Giriş Yap

Necmettin Erbakan

Yazar
9.2
2.001 Kişi
Unvan
Türk Akademisyen ve siyasetçi
Doğum
Sinop, Türkiye, 29 Ekim 1926
Ölüm
Ankara, Türkiye, 27 Şubat 2011
Yaşamı
Necmettin Erbakan 29 Ekim 1926 tarihinde Sinop Kadı Vekili Mehmet Sabri ile Kamer Hanım'ın oğlu olarak Sinop'ta dünyaya geldi. Babası Mehmet Sabri Bey, Adana'nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun süre hüküm sürmüş olan Selçuklu Türklerinin Kozanoğulları soyundan; Annesi ise Sinop' un ileri gelen ailelerindendi. İlkokula Kayseri'de başlayan Erbakan, babasının tayininden sonra ilkokul öğrenimini Trabzon'da tamamladı. 1943 Yılında İstanbul Erkek Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Üniversiteye sınavsız giriş hakkı kazanmasına rağmen kendisi sınava girmeyi tercih etti ve bu sınavı üstün başarıyla vererek üniversite öğrenimine ikinci sınıftan başladı. 1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesinden üstün başarı ile mezun olan Erbakan, aynı yılın 1 Temmuzunda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsünde asistan olarak göreve başladı. 1948 ile 1951 yılları arasında yeterlilik tezini hazırladı. Bu süreçte ders verme yetkisi sadece doçent ve profesörlere ait olmasına karşın, kendisine özel bir izin çıkarılması üzerine daha asistan iken Makine Fakültesinde ders vermeye başladı. İTÜ Erbakan'ı 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesinde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve tecrübesini artırmak üzere Almanya'ya gönderdi. Almanya'da bulunduğu süre içerisinde Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Profesör Schimit ile birlikte çalışmalar gerçekleştirdi ve hazırlamış olduğu doktora tezi ile Alman üniversitelerinde Doktor unvanını kullanmaya hak kazandı. Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt kullanımı konusunda araştırmalar yapan ve bu konuda ilgili bakanlığa bir rapor sunan Erbakan'ın bu dönemde yazdığı dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu matematiksel olarak izah eden doçentlik tezi Alman ilim çevrelerinde büyük ilgi gördü. Tezin akademik dergilerde yayınlanmasının ardından, o tarihlerde Almanya'nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ motor fabrikalarının genel müdürü Prof. Dr. Flats tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Alman üniversitelerinde ilk Türk ilim adamı olan Erbakan, 1953'te doçentlik sınavını vermek üzere Türkiye'ye döndü ve bu sınavı başarıyla vererek henüz 27 yaşındayken Türkiye'nin en genç doçenti oldu. Araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya'ya giden Erbakan, burada yaklaşık 6 ay motor araştırmaları başmühendisi olarak görev yaptı. 1954-1955 yılları arasında askerlik görevini yerine getirdi. 1956 yılında Gümüş Motor A.Ş' yi kurarak burada Türkiye'nin ilk yerli motorunu üretti. 1960 yılında Ankara'da yapılan Sanayi Kongresinde Gümüş Motorun yaptığı imalatları sunan Erbakan, Türkiye'de otomobil yapımı fikrini ortaya attı ve bu fikrin o zamanın yönetimince revaç görmesi üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde "Devrim Otomobili" adıyla ilk yerli otomobili imal etti. 1965 yılında profesör oldu. 1967 yılında Nermin Erbakan ile evlendi ve aynı yıl Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Genel Sekreterliğine seçildi. 1969 yılında TOBB başkanlığına seçilen Erbakan, hükümetin seçimleri iptal etmesi nedeniyle başkanlıktan ayrılmak zorunda kaldı. Aynı yıl içinde Konya'dan bağımsız milletvekili olarak seçilerek siyasete girdi. 17 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisini (MNP) kurdu. MNP 1971 darbesi döneminde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca Erbakan 1972 yılında aynı kadroyla Milli Selamet Partisini (MSP) kurdu ve 1973 seçimlerinden %12 oy alarak 48 milletvekili ve 3 senatörle meclise girdi. 1973 seçimlerinden sonra Bülent Ecevit'in liderliğindeki CHP ile MSP hükümet ortağı oldu ve Erbakan bu hükümette devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. Bu dönemde Kıbrıs Harekatı'nın yapılmasını savunan Erbakan'ın harekat sonrası adanın tamamının alınması konusunda ısrarcı olması sonucu Erbakan ile Bülent Ecevit arasında görüş ayrılığı yaşandı ve 17 Kasım 1974'te CHP-MSP koalisyon hükümeti dağıldı. CHP-MSP koalisyonunun bozulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda yine Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulunan Erbakan, aynı görevini 5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan üçlü koalisyonda da devam ettirdi. 12 Eylül'de askerlerin yönetime el koyması ile bir süre İzmir Uzunada'da gözaltında tutuldu. 1982 anayasası gereğince kendisine on yıl siyaset yapma yasağı getirildi. 6 Eylül 1987'de yapılan halk oylaması neticesinde yeniden siyasete döndü ve 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisinin 11 Ekim 1987'de yapılan kongresinde oy birliği ile partinin genel başkanlığına getirildi. 20 Ekim 1991 seçimlerinde tekrar Konya'dan milletvekili seçildi. Erbakan siyasi hayatındaki en büyük seçim başarısını Refah Partisi başkanı olarak girdiği 1995 seçimlerinde gösterdi. Bu seçimlerde % 21.37 oy alan Refah Partisi 158 milletvekili ile birinci parti oldu. Bu seçimlerden sonra DYP ile kurduğu Refahyol hükümetinde 28 Haziran 1996'da başbakan olarak göreve başladı. 1996-1997 yılları arasındaki Başbakanlık dönemi, 28 Şubat dönemi ve post-modern müdahale olarak nitelenen süreç ile son buldu. 1998 yılında Refah Partisi'nin kapanmasıyla birlikte beş yıl siyasi yasaklı olan Erbakan, 2003 yılında bu yasağının bitmesiyle Recai Kutan başkanlığında kurulan Saadet Partisinin Genel Başkanlığına seçildi. 2004' ten sonra bir süreliğine ara verdiği bu görevine 17 Ekim 2010 tarihinde geri döndü. Yaşının ilerlemesi ile birlikte sağlık durumu giderek kötüleşen Erbakan, tedavi gördüğü hastanede kalp yetmezliği nedeniyle 27 Şubat 2011 günü vefat etti. Türk akademik hayatında bilimsel çalışmaları ve siyaset dünyasında Milli görüş çizgisi ile iz bırakan Erbakan 3 çocuk babası idi.

İncelemeler

Tümünü Gör
280 syf.
·
6 günde
Necmettin Erbakan düşünce ve fikirleriyle her daim benim için değerli bir devlet adamı olmuştur. Erbakan kitabında, davamızın İslam ve İslâm'ın temelinde yatan adaletli bir yönetimin bulunduğu, İslami değerlerin, milli şuurun yaşatıldığı ve tüm İslam ülkelerinin birleşip, bir fetih ruhu ile yeni bir dünya, yeni bir çağın başlaması gerektiğini savunmuştur. Bunu da ancak şerefli bir ecdadın torunları olan Türk evlatlarının başaracağını dile getirmiştir. Ülkemizin gelişim konusunda hiçbir zaman Batı ülkelerinden geri kalmadığını, tarihimizden örneklendirerek net bir şekilde ıspatlamıştır. Özellikle sanayi alanındaki gelişmelerin Abdulhamid Han'ın padişahlık dönemindeki ilerlemesini de gene örneklerle göstermiştir. Erbakan için güçlü bir Türkiye inşa etmenin temelinde kaybettiğimiz milli şuurun geri kazanılması gerektiği yatmaktadır. Özellikle genç nesillere seslenişinde bunu vurgulayıp, hiçbir politik ideolojiyi ayırt etmeden aynı milli şuur altında bir bütün olarak milletimiz, ülkemiz ve hatta tüm dünya için mücadele etmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. Kaybettiğimiz milli şuurumuzu ise inançlı, imanlı, ahlaklı olma temellerine dayandırarak kazanmamız gerektiğini ifade etmektedir. Zira bizlerde mantıklı düşünerek tarihimize ecdatlarımızın zaferlerine baktığımızda bunun böyle olduğunu, sahih bir inanç ve imana dayandığını gayet net idrak edeceğiz. Ahlak, iman ve inanç eşittir milli şuur!.. Erbakan'ın birçok siyasi düşüncesinin ve siyaset konusunda izlediği yolun ne olduğunu anlatan, bilinçlendiren muhteşem bir kitap... Gelecekteki dünya için öngördüğü düşünceler asla gözardı edilemeyecek derecede kıymetli bilgilerdir. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkartabilmek, farkına varabilmek ve en önemlisi ülkemizin gelişimini engellemek için nasıl yollar izlenmiş ve kimlerin düşmanımız olduğunu iyi bellememiz için bu kitap çok güzel bir fırsat. Kitabın giriş kısmında ülkemizin de şu anda yaşadığı sıkıntılı dönemin geçmişte de nasıl yaşandığını, düşmanın hep aynı alçaklıkta seyrettiğini gösteren bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum: "Gümüş Motor Fabrikası kurulurken ülkede önemli hadiseler yaşandı. Fabrikanın kurulmaya başlamasının ardından, iki büyük devalüasyon oldu. 2 lira 8 kuruş olan 1ABD doları, 9 lira 20 kuruşa yükseldi. 6 milyon lira ile kurmayı planladığımız fabrikanın maliyeti 25 milyon liraya çıktı. " Bu durum bana çok tanıdık geldi! :) Ülkemizi Batı'nın kapısına köle etmek isteyenlere fırsat vermeden, ülkesini seven sağcısı-solcusu hocamın da ifade ettiği gibi aynı milli şuur ve aynı değerler altında toplanarak mücadele etmelidir. Bu durum herkese farz olan bir cihattır!.. Müslüman bir ülkenin tek kurtuluşu İslâm'ın gölgesi altında milli şuurla emin adımlarla cihad etmektir. Bu kurtuluş dünyanın kurtuluşu demektir... Faydalı okumalar. :)
Davam
9.4/10 · 3.789 okunma
·
1 yorumun tümünü gör
Reklam
280 syf.
·
6 günde
·
Puan vermedi
Kesinlikle okuyun..
Onlar inandıkları dava adına mücadele vermenin ağır bedellerine göğüs geren iman dolu nesillerdi. Evinde dini kitap bulundurmanın, hadis-i şerif meali, Kur’an-ı Kerim tefsiri okumanın laikliğe aykırı hareket sayıldığı günleri gördüler. Sadece bu sebeplerle on binlerce Müslümanın mahkûm edildiği, vazifelerinden uzaklaştırıldığı dönemleri yaşadılar. Ama vazgeçmediler. Bu insanların hepsinin *suç aleti* aynıydı: Dini kitap, tespih, takke, Kur’ân, , cübbe, sarık… Sadece Kur’ân-ı Kerim tefsiri ve dini kitaplar okudukları için o zamanki TCK’nın 163. Maddesine dayanılarak şikâyet edilen, tevkif edilen, lehte bilirkişi raporları olmasına rağmen mahkûm edilen bir neslin verdiği hukuk mücadelesini, hayattaki son şahitleri aktarıyor. Türkiye’nin zor yıllarını daha iyi anlamak isteyenler için.. Kesinlikle okuyun.. Kitapla kalın ✿⁠ 
Davam
9.4/10 · 3.789 okunma
·
73 syf.
·
6/10 puan
Batılıların Öğretmenleri Doğulular mı?
Doğunun batı bakışında iki temel kompleksi mevcuttur. Bu komplekslerden biri aşağılık diğeri ise üstünlük kompleksidir. Bizim tarihimizdeki ilk kompleks, osmanlının son döneminde vücut bulmuş ve cumhuriyetin ortalarına kadar da düşüncelerimize hükmetmiş olan aşağılık kompleksidir. Buna karşılık bir refleks olarak üstünlük kompleksini geliştirdik ve bu kompleks de belirli bir dönem düşüncelerimizi esir almayı başardı. Bugün de yüksek oranda almaya devam ediyor. Ülkemizde TC kurulduğundan beri aşağılık kompleksini laik çevreler temsil ederken üstünlük kompleksini ise islamcı camia temsil etti. İlkine göre “bizden hiçbir şey olmaz” iken ikincisine göre “bizim haricimizdeki kimseden bir şey olmaz” idi. Bu iki temel kabul, zaman zaman öyle güçlü politikalar belirledi ki temsilcisi iktidar olan kompleks, o dakikada aktivistlerini piyasaya sürebildi. Ve dolayısıyla ilk kompleksin aktivistleri bizleri batı karşısında alçak olduğumuza, ikinci kompleksin aktivistleri ise batının bizim karşımızda alçak olduğuna inandırmaya çalıştı. Diğer yandan geliştirilen bu inanç, siyasi oluşumlar için ziyadesiyle getiriler de sağladı. Bu yüzden her dönemde kendilerine büyük rağbet gösterildi. ... İşte bu eser, bu iki prensipten üstünlük kompleksinin ağır bastığı yahut esiri olduğu hakim düşünceden husule gelmiş diyebilirim. ... Necmettin Erbakan, taraftarlarına, batı karşısında cesaret kazandırmak ve onlara alçak olmadıklarını anlatmaya çalışıyor. İspat için ise batılı bilim adamlarına -kendisinin de cevap veremeyeceği- soruları yöneltiyor. Ve nihayet “batı bu sorulara cevap veremez” diyerek batıya karşı doğunun üstün olduğunu iddia etme cesareti gösteriyor. Oysa bu iddianın tutarlı olabilmesi için iki şey gereklidir. İlki, batının cevapsızlığına karşı doğunun bütün bu sorulara cevap verebiliyor olması, ikincisi ise doğunun da hakikat bilgisinin netliğine dair cevapsızlığına karşı mevcut araçları batıdan daha iyi kullanabiliyor olması gerekir. Maalesef her iki icap da doğuda mevcut değildir. Öyleyse Necmettin Erbakanın iddiası da pek tutarlı gözükmemektedir. Fakat eserde Necmettin Erbakan’ın haklı olduğu noktalar da yok değil. Bana göre Hoca’nın haklı olduğu husus, batıya yönelik şu kanaatidir: (Manen aktarıyorum) Batıya göre “bilim tarihinde, Antik çağdan sonra Müslümanların devri başlar. Ancak bu devir, sadece eski çağı yeni çağa taşımak suretiyle bir geçiş dönemi niteliği taşır. Dolayısıyla müslümanların bilime katkısı olmamıştır.” Oysa bu düşünce hatalıdır. Zira müslümanlar antik dönemin bilimini olduğu gibi değil, dönüştürerek almışlar ve dolayısıyla bilime farklı bir boyut kazandırmışlardır. (Ekliyorum) Hatta bugün modern bilimin temelini oluşturan -tikeller arası illiyet bağı- başlı başına müslümanların icadıdır. Diğer yandan doğuda tecrübi bilgi denilen deneyselliğe indeksli bilgi edinme metodu da özgün bir müslüman icadıdır. Zira müslümanlar metafizik alemin bilgisine din ile ulaştıklarını inandıkları için bütün çalışmalarını fiziki aleme hasretmişlerdi. Bu kısım için Necmettin Hoca’ya ziyadesiyle hak veriyorum. Ancak şurası da kabul edilmelidir: “Selefini aşan, selefini ezer.” Bu, gelişimin tabiatında vardır. Zira müslüman alimler de aynı tutumla antik dönem yunan düşünürlerini hakir görmüşlerdir. Dolayısıyla batının bugünkü tavrı gayet doğal gözükmektedir. Eğer bir gün batıyı aşabilmek kudretini ve basiretini gösterir isek doğal olarak bu hakka biz de sahip olacağız ve gereğini yerine getireceğiz. Ancak bugün, maalesef böyle bir hakkımız yok. Zira üzerinde bulunmuş olduğumuz realite, bu tavrı bize pek uygun görmemektedir. Tenkitimin tekmil ile vazifelenmesini temenni eder, eseri okuyacak arkadaşlara keyifli okumalar dilerim.
İslam ve İlim
9.1/10 · 334 okunma
·
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42