Mustafa Soyuer

Mustafa Soyuer

Yazar
7.3/10
4 Kişi
·
15
Okunma
·
0
Beğeni
·
92
Gösterim
Adı:
Mustafa Soyuer
Unvan:
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni, Yazar
Doğum:
Tokat, Türkiye, 1980
1980’de Tokat’ta doğdu. Yükseköğrenimini 2002’de, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesinde tamamladı ve aynı yıl Zile Anadolu Öğretmen Lisesine Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı. Hâlâ, Zile Fen Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Öyküleri; Türk Dili, Türk Edebiyatı, Tahrir, Barbar, Acemi gibi dergilerde ve çeşitli öykü sitelerinde yayımlandı. İlk öykü kitabı “Ellerin Elime Değdiği Zaman” Kutu Yayınları etiketiyle yayımlandı. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Ne kadar da küçük bir dükkândı. Üç kişi yan yana sığmazdı. Ama bu küçücük dükkâna onlarca saat sığmıştı. Duvar saati, masa saati, kol saati. .. Bu kadar saatin arasmda insan nasıl olur da delirmezdi‘? Akıbeti müjdeleyen onlarca saat. . . Duvarlardan sarkan akrepler. . . Her yandan, tehdit parmağı gibi sallanan sarkaçlar. . . İnsanın ruhunu didikleyen horozlar... Ve cam tezgâh. . . Tezgâlrın üstünde küçük küçük tornavidalar, pimler, kurma kollan, saat camlan, ölüme kelepçe vurabileceğini zanneden deriden yahut demirden kordonlar. . . Ölümü düşündüren ne çok şey vardı bu küçücük dükkânda. Nasıl delirmezdi insan? Ya yelkovanlar. .. Ölümü kovabilirler miydi?
"Gidenin yeri gelenle dolmuyordu.Giden,içinde gökyüzü genişliğinde bir yırtık bırakarak gitmişti.Gelense ancak el kadar yamalıktı."
Susça... Evet, Susça... Susça yeryüzünün en çok konuşulan anadili. Sadece çaresizlerin ve yalnızların anlaşabildiği bir dil.
Yıllar yılı aynı karanlığı yürümekten bakıp usanmıştı. Yolun sonuna daha yeni ne bir ses nede bir ışık... Biteceği yoktu bu karanlığın. Vazgeçmişti artık.
128 syf.
Kitaptan alıntıdır.

Kadın, yatağından sıçrayarak uyandı. İlk, dudaklarına gitti elleri. Yerli yerindeydi dudakları. Gece lambasının sarı ışığı, bir ölü odası vehmi veriyordu odaya. Tuvalet aynasından safran sarısı, korkulu benzini gördü. Sonra iyice büyümüş, ıslak gözlerine baktı. Çok ağlamıştı. Yastığa işlemişti gözünün yaşı. İnsan rüyada ağlar mıydı? Ne berbat bir rüyaydı o öyle. Gerçek gibi.
“Boynumdan öp.” diyordu adam kadına, “Varsa eğer bir vebali benim boynuma.”
Öpecek gibi olmuştu kadın. Titriyordu etli dudakları. Nefesi bir daralıp bir açılıyordu. Öpse mührü bozulacaktı dudaklarının. Öpse kirlenecekti baharın masumiyeti baştan başa. Ama “Öp” diyordu adam ısrarla, “işte tam şuradan, şahdamarımın üstünden.”
Kimdi bu adam, nereden çıkmıştı? Çıyan yeşili gözleri ne korkunçtu öyle. İri burnu, çilli yüzüyle ne çirkin bir adamdı. Nereden tanıyordu kendisini de ta rüyasına kadar gelmişti. Bu nasıl tutarsız bir rüya idi böyle. Ne başı vardı ne sonu. Ne çok boşluk barındırıyordu içinde. Olaylar birbirinden tamamen kopuktu. Şimdi nasıl yormalıydı bu karmaşık düşü? Kime yordurmalıydı?
Bağ gibi bir yer… İlk bunu hatırladı kadın. Kimsecikler yoktu etrafta. Sanki bütün dünya güneşe göçmüştü. Sanki bütün kurtlar, kuşlar, börtü böcek bir yerlere saklanmıştı. Aynı zerdali ağacına vermişlerdi sırtlarını. Adamın avuçlarındaydı kadının elleri. Ne zaman, hangi cüretle almıştı ellerini avuçlarına? Rüyanın başını hatırlamıyordu kadın. Hatırlayamadı. O an, sadece kalbinin ellerinin attığını duyuyordu. İnce ince ter sızıyordu parmaklarının ucundan. Her boğumda yeni bir pişmanlık boğuluyordu. Adam çıyan yeşili gözlerini çekmiyordu kadının gözlerinden. İnatla “tam şuradan” diyordu, “şahdamarımın üstünden.”
Sesi dalıp çıkan dereler gibiydi adamın, dupduru. Yüzündeki çirkinlik sesine ve kalbine yansımamıştı her nasılsa. Yumuşacıktı sesi de kalbi de. Bir taşı bile ikna edebilirdi bu incelikle. Etten, kemikten ve duygudan yapılmış bir insan nasıl reddedebilirdi o incecik boynu öpmeyi.
Bir taş değildi kalbi elbet. İkna olmuştu. Adamın boynuna doğru uzattı dudaklarını. Tam öpecekken… Ağır bir pişmanlığın bağrına taş gibi oturduğunu hissetti. Birden çekti dudaklarını. Bu vebali sırtlanmaktansa varsın değmesindi o ince boyuna dudakları. Bilmesindi o hazzı. Oysa adam bütün masrafı kabule hazırdı: “Varsa eğer bir vebali benim boynuma.” Öpse miydi acep?

S:91-92
128 syf.
·16 günde·3/10
Pek benlik bir kitap değildi açıkcası.Elime almışken bitirmek istedim.Dili çok süslüydü,akıcıydı evet...Bazı cümleler hoşuma gitsede yarım kalmasın diye okudum bitirdim sadece.
128 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Tüüüüm gün evde olmayı özlediğimi düşünürken aslında hiç de özlememişim. Zaten ramazan diye dışarı da çıkamadım. En iyisi bir kitap aç Betüş dedim. Ve evet, karşısınızda Ellerin Elime Değdiği Zaman.
.
Öğle vakitlerinde okumaya başladığım öyküler az önce son buldu. Her birinde başka insanlara dönüşüp başka mekanlarda, başka hayatlar yaşadım. Bu benim en sevdiğim his. Sanırım bu nedenle de öykü kitaplarına ayrı bir sevgi besliyorum.
.
Satırları arasında gezmekten büyük keyif duyduğum, sıkıcı günümü güzel hale getiren bu kitap bu ayki @birkutukitapcom seçkilerindendi. Seçimlerini gerçekten seviyorum, hatta birkutukitap için ayırdığım bir rafım bile var kütüphanemde
.
Ayrıca kitabımı @hunharcaokuyanlarkulubu
#ayınhunharcatürkedebiyatı etkinliği için de okudum. Etkinliklere katılıp ayda en az 5 kitap okuyabilirsiniz 🤗
.
Güzel akşamlar
.
#kitap #book #okudumbitti #kitapyorumu #booksofbetinönerileri #booksofbetblog #booksofbetinkitapları #okudumokuyun

Yazarın biyografisi

Adı:
Mustafa Soyuer
Unvan:
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni, Yazar
Doğum:
Tokat, Türkiye, 1980
1980’de Tokat’ta doğdu. Yükseköğrenimini 2002’de, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesinde tamamladı ve aynı yıl Zile Anadolu Öğretmen Lisesine Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı. Hâlâ, Zile Fen Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Öyküleri; Türk Dili, Türk Edebiyatı, Tahrir, Barbar, Acemi gibi dergilerde ve çeşitli öykü sitelerinde yayımlandı. İlk öykü kitabı “Ellerin Elime Değdiği Zaman” Kutu Yayınları etiketiyle yayımlandı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazar istatistikleri

  • 15 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 5 okur okuyacak.