Naciye Öncül

Naciye Öncül

Çevirmen
8.4/10
1.063 Kişi
·
2
Okunma
·
0
Beğeni
·
164
Gösterim
Adı:
Naciye Öncül
Tam adı:
Naciye Akseki Öncül
Unvan:
Türk Eğitimci, Çevirmen
Doğum:
istanbul, Türkiye, 1920
NACİYE AKSEKİ ÖNCÜL, 1920 yılında Heybeliada’da doğdu. Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. 1942 yılında İngilizce öğretmenliğine başladı. 1946’da, Columbia Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden yüksek lisans diplomasını aldı. 1972 yılında öğretmenlikten emekli oldu. 1963’te Amerikan Edebiyatı Hikâyeler Antolojisi başlıklı derlemesini yayımladı. Virginia Woolf, Emily Brontë ve Nathaniel Hawthorne gibi önemli yazarların kitaplarını dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
392 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Kitabı bitirir bitirmez bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Yahu ben ne okudum böyle vay be! dedirten cinstendi. Unutulmaz kitaplar arasına girdi benim için. Tartışmasız okuduğum en iyi klasiklerdendi. Kitapta ana tema olarak mükemmel bir nefret, intikam olgusu işlenmiş. Ve bana göre bu bütün duyguların önüne geçmişti. Okurken atalarımızın "Acıma yetime, döner koyar g..." atasözü aklıma geldi sık sık.
---Spoiler---
Küçükken aileye evlatlık olarak alınan Heathcliff ile, ailenin küçük kızı Cathy arasındaki arkadaşlığın zamanla aşka dönüşmesini ve sonra Heathcliff'in hırsını, kötülüğünü, nefretini ve bolca hastalıklı düşüncelerini okuyorsunuz. Aslında kitapta ki bütün karakterler itici ve bir o kadar da bencildiler. Buna karşın hikaye de bir o kadar akıcı ve etkileyici idi.
İki Şehrin Hikayesi nasıl o zaman ki Fransa'yı mükemmel bir sekilde aktarıyorsa, Uğultulu Tepeler de bir o kadar güzel İngiltere'yi anlatıyordu.
Ah, Heathcliff kitabın sonuna kadar başına cok kötü olayların gelmesini, bir an için hırsının bitmesini ve yerini pişmanlıklarının almasını bekledim ancak ölürken bile mutlu oluşun beni hayalkırıklıgına ugrattı. Iki aileyi birden mahvettiğin halde ölürken biraz olsun acı çekmeni isterdim ancak sevgili yazarımız sana böyle bir son vermemiş ne yapalım :). Son olarak kitapta ki en sevdiğim karaktere değinmeden geçemeyeceğim. Edgar Linton, Bence kitaptaki en iyi kalpli, naif, çok iyi bir eş ve çok iyi bir babaydı. Catherine ile olan baba kız ilişkisini gıpta ederek okudum.
500 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle, Emily Bronte'in ne yazık ki yazdığı tek kitap olan ve muhteşem ötesi diye tanımlanabilecek bu kitabı okurken çok üzüldüğümü bildirmek isterim. Hayır kitabın içinde yazılanlara üzülmedim. Ben, Yazarın bu ilk kitabını yazdıktan bir yıl sonra ölümü nedeniyle, Dünya Edebiyatının ve dolayısıyla da kitap severlerin neler kaybetmiş olduğunu düşünerek üzüldüm. İlk kitabı olarak böylesine muhteşem eser yazan genç bir yazar, eğer daha uzun süre yaşamış olsaydı kimbilir neler yapardı, bizlere okunacak kaç tane daha muhteşem eser bırakırdı diye düşünerek üzüldüm.

Bugüne kadar okuduğum, kısa veya uzun yazılmış, sayısız dünya klasikleri içinde, bu kitap kadar akıcı, bu kitap kadar sürükleyici ve aynı zamanda da kapsamlı olanına rastlamadım.

Kitapta yazar, bir anlık acıma duygusunun yol açtığı olayları anlatırken, başta hastalık derecesindeki aşırı sevgi olmak üzere, aşk, nefret, iyilik, kötülük, dostluk, düşmanlık, sadakat, korku, intikam, hata , pişmanlık, zayıflık, güçlülük, .. vs. gibi temaları muhteşem bir şekilde işliyor. Bütün bu duyguları içeren hikayeyi müthiş bir şekilde kurgulayıp elinizden bitirmeden bırakamayacağınız bir sürükleyicilikle bize yansıtıyor. Olayların anlatımında, özellikle bütün karakterleri tanıyan ve olayların tamamının içinde olan bir kişinin kullanılmasının da, bu sürükleyicilikte ve kitabın daha kolay okunmasında, büyük pay sahibi olduğunu düşünüyorum.

Kısaca, büyük bir yetenek sahibi usta bir yazarın kaleminden çıkmış bu muhteşem eserin, mutlaka ama mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum. Böyle bir eseri hatırlatarak, okumama vesile olan 1K' da ki kitapsever dostlarıma da ayrıca binlerce teşekkür ediyorum.

Son cümle olarak, keşke yazar daha uzun yaşasaydı ve bize okuyacağımız daha çok eserler bırakabilseydi diye de çok üzüldüğümü tekrar bildirmek istiyorum.
500 syf.
·Beğendi·9/10
Bu kitabı okuyacak olanlara uyarımdır!

Ölümsüz bir aşkın, olağanüstü tatlılıktaki bir sevginin, sarsıntılı bir sadakatin, insanı ölüme terk eden bir ihanetin, uzun süre planlanacak olan bir intikamın gölgesini sayfayı her çevirişinizde ürpere ürpere hissedeceksiniz.
500 syf.
·Puan vermedi
Dünya edebiyatı eserleri içinde en sevdiğim ve bendeki yeri en ayrı olan kitaptır. 6 yıl önce okumuştum. Depremden önce. Ve bende bıraktığı izlenimi size aktarmam gerçekten zor. Sadece bi aşk kitabı denemez asla. O nefret ve aşk ile dizayn edilmiş bir şaheser benim gözümde. Mükemmel bir dünyaya adım atıyorsunuz kitaba başladığınızda her kitap bir dünyaysa bu kitap bin dünya. Sözün özü, şiddetle tavsiye ederiim. Okuyun, okutturun.
500 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Uğultulu Tepeler, bir tarafta hırçınlığıyla ünlü Catherine ve diğer tarafta yaşadığı sert koşullar sebebiyle katılaşmış, başkalarına olduğu kadar kendine karşı da acımasız olan Heathcliff’in vahşi bir nefretle körüklenen aşklarının hikâyesi.
''Kitapların çoğu , beynime kazılı , yüreğime yazılı benim ! ''
500 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Bir solukta okuyabildiğim nadir klasiklerden sanırım. Dili mükemmel, kurgusu mükemmel. Karakterlere gelirsek onlar mükemmelin tam zıttı durumdalar. Zaafları olan hatta biraz da hastalıklı. Kitabı muhteşem yapan da bu sanırım. Ne kadar hastalıklı olursa olsun, hatta ne kadar hastalıklı olursa o kadar çok büyüyor sanırım 'aşk' denen duygu. Zayıf, şımarık, hırslı, hatta düpedüz kötü insanlar, belki de tarihe geçecek masalsı aşkların daha çok hakkını veriyorlar.
408 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Emily Bronte “Uğultulu Tepeler”. İpucu vermeden, açık etmeden nasıl fikrimi beyan ederim diye düşündüm, düşündüm düşünmesine de, fikrimi sakınarak bahsetmek istediğim bir kitap değil bu, bilakis kalemimi özgürce oynatmak istiyorum. Yani tercihe göre yazdıklarımı buradan sonra, okur ya da okumazsınız.. Bronte’nin 1840’lı yıllarda yazdığı Victoria dönemi eserinin, arka kapakta “orta sınıfın yükselişini de simgeleyen ve gelmiş geçmiş en büyük aşk romanı” olduğuna değinilir. Bu kısmı, aşktan ne anladığınıza göre, değişir. Tabi yükselişten de..
İki komşu çiftlik, her iki çiftlikte bir kız bir erkek/ bir kız bir erkek ikişer kardeş, onlara ek evlatlık alınan Heathcliff karakteri, kitabın ilk yarısının ana kadrosunu oluşturuyor. Aynı evde büyüyen evlatlık ve Catherine, birbirine düşkün iki çocuktan gençliğe geçtiklerinde, kadın başkarakter, tercihini sevdiği adamdan değil, yan çiftliğin oğlundan yana kullanır, bunda da herhangi bir baskı yoktur. Kendine çok daha yakışan bir eşleşme olduğu kanısındadır, hem kültürel hem maddi. İkilinin asabi, kötücül karakterleri kitaba satır satır kasvet olarak akar. Heathcliff intikam duygusuyla “sevdiği kadından değil, kocasından” onun görümcesi isabella’i kandırıp evlenir. Maksat sadece işkence etmektir, ki bunu gerçekleştirirde. Onun eşine davranış şekli, ondan bahsederken kullandığı kelimeler vs okurken çok sabrımı zorladı. İki çiftlik arasındaki coğrafyada geçen eser, zaten yer olarak tamamiyle izoledir, emektar hizmetçinin başka bir hizmetçiyle karşılaşmasını aktardığı kısa kasaba sahneleri dışında, karakterleri hiçbir zaman kalabalıklar içinde görmeyiz. Bu bağlamda orta sınıfın yükselişini temsil etmesini de anlamlandırmakta güçlük çektim, zira balolar, partiler, sosyalleşme amaçlı konuk ağırlamalar, keza giyim kuşam vs diye giden bir sınıf atlama listesi, veri olarak yok elimizde, konu edilen paranın el değiştirmesiyle sınırlıysa onu bilemeyeceğim. Hemen hemen tüm hikaye, hizmetli Nelly ağzından aktarılır, ikili üçlü diyalogların akışa katkısı yok denecek kadar azdır. Bu özellik de okur ve eser arasında soğuk bir alan yaratır. Karakterler birebir iletişim halinden uzak olunca, az ya da hiç olmayan içses yoksunluğu, kasvet duygusunu perçinler. İklim koşulları dahi buna uygundur. İsmiyle müsemma “Uğultulu Tepeler”.
Şiirsel aşk, büyük aşk, gelmiş geçmiş en büyük aşk, öyle mi gerçekten?. Tema okuyucuya, aşk diye kodlansa da, bana göre ölüm. Neredeyse tüm karakterler kelebek gibi, herhangi bir sebep dahi gösterilmeksizin ölüyorlar. Yo hayır bi salgın hastalık da söz konusu değil, muhtemelen buna sebep keder. Şayet kederden ölünüyorsa, bu kitapta bolca var. İkinci yarıda ise karşımızda kuzenler var, ilk yarıda karakter kadrosunu oluşturan liste, erken ölümlerin haricinde devam eder. Doğan çocuklar büyür ve ilk kalıp yinelenir. Yine iki çiftlik yine yine yine, bu tekrarlanan kalıptan, hatta yine şımarık, huysuz, asabi vs diye giden karakter özelliklerinden de hoşlandığım söylenemez. Çağdaş bir eser olsa, kuzenler arası bu denli aşklaşmaya dokunmasını, eyvahlar olsun, ensest ilişkiden aşk mı olur derdik, lakin dönemin koşullarıyla değerlendirip diyemiyoruz. Bir de Heathcliff’in sevgilisinin mezarını açması vs var ki; ona da nekrofil demek mümkün olmuyor. Sonuç itibariyle sempati duyup, sevebileceğiniz, evet aşk dediğin böyle olmalı diyebileceğiniz bir eser olur mu? Benim için olmadı. Çok daha esaslı bir sorum var, hem kendime, hem size. Şayet yazar, kadınların koşullar gereği hiç eser veremediği o dönemde yazmış olmasaydı, hayatı da neredeyse kitap gibi izole ve bilinmezler içinde karanlıkta kalmasaydı, eserin basılmasının hemen ardından ölmeseydi (evet ardışık sorular).. Bu kitap bir klasik olur muydu? Bu niteleyene göre değişen hikaye “gelmiş geçmiş en büyük aşk” olur muydu?
Saygılarımla..
500 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Bir kere kitapta mükemmel, romantik bir aşk bulacağınızı sanıyorsanız çok yanılırsınız. Çünkü bulacağınız tek şey huzur bozan insanlar ve gerisinde getirdiği şeyler olacaktır. Aşk, nefret, intikam... Ki intikam ve nefret zaten kitabın ana konusu. Aşksa bunlara yolan açan aracı oluyor.

Heathcliff yaratılıştan mı yoksa yaşadığı olaylardan ötürü mü kötü bilemiyorum ama gerçekten de gözünü intikam hırsı bürümüş bir adam. Yazarın böyle acımasız nefret dolu bir karaktere bile öldükten sonra huzur buldurtması çok tuhaf bir durum.

Ama belki de kitabı ve bu kötü aşık karakteri ancak şu beyit bu kadar güzel özetleyebilir;

Ne kendi etti rahat, ne âlem buldu huzur,
Yıkılıp gitti cihandan, dayansın ehli kubur (mezardaki ölüler).
500 syf.
·Beğendi·9/10
Kitabı tek cümleyle anlatmak gerekirse destansı bir aşk hikayesi denilebilir.Gayet sade akıcı bir dille yazılmış kitapta tabi derin bir dünya görüşü,felsefe aramak yanlış olur.Kitabın konusu sadece aşktır hem de öyle masumane karşılıklı sevgi ve saygı üzerine kurulu bir aşk değil,sade ihtiras ve tutku üzerine kurulu adeta birbirinin canını acıtmayı huy edinmiş ve bundan zevk alan insanların öyküsü.Hatta sevdiği insan üzülsün,canı acısın diye kendine zarar veren aşıkların öyküsü,kitapta en çok bu etkilemişti beni.Uzun olmasına rağmen defalarca kendini okutma isteği uyandıran kitaplardan.Çocukluktan başlayan aşka,onların ilişkilerine ve kitabın atmosferine defalarca tanık olmak istiyorsunuz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Naciye Öncül
Tam adı:
Naciye Akseki Öncül
Unvan:
Türk Eğitimci, Çevirmen
Doğum:
istanbul, Türkiye, 1920
NACİYE AKSEKİ ÖNCÜL, 1920 yılında Heybeliada’da doğdu. Ankara Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. 1942 yılında İngilizce öğretmenliğine başladı. 1946’da, Columbia Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden yüksek lisans diplomasını aldı. 1972 yılında öğretmenlikten emekli oldu. 1963’te Amerikan Edebiyatı Hikâyeler Antolojisi başlıklı derlemesini yayımladı. Virginia Woolf, Emily Brontë ve Nathaniel Hawthorne gibi önemli yazarların kitaplarını dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur okudu.
  • 3 okur okuyacak.