Giriş Yap

Muhyiddin İbn Arabi

Yazar
9.1
1.297 Kişi
Tam adı
İbn Arabî, İbni Arabî, Muhyiddin İbnü'l Arabi, Muhyiddin Muhammed bin Ali bin Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî
Unvan
Tasavvuf Bilgini
Doğum
İspanya, 1165
Ölüm
1245
Yaşamı
Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560’da Mursiye (Murcia), İspanya’da doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı. İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında 'Ahmed İbnu’l-Esirî' adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Hakkındaki kayıtlara göre İbnu'l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet'e çekilen İbnu'l-Arabi, halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır. Endülüs'de bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182'de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilgi'nin akıl yolu'yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı. Bu senelerde 'Şekkaz' isminde bir şeyh'le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183'de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de 'Lahmî' isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur'an dersi aldı. 1184-1185'de 'Ureynî' isimli bir şeyh’le tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. 'Ureynî', Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar'da 'Martili' adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O’na:’Sadece Allah’a bak’ derken Martilî‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, 'Ureynî'’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir’ dedi. Bu yıllar'da İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzünün İbn Arabi'nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir. 1189'da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii'nde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir. Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyyet'ini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589'da (Hicri) Sebte Şehri'ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır. 1196'da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198'de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu'nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200'de İlk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs'la sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye'de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve "Ruhu’l-Quds", "Tacu'r-Rasul" adlı eserler'ini yazdı. 1204'de Medine, Musul, Bağdad'da bulundu. Musul'da, "et-Tenezzülatu'l-Musuliyye" yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevî’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken "Risaletü’l-Envar" ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye'deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüzyüze gelince gizlice oradan kaçtı.Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı.Şam'da kendisinin Fütuhat'tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus'u kaleme aldı(627/1230). İbn Arabi bu eseri rüya'sında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. 638 de 22 R.Evvel’de (1239) Şam'da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindedir. 1516 yılında I. Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi'nin kendisine ait olduğu iddia edilen- 'bütün yüzyıllar yetişdirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak' mealindeki bir beyit yazılıdır.

İncelemeler

Tümünü Gör
114 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
Biz var mıyız?
Muhyiddin İbni Arabi'nin okuduğum bu kitabında da yine VAHDET-İ VÜCUD kavramı görüyoruz. Daha önceki incelememizde bundan bahsetmiştik, okumayanlar için bırakayım: #160331932 Kitap öğüt ve nasihatla başlar. Aslında önce nasihatın ne olduğunu ve önemine vurgu yapılır daha sonra nasihat verir bize. Nasihatten sonra Felek kavramına vurgu yapar. İslâm'da felek çokça konuşulmaz ve araştırılmaz. Aslında günümüz için söylesem bunu daha doğru olur. Bilirsiniz ki felek "talih, gökyüzü, alem, dünya, kader, gök... vs." anlamlarına gelir. Mesela kişiye "feleğin mi şaştı" denildiği zaman dengen mi bozuldu kast edilir çünkü felekte en ufak bir şey tüm düzeni alt üst eder, evrenin dengesi bozulur. Arabi bize feleği ve feleğin neden yaratıldığı konusunda bir takım açıklama yapar. Feleği, gaye ile bağdaştırması da oldukça dikkat çekicidir. Feleğin varlığı konusunda şu ifadeler geçer: ... Resûlullah'tan (s.a.v) rivayet edilen şu kutsi hadisi delil göstermişler: "Eğer sen olmasaydın felekleri yaratmazdım." Bu hadisin anlamı haktır, (...) Gerçek anlamı şöyledir: "eğer sen olmasaydın" ifadesinde hitap, var oluş ve bozuluş alemindeki mahlukatın en şereflisi olan insan türüne yöneliktir. (s. 44) Demektedir Arabi. Ona göre felek dediğimiz bu koca evren insan türü için yaratılmıştır. Benim bir edebiyat hocam evrenin asla insan için yaratılmadığını çünkü insan denilen varlığı değersiz görürdü. Peki, neden halen genişlemekte olan evren yaratıldı? Evren basite asla alınamaz. Biz bu evrende zerrenin zerrenin zerrenin zerresiyiz. Bunu erkek kardeşimle tartıştığımızda kendisi bana 'evrenin böyle kocamın olması ve sırlarla dolu olmasının nedeni insanların araştırmasını sağlamaktır, çünkü insan dünyada olanları hep araştırdı buldu ve şimdi evreni araştırıyor.' Yani ona göre meraklı olan insanoğlunun araştırma yapması için bir uğraştır. Bense şunu düşünüyorum; Allah'ın yaratılış kudretini göstermek için var. Sizin de bir düşünceleriniz varsa lütfen yoruma yazın. Son konu olarak vahdet-i vücud'u görüyoruz. Ve bu sefer 'yok' luğumuz üzerine durur: "Bil ki: Sen, iddia ettiğin gibi sen değilsin... Bir başka sensin... Aklına hayaline gelmeyecek şekilde sensin... (...) Sen mevcut değilsin... Madum da değilsin... Yani: Ne var olmuşsun... Ne de yok... Kısacası: Ne varsın; ne de yok..." (s. 70) Görüldüğü vahdet-i vücud'u net bir şekilde görüyoruz. Allah ile bütün olmak. Ne varız, ne yokuz çünkü yalnızca O var. Düşüncesi hakim. VAHDET-İ VÜCUD kavramını
Mevlana Celaleddin-i Rumi,
Yunus Emre
gibi önemli şahıslarda da görmekteyiz. Bu konuyu eserlerinde fazlasıyla yer verirler. Bu konular oldukça derin ve uzun. Ben incelemeyi uzatmak istemiyorum. Yeri geldikçe incelemelerde yer veririz. Umarım faydalı olmuştur. Faydalı ve keyifli okumalar diliyorum. Selametle...
·
4 yorumun tümünü gör
Reklam
92 syf.
·
Puan vermedi
Vahdet-i Vücud
Kitabın böyle ince oluşuna bakmayın gerçekten ağır bir kitaptır. Tercümesini yapan Abdulkadir AKÇİÇEK de eserin kimi zaman zehir kimi zaman panzehir olacağına vurgu yapar. Eser hassas bir noktaya değindiği için kurcalamak sıkıntı yaratabilir. Peki nedir bu eseri hassas nokta kılan diye sorarsanız elbette cevap: VAHDET-İ VÜCUD Peki kelime anlamı nedir vahdet-i vücud'un? - tüm varlıkları Allah'ın parçası gören tasavvufi görüş - varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. tasavvufi bir görüş. varoluşun tek kaynağa bağlılığı Her ne kadar böyle kısa bir anlam vermiş olsamda aslında çok derin bir konudur. Kitabımızda ise şöyle geçer: VAHDET-İ VÜCUD; mana yolcularının, son durağı sayılır. Ondan öte, ne bir yol vardır? Ne de bir hal veya makam.. Bütün tarikat pirleri; müridlerini, ancak bu makama vardırmak için çaba harcarlar. Buraya varan bir mürid üzerinde, artık bir mürşidin tesiri olamaz. Çünkü her kulun, Allah ile öyle hali vardır ki; oraya hiç kimse giremez. Orada, ne bir peygamberin sözü edilir? Ne de Hakka yakınlığı malum bir meleğin.. *** Muhiddin Arabî bize bu VAHDET-İ VÜCUD'un kolay olmadığını ve "oldum" demekle bitmediğini belirtir. Ona göre hiçbir şey yoktur yalnız Allah vardır, bizler ise Allah'tan bir parçayız yani aslında yokuz. Varlık olarak yalnız Allah vardır. Bunu anlatırken Peygamberimiz "Bir kimse ki, nefsini bildi; gerçekten Rabbını bilen o oldu.." hadisinden yola çıkar. Burada sözü edilen nefsin ne olduğu da önemlidir. Elbette nefs ben'liğin olabilir. İçimizde bir ben'lik var ve bu ben'lik Allah'la birdir. Bu yüzden Peygamberimiz nefsini bilen Rabbını bilir demiştir. Muhiddin Arabî ise bu yolla "Enel Hak (Ben Allah'ım)" sözünü yanlış bulmaz. Peki kitabın adında geçen 'İrfan Aynası' ne oluyor diyecek olursanız, o da şöyle: Görüleceği üzere bu eser, baştan sona; tasavvufun en önemli mevzuu olan, VAHDET-İ VÜCUD, aynası üzerine sürülen bir cila terkibini anlatır. İyi bilinmeli ki: VAHDET-İ VÜCUD faslı, cihannüma bir aynadır. İş, bu manaya alınınca.. Bu tercüme, bir cilânın terkibini anlatan reçete hükmünü taşır. Anlatılan manalar nazara alınarak, eser: MİR'AT'ÜL - İRFAN adını almıştır. Yani: İRFAN AYNASI.. Eseri tabi ki bir incelemeyle anlamak asla mümkün değil. Öncelikle tasavvuf bilmek ve özellikle VAHDET-İ VÜCUD'u iyice kavramak gerek daha sonra okuyup anlamak iyi olacak. Açıkçası bu kadar zorlu bir eserle karşı karşıya kalacağımı hiç düşünmemiştim ama benim için çok güzel bir deneyim oldu. Bildiklerime yeni bilgiler eklenmiş oldu. Tabi anlamadığım ve kendimi eksik gördüğüm kısımlar olmadı değil, onları inşallah tamamlayacağım. Faydalı ve keyifli okumalar diliyorum. Selametle kalın..
2 yorumun tümünü gör
330 syf.
·
220 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
16 Mart 2020 tarihinin 02:50 saatinde okumaya başladığımız eseri, tam 220. günün sonunda nihayete erdirdik. Eserin her bir sayfasıyla tekamüle şahit olduk, sırları keşfettik ve seyrimizde yol aldık.Gerek dinlenmek, gerek desteklemek, gerekse anlattılanları sindirmek için bu eserle birlikte tam 18 eserin tedrisatından geçtik. Eserin tedrisatından geçmiş olmanın doğal bir neticesi olarak, çeşitli hikmetler dimağımıza nimet oldu, dimağımızdan çeşitli söz, şiir, deneme, öykü ve makale sudur etti. Biz de tüm bu armağanlara minnet ettik ve vefamızı kuşanıp her birini bu tetkikte itiraf ettik. Dile kolay; ömrümüzün tam 220 günü bu eserle geçti. Öyle görünüyor ki bundan sonrası da bu eserle geçecek... ... Eserin bu tercümesi, bütün tercümelerinin arasında en yalın türkçeye ve en sade üsluba sahip olanı. Her ne kadar mütercim donanım bakımından bir Ahmet Avni Konuk veya Ebu Âlâ Afifi yahut Ekrem Demirli olmasa da; kemalinin yeterince yüksek olduğuna şahit olduk ve kefil oluyoruz. ... Eser, malumunuz İbn Arabi’nin zirvesi. Bunu kendisi de eserinde bir çok kez vurguluyor. Biz buna ek olarak ifade etmeliyiz ki, bu eser tasavvuf felsefesinin de zirvesidir. Bizde tecelli eden hikmete göre, temeline sevgiyi almayan hiç bir yol, mistik bir anlayış sunamaz insana. Bu yol, ne kadar teslim olmayı gerektiriyorsa bir o kadar da akıl yürütmeyi gerektirir. Dolayısıyla İbn Arabi’yi anlamak için bir üstada diz kırıp üstadın şerhine kulak kabartmak yetmez. Anlayıcı adayı olarak önce gönlü arıtmalı, sonra arınan bu gönlü akıl ile parlatmalıyız. Böylece açığa çıkan sembolik akıl, sırlara ulaşacaktır. ... Felasife ehlinin dilinden konuşmak icap ederse denilmelidir ki: “çok yönlü anlatıma sahip olan bu eser, çok yönlü bir okuyucuya hitap eder”. Bu meziyetiyle muhataba bir ömür sürecek temeller ve kalıplar kazandırır ki bunlar da bir çok müşkilin otomat cevabıdır. Bu sebeple dogmalarını din edinmiş okuyucu kadar septisizmi Tanrı edinmiş zihin için de bulunmaz bir hint kumaşıdır. ... Hasılı kelam “Her ben sahibi, sorularını -en azından bir müddet- bu merada gütmelidir. Ve meranın sunduğu her bir nimetle kendini yenilemelidir.” Saygı ve sevgiyle.
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.47