Mustafa Kemal Yılmaz

Mustafa Kemal Yılmaz

YazarÇevirmen
8.0/10
2.910 Kişi
·
8,2bin
Okunma
·
5
Beğeni
·
779
Gösterim
Adı:
Mustafa Kemal Yılmaz
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
Doğum:
Mut, Mersin, Türkiye, 1980
1980 yılında Mut'ta doğdu. 2007 yılında Gazi Üniversitesi Bilgisayar Eğitimi bölümünü bitirdi. Mezuniyetinin ardından edebiyata ve çeviriye yöneldi. Yüksek lisansını ve doktorasını Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi Rus Edebiyatı kürsüsünde tamamladı. Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Leonid Andreyev, Arkadi Averçenko, Mihail Bulgakov ve Viktor Pelevin gibi Rus yazarlardan yaptığı çeviriler yayımlandı. 2013'te kızının doğumuyla birlikte çocuk edebiyatıyla tanıştı ve bu dünyanın parçası oldu. 2015'ten bu yana şiirli hikâyeler yazıyor. On yıldan fazla bir süredir Rus edebiyatı başta olmak üzere çeşitli konulara değinen yazılarını ve çevirilerini paylaştığı kişisel bir blogu var: sarapdumanlari.wordpress.com.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
492 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Yelena Bulgakova, onun son günlerinde, anılarına “Yatağının yanı başında yere koyduğum mindere oturdum,” diye not eder ve şöyle devam eder: “Bazen bakışlarıyla bir şey istediğini anlatırdı. Ağrı kesici mi, yoksa içecek mi, yoksa içecek bir şeyler mi istediğini anlamak için sorardım. Çoğunlukla istediği bunlar olmazdı. O zaman “seninkini mi istiyorsun?” “Üstat ile Margarita’yı mı?” derdim. Evet, anlamında kafasını sallar ve sadece iki sözcük dökülürdü dudaklarından:

“Yeter ki bilsinler, yeter ki…”


20. yüzyılın en önemli otoriterlik karşıtı romanlarından biri sayılan Üstat İle Margarita, ilk kez 1973 yılında, yazılmasından 33 yıl sonra basımı gerçekleşmiştir. Sovyetlerin türlü baskıları ve sansürlerine maruz kalan Bulgakov, eserinde geçen tek cümlesiyle sonsuza dek sürecek bir mesaj bırakır.
“Doğru yok edilemez.”


Bütün olarak ele alındığında Üstat ile Margarita gerçekten zor bir eser. Olaylar etrafında şekillenen karakterlerin fazla olması çevrilen sayfaları eziyete dönüştürdü ve birçok kez geriye dönüp tekrar okumaya sebebiyet verdi. Okumaya başlamadan önce rutin olarak incelemelere göz gezdirirken çoğunluğun pozitif yorumlarıyla “iz bırakmış” bir eser beklentisi zihnimde şekillenmişti. Bu sebeple oluşan beklenti, bitimine kadar kitap üzerinde bir gölge oluşturdu.

Profesör Voland kılığına girmiş bir Şeytan. Moskova'ya inen Şeytan, seçkin kimselerin yalancılığını ve yozluğunu gözler önüne seren bir takım entrikalar düzenler. Bu türlü oyunlar eser boyu kimi yerde güldüren, kimi yerde fantastikliği neredeyse her sayfaya boca edilip biraz da sıkan birtakım oyunlar...

İsa’nın çarmıha gerilişiyle Vali Pontius’un kararı ve romanını yazan “Üstat” ve onun aşkı Margarita’nın hikayesiyle fantastik bir dünyaya dönüşür Üstat İle Margarita.
20. Yüzyıl Sovyet Rusya’sına dair, İsa ve dönemine, mitolojiye dair bilgi deposu ister sizden. Bihaber iseniz sıkılmanız uzun sürmez. Kitabın istediği şeylere hakim olunmasa bile ince nükte ve hicivlerle harmanlanmış monologlar sizi başka gözle okumaya davet eder, etmeli, ve öyle oldu da.

Tarih, ahlâk, ilâhî adalet, cesaret ve korkaklık kitabın katmanlarının parçalarından ibaret. Özellikle “korkaklık” en çok beliren ve dikkat çeken unsurlardan biri. Toplumsal zayıflığa zemin hazırlayan korkaklık ve erk düşkünlüğü, kötünün yardımıyla, gerçeğe nüfuz eder. Gelenekselden yeniye yönelen tarihsel dönüşümün sancıları eserde güçlü bir şekilde görünür. 1930’ların Moskova’sının sosyal yaşamı, ilişkileri, düzen koyucuları, buna ayak uyduranlar ve uydurmayanlar ile birlikte canlı bir tablo olarak sunulur okuyucuya. İnsanlığın en zayıf yönlerini ve bunların dış faktörlerden etkilenişi ile kırılan yaşam noktalarını, inanç ve inançsızlık gelgitleri arasında sıkışmış kahramanlar özelinde gözler önüne serer Bulgakov. Erk karşısında korkaklığın bireyin sağ duyusunu ele geçirdiği durumlar Bulgakov’un girilmez alanıdır. Yergisel bir üst bakışla insanların kendi kendilerini düşürdükleri aciz durumla ince ince dalga geçer. “Korkaklık en büyük suçtur” savı Ha- Nostri yani İsa olmak üzere üst tabakadaki karakterler tarafından birçok kez dile getirilir. Korkaklığa mahkum edilen insanın kendi benliğini yitireceğini düşünür Bulgakov. Gelenekten ve eskiden koparılmaya çalışılmış, bu yolda “korku”yu en büyük silah olarak kullanmış totalitarizmi kendine prensip haline getirmiş otoriterlerin eninde sonunda yenileceğini, “tarih”e karışıp kaybolacağını belirtir Rus yazar. Öyledir de zaten, bir Millet köklerinden ne kadar koparılmaya çalışılırsa çalışılsın, “Yeni”leri kabul ettirmek için ne kadar zor kullanılmış olursa olsun, 100 yıl geçse de içinde eskiye özlem duyanlar, onu arayanlar mutlaka vardır ve olacaktır. Çokça tarihimiz geldi aklıma sayfaları çevirirken. Bulgakov’un anlatmak istediği o kadar gerçek bir şey ki, altını kazıdıkça sürekli doğruları buluyorsunuz.

Yabancı kal(a)madığımız hadiseler dizini geldi aklıma. Hani büyük bir ansiklopediyi açarsınız ya, onu okuyacak kudretinizin olmadığını düşünürsünüz ama tek sayfayı bile kurcalamak size haz verir, çünkü bazı şeyler tek sayfaya sıkıştırılmamıştır. Bütün bir tarih oradadır, 3000 sayfanın içinde. Bir milletin bütün kahramanları kendine genişçe yer bulur onda. Ama 250 sayfalık bir kitapta sadece birkaç kişi anlatılır, böyle kitapları devirip okumak daha kolaydır çünkü. Eğrisi doğrusu önemli midir? Değildir tabii ki. Değildir...

Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır sözünü idrak edemeyenler, kendi doğrularını başkalarına geçirmekte tereddüt etmezler. Çuvaldızı bütün her şeyiyle almak ‘zorunda’ olan toplum eleştirilir. Hayattaki en kötü şey olarak tabir edilir Korkaklık... Bütün sayfalara siner bu.

Pontius ve Üstat. 2000 yıllık bir zaman aralığı.

Pontius Pilateus İsa'ya engel oldu, onu öldürdü. Bulgakov’a da sistem ve yönetim engel oldu, eserlerini tahrif etti. İsa’yı öldürmesi için Pontius’u ikna eden Şeytan, asırlar sonra Moskova’ya indiğinde kimsenin aklını çelemedi çünkü zaten herkes, bütün toplum şeytandı!

Kitabın sonlarında yer alan Bağışlama Ve Ebedi Sığınak bölümünde Üstat ve Margarita arasında geçen lirik diyaloglar tek kelimeyle muhteşemdi. O bölüm için olsun okunur, katlanılır. Sabri Gürses’in ‘okuduktan sonra hiçbir şey aynı olmayabilir’ sözü ne kadar tesir eder bilemem ama, gözü açan bir eser olarak da kabul edilebilir Üstat İle Margarita.

Yeter ki bilsinler.
136 syf.
·Beğendi·8/10
Bulgakov. Yaklaşık bir ay önce ismini ilk defa duyduğum bir yazar. Gerçi ben de yeniyim Rus edebiyatında. Dostoyevski ile bile tanışmam yaklaşık 3 ay öncesine dayanır. Tabi bir hayli sevdim ülke edebiyatını ve yazarlarını. Tüm dünyadan çok farklı olsalar da yine de en çok benzedikleri insanlar biziz sanırım. Köylüleriyle, deyimleriyle, deyişleriyle, içsel dünyalarıyla. Belki de bu yüzden çok sevdim kendilerini. Puşkin’i, Gogol’u, Dostoyevski’yi si ve son tanıştığım Bulgakov ’yla beraber.

Bir gün abim Metin T./Duvar/ ‘nin bir yorumunu görüyorum. Diyor ki “Ruslar için önce Puşkin sonra Bulgakov gelir. Diğer yazarlar onlardan sonradır.” , “Gogol’dan da mı önce abi?” diyorum, “Gogol’dan da önce” diyor. Özellikle Rus edebiyatını ilişkin yorumlarına çok önem verdiğim abimin etkisi altında aklıma yeni bir yazar düşüyor, Bulgakov. Biraz araştırıyorum, merakım daha da artıyor. En son bu meraka dayanamayıp kitabı temin ediyorum hem de aldığım kitapları bitirmeden yeni kitap edinmeyeceğime ilişkin kendime söz vermişken.

Merakla beklediğim an dün akşam geliyor. Yeni bir yazarla tanışmak için hazırım. Zaten yeni nefeslere de ihtiyacım var. Aldığım kitaplarına bakıyorum. Köpek Kalbinde karar kılıyorum. Başlıyorum okumaya daha ilk sayfadan tanışmak için doğru kitabı tercih ettiğimi anlıyorum. Sayfalar ilerledikçe çılgın bir yazar buluyorum karşımda köpekleri konuşturan ve konuşmalarından da bu güzel hayvanların bizden neler çektiklerini anlattıran. Sonradan da insanlaştırıyor bu Şirkov denen köpeği. Zaten hikaye de buradan sonra hızlanıyor, enteresanlaşıyor ve daha eğlenceli hale geliyor. Bu arada yazarın ince ince eleştirdiğini söyleyen arkadaşlara sitem ediyorum. Fark ediyorum ki Bulgakov SSCB’yi ince ince değil doğrudan açık açık eleştiriyor. Hem de herşeyiyle. Yarattığı yeni kurumlardan, ürettiği ürünlere, çıkardığı kararnamelerden, değiştirdiği sokak isimlerine kadar.

Ve kitabın son bulmasıyla Bulgakov ile ilk sohbetimiz tamamlıyoruz. Yazmış olduğu diğer eserlerini de keyifle okuyabileceğim bir yazar olduğu hissiyatını alıyorum ilk tanışmamızdan. Görüşürüz Sn. Bulgakov bir başka güzel zamanda bir başka eserinde. Beni Bulgakov ile tanıştıran abime tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum.

Keyifli okumalar dilerim.
576 syf.
·8 günde·7/10
Son saniyede yetiştiğim Bulgakov etkinliği sayesinde hem Bulgakov'la hem de onun bu başyapıtıyla planladığımdan daha erken buluşma, tanışma fırsatı yakalamış oldum. Bu vesileyle etkinliğe katkısı olan herkese bir kez daha teşekkür ederim.

Eserle ilgili sitede çok nitelikli incelemeler yer aldığı için tekrara düşmekten özenle kaçınmaya çalışacağım... Eğer bu kitabın havuzuna bir kova su da ben taşıyabilirsem ne mutlu bana...

573 sayfalık oldukça hacimli bu eser, Bulgakov'un yazmak için 12 yılını, benimse okumak için bir haftamı aldı. Kitabı Can Yayınları'ndan okuyanlar, kapağı açar açmaz 43 sayfalık 'önsöz' mahiyetinde yazılmış bir sunumla karşılaşıyor. Bu sunumda yazarın yakın dostu Sergey Yermolinski'nin kaleminden yazarın hayat hikayesine şöyle bir girip çıkıyoruz. Özellikle benim gibi yeni tanışacaklar için yazara ve kitaba hazırlık noktasında çok başarılı buldum bu eklemeyi. Ben kitaba başlamadan önce okudum ama kitabı bitirdikten sonra bir kez daha okunabilir bu metin... Kitaba dair ufak tefek detaylar yer alsa da 'spoiler' adını verdiğimiz türden bir durum söz konusu değil. Bazen elime öyle kitaplar alıyorum ki, ön söz diye yazılan metinler kitabı kitaptan daha çok anlatıyor. Yahu madem bu kadar deşmek istiyorsun kitabı, bari girişe değil de kitabın sonuna koy da biz de faydalanalım! Neyse işte, incelemenin girişinde kitabın girişinden bahis açmış olduk:) Şimdi yavaş yavaş detaylara geçelim...

'Kitaptan çok etkilendin mi' diye sorarsanız, açıkçası hayatımın kitabı olmadığını bir çırpıda söyleyebilirim. Boyumdan büyük bir laf edeceğim ama, bana göre bir Rus klasiği değil... Sadece, Rus bir yazar tarafından kaleme alınmış, çeşitli toplumsal konuları hicivle yermiş, fantastik öğelerin ön planda olduğu akıcı, kolay okunan bir roman olarak özetleyebilirim kitabı.

Anlatım kolaylığı açısından kitabı iki ana bölüme ayırmak mümkün. İlk bölümde karakterleri tanıyor, olayların akışını takip ediyor, hikayeye gayet ölçülü bir şekilde ilave edilen tarih ve doğa üstü öğelerin de katkısıyla merak uyandıran bir okuma süreci içerisine giriyorsunuz. İkinci bölümde ise, ilk bölümdeki karakterler ve olaylar biraz geri plana geçerek yerlerini yeni karaktere ve yeni olaylara bırakıyor. Tabii ki bunların hepsi olay örgüsü içerisinde birbiriyle bağlantılı. Ancak kişisel fikrim, ilk bölümün ayağının yere daha sağlam bastığı, ikinci bölümde ise kitabın ayağının biraz yerden kesildiği, dengesini kaybettiği yönünde... Hani dedik ya Bulgakov kitabı 12 senede yazmış diye... Sanki bunun 10 yılını ilk bölüm için, 2 yılını da kitabın ikinci bölümü için harcamış gibi geldi bana:)

Benim doğa üstü öğelerin kullanımına olan bakış açım, böyle bir sonuca varmamda etkili olmuş olabilir. Kitaplarda fantastik öğelerin kullanımına karşı değilim tabii ki. Ancak bunu kullanan yazarların bu öğeleri kurguya nasıl işlediği çok önemli. Kitabın ilk bölümünde hikayenin doğa üstü tarafı beni asla rahatsız etmedi. Hatta uzun zamandır böyle bir anlatımla karşılaşmadığım için büyük bir keyif aldım okurken. Ancak kitabın ilk bölümünde bir kar yağışı gibi tatlı tatlı serpiştiren bu fantastik öğeler, ikinci bölüme geçer geçmez bir anda bir çığ haline bürünüp üzerime gelmeye başladı. İşte bu safhadan itibaren yazarın iki bölüm arasındaki bağlantı noktalarını kurmakta ya zorlandığı ya da acele ettiği ve neredeyse her sayfada 'DOĞA ÜSTÜ BUTONU'nu kullandığı izlenimine kapıldım. İşte bu fantastik öğeler, bu şekilde lavabo açacağı gibi kullanılmaya başlandığında, ben de başlarda aldığım o keyfi sonlara doğru alamadım maalesef... O gizemli karakterler bir anda karikatürize oldu gözümde (Örneğin Kara Kedi Behennot'un, Kötü Kedi Şerafettin'den bir farkı kalmadı)... Kitabın ana konusuna 'ikinci bir roman gibi' paralel devam eden Pontius Pilatus bölümleri de, yine kitabın sonlarına doğru ana konunun cıvıması nedeniyle o başlardaki ağırlığını tamamen kaybedip sıradanlaştı...

Ancak tüm bunlara rağmen kitap genel olarak temposunu hep belli bir seviyede tutmayı başarıyor. Böylece sonuna kadar siz de kitabın içinde kalmayı başarabiliyorsunuz.

--------------------------------------

Bunun yanında kitapta çok ciddi toplumsal eleştiriler de yer almakta. Özellikle günümüzde de çok sık şikayet ettiğimiz konulardan biri olan devlet görevinde 'liyakat' konusu, Bulgakov'un kitapta üzerinde en çok durduğu, tüm okları çevirdiği konuların başında geliyor. Çünkü Bulgakov'un kendisi de, özel hayatında bu konuyla bağlantılı olarak çeşitli sıkıntılar yaşamış. Yazdığı kitapları veya oyunları beğenmeyen, öyle ya da böyle yayımlanmasına engel olan insanlardan çok çekmiş ve kitabında en çok bu insanlarla hesaplaşmak istemiş.

Öyle ya, bizim hayatımız da ister özel, isterse devlet kurumu olsun bu insanlardan geçilmiyor adeta... 'Yahu kim bu adamları buralara getirdi, ne iş yapar bu insanlar?' diye sormaktan kendimizi alamadığımız o kadar çok olay yaşıyor, o kadar çok insanla karşılaşıyoruz ki... Hemen ilk aklıma geleni paylaşayım... Vakti zamanında ülkemizde yaşanan bir Soma faciası vardı. Bu faciadan zihinlerimizde kalıcı izler bırakan, Soma deyince aklımızda beliriveren ilk olay; devletin bilmem ne kurumunda bilmem ne müdürlüğü yapan bir adamın (ismi lazım değil), bulunduğu makamın ona vermiş olduğu yetkiye dayanarak bir maden işçisini herkesin gözü önünde tekmelemesi olmuştur... Bu belki uç bir örnektir ama bir yerden 'yetki' alan insanların, yeri geldiğinde bu yetkiyi nasıl kullandıklarına dair çarpıcı bir örnektir aynı zamanda...

İşte Bulgakov da kitabında bu türden insanlara karşı bir mesaj iletmek istemiş. Yani demiş ki, 'Kardeşim böyle adamların olduğu bir dünyada şeytana ne hacet!! Bu insanlar yüzünden dünyada şeytana yapacak iş kalmadı. Böyle bir ortama şeytan neden gelsin? Gelse bile, ortalığı karıştırmak için değil de ancak insafa gelip sorun çözmek için gelir bu saatten sonra...'

Zaten kitaptaki şeytan karakteri (Prof. Woland) ve yancılarına kanımızın bu denli kaynamasının arkasında yatan neden de onların bir anti-kahraman edasıyla bir anda şehre karışması, şehirde kaldıkları süre boyunca doğa üstü güçlerini kullanarak yaptıkları müdahaleler ve onlar şehirden ayrıldıktan sonra her şeyin sanki eskisine nazaran biraz daha iyi hale gelmiş olması değil mi?

-----------------------------------

Kitaptan öne çıkarabileceğimiz bir başka eleştiri de 'toplumsal dizayn' olarak özetleyebileceğimiz, 'eğer devlet isterse herkes her şeyi unutabilir' eleştirisidir... Çünkü bu konu da günümüzde yine topluma en çok dokunan konular içerisinde yer almaktadır... Bazen öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, kıyamet kopmuş gibi toplumun neredeyse tamamı, yani hepimiz aynı anda ayağa kalkıyor, isyan ediyor, hesap soruyor, sözümona sürecin takipçisi oluyoruz. Öyle bir an geliyor ki, işte bu isyan, bu hesap sorma, bu takipçilik bir anda sihirli bir değnek değmiş gibi ortadan kayboluyor. Sanki o olaylar hiç yaşanmamış gibi, sanki hiçbirimiz bundan etkilenmemişiz gibi oluyor...

İşte bu noktada her devlet mekanizmasının kendine has kavramları birer birer devreye giriyor. Nedir bu kavramlar derseniz; hasıraltı etme, medyayı susturma, gündem değiştirme, farklı konularda duyguları harekete geçirme, 'olay adalete intikal etti' deyip konuşma yasağı getirme, biraz daha günümüze getirirsek twitter, youtube gibi SM kanalları erişime kapatmaya kadar giden bir süreçtir bu... Eskinin deyimiyle, 'ne şiş yansın ne kebap:)'

İşte bu bir çeşit DİZAYN ETME durumudur. İşin sonunda topluma bir ayna tuttuğunuzda, toplumun öfkesinin de, sevgisinin de, isyanının da, takipçiliğinin de ne kadar genel geçer, saman alevi gibi olduğunu görürsünüz. Bu da başka bir isyan konusudur ya neyse... :)

Tabii Bulgakov bu durumu, yukarıda da değindiğimiz gibi fantastik öğeler ışığında yansıttığı için, hikayede yaşananlar yine uç bir örnek gibi görünür gözünüze... Oysa ki, oradaki geçiş sürecini alıp 'yaşanmış gerçek hikayeler' süzgecinden geçirip günümüze uyarladığınızda, neticenin çok da farklı olmadığı ortaya çıkar.

-------------------------------------

Hülâsa, ilk Bulgakov deneyimini aşağı yukarı bu izlenimleri edinerek tamamlamış bulunmaktayım... Günümüz dünyası ile karşılaştırmalı bir okuma yaptığımda her zamanki gibi isimlerin, şehirlerin, mekanların, binaların değiştiğini ama genel olarak manzaranın çok da değişmediğini maalesef rahatlıkla ifade etmek mümkün... O halde, günümüz insanları için söyleyeceğim tek bir söz, tek bir temenni kalıyor;

'Şeytanınız bol olsun arkadaşlar'

Herkese keyifli okumalar dilerim...
132 syf.
·5 günde·7/10
“Her şeyden habersizsin. Köpeği bıçak altına yatırıp, üzerinde deney yapan ve işkence eden düzeni ne zaman fark edeceksin? Seni sürekli “şey”ler için zorlayanlara gözlerini yumamazsın, uyanık olmak zorundasın.” Der gibi Bulgakov. “Söylediklerinizden tiksiniyorum ama ifade özgürlüğünüzü ölümüne savunuyorum” diye bir söz vardı sahibi mühim değil. İfade özgürlüğü ama hangi ifade özgürlüğü? Özgürlük bir görüşü veya bir tezi belirlenen temellere dayanarak anlatılırsa özgürlüktür. Bir toplumun dinine, değerlerine, inançlarına hunharca yapılan saldırı, bu tanım içerisinde yer almadığı gibi fitne tohumlarını ekmekten öteye de gitmez. Özgürlük, tarih boyunca insanoğlunun aradığı bir şeydir. Gerek coğrafi şartlarda, gerek siyasi ve toplumsal buhranların yaşandığı ortamda, gerekse kendi ruhuyla barışmayan bireyin “Kimsenin müdahalesi olmaksızın kendi özgür hür iradesiyle yaşayabilme” arayışıdır. Sürekli bir şeylerin değişmesiyle baş gösteren uyutma stratejisi işte bu özgürlüğün kısıtlanmasıdır. Özellikle medya, gazete, edebiyat döngüsü içinde boy gösteriyorsa, birileri çıkıp “Dur bakalım” diyor. Mizahla harmanlayarak, ince mesajlar veren o kişilerden biri Bulgakov.

Bir köpeğin gözünden acınası yaşamını; bir yandan da şehri ve şehrin insanlarını, Sovyet Rusya’daki genel yaşamın bize aktarmasıyla başlıyor kitap.

“Sizde her şey planlı ve sıkıcı. peçete şuraya, kravat oraya… Affedersiniz, lütfen, teşekkürler! Hayat bu değil! Gerçek yaşam bambaşka. Bütün bu davranış biçimleri işkenceden başka bir şey değil. Çarlık döneminde yaşamıyoruz ki!”

Stalin’in her fırsatta uyguladığı sansür eserin tefrikasını çok sonralara bıraktı. Bir gerçek var ki Stalin’in kalbi 1953’te durdu fakat Köpek Kalbi hala atmaya devam ediyor…
132 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Elinizdeki kitap sadece bir bilimkurgudan ibaret değil demekle başlamak istiyorum incelememe sevgili arkadaşlarım. Sovyet toplumunun bir eleştirisi, Bulgakov'un gerçekleri bir köpek aracılığı ile biz okuyuculara aktarmasıdır Köpek Kalbi.

Etkinlik nedeniyle birçok inceleme okudum kitap hakkında. Her birimizin fikirleri, kitaptan çıkarımları benim için çok önemli. Görmediğim, o an farketmediğim bir ayrıntıya rastlıyorum etkinliklerde yapılan incelemelerde.
Kitabın yasaklanmış olması zaten ilgimi çekmişti. Daha dikkatle okudum bu nedenle eseri. (1925'de yazılan eser ancak 1968'de yayınlanmış.)

Konu kısaca şöyle,
Ünlü bir bilim insanının sokakta bulduğu köpeği alıp, insanın erbezi ve hipofiz bezini nakletmesi ile başlıyor eser. Proletaryayı simgeleyen Şarik ve burjuvayı simgeleyen Filip Filipoviç var karşımızda. (Birçok kaynağa göre Filip Filipoviç Lenin'i temsil etmektedir.) İlk bölümü Şarik'in ağzından okuyoruz ve birçok eleştiri ile karşılaşıyoruz. Sokaktaki yaşamını, halkın tutumunu, proleterlerin yaşam biçimini anlatıyor konuşma aralarında Şarik. Bir bakıma köpek aracılığıyla hiciv yapıyor Bulgakov.
Yeni evindeki rahat yaşamına ve şımartılacak derecede iyi bakılmasına şahit oluyoruz Şarik'in.
Ve sonra her şeyin bir anda değiştiğini, doktorun yaptığı ameliyat sonrası köpek-insan olan Şarik'in nasıl kötü birine dönüştüğünü görüyoruz. Bu şartlarda dahi kendisine toplumda yer bulabiliyor Şarik tıpkı bu dönemde yaşayan insanlar gibi... (hayretle okudum bu kısımları)

Hem bir yergi hem de mevcut düzene en iyi yapılan eleştirilerden biri "Köpek Kalbi".
Çeviri hakkında da yazmak istiyorum bu kez. Yorumlarda ve araştırırken birçok farklı çeviri olduğunu gördüm. Her birinde farklı bir isimle Türkçeleştirilmiş köpek ismi. İş Bankası ve Tefrika yayınlarında Şarik iken, Kaknüs yayınları çevirisinde önce Topak (2002 çevirisi) sonra Sharikov olmuş. Tutku yayınevinde Boncuk iken Dedalus yayınevinde Tombik olmuş...
Ben yine modern klasiklerden okudum ve çeviri çok iyiydi. Bu nedenle Modern Klasiklerden okumanızı öneririm.
Yine çok beğendiğim, bitmeseydi dediğim bir eser okudum. Usta ile Margarita okuyarak etkinliği değerlendirmeye devam edeceğim. :)
132 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasiklerinde okuduğum en sıradışı eser olan Köpek Kalbi ilk okuduğum da bir şey anlayamayıp sıkılmıştır daha sonra tekrar okumaya başladım ve bu eser daha iyi kavrayıp daha kısa bir süre de bitirmiştim.Kitap konu olarak ise bir prof.dr Filipoviç tarafından sahiplenen Şarik adında bir köpeğin suçlu biriyle testis ve hipofiz bezlerinin değiştirilmesiyle köpeğin o suçlunun özelliklerinden olan ikiyüzlü ve arsız birine dönüşür.Prof.Dr. Filipoviç deneyden sonra hayal kırıklığına uğramaktadır ancak kitap sürpriz bir sonla bitiyor.Kitap o dönemin SSCB’sini tanımak için iyi bir eser.Yazar kitapta dolaylı olarak köpek üzerinden devletin bürokrasini eleştirmektedir.
Keyifli Okumalar Dilerim
132 syf.
·Beğendi·8/10
Avangart bir tarzı var yazarımızın. Yer yer deneysel yer yer yenilikçi... Tek nefeste tüketilen hayatlar gibi. Bir yanı huzursuz eder insanı bir yanı sadaka-i mutluluk. Üzerine sahifelerce edebi sohbetler edebileceğiniz bir kitap değil fakat tek cümleyle de açıklanamayacak kadar önemli. Köpek kalbi bir yönüyle insan zihninin bir ürünü de olduğu için fabldan çok öteye geçemiyor. Kıssadan hisse...
132 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Yazarın 1925 yılında yazdığı sansüre uğramaması adına bir sokak köpeği üzerinden bolşevik devrimi ile gelen rejimin uygulamalarına yönelik sosyalizm ve idealizmini eleştirdiği kitabıdır.Tabi Bulgakov'un politik düşünü ve kitabın kurgusunu düşününce sokak köpeği şarik karakteri üzerinden, kara mizah ve politik göndermeleri hasebiyle, 1987 yılına kadar Rusyada yayınlanamadığını anlamışsınızdır.

1917 Devrimi sonrası sovyetlerde yaşayan proleterya sınıfının içinde bulunduğu içler acısı durumu, köpek şarik henüz insanlaşmadan anlatmaya başlamıştır. Köpek Şarik insana dönüşmeye başladığında arsızlığını, ortak mülkiyet üzerinden sınıfsız ve eşit haklara sahip bir toplum yaratılma sloganıyla yola çıkıldığı halde, sonucun oligarşik bir düzen hakimiyetine ve baskıya dönüşmesini hicvetmiştir.

-alıntı-

"işin kötüsü, kalbi artık köpek kalbi değil... insan kalbi! hem de bir insanın sahip olabileceği en adi kalp."

" u u u u hu hu huhu uuu! ah bana bakın ölüyorum! son duamı uğulduyor tipi kemeraltında,ben de onunla birlikte uluyorum. bittim artık, bittim. halk ekonomisi merkez sovyeti çalışanları için yeterli beslenme yemekhanesinin önünde, kafasına kirli bir külah geçirmiş alçak bir aşçı kaynar su döktü üstüme ve sol böğrümü haşladı. adi herif, bir de proleter olacak! tanrım çok acıyor! kemiklerime kadar eritti kaynar su. şimdi uluyorum, uluyorum ama ne faydası var ki ulumanın? "
576 syf.
·8 günde·9/10
Kitapla ilgili o kadar doyurucu incelemeler var ki sitede (#27096478 , #27044040 , #26578551 gibi) ben de bir tane yazsam mı diye kararsız kaldım. Yine de bir kaç cümle de olsa düşüncelerimi dökmek istedim.


Kitap için Bulgakov'un şaheseri denilmiş pek çok yerde, ben de Bulgakov etkinliğinin finalini şaheser ile yapmak istemiştim.

Yine Bulgakov’a özgü mizahsal bir dil ile bol hicivli bir kitap olmuş. Bol karakterli, bol dalavereli, çok eğlenceli okunması kolay, zaman zaman anlaşılması güç, hem fantastik hem tarihsel, hem mizah hem toplumsal gerçeklik içeren bir kitap. (Little little into the middle.)

Öncelikle yazarın kitabı 12 yılda tamamladığını belirtmek istiyorum. 12 yıl boyunca yazmış, değiştirmiş, düzeltmiş, eklemiş, çıkarmış ve ortaya böyle bir kitap çıkartmış. Hayatının romanı diyebiliriz yani. Zaten Usta’nın da eserini yazdıktan sonra Massolit erkleri sebebiyle sıkıntıya düşmesi bakımından Bulgakov’u temsil ettiği rivayet ediliyor. Hatta Usta gibi Bulgakov da bir dönem müsveddelerini yakmış. :(

Kitaptan biraz bahsetmek gerekirse “şeytanın gerçekliği” sorgulanırken Moskova’nın orta yerinde birden şeytan Woland’ın belirmesiyle şenlik başlar. Memurların rüşvete batmışlıklarını, düzenin kokuşmuşluğunu tiyatral ve eğlenceli bir şekilde okuyucuya aktarır. Arkadan da Moskova halkının paraya, mala mülke düşkünlüğünü bir hokkobazlık gösterisiyle okura sunar.

Şeytan olduğu açıkca söylenmiyor ama söylenene kadar şeytanı hissediyoruz. Ama öyle bir şeytan ki bağrıma basasım geldi, o kadar sempatik. :) Woland ve ekibi bütün pislikleri ortaya saçıp göstermekle bir nevi kahraman olmuyorlar mı aslında? Sonra Margarita ve Usta’nın kavuşmasını sağlamaları, Usta’ya haksızlık edenleri cezalandırmaları insana bu nasıl şeytan diye sorgulatıyor. Ya da insanlar o kadar kötü ki şeytan bile iyi kalıyor yanlarında.

Kitapta salt iyi ya da salt kötü karakter olmamasını sevdim. Şeytan Margarita’yı Usta’sına kavuşturabilecek kadar iyiyken, iyi karakter Margarita ise sevdiğine kavuşabilmek için şeytanla işbirliği yapabilecek kadar kötü. Bilemiyorum belki şartlar doğrultusunda zaman zaman hepimiz biraz iyi, biraz da kötüyüzdür. İyilik ve kötülük ne açıdan bakıldığına göre değişiyor da olabilir. Ya da sonunda iyi bir amaç varsa kötülük kabul görebilir mesajı da verilmek istenmiş olabilir.

Kim neyi temsil ediyordu, ne ne için metafordu tam manasıyla çözdüm diyemem.  Zaten bunu çözmek adına epey uğraşan işinin ehli insan da olmuş. Arada kim kimdi diye geriye döndüğüm ya da olayı tam kavrayamadığım oldu. Usta ile Margarita’nın ilişkisinin iç burkan bir tarafı da yok değildi, Usta’nın eriştiği bilgelik ve kabulleniş hüzünlü geldi bana. Belki bir gün bu kitabı döner tekrar okurum. Tavsiyem bu masalsı hikayeyi ıskalamayın lütfen. Bulgakov size vampirlerin, cadıların, kedilerin yanısıra şeytanı dahi sevdirecek “Usta”lıkta yazmış. =)

Son olarak meraklısına, uzun fakat bir o kadar doyurucu bulduğum, kitap hakkında güzel detaylar barındıran alttaki linki bırakıyorum.

https://rusedebiyatiarsivi.org/...-usta-ile-margarita/
136 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Bu kitap bana göre daha çok, ne umduk ne bulduk kitabı olmuş.

Bu kitabı,öyle dümdüz doktor Frankenstain öyküsü gibi okuyabilirsiniz ,gayet mümkün çünkü çok sade bir dille adeta çocuk kitabı gibi yazılmış. İşte tam burda yazarımız Mihail Bulgakov ‘un keskin zekası devreye giriyor.

—Spoiler—

Köpek kalbi, siyasi hicivlerle dolu bir sistem eleştirisi kitabıdır. Bolşevik devriminin ardından Rusya’da siyasi zemin hazırlanmadan komünizmin gelmesiyle halkın yaşadığı zorluk, insan bedenine hapsolmuş bir köpek ile sembolize ediliyor. Orijinal kitapta sharik , Türkçe çevirisinde(benim okuduğum çeviride) Topak farklı çevirilerde Tombik olan köpeğimiz sokakta yaşadığı dönemde işçi sınıfının çarlık Rusya’sının boyunduruğundayken yaşadığı sefaleti, doktor ile tanıştıktan sonra ki süreçte yani 75 günde boğazından geçen yemeği 7 günde yemeye başladıktan sonra ki süreçte, ilk olarak duyduğu minnet ve ardından giriştiği hak arayışı Rusya’da Lenin’in iktidara geldikten sonra işçi sınıfının durumunu kara mizahla gözler önüne seriyor. Siyasi kısmı bir kenara bırakacak olursak Rus insanının çaresizliği,sefaleti, şartların zorluğu Bulgakov’un zekası ile birleşince ortaya gerçekten etkileyici bir kitap çıkmış.
Ayrıca yazarın Pavlov’un deneylerine de ince göndermeler yaptığı da gözümden kaçmadı.

Bulgakov etkinliğini düzenleyip bizi bu yazar ile tanıştıran arkadaşlara teşekkür eder, şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mustafa Kemal Yılmaz
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
Doğum:
Mut, Mersin, Türkiye, 1980
1980 yılında Mut'ta doğdu. 2007 yılında Gazi Üniversitesi Bilgisayar Eğitimi bölümünü bitirdi. Mezuniyetinin ardından edebiyata ve çeviriye yöneldi. Yüksek lisansını ve doktorasını Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi Rus Edebiyatı kürsüsünde tamamladı. Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Leonid Andreyev, Arkadi Averçenko, Mihail Bulgakov ve Viktor Pelevin gibi Rus yazarlardan yaptığı çeviriler yayımlandı. 2013'te kızının doğumuyla birlikte çocuk edebiyatıyla tanıştı ve bu dünyanın parçası oldu. 2015'ten bu yana şiirli hikâyeler yazıyor. On yıldan fazla bir süredir Rus edebiyatı başta olmak üzere çeşitli konulara değinen yazılarını ve çevirilerini paylaştığı kişisel bir blogu var: sarapdumanlari.wordpress.com.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 8,2bin okur okudu.
  • 322 okur okuyor.
  • 4.703 okur okuyacak.
  • 156 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları