'de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve "Ruhu’l-Quds", "Tacu'r-Rasul" adlı eserler'ini yazdı.

1204'de Medine, Musul, Bağdad'da bulundu. Musul'da, "et-Tenezzülatu'l-Musuliyye" yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevî’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken "Risaletü’l-Envar" ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye'deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüzyüze gelince gizlice oradan kaçtı.Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı.Şam'da kendisinin Fütuhat'tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus'u kaleme aldı(627/1230). İbn Arabi bu eseri rüya'sında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. 638 de 22 R.Evvel’de (1239) Şam'da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindedir. 1516 yılında I. Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi'nin kendisine ait olduğu iddia edilen- 'bütün yüzyıllar yetişdirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak' mealindeki bir beyit yazılıdır.
Musa (a.s) :
- Ya Rabbi bizi cennette yaratsaydın da dünyanın mihnet ve belalarını, çeşit çeşit musibetlerini tattırmasaydın, bu bizim için daha hayırlı olmaz mıydı? dedi. Yüce Allah da:
Ya Musa! O dediğini babanız Adem'e yaptım. Fakat onun kadrini bilmedi. Tavsiyemi tutmadı. Ahdimi yerine getirmedi, bilakis bana isyan etti. Ben de onu cennetten çıkardım. Tevbe edip bana yönelince oraya iade edeceğimi kendisine vaat ettim. Onun zürriyetinden de tavsiyelerimi kabul eden ve ahdimi ifa edenden başkasını cennete sokmayacağıma yemin ettim. Benim ahdim zalimlere erişmez.
110 syf.
·Puan vermedi
Tasavvuf sevenler için okunması gerek bir hediye.Anlatım dili ve manâ olarak derince aktarılmıştır.Anlama yönü ise bizleri Allah yolunu görmemizi , bu yolda bizlere yardımcı olan "özün özünü'' görmenize nasip olan bir eserdir.Tasavvufun anlaşılması bakımından temel kavramlar ve fikirler sayfalarda bizlere sunulmuştur.Aynı zamanda kişinin kendini görmesi ve rabbini hakikat ile bilmesi yolunda vakıf olaması gereken hallere değinilmiştir.Eserin haritası olabilir şu alıntı sizlere ; Bilinsin ki, bir güzel sevgilinin güzelliğine bakılsa ve onun etrafına yüz binlerce ayna koyulsa o sevgili yüz binlerce görünür. Görüntüler, o aynaların kendi kabiliyet ve istidatlarına farklı farklı olabilir. Sevgilinin bir aynada görünen yüzünü görüp diğer yüzleri inkâr eden ârif değildir. Ârif olan hepsini kabul eder. Ârif sevgiliyi ayna ile de görür ayna olmadan da. Çünkü o bir sevgili ve bir tek yüzdür. Bu Hakk’ın bir yüzüdür. İlâh-ı mutlak hiçbir şeye sığmaz. Gönle de sığmaz. Hem nasıl sığsın ki, O her şeyin aynıdır ve kendisinden başka bir şey yoktur. Bu anlamda gönlün de aynıdır".
71 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kitabın giriş kısmında uzun bir inceleme yazısı var kitap içeriği hakkında, giriş yazısını okumadan kitaba geçmeyin yoksa pek bir şey anlayamazsınız.

Kitabın giriş kısmında yer alan inceleme yazısı yaklaşık 27 sayfa, kitap ise en az 17 sayfadan oluşuyor geri kalan da ise notlar var.

Burada da kitabın giriş kısmından faydalanarak bu incelemeyi yazıyorum.

Resâilü İbnü’l-Arabî adıyla 1948’de
Haydarabad’da yayınlanan 29 risâleden ilki olup adı Kitâbü’l-fenâ fi’l-müşâhede’dir. Bu risâle Michel Valsan tarafından
Fransızca’ya çevrilmiştir. (Le Livre de L’Extinction dans la
contemplation, les Editions de I’Oeuvre, Paris, 1984).
Bu risâleyi Fransızca çevirisiyle karşılaştırılarak Arapça
aslından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Avrupa ve Amerika’da İbn Arabî’nin eserlerinin Batı dillerine çevrilmiştir ve hakkında bir çok kitaplar yazılmıştır. İbn Arabî’nin bazı eserleri Türkçe’ye de
geçmişte çevrilmiştir.

Oldukça genel bir bakışla ele alınırsa bu risâle, adı öyle
olmasına rağmen, İslâm’daki tasavvuf yolunun (voie
ésotérique) incelenmesine ve metafizik bilgi alanına bir giriş
olarak değerlendirilebilir. Fakat bu risâle, özellikle tasavvuf
yolunun ve bu yola özgü vasıtaların, ister zâhircilik tarafından
ister felsefî akılcılık tarafından olsun, uğradığı saldırılara
karşı,
‘keşf’ olarak, bir nevi savunma gibidir.

Şunu belirtmeliyim ki, 1k'da kitapla ilgili yazılan incelemelerde kitabın ağır olduğunu bastırmışlar. Aslında ilk başı biraz ağır geldi bana ama sonrası gayet iyi gidiyor zaten topu topu 17 sayfa bu yüzden ağır olması da normal, az olmasına rağmen öz bir kitap olmuş...

Kitâbü’l-fenâ’nın yazma nüshaları pek çoktur Kitapta beş yazma nüsha ile karşılaştırılmış olan (Upsala II 16215; Berlin 2945; Manchester 1065; Paris 6640;
Nuruosmaniye 2406; bu son nüsha müellif nüshasından
istinsah edilmiştir, fakat eksiktir.) Haydarâbâd’ta 1948’de
Resâilü İbnü’l-Arabî adıyla yayımlanan matbû nüshada yer alan 1 nolu
risâleden yapılmıştır.

Kitapta yazarın üslubu ayrıca çok hoşuma gitti. Gerçekten kısa ama çok öz bir risâle olmuş :))
241 syf.
·Beğendi·10/10
Merhaba değerli inceleme okuyucuları..
Öncelikle belirtmeliyim ki bu incelemeyi yazmak benim için hiç de kolay değil.. yaklaşık bir ay gibi bir sürede ancak okuyabildiğim bu kitap hakkında tam ve doyurucu bir inceleme olamayacağını baştan belirtmek isterim.. Belki manevi anlamda büyük makamlarda olanlar okusa ne anladın dediklerinde daha çok şey anlatabilirlerdi bu Aşk bahsi üzerine sizlere.. Naçizane, dilimin döndüğünce okuduklarımdan anladıklarımı yazmaya çalışacağım.. kusurum vardır illaki, anlamadığım, yaşamadığım haller dolayısıyla anlatılanlardan idrak edemediklerim olduğu gibi.. şimdiden affola efendim..dilerim ki idraki geniş aşk ehli insanlar okusun ve bize anlatsın anlamadıklarımızı..
Aşk.. evet.. konu Aşk..
Aah min-el Aşk demişler.. yani aşkın elinden ne çektik manasına ahh etmişler kimileri..
Kimileri de '' Aşk imiş her ne var alemde gerisi bir kıl ü kal imiş'' diyerek aşkın harici ne varsa ilim adına fuzuli bulmuş kıl kadar demiş..
Yüzyıllardır en tatlı ama en de acı bahisler hep aşk üzerine olmuş.. hala da olmakta.. herkesin yolu aşktan sevdadan geçmekte iken her insan her hayvan hatta her zerrenin de aşktan yana payı bulunmakta iken bu evrende sorsak herkesin hissettiği şey farklı farklı, tanımladığı farklı farklı, aşk diye davrandığı söylediği şeyler farklı farklı..
peki nedir gerçekten aşk??
Hissedilen şeylerin aşk mı değil mi olduğu nasıl anlaşılır??
sonucu tezahürü gelişimi nedir??
Kin nefret, özlem hasret, iyilik ihsan vs vs bunlar aşka dahil midir?
neresindendir bu aşkın??
Aşığın hali nicedir??
İşte hepsi var bu kitapta..
Hak aşkı, İnsanın sevmesi, Allah'ın sevmesi nicedir..
var hepsi..
Akıl ve kalp bunun neresinde?? işte bu ayırdımlar da var..
Çok ilgimi çeken bir konudur ve çok okumuşumdur farklı yazarlardan ama çok rahat söyleyebilirim ki bu kitap hepsinin sanki ana kitabı.. bu kadar kapsamlı ancak bu kitapta buldum bazı şeyleri..
Bazı şeylere çok şaşırdım ilk kez okudum çünkü.. bazı yerlerde hah şimdi oturdu taşlar yerine dedim kafamda .. bazı yerlerde ise Somuncu Baba'nın Fatiha tefsirini Bursa Ulu caminin minberinden 7 mertebede anlattığı ve dinleyenlerin ilk üç mertebeden sonrasını anlamadan dinlediği gibi okudum ve dedim ki şu an anlamadım ama mutlaka her zerreme işledi bu bilgi ve gün gelecek açılacak şerh şerh ..
İlginç olan da şu idi Muhabbet Makamının Bilinmesi diye başlayan kitap Sahih Rüyaların Bilinmesi diye rüya ile bitti..
Aşk ve Rüya.. yine çıktı karşıma :)
Hz. Yusuf ve Züleyha..Rüya ve Aşk ın yaşandığı, ve Kur'an da anlatıldığı Yusuf suresi.. Kıssaların en güzeli denilen bahis..asla tesadüf değil birlikte bahsedilmeleri ..peki tam anladım mı?? Anlayacağım inşallah efenim :))
Rüya bahsinde çok çok çok ilginç bahisler vardı benim de bizzat şahit olduğum şekilde .. Rüya hayal hakikat ve doğa kanunlarına etkileri çok güzel anlatılmıştı.. Mübeşşirat kelimesinin deri anlamındaki beşer kelimesinden türetilerek müjde diye isimlendiği, bunun nedeni, onların insanın derisindeki yani beşeri suretin tahayyül ettiği veya duyduğu hüzünlü veya sevinçli bir kelime nedeniyle başkalaştığı doğa kanunu olduğu idi.. tahayyül ve hayatın giriftliği ve surete etkilerinin anlatımı çok ilginçti gerçekten.. Züleyha nın yaşlandıktan sonra gençleşmesi mucizesini bu minvalde düşünebiliriz aslında...sonsuz mümkünat içinde yaptığın tercih işte bu da kader dedikleri şey olsa gerek Butterfly effect..hayal ile mümkünata suret giydirmek işte bu da tabirci meselesi. .siz siz olun rüyanızı herkese anlatmayın efenim :) Bir de insanlar uykudadır ölünce uyanırlar mevzusu var bu da tıpkı rüya içinde rüya gördüğünün farkında olup rüya içinde uyanmak gibi..ki böyle rüya gördüyseniz rüyanın içinde anlattığınız rüyaya dikkat!! Aynen gerçektir :) Benim gibi rüya mevzuusuyla haşır neşir olanlara güzel sırlar anlatılmış Velhasıl..şifre bu dercesine..Bir sır daha var ki o da ilk vahyin rüya ile inmesi..direk kalbe inen vahyin ağırlık yapması konusu.. Ağır rüyalar görüp ağırlığı üzerinden atamayanlar varsa bilsin ki kalbe inen mananın ağırlığıdır o denilmiş..
Bol bol alıntı yapmaya çalıştım ki herkes anlayışı ölçüsünde hissesini alabilsin diye.. Okunmasını ise şiddetle tavsiye ediyorum.. Hele hele de farklı izanlardaki insanların okuyup inceleme yapması inanın büyük emelim..
merak edenlere şimdiden aşk dolu okumalar diliyorum efendim..
Bir de muhakkak Inception filmini izleyin..Di Caprio nun hatrına da olsa rüya ve gerçek hayat hayal ve rüyasını imar eden mimar vs çok ilginç gelecek emin olun :) Nolan bu işi çözdü de insanlığa da anlatmak için de çaba sarfediyor işte sağolsun :)
536 syf.
·Puan vermedi
Ilahiyat Fakultesindeki degerli bir hocanın okumamı caiz bulmadığı kitap..Tasavvuf,ışığı maddeye bağlanmış gönüllere ulaşmayan bir ilimdir.Görmek isterseniz görebilirsiniz ancak.İbadetin sevgiliyle hemhal olma halinin tadına eremeyenler,nereme ne girerse oruc bozulur 17saat bosa gider hesabiyla tasavvufun sırrına eremezler.Okuyun alacaklarınız varsa o size ulaşır zaten..
104 syf.
·79 günde
İbn Arabi, Fütühat-ı Mekkiyye adlı eserinde, bir sadeleştirilmiş eser olarak "Besmele ve Fatiha'nın Sırları" kitabı ortaya çıkmıştır. Kitap; Besmele terimi üzerinde ve Fatiha süresi hakkinda derin manalı bir bakış açısıyla, kelimelerin yapısı, ilişkileri ve önemi konusunda bir işaret gösterir, farklı bir bakış açısı ortaya çıkartır. Ekrem Demirli tercümesiyle, hassas çalışmasıyla; Litera Yayınları'nın kitaplaştırmasıyla okuyucuya ulaşan bir mana/arayış rehberidir.

"Allah'ın Isimlerdeki Sır" adlı 32. sayfadaki başlık altında bulunan paragraflardan biri söyle başlar: " Rabbin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin?" Arş Allah'ın gölgesidir.
224 syf.
·3 günde·10/10
Bir Müslümanın her daim ensesinde olan iki düşmanı vardır. Bunlardan birisi iblis, diğeri ise nefsidir. İblis insanın dış düşmanı, nefis ise iç düşmanıdır. Aslında kişi iç düşmanı yani nefsi kontrol altına alabilirse, dış düşman yani şeytanı da fazlasıyla üzmüş olur. Kişi nefsini dizginlediği ölçüde Müslümandır. Bunun için ise çok çetin bir mücadele gereklidir.

Bir röportajında Nurettin Yıldız hoca nefsi şöyle somutlaştırıyor; “Benzetmek gerekirse nefis Keban Barajı gibi sürekli enerji üretiyor. Bu enerjiyi trafoda kontrol edemeyen yanıp gidiyor. Yani Müslümanın vazifesi trafo olmak. Beynini trafo gibi kullanacak. Müslümanın vazifesi bu. Allah’ın bize verdiği irade de bunun için gerekli zaten. Dolayısıyla bir Müslümanın mücadelesinin adı, nefsini disiplin etme mücadelesi diye tanımlanabilir. Nefis her şeye yatkındır. Su, sel olduğu zaman afettir. Barajda tutulduğu zaman ise nimettir aslında. Allah Teala niçin cennetteki nimetlere karşı coşturmayı murad ediyor? Çünkü nefis bunlardan hoşlanıyor. Senin hoşuna gidiyor bunlar. Ancak eğer kontrol edemezsek o zaman da nefis çok büyük bir beladır. Şeytandan bile büyük bir bela. Çünkü bu senin bünyende. İki kaşının arasında. İki dudağının arasında. Sendenmiş gibi konuşuyor.”

Tasavvuf, nefis terbiyesini ön planda tutan bir görüş olarak çıkıyor karşımıza. Tasavvuf ehli bugüne kadar nefis düşmanını mağlup etmek için her daim çetin bir savaşa girmiş hep onunla. Her daim diyorum çünkü namaza başlamakla, umreye-hacca gitmekle tam olarak mağlup edilemiyor maalesef. Hayatın her alanında mücadele şart onunla. Bunun için de haram olan her şey ama her şeyden kaçınmak gerekiyor.

Her zaman nefsi terbiye cümlesini duyarız ancak nefsin ölümü cümlesini zikretmeyiz. Çünkü nefis insan yaşadığı sürece insanda yaşar ve öldürülemez. Örneğin sinirli bir yapınız var ise, nefsinize yada şeytana karşı sinirlenebilirsiniz. Çok konuşkan iseniz, Allah'ın hakikatlerini anlatmaya sarf edebilirsiniz enerjinizi. İnatçı iseniz, günahlara karşı inat edebilirsiniz. (Bu örnekleri çoğaltabiliriz) Bunun gibi bir takım özelliklerinizi hayırlı işlere yönlendirdiğiniz takdirde işte o zaman başarıyı yakalar ve nefsinizi dizginleyebilirsiniz.

Muhyiddin İbn-i Arabi (k.s) (Allah ondan razı olsun) bu eserinde nefsi terbiye etme yollarını ve bu sayede ulaşılacak makamları sıralamış. Kitabın içeriğine geçmeden önce yazarı hakkında birkaç bilgiyi paylaşmak doğru olacaktır sanıyorum.

1165 yılında Endülüs Mürsiye’de dünyaya gelen İbn Arabi, İslam Felsefesi’nin babası kabul edilen ünlü alim ve bilim adamı İbn Rüşd ile tanıştırılmıştır. İbn Rüşd’e hayran kalan İbn Arabi, kendisini tekrar ziyaret etmek istemiş ancak bir gece rüyasında İbn Rüşd ile aralarına bir perde çekildiğini görmüştür. Bunu aralarında ki meslek ve meşrep farklılığına yorarak, ilahi bir uyarı olduğu düşüncesiyle görüşmekten vazgeçmiştir. Bugün baktığımızda, İbn Arabi nasıl tasavvuf ve gönül ehlinin yıldızı ise, İbn Rüşd’de İslam Felsefesi olarak tanımlanan akılcı İslam akımının yıldızıdır. Bu bize, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” diyen peygamberimizi hatırlatmaktadır. Bu nokta da Ibn Arabi’nin Ibn Rüşd’e yakınlık duymasının dışa vurumu olarak şu sözleri de akla gelmektedir : “Hakikat, ister filozof tarafından keşif ve ilham yoluyla ifade edilmiş olsun, isterse mukaddes kitaplar tarafından telkin edilmiş olsun, ikisi müsavidir. Yeter ki hâl ve makama uygun olsun.”

Muhyiddin İbn-i Arabi’nin (k.s) yazmış olduğu ve Türkçe’ye çevrilen bir takım eserleri şunlardır;

Füsûsü’l-Hikem
El-Fütûhâtü’l-Mekkiyye
Harflerin İlmi
İlâhi Aşk
Marifet ve Hikmet
Haikat ve Tefekkür
Fenâ Risâlesi
Arzuların Tercümanı
Nurlar Risâlesi
Nurlar Hazinesi
Tedbirât-ı İlâhiye
Şeceretü’l-kevn
Endülüs Sufileri
Ehadiyet Risalesi
Mevakiü’n-Nücûm

İbnü’l-Arabî filozofların da isabetli görüşleri olabileceğini söyleyerek, “Hikmet müminin malıdır, onu gördüğü yerde alır” hükmünce bunları kabul etmenin gerekli olduğuna inanır. Özellikle filozofların hikmetli ve nefsi dizginlemeye dair beyanları faydalı sözlerdir. Hatta İbnü’l-Arabî, bazı filozofların dinsiz olduğu yolundaki iddialara karşı, “Bir kimsenin dininin olmaması onun her söylediğinin yanlış olmasını gerektirmez” cevabını verir (el-Fütûḥât [nşr.], I, 145-146).

Bütün okumuş olduğum alimlerde tespit ettiğim ortak nokta hemen hemen hepsinin eserlerini kendi nefisleri için yazmalarıdır. Nitekim İbn Arabi de, RİSALETU RUHİ'L KUDS Fİ MUHASABETİ'N NEFS (NEFİS MUHASEBESİNDE KUTSAL RUH RİSALESİ) eserinde şu sözlere yer vermektedir; “Ey dostum! Sana hitap ediyorum, Allah'a yemin ederim ki, asıl maksadım benim nefsimdir. Senin dikkatini çekiyorum, hemcinslerimi kast ederken kinayeli olarak kendimi hedef alıyorum. Nefse sürekli hatırlatmada bulunmaya ara vermemek gerekir. Çünkü nefis zelildir. Bu erdemi bütünüyle içselleşfirerek ilahi payı elde etmeye kendiliğinden eğilim göstermez.”

Sonuç itibariyle nefis ile mücadele etmek isteyen müminlerin başvuracağı temel kaynaklardan birisi olup, okunması şiddetle tavsiye edilir. İncelememizi bitirirken de yüce kitabımız Kur’an’ı Kerim’den nefis ile ilgili şu ayetleri ve Efendimiz 'in (sav) hadislerinden bazılarını paylaşalım.
*************************************************************
"O Allah ki, sizi bir tek nefisten inşa etti... " (En'âm, 6/98);

"Gerçekten nefis kötülüğü emreder." (Yûsuf, 12/53);

"Hayır, daima kendini kınayan nefse yemin ederim." (Kıyame, 75/2);

"Ey huzura eren nefis!" (Fecr, 89/29);

"Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz..." (Kaf, 50/16

************************************************************
Fedâle b. Ubeyd'in naklettiğine göre, Resûlullah (sav) Veda Haccı'nda şöyle buyurmuştur:

“…Mücahid, Yüce Allah'a itaat yolunda nefsinin isteklerine karşı mücadele eden kimsedir.”

(HM24465 İbn Hanbel, VI, 22; T1621 Tirmizî, Fedâilü'l-cihâd, 2)



Şeddâd b. Evs'ten rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Zavallı (ahmak) kişi ise nefsinin arzu ve isteklerine uyan (ve buna rağmen hâlâ) Allah'tan (iyilik) temenni edendir.”
(T2459 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 25; İM4260 İbn Mâce, Zühd, 31)



Hz. Âişe'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sakın biriniz, 'Nefsim habis oldu (kirlendi).' demesin. Ancak 'Nefsim lâkis oldu (içim daraldı).' desin!”
(B6179 Buhârî, Edeb, 100)



Huzeyfe'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav), “Mümin kişiye nefsini küçük düşürmesi yaraşmaz.” buyurdu. Bunun üzerine, “Kişinin nefsini küçük düşürmesi nasıl olur?” diye sordular. Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Gücünün yetmediği işlere kalkıştığı için birçok belaya duçar olur.”
(İM4016 İbn Mâce, Fiten, 21)

************************************************************

Cenab-ı Hakk bizleri ve sizleri şeytanın ve nefsin, kötülük ve azgınlıklarından muhafaza eylesin, bizlere dünya ve ahirette güzellikler ihsan eylesin.

Saygılarımla…
184 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Büyük Mutasavvıf İbn Arabi bu eserinde, adından da anlaşılacağı gibi ilahi aşk'dan bahsetmiştir. Eser, İbn Arabi'nin Futhuat-ı Mekkiye isimli 560 bölümlük kitabının 178. kısmıdır.

Aşk, sevgi, tasavvuf kültüründe çokça değinilmiş, önem verilmiş bir konudur. Öyle ki bazı mutasavvuflar aşk yaşamamış insanları talebeliğe kabul etmemiştir. Aşk sözcüğü Farsça "ışk" kelimesinden türemiş olup, tasavvufi literatürde gündelik kullanımın dışındaki anlamın üzerinde farklı şeylere işaret etmiştir.

İbn Arabi eserinde sevgiyi üç şekli ile tanımlamış ve açıklamıştır; ilahi sevgi, ruhani sevgi ve tabii sevgi. Beşeri sevgi olarak nitelenen insanların birbirlerine duydukları sevgi tanımlanırken, İbn Arabi'nin görüşleri çerçevesinde manevi bir yere koyulmuştur. Yani; İbn Arabi, beşeri aşkı da İlahi aşktan bir parça saymıştır!

Kitap ayrıca bu sevgi çeşitlerinin halleri, sevenlerin fiilleri, sevginin alametleri gibi konularda işin özü mahiyetinde bilgiler vermektedir. Bazı meşhur aşıklara ait menakıblara da yer verilmiştir. Eser oldukça kıymetli bilgiler içeren, okunduktan sonra dahi okuyucuyla bağını koparmayan bir kitaptır.

İşin inceleme boyutunu bir kenara bırakıp samimane konuşmak gerekirse; eser beni alt üst etmiş, günlerce düşünmeme sebep olmuştur. Allak bullak olmak tabirini tam manasıyla ruhuma yaşatmıştır. İdrak ederek, manayı kavrayarak okunduğunda insanın inceliklerine, derinliklerine, ruhuna tesir eden o manevi havayı solumak apayrı bir deneyimdir bana göre. Eseri okumayı değil, hatim etmeyi, kavramayı tavsiye ederim size. Üzerine düşünmeyi, tefekküre dalmayı öneririm. Eser zaten sizi götüreceği yeri gayet iyi bilmektedir. Akışa kapılarak ilerlemek gerek.
Ve Ey İbn Arabi, sen muazzam bir insansın !

Keyifli okumalar dilerim.
106 syf.
İbni Arabi'nin ayrıca kaleme aldığı böyle bir eser olmadığının bilgisini vermiş olayım. Futuhat-ı Mekkiyye ve Fususu'l Hikem eserlerinden aynı konuyu ihtiva eden bir kaç alıntının, anlam bütünlüğü içinde sunulduğu kitaptır. Bu alıntıları seçip çevirisini yapan ve sadeleştiren kişinin kimliği hakkında kesin bilgi olmadığı belirtilmiştir.

Kitap, Sadeleştirilmiş metin ve Orijinal metin olarak iki bölümden oluşmaktadır. Orijinal metin diye yayınladıkları, İbni Arabi'nin kendi kalemi, mürekkebiyle yazılmış olan orijinal metin olmayıp, yukarıda da belirttiğim gibi, kim olduğu kesin bilgi olmayan biri [bilgin bir zat] tarafından alıntılanarak çevirisi yapılmış metindir.

Bir solukta okunabilecek bir kitabtır. Konu olarak Allah'ın kudreti, zatı, isim ve sıfatları, alemler ve onların tesnifatı incelenmiştir. Mecburi terim kullanma gerektiği belirtilerek Allah'ın zatı Lahut alemi olarak isimlendirilmiştir. Burası anlatılamıyor, çünkü tam bir tenzih makamı olduğu kaydedilmiştir...

Burada kesiyorum. İçeriğe yönelik fazla bilgi vermek istemiyorum. Zaten çok kısa özet bilgi sunan bir kitap. Tadını kaçırmayalım.

İslamiyet'te "ledünni" denilen gizli, açıklanırsa yalnış anlaşılmalara ve fitneye sebeb olcak bilgilerin yazılıp konuşulması pek uygun görülmemiştir. Bu kabilden bilgiler alimler arasında ve hak etme aşamasına gelmiş güvenilir öğrencileri arasında müzakere edilmiştir. Bir kitapla bu konuların pek sağlam şekilde öğrenilmesi olanaksızdır. Alternatiflerini bulup okumakla nasiplenelim inşallah.
240 syf.
Vahdeti Vücud düşüncesinde olan İbn Arabi'nin, tasavvufi okumalara yeni başlayanlar için tehlikeli olduğunu düşündüğüm kitabıdır -ki İbn Arabi kendi düşünce sistemi yüzünden bir kesim tarafından tekfir de edilmiştir-. Kitapta 25 peygamberin her birinin hikmetleri, tecelliler bakımından neye tekabül ettiği, bugüne kadar alışık olmadığımız biçimde ele alınmıştır. Şerhi yapılmış bir eserdir, içeriği ağır olduğundan ben bu şerhlerin okunması taraftarıyım.
110 syf.
·Beğendi·10/10
Ramazan ın ilk günü bitirdim kitabı. An itibariyle demekki bazı yerleri okumak ve anlamak için kalıbın sindirim için efor sarfetmeden tüm gücünü kalp ve akla yönlendirmesi gerekiyormuş diye düşündüğüm bu hoş kitap için incelemeden ziyade bir kaç kelam da ben edeyim niyetiyle birşeyler yazacağım inş.
16 gün önce okumaya başlamışım. sitenin güzelliği her türlü kaydı tutması :) lakin zaman koşuyor adeta.ne çabuk geçti 16 gün..
110 sayfalık bu özün özü yani damıtılmış bir nevi, bilgileri okumam kolay olmadı açıkçası. bi bitiremediniz diyenlere ismi lazım değil (ismail yk :) )selam ederim bu arada :)
Beni etkileyen kısımları alıntı yaptım fakat değinmek istediğim bir kaç nokta var. İbn i Arabi Endülüs ve Şam da yaşamış bir Zat. şu halde gitmek istediğim ama gidemediğim bir yer olması hasebiyle çok üzüldüm açıkçası. inş Endülüs e yani ispanya ya gitmek nasip olur. Nitekim çok okuyan değil okuduğunu yerinde gören daha makbul zannediyorum.
Tercüme eden sadeleştiren İsmail Hakkı Bursevi ve Abdülkadir Akçiçek in de ruhları şad olsun büyük bir hizmet bizlere ulaşmasına vesile olmaları. .bu ilimler için ve aktarmak için bir ömürlerini verdiklerini görünce kendi adıma "ne yaptım ben bu yaşıma kadar kendime hizmet etmekten başka" diye ciddi esef duydum.ne bıraktık ardımızda değil mi insanlığa yararlı bir şey olarak??
İçerik anlamında kitapta silsile ve tekvinin anlatıldığı yerler çarpıcı..zan ile İlah kavramları mükemmel anlatılmış..
Damıtılmış özün özü isteyenler buyursun lar efendim..iyi okumalar anlamalar ve hazmetmeler diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Muhyiddin İbn Arabi
Tam adı:
İbn Arabî, İbni Arabî, Muhyiddin İbnü'l Arabi, Muhyiddin Muhammed bin Ali bin Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî
Unvan:
Tasavvuf Bilgini
Doğum:
İspanya, 1165
Ölüm:
1245
Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560’da Mursiye (Murcia), İspanya’da doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı.

İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında 'Ahmed İbnu’l-Esirî' adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Hakkındaki kayıtlara göre İbnu'l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet'e çekilen İbnu'l-Arabi, halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır.

Endülüs'de bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182'de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilgi'nin akıl yolu'yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Bu senelerde 'Şekkaz' isminde bir şeyh'le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183'de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de 'Lahmî' isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur'an dersi aldı.

1184-1185'de 'Ureynî' isimli bir şeyh’le tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. 'Ureynî', Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar'da 'Martili' adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O’na:’Sadece Allah’a bak’ derken Martilî‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, 'Ureynî'’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir’ dedi.

Bu yıllar'da İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzünün İbn Arabi'nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir.

1189'da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii'nde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir.

Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyyet'ini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589'da (Hicri) Sebte Şehri'ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.

1196'da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198'de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu'nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200'de İlk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs'la sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye'de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve "Ruhu’l-Quds", "Tacu'r-Rasul" adlı eserler'ini yazdı.

1204'de Medine, Musul, Bağdad'da bulundu. Musul'da, "et-Tenezzülatu'l-Musuliyye" yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevî’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken "Risaletü’l-Envar" ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye'deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüzyüze gelince gizlice oradan kaçtı.Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı.Şam'da kendisinin Fütuhat'tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus'u kaleme aldı(627/1230). İbn Arabi bu eseri rüya'sında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. 638 de 22 R.Evvel’de (1239) Şam'da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindedir. 1516 yılında I. Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi'nin kendisine ait olduğu iddia edilen- 'bütün yüzyıllar yetişdirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak' mealindeki bir beyit yazılıdır.

Yazar istatistikleri

  • 583 okur beğendi.
  • 2.189 okur okudu.
  • 149 okur okuyor.
  • 2.622 okur okuyacak.
  • 54 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları