Nihal Yalaza Taluy

Nihal Yalaza Taluy

Çevirmen
8.6/10
15bin Kişi
·
24,3bin
Okunma
·
58
Beğeni
·
5,4bin
Gösterim
Adı:
Nihal Yalaza Taluy
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Kazan, Tataristan, 1900
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 30 Ocak 1968
1900 yılında Kazan’da doğdu. Liseyi Rusya’da bitirdikten sonra Türkiye’ye göç etti. Averçenko ve Mihail Zoşçenko gibi yazarlardan mizah öyküleri çevirdi. Resimli Ay ve Varlık dergilerinde çevirileri yayınlandı. Başta İvan Turgenyev, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski ve Nikolay Gogol’ün yapıtları olmak üzere, Rus edebiyatından yüzden fazla roman, oyun ve çocuk kitabını Türkçeye kazandırdı. 1968 yılında İstanbul’da öldü.
Çevremdekiler düşmanlarım; suratımda bile kusur buluyor, küçümsüyorlar beni. Sonunda ben de kendimi küçük görmeye başladım. Aptal olduğumu söylediler, aptallığıma inandım.
Nihal Yalaza Taluy
Sayfa 87 - Makar Devuşkin
140 syf.
·10/10
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
1025 syf.
·15 günde
Değerli okurlar siteye üye olmadan önce, okuyacağım kitapları ben seçerdim. Seçtiğim kitaplarda da genellikle uygun fiyat seçeneği, daha çok dikkat ettiğim bir unsurdu. Ama siteye üye olduktan sonra, kitapların beni seçtiğinin ayrımına vardım. Ne garip bir hissiyat değil mi? Bir zamanlar otorite senin elindeyken, bu otoriteyi kitapların sahiplenmesi. Ama hiç şikâyetçi değilim. Bilâkis bu sayede, önceden niteliksiz bir okur iken, nitelikli bir okura dönüşmek yüreğimin en gizli köşelerinde tarifi olunamaz sevinçler yaratmakta. Ve biliyorum ki, bu fani dünyadan ayrılıp veda vakti geldiğinde ardımda, çocuklarıma çok değerli kitaplar bırakabileceğim.

Bazen hissettiğimiz hisler o kadar çok yoğundur ki, hislerimizi telaffuz ederken uygun cümleleri dile getirmede zorlanırız. Bilgi eksikliğimiz değildir, hislerimizi tercüman etmemize engel teşkil eden. Çünkü biliriz ki, hislerimizin izahında hangi kelimeleri kullanırsak kullanalım, kelimelerimizin kifayetsiz kalacağının ayrımındayızdır.

" Karamazov Kardeşler " Dostoyevski'nin eşsiz kaleminden hasıl olmuş bir eser. Kitaplığımda uzun bir süredir mevcut iken, neden bu zamana kadar okumayıp da muallakta bıraktığım için, kendi kendimi sorguladığım bir eser. Belki de, kitabın kalın olmasıydı gözümü korkutan. Kim bilir... Ne kadar da yersiz bir düşünceymiş hissettiğim. Kitabın kalınlığı ilk etapta gözümü korkutsa da, sayfalar arasında ilerledikçe, nasıl yanlış bir yargıya vardığımın ayırdına vardım. Evet, Dostoyevski'nin okuru yormayan yalın bir anlatımla okurun beğenisine sunduğu kitabı, kalın olmasının yanı sıra, bölümler arası geçişlerde dahi, takılmadan ve zorlanmadan ilerleyebilecek bir atmosfere sahip.

Dostoyevski'nin kitaplarını okuyan arkadaşlar bilirler. Yazarın din ve geleneklere nasıl bağlı olduğunu ve bu bağlılığını da bir şekilde kitaplarına yansıttığını. Bu durum Dostoyevski okuyucusunun yabancı olduğu bir şey değildir zira, okur aşağı yukarı bütün romanlarında aynı temanın işlendiğine şahittir. Bu kitabında da ayan bir şekilde, Tanrısal inancını verdiği örneklerle kahramanları vasıtasıyla hem sorgulamış, hem de biz okurların sorgulamasını sağlamıştır.

Dostoyevski'nin betimlemelerinde vurgulamış olduğu, kişi ve yer tasvirleri ayrıca psikolojik analizleri karşısında etkilenmemek yada büyülenmemek mümkün mü? Anlatım o kadar eşsiz ki sanki, siz de kurguya dahil olmuşsunuz.

Esere kısaca değinecek olursak; babaları olan Fyodor Pavloviç ve birinci eşinden olan Dmitri Fyodoroviç, ile ikinci eşinden olan İvan ve Aleksey Fyodoroviç arasında gelişen sevgisizliğin tetiklediği çıkar çatışmalarına değinilmiş. Üstüne üstlük baba ve oğulun Gruşenka isimli acılarla yoğrulduğu için, hayatı tiye alan bir kadına aşık olmaları kurgunun ana teması. Çocukların anneleri sağ olsaydı belki de, baba ve çocuklar arasındaki iletişim daha farklı bir boyutta gelişecekti. Kim bilir....

Annesi olmayan çocuğun görünmez olduğunu söylerler. Maalesef hayat herkese eşit davranmıyor. Kimileri rahat ve sıcacık aile yuvasında hayattan bihaber iken, kimilerinin de daha küçücük yaşta omuzlarına taşımakla mükellef oldukları ağır sorumluluklar yüklenmekte! Hem boşuna mı, demiş atalarımız, " Yuvayı yapan dişi kuştur. " diye!

Dostoyevski'nin keskin zekâsı ile harmanlamış olduğu ve sayfalar arasında ilerledikçe benim gibi, kendi hayatınızdan bir parça bulacağınız eseri mutlaka okumalısınız...
1025 syf.
·10 günde·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM


https://i.ibb.co/7jghFLT/1.jpg

Karamazov Kardeşler : Dostoyevski olağanüstü bir olaydır; belki de Rus bilincine özgü, eşi görülmedik bir olaydır, demişti Oğuz. Sonrasında da "Çirkin kitap yoktur, az Rus klasiği vardır." dedi. Haklıydı. Bugün burada sizinle bir yapbozu tamamlamak için bulunuyoruz. Bu yapbozun adı ise varoluş yapbozu.

https://i.ibb.co/RvB530g/2.jpg

İnsancıklar : Yapbozun ilk parçası benim, bilirsiniz ki bir yapbozu tamamlamak için genellikle en kolay parçalardan başlanır. Dostoyevskici evren, parçalar halindeki bir evrendir, parçaları da parçalar halindeki başka evrenleri içerir. O yüzden Dostoyevski yapbozuna başlamanın ilk adımı en acı adımlardan ilki olan İnsancıklar parçasıdır, değil mi Karamazov?

Karamazov Kardeşler : Kesinlikle. Hatta okurlarımın beni tam olarak anlayabilmesi ve Dmitri, Fyodor, Gruşenka, Katerina karakterleri arasındaki açık uçlu ilişkileri öğrenebilmesi için zamanın eleştirmeni olan Belinski'nin de okuduğunda gözyaşı döktüğü İnsancıklar parçasından başlanması gerekir. Zaten insan, doğduğu anda gözyaşına boğulur belki de geleceğini hisederek. Bu yüzden hayat, gözyaşı havuzunda yüzmeyi bilenlere layıktır.

https://i.ibb.co/PTr6G24/3.jpg

Karamazov Kardeşler : Yüce İsa adına! Gözlerim çift mi görüyor?

Öteki : Parçalarından biri de benim Karamazov. Bilirsin, İnsancıklar'dan sonra ben gelirim. Psikolojide alter ego adıyla geçen, "öteki ben" olarak da tanımlayabileceğimiz, görünmek ve olmak istediği bir insanla birlikte gezen bir insanı anlatırdım, Yakov Petroviç. Namıdiğer Bay Golyadkin. İnsancıklar kitabından sonra ne kadar eleştirilsem de yapbozda olmazsa olmaz bir parçayım bence.

Karamazov Kardeşler : Bilirim, bilirim. Bilmez olur muyum! Zaten Dostoyevski'nin varoluş yapbozuna devam edilebilmesi için senin okunman gerekir 2. olarak. Çünkü sayfalarımın arasında anlattığım Ivan Karamazov ile Şeytan'ın karşılaşması, engizisyon başkanı ile İsa'nın konuşması bile bir "öteki ben" kümesine girer. Hatta sevgi ile nefret, zevk ile acı, alçakgönüllülük ile gurur bile birbirinin "öteki ben"idir bence. Dostoyevski'nin sıkça uyguladığı karşıtlıklar ile kurulan edebi metronomun sesi ilk olarak sende duyulur.

https://i.ibb.co/Gc9gQYM/4.jpg

Ev Sahibesi : Artık bir evim var, İnsancıklar ve Öteki sayesinde. Aynı zamanda devrimci bir grup olan Petraşevski grubuna da katıldı bu sırada beni yazan. Dostoyevski'nin bu kadar mali kriz içinde olduğu bir zamanda çektiği zorluklar arasında yazdığı bir kitabı anlatabilmek de çok zor doğrusu. Bilirsin Karamazov... Ordınov nasıl bakardı benim kitabımda?

Karamazov Kardeşler : Sanki insanların en derin parçasına ulaşabilmek için bakardı Ordınov. İnsanın içindeki o sahipsiz varoluş parçasını bulabilmek için en derin bakışlarıyla bakardı karşısındakine. Okurun benim içimdeki karakterlerin bakışlarını ve anlık duygu değişimlerini tam olarak anlayabilmesi için yapboza Ordınov parçasını da koyması gerekir önce.

https://i.ibb.co/HXQt07P/5.jpg

Beyaz Geceler : Ah, ne güzeldir sadece St. Petersburg'da mayıs ile temmuz ayları arasında görülen gecelerin kararmaması olayı! Ne kadar şanslı bir ulusuz biz! Bembeyaz gecelerimiz olmuştu senle Karamazov, hatırla!

Karamazov Kardeşler : İnsancıklar'dan sonra senle öğrendim yarım kalmayı, senle öğrendim yarımlarımı tamamlamam gerektiğini. En iyi buluşma yarım kalandır, dedim. Geceleri beyazlaştırdım, gündüzlerimi geceleştirdim senle birlikte. Günlerim birbirine girdi. Sen olmasan erkek ve kadın kalbinin derinliklerinden yukarılara da çıkamazdım. Çünkü içimde anlattığım en renkli Rus geceleri bile senin acı ve yarım kalmışlık eleğinden geçmiş birer özdür, dedim. Varoluş ise özden önce gelir, dedim. Bir kitap düşünün, kitapların yayın hayatları boyunca 'olacakları' varlık çizilmiştir. Onların özü ise Karamazov Kardeşler'dir ve bir ulusun, Rus ulusunun halk bilincini ve varoluşunu tamamen eline almıştır. Sartre sever miydin bu arada?

Beyaz Geceler : Bayılırım!

Karamazov Kardeşler : Nasıl seviyorsun yahu? Adam 1905'de doğdu. Sen ise 1848'de?

Beyaz Geceler : Konu Dostoyevski ise gelecek bir teferruattan ibarettir. Çünkü o daha adı konmamış ve bilimin ancak çok sonra keşfettiği ve adlandırdığı telepatik, histerik, sanrılı, sapıkça fenomenleri keşfetmişti. Stefan Zweig böyle demişti biyografisinin 186. sayfasında. Böyle bir adamdan geleceği görmesi beklenemez mi?

https://i.ibb.co/PGXF8fk/6.jpg

Stepançikovo Köyü : Foma Fomiç'i tanır mısın Karamazov?

Karamazov Kardeşler : Tanımam mı? Aslında Rus insanı içinde bulunabilen ve tam da yazımından etkilendiğim Gogol'ün tasarlayabileceği bir karakterdi Foma. Zaten içimde kurguladığım Fyodor Pavloviç Karamazov karakterinin uçarılıkları, Gruşenka'nın rahatlıkla alaya alınabilecek hareketlerini senden öğrenmiştim.

https://i.ibb.co/3fy7jWY/7.jpg

Ezilenler : Eziliyorum, çekilin üstümden! Çekilin!

Karamazov Kardeşler : Ezilmeden, öğrenemezsin. Acı çekmeden varoluş yapbozunu tamamlayamazsın. Üstündeki kitaplar olmasaydı sen de olmazdın. Ezileceksin ki öyle öğreneceksin. Dmitri, Alyoşa ve Ivan Karamazov kardeşler bu konuda sana çok şey borçlu.

I. Nikolay : Noluyo kardeşim, ne bu tantana? Devrimci Petraşevski grubuna katılanların cezası bugünden sonra idamdır!

(Birkaç gün sonra I. Nikolay belki de Rusya'nın edebiyat geleceğini kurtarmak istercesine)

I. Nikolay : Ya da hadi neyse, affettim Dostoyevski'yi. Ama sürgün cezasından kurtulamazsın!

https://i.ibb.co/JsswzsY/8.jpg

Ölüler Evinden Anılar : Çekmeyin, yahu! Çekmeyin beni... Ne yapıyorsunuz?

Karamazov Kardeşler : Sen benim "ego"msun. Orta noktamsın. Hatta Dostoyevski'nin kitaplarını Ölüler Evinden Anılar öncesi ve Ölüler Evinden Anılar sonrası olarak ikiye ayırabiliriz. Aynı İsa Öncesi ve İsa Sonrası gibi. Ama benim oluşmamda çok büyük paya sahipsin. Senden öncesi tam bir tutku basamağıydı, yani "id"di. Senden sonrası ise kaçınılmaz bir süperego olacak. O yüzden kitaplar çekiyor seni. Sen ego olduğundan dolayı id ve süperego arasında gidip geliyorlar senin yönetimin altında. Kaçınılmazsın.

Eğer Dostoyevski'nin omuzlarındaki melekleri görebilseydik, solundaki melekler Ölüler Evinden Anılar öncesi kitapları, sağındaki melekler ise Ölüler Evinden Anılar sonrası kitapları olurdu. Çünkü tez ile antitezin harmanlanıp bana dönüştüğü yerin tam da ortasısın! Renklerin geldiği yersin. Dostoyevski'nin beyninin sol ve sağ lobu arasındaki o saydam çitsin, okyanuslarda suyun karışmadığı yerleri kıskandıran o sınır sensin! Sen Rus ulusunun arafısın, senden öncesi cehennem ise senden sonraki Dostoyevski, Rus Tanrısına inanan, kurtuluşunu Ortodoks Rusya'da bulmaya çalışan cennetsi Dostoyevski'dir!

Ölüler Evinden Anılar : Ben neymişim be abi!

II. Aleksandr : Gözyaşlarına boğdu bu kitap beni! Nasıl bir kitap bu, Dostoyevski? Lanet olası federaller! Kaldırıyorum köylülerin köleliğini, serfliği! Kalmayacak bundan sonra özgür olmayan köylü! Milyonlarca köylü artık özgürdür!

https://i.ibb.co/0msqnpf/9.jpg

O sırada Dostoyevski ağzından köpükler saçıyordu. Sara hastalığını belki de en şiddetli yaşadığı zamanlardı hapishaneden sonrası. Sara olmasaydı Karamazov Kardeşler de olmazdı. Çünkü;

"Siz sağlıklı insanlar, siz," diye vaaz eder coşkuyla, "krizden hemen önceki son anda saralının içine nasıl bir sonsuz haz duygusu dolduğunu asla bilemezsiniz." demişti Stefan Zweig'ın biyografi kitabının sayfalarında. (s.114)

https://i.ibb.co/ZV4Qh65/10.jpg

Yeraltından Notlar : Yerin üstünde keyifler nasıl?

Karamazov Kardeşler : İnan ki, sen olmasaydın ben de olmazdım. Zirveyi senin sayende gördüm. Yeraltındaki ve en dipteki gözyaşlarıyla beslenerek büyüdüm. En derini seninle birlikte kederleriyle kazan insan aslında sevinçlerine bir kuyu potansiyeli oluşturur gibi düşünmüştüm.

https://i.ibb.co/6Bc6ZDX/11.jpg

Suç ve Ceza : İşte ben, id, ego ve süperegonun en net hissedildiği kitaplardan biriydim. Sonya ile masumlaştım, Raskolnikov ile Napolyon olmak istedim. Svidrigaylov ile gizemin ta kendisi oldum. Raskolnikov'un vicdan azabını bırakmayan Porfiri oldum. Ben baltaydım. Benle birlikte geçmişti Rus Edebiyatı uçuşa! Hatırla!

https://1.bp.blogspot.com/...gL/s1600/1.resim.jpg

Karamazov Kardeşler : Ben ise havaneliydim. Dmitri Karamazov'un gözünün döndüğü yerde senin sayende öğrenmiştim tutkuların ve nefretlerin en derinini. Senin sayende kleptomaniye savrulmuştum. Senin sayende vicdan azabının yoğunluğunu tüm dünyaya tanıtmıştım. Senle kurtulmuştu aslında Rus ulusunun geleceği...

https://i.ibb.co/0YNhr8k/12.jpg

Kumarbaz : Ruletteki kırmızı ile siyah renkleri arasında sanki ölüm ile yaşam arasında yuvarlanır gibi yuvarlanırdı Dostoyevski. Mali sıkıntıları arasında yazdığı ben olmasaydım, karşıtlıkların, kumar tutkusunun ve aşkın bir kumar olduğunun da farkına varamazdın!

Karamazov Kardeşler : Bu kumarın krupiyesi benim! Ben topladım senden önceki kitapları buraya, çünkü onlar da iliklerine kadar mali zorluk içerisinde sürünüyordu. Hayatın kumar olduğu yerde Dostoyevski'nin oynadığı kumardan ne zarar gelirdi?

https://i.ibb.co/R71LrNJ/13.jpg

Budala : Suç ve Ceza'nın tamamlayıcı elementiydim. Raskolnikov'da eksik bırakılan ne varsa Mışkin tezatlığıyla sağlardım. Rogojin ve Nastasya Filippovna karakterleriyle tanıtıldım. Her zaman budala dendi bana. Ama I. Nikolay'ın Dostoyevski'yi idam cezasına çarptıracağı sırada affettiği yerde hissettiklerini belki de içimde anlattığım idam mahkumu sahnesindeki saniyelerde keşfedebilirdi okurum. Zaten saniyeleri saatleştiren adamdı Dostoyevski. 50 yaşında binlerce yıllık acı çekmiş demişti Zweig onun için.

Karamazov Kardeşler : Sen olmasaydın Suç ve Ceza tamamlanamazdı! Suç ve Ceza bir aksonsa, sen ise bir dendrittin insanın sinir hücreleri gibi. Akson ile dendritler arasında gidip gelen edebi stimülasyonlarımı senin aracılığıyla keşfettim.

https://i.ibb.co/k21Kdn7/14.jpg

Ecinniler : Neçayevizmi benle tanıdı Rus okuru. Zaten Dostoyevski'nin amacı da buydu. Rusya'yı, Rus bilincini, Rus halkı olabilmeyi ve ben-insan'dan evrensel-insana geçişi anlatmak istiyordu. Aynı Hz. İsa gibi! Ben ise ahlak ile politikanın birleştiği noktaydım. Entelijansiya kesimini ben tanıttım. Karamazov Kardeşler'deki çeşit çeşit katmandan insanı tanımak isteyen okur beni es geçmemeli! Bakın, nasıl da heybetliyim bir siyaset adamı gibi!

https://i.ibb.co/mFcnmjR/15.jpg

Karamazov Kardeşler : Sen niye hiçbir şey yapmıyorsun? Senin özelliğin ne?

Delikanlı : Benim özelliğim, Edward Hallett Carr'ın da biyografisinde demiş olduğu, "Dostoyevski'nin hiçbir romanında bu kadar kişi yoktur ya da hiçbir romanında, kitap kapatıldıktan sonra okuyucunun aklında kesin bir izlenim bırakan bu denli az kişi yoktur," Tam olarak buyum. Versilov ile Makar karakterlerinin baba rolleri arasında kutsal Rusya ve Neçayevizm akımının sönmesini anlatmaya çalışmıştım.

https://i.ibb.co/MV5XN2g/16.jpg

Karamazov Kardeşler : Sadece isim benzerliği, üzgünüm.

Eti Pavloviç Karamazov : Özür dilerim!

Ölüler Evinden Anılar kitabından sonra Dostoyevski'nin sağındaki Ortodoks Rusya ve Panslavist melekler ayaklanmıştı. Öncesi "id"di. Savrulmuş tutkular, başıboş hayaller ve liberal Avrupa'ya yan gözle baktığı gençlik hovardalığı zamanlarıydı. Karamazov Kardeşler de aslında bir nevi yükseliş sırasındaki duraklamaydı. Çünkü Suç ve Ceza ile Budala zaten çıtayı en yükseğe koymuştu.

https://i.ibb.co/QF78J1P/17.jpg

Puşkin Konuşması'nda çıtayı, Rus milli halkı bilincini, Puşkin'in değerinin bilinmesi gerektiğini dinleyenlerine olabildiğince şevkli bir şekilde anlatabilen Dostoyevski aslında Hristiyan doktrininde Tanrı'nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan oluşan teslis inancında Gogol ve Puşkin ile birlikte edebi bir teslise ulaşmıştı. Bütün insanlar adına acı çekmek istiyordu! Ben-insan'dan evrensel insana ulaşmayı, Hz. İsa gibi dünyanın bütün acılarını kendi vücudunda toplamayı ve Rus ulusunu kurtarmayı istiyordu! Karamazov Kardeşler'in başarısı işte buydu! Puşkin'e Rus Tanrısı diyen okurlar Dostoyevski'ye peygamber diyorlardı!

https://i.ibb.co/nbpcDVC/18.jpg

Karamazov Kardeşler yazımı sırasında icra edilen Puşkin Konuşması'nda Dostoyevski'nin anlattıklarından sonra küsler barışıyordu, 20 yıldır konuşmayan insanlar birbirleriyle konuşmaya başlamıştı, küsleri aşkla tutuşturan, dargınları barıştıran bu olağanüstü adam edebiyatındaki karşıtlıkları ustaca kullanımını nasıl insan hayatına bu kadar derin bir şekilde yansıtabiliyordu?! Gözyaşları, Dostoyevski'nin istediği derinlikte yüzebileceği havuzuydu. Turgenyev ise bu milli havuzun içinde liberal Avrupa ütopyasıyla birlikte boğulmuştu.

https://i.ibb.co/yFP5Tc6/19.jpg

Omuzlarda geziyordu Karamazov, mutluluktan uçuyordu, hayat boyunca geçmek bilmeyen mali krizi flörtü Suslova ile tanışmasından sonra eşi Anna ile çocuklarının olmasının da etkisiyle birlikte varoluşuna ulaşmaya çabalıyordu.

https://i.ibb.co/W0K0r93/20.jpg

Ve tamamlanmıştı. Dostoyevski'nin varoluş yapbozu en nihayetinde tamamlanabilmişti. Sonbaharı İnsancıklar, kışı Ölüler Evinden Anılar, baharı Suç ve Ceza, yazı Bir Yazarın Defteri olan bu ulu adamın varoluşunun en büyük öz parçası Karamazov Kardeşler'di. Evet, Rus Tanrısının edebiyat çarmıhına Gogol ve Puşkin ile birlikte gerilen bu olağanüstü adam varoluşunu Karamazov Kardeşler ile çoktan tamamlamıştı. Dostoyevski'nin ilk ürünlerinde etkisi net bir şekilde görülen Puşkin'in Yevgeni Onegin'den kaldırılan şiirine ufak bir ekleme yaparak sonsuzlaştırmak isterim yazımı:

"Ortasında yosmaların dua düşkünü,
Ortasında dalkavukların gönüllü,
Ortasında her günkü moda sahnelerin,
Nazikçe, güleryüzlü ihanetlerin,
Ortasında soğuk kararlarının
Katı yürekli bir koşturuşun,
Ortasında bezdirici boşluğunun
Hesaplaşmaların, düşüncelerin ve konuşmaların,
O burgaçta, ki Dostoyevski ile ben durmaksızın
Sevgili dostlarım benim, yıkanmaktayız."
140 syf.
Kitabı çok çok çok beğendim. Zaten bir sürü de alıntı paylaştım . Bu konuda da eleştiriler aldım "Her satırı da paylaşacak mısın?" gibi acımasızca idi bazıları ;)

Özetlemesi, incelemesi benim için çok zor bir kitap..

Evet belki ebat olarak küçük ama etkileri sarsıcı, büyük ve derin..

Sadece bir olayı anlatmıyor çaresiz bir adamın hayat karşısında tutunamayışını okuyorsunuz..

Bir adamın hayata karşı nasıl durduğunu,  olayları nasıl algıladığını (ki bence çok özgün yaklaşımları var) ve bu algılamanın onu nasıl derin düşüncelere sürüklediğini okuyorsunuz..

Kendini gerçek dünyadan soyutlamış bir adamın kızgınlıklarının, çatışmalarının, kırgınlıklarının, ve daha yaşadığı bir çok duygunun tasvirini okuyorsunuz..

O isimsiz bir kahraman ama herkesin ismini de veremezdi ya Dostoyevski kahramanına.  Çünkü hepimizden küçük de olsa bir parça taşıyor. Küçük kırıntılar bile olsa bir şeyler buluyoruz kendimizden..


Kendini kandırmaktan çok, gerçeklerle yüzleşmek isteyenlerin yazarıdır Dostoyevski..

Son olarak;

Hermann Hesse, bir denemesinde: “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.” der Dostoyevski için...
140 syf.
·7 günde·9/10
Şu sıralarda 1000Kitap’ta revaçta olan Lev Nikolayeviç Tolstoy okumalarına inat olsun diye mi okudum Dostoyevski’yi?

Hayır!

Peki kitap toplantısında okunacak kitap olduğu için mi?

Hayır!

O halde niye okudum?

Öncelikle Fyodor Mihayloviç Dostoyevski okumak için bir nedene ihtiyacım olmadığını belirtmek isterim ama ihtiyacı olanlar için de neden çok. Bu sebeple yazacağım inceleme Dostoyevski okumak isteyenler için umarım güzel bir neden olur.

Dostoyevski’nin okuduğum 9.kitabı oldu Yeraltından Notlar. Yazarın usta kaleminden, ince zekasından ya da müthiş psikolojik tahlillerinden konu açacak olursam bu yazım burada bitmez. Bu sebeple kitapta bahsi geçen konular üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

Kitabımız “Yeraltı” ve “Notlar” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm; Hermann Hesse’nin kitabında yer alan “Bozkırkurdu İncelemesi” kadar yorucu ve güç. Yorucu olmasının nedeni ana karakterin iç sesleri ile boğuşmaktan ileri geliyor ama “Bilge Karasu” ve “Oğuz Atay” idmanlı olduğum için beni yordu diyemem. Tabi az savrulmadık bu üstatların zihinlerinde olsun o kadar. İkinci bölüm bildiğimiz hikâye. Hikâyeyi farklı kılan ise Dostoyevski’nin dokunuşları, sorgulamaları…

Zeki adamların kaderinin gevezelik olduğuna vurgu yapıyor yeraltında. Gevezelik olarak nitelendirilmesi elbette anlaşılmamasından mütevellit. Bu gevezeliğin sonraları yerini atalete yani tembelliğe bırakması normal midir sizce de? Ataletin zamanla alışkanlığa dönmesi ise benim en büyük korkumdur… Elbette adalet. Dostoyevski diğer kitaplarına nispeten bu sefer farklı bir pencereden bakıyor adalete. Öyle ki hak, hukuk, adalet arayışının öç gibi bir parametre ile sağlanmamasının gerekliliğini arz ediyor.
Bir diğer sorgulama ise insan aklının çıkar konusunda aldanabileceği hususu. Yani bir insan refah, servet, makam vs. gibi kaynakların ötesinde ıstırabı da sevemez mi sorgulaması. Dostoyevski’ye cevap veriyorum, evet sever hatta bile isteye bu ıstıraba koştuğu da olur. Bilhassa kendimden biliyorum…

İnsanın sırlarına değinelim. İnsanın sırları nelerdir? Dostlarına anlattıkları ya da kendine dahi açamadığı sırları? Bu anlamda Rousse’nun bile biyografisinde; kendine dair yalanların olabileceği düşüncesi yaygındır. Öyleyse sizde varsanız bir sırrımızı ortaya dökelim derim ben. Para karşısında ne kadar dirayetliyiz? Kişiliğimizi sorgulamanın en basit yolu, buyurun soralım kendimize; para, her yolu açar mı ya da açtırır mı bizlere? Yoksa bir depo dolusu parayı benzin döküp yakabilir miyiz Joker gibi? Bu soruları kendimize korkmadan soralım lütfen. Ben mi? Ben de soruyorum elbette... Neyse.

Her birimiz hayatımızı idame ettirmek adına bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Hayatta kalmaya, aç kalmamaya ya da diğerlerinden biraz daha iyi yaşamaya çalışıyoruz. Gökten bir kamera iniyor ve yaşamımızı kayda almaya başlıyor.

Kameralarımızı bir ofise çeviriyoruz. Evet bir müdür, takım liderini azarlıyor nedeni belli patrona yaranmak, takım lideri ise personelini… Onunda nedeni belli; müdüre yaranmak. Her bir alt kademe de sertlik artıyor ve düzen pek ala devam ediyor.

Kameralarımız şimdide, çöpte yemek arayan bir mülteciye odaklanıyor. Hemen arkasında rüya gibi bir seçim sloganı…

Tam bir Survivor.

Belgesel niteliğindeki bu kayıt bir anda yüzsüzlük yarışına dönüşüyor. Böyle bir yarışın kazananı olmaz! mı diyeceksiniz. Demeyin lütfen doğrusu mühim olan ne kazanmanın peşinde olduğumuzdur. “Nitekim, Türkiye’nin tüm yarışmacıları gözünü birinciliğe dikmiş, olmadı ikincilik, olmadı üçüncülük, en azından teselli mükafatı. Belki biz de ‘vicdan ödülü’ peşindeyizdir, ne dersiniz?”

Belki Ebru Ince Ablanın “Tolstoy benim dedemdir.” Dediği gibi bir nitelemede bulunmayacağım Dostoyevski için ama bir dede kadar bilge, bir arkadaş kadar yardım sever ve bir dost kadar paylaşımcı biri olduğunu biliyorum Dostoyevski’nin. Hoş Muzaffer Akar Abi toplantıda ne düşünüyorsun kitap hakkında dediğinde bile ne diyeceğimden hala emin değilim lakin sıra bana gelmeden evvel Dostoyevski’nin şu aforizmasını telefonumdan gizlice açıp okuyacağım.

“Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalıktır.”
1025 syf.
YAŞA, VAR OL KARAMAZOV!

Adın çıkmış Karamazov'a! İnmez soyluya. Mujiklerin dilinde bile kötü anılır Karamazov adı. Şanın iyisi kötüsü olur mu? Oluyormuş, darağacının, sürgünün, kodesin, psikolojik çöküntülerin tadı damağına erişince anlaşılıyormuş. Masumiyetin, doğruluğun canı cehenneme, hele olaylar silsilesi birbirine uygunsa kanıtların da işlerliği o yöne kayıyorsa, katil kim ortada! Suçlu muhakkak kötülüğüyle nam salmış biri olmalıdır. Roman, iyi ve kötü arasındaki çizgilerin ve herkesin insanlığa olan inancının test edildiği bir dünyayı çağrıştırıyor.

Dostoyevski romanına konu ettiği olayı yaşanmış ya da yaşanması mümkün bir olaymış gibi ele alır. Hatta öyle yeri gelir ki bu olayların yaşandığına dair kesin bir algı bile oluşur içimizde. Şu ana kadar okuduğum kitaplarında verilmek istenen mesajlar bağışlanmak ve vicdan muhasebesi üzerine kurulu varoluşçuluktur. Olay suç ve suçlar işleyen insanın etrafında başlar, sonra onun suçu neden işlediğini irdeleriz, sonra psikolojik anlamda baş ve yan karakterleri inceleme kısmı başlar. Roman ilerledikçe önümüze birçok karakter çıkar bu karakterler muhakkak bize tanıtılır, gözümüzde o karakterin bir yapısı oluşur. Yalnızca karakterler değil bir meyhane, memur odası, çiftlik, inek. Genel anlamda bunların üzerinde kısa da olsa durulur. İnsancıklar kitabında mektuplaşma üzerinden birbirlerini hayatta tutmaya çalışan iki insan profilini görmüştük, Öteki kitabında insanın iki kişilik üzerinden nasıl tutunmaya çalıştığını, Suç ve Ceza'da ise o an kendi içinde kabul gören bir cinayetin daha sonra insanı nasıl gıdım gıdım erittiğini, insanın asıl mahkemesinin kolluk kuvveti zoruyla hakim önüne çıkarıldığı mahkeme olmadığına şahit olmuştuk. Peki Karamazov Kardeşler bize ne anlatıyor?

İlk olarak Dostoyevski karakterleri ve aileyi öyle cümlelerle anlatmış ki Karamazov'luk yapılan tüm olumsuz işlerin önüne çekilen perde niteliğinde. Baba Fyodor Pavloviç'ten doğan kötülük zamanla evlatların arasında da yayılarak insanların kaderine sirayet ediyor. Bir kitaba başlarken o kitabın yaşanmış bir olaya dayanıp dayanmadığına bakın. Kitap boyunca bir kurguyu mu yoksa yaşanmışlığı mı okuyorsunuz bu epey önem arz ediyor. Peki kitaba konu iş bu olaylar yaşanmış mı? Kısmen gerçek. Dostoyevski hayatını ve fikirlerini tamamen değiştiren Sibirya sürgünü sırasında tanıştığı bir adamın babasını öldürmesini unutamıyor olsa gerek tüm romanın kaderi bu olay üzerinden ilerliyor. Gerçekçilik kısmına ek yapılacak diğer bir husussa romanın herkes tarafından sevilen, sayılan Alyoşa'nın Dostoyevski'nin 3 yaşında ölen oğlu ile aynı ismi taşıması. Benzerlikler bu kadarla mı sınırlı kalıyor? Aslında Dostoyevski'nin dine ve din adamlarına olan yaklaşımını, Amerika ve Avrupa hakkındaki görüşlerini karakterler üzerinden yansıttığından üst perdeden bu gerçekliği de yakalamış oluyoruz. Dostoyevski diğer romanlarında olduğu gibi kendini tamamen kendini saklamıyor, karakterler üzerinden fikrini empoze etmeyi başarıyor. Her yazar elbet kendinden, fikirlerinden bir şeyler katar yazdıklarına ancak söz konusu Dostoyevski olunca bunu daha derin ve yoğun hissediyor okur.

DİN

Dostoyevski'nin sürgünden sonra dine olan yaklaşımının değiştiği ve yaşam şeklini de büsbütün olmasa da değiştirdiğini okuduk, öğrendik. Bu kitabında da din kavramı o kadar çok işleniyor ki bir başlık olarak açmasam olmazdı. Oğul Alyoşa'nın kilise yaşamı sürmesi, kendine rehber olarak edindiği Zosima'nın ona verdiği öğütler, İvan'ın tanrıtanımazlığı (tam olarak olmasa da) savunması, iyi ya da kötü tüm karakterlerin Tanrı, İsa ve Hristiyanlık üçlüsünden biri olmadan cümle kurmaması, işte tüm bu hususlar aslında Dostoyevski'nin yaşamının son demlerinde din ile nasıl iç içe olduğunu ve cümlelerinden yaşamına kadar nasıl sirayet ettiğinin göstergesi. Bunu Bir Yazarın Günlüğü kitabında da çok net görmüştüm. Bir diğer önemli husus da İvan'ın anlattığı Büyük Engizisyoncu hikayesinin antitezini sonraki bölümde ölüm döşeğindeki Staretz Zosima'nın vermesi. Resmen soru-cevap şeklinde ilerleyen bir süreç. Öyle bir kitap ki, okuyan ateist, deist, agnostik, nihilist, dindar, yarı dindar olsa da kapağı kapattığında yüzümde ''ne güzel bir kitap okudum ben''in tebessümünü bırakacaktır. Öncelikle "çoğunlukla" tamamen öznel olan bu kitap, dinden başka hiçbir şeyden bahsetmiyor. (!) Büyük Engizisyon Mahkemesi'nin monologu, Staretz Zossima'nın konuşmaları gibi, o kadar kesin, o kadar güçlü ve o kadar güzel ki, Haiti cumhurbaşkanlığı sarayında yaşanan 7.0 büyüklüğündeki deprem kadar yıkıcı!

DİPNOT: İlyuşa'nın arkadaşı bilgiç Kolya'nın çok değil birkaç ay önce gündemimizi epey meşgul eden Atakan ile benzerlik göstermesi. Hatta neredeyse aynı diyebilirim. Yaşamın ilk çeyreğinde çok okuyan olarak çok da bildiğini ispata girişen bir çocuğun yaşadığı kimlik karmaşasının en temiz örneği olabilir.

Karamazov Kardeşler her şeydir. Bir polisiye kitabı (Ahmet Ümit ve Grange hayranları için), bir deneme kitabı (Montaigne ve Camus hayranları için), insan ruhunun titiz bir şekilde incelenmesi (Dostoyevski hayranları için) umut ve hayal kırıklıklarının da payıyla belki de Dostoyevski sosyalistleri hiç ama hiç sevmiyor!

Savcı İppolit Kiriloviç'in tahliller, durum değerlendirmesi ve psikolojik anlamda cinayetin tüm ihtimallerini karşılaştırmalı anlatımı cidden muazzamdı. Okurken çok büyük keyif aldım. Olayı savcıdan dinledikten sonra katilin kim olduğunu bildiğim halde ona hak vermemek elde değildi. Ancak aklıma takılan bir konu oldu savcı hem iddia makamı hem savunma. 1800'lü yılların Çarlık Rusya'sında aleni bir şekilde bazen hakarete, bazen de Karamazov ailesinin iç yapısına ilişkin şahsi yorumlar getirmeyi ihmal etmiyor. Adalet adına hareket edilebilir ama hakaret edilemez. Garip bir durumdu. Diğer yandan Rusya'nın en ünlü avukatının savunması da tribüne oynmanın ve demagojinin en naçizane örneklerindendi. Elinde çok zayıf materyaller olmasına rağmen tavşandan şapka çıkardı. İşe yaradı mı? Okuyun ve görün.

Game Of Thrones gibi kitabın içindeki karakterlerin türleri, türevleri, karmaşaları o kadar çok ve yoğundu ki yarım kalmışlık hissi sardı. 1025 sayfa kitabın bir an için sıkmadı, bir an için ayrıntıların içinde kendimi boğulmuş hissetmedim. Şibumi kitabında mağara bölümü vardır mesela muazzam bir kitap olmasına rağmen o bölüm beni neredeyse boğmuştu, çoğu kitap bana bunu yaşattı. Ancak Karamazov Kardeşler bırakın o sıkıntıyı eksik kalmışlığıyla beni hayal kırıklığına uğrattı. Sorular, sorular aklımdaki sorular, aklımda bir kenarda, şimdi soruların cevabını verin bana:

Mitya'nın akıbeti, İvan'ın akıbeti, Alyoşa? Tüm bunlar öyle yarım kaldı ki! Belki ömrü yetse bunun devamını yazardı Dostoyevski, kim bilir. Oğuz Atay gibi Dostoyevski de en önemli saydığı kitabını yazarken gözlerini yummuş. O sebeple en değer verdiği kitap olarak Karamazov Kardeşler kaldı geriye. Çoğu kitleye göre dünyanın en iyi kitabı ünvanına sahip Karamazov Kardeşler. Ya sizce? Suç ve Ceza'nın önüne geçebilmiştir bu kitap. Bence bir :) Sevgiler, saygılar, iyi okumalar :)

SPOİLER: Kısaca Karamazov Kardeşler, kendime not: 19. yüzyıl Rusya'sında Tanrı'nın, özgür iradenin ve ahlakın etik tartışmalarına derinden giren tutkulu bir felsefi roman. Modernleşen bir Rusya'ya karşı kurulan inanç, şüphe ve akılla ilgili manevi mücadelelerin karmaşık bir draması. iyi ve kötü arasındaki çizgilerin ve herkesin insanlığa olan inancının test edildiği bir dünya. Karamazov kötülüğün nam salmış hali.

https://www.youtube.com/watch?v=Hp4AanxpAKU
140 syf.
HER ŞEYİ FAZLASIYLA ANLAMAK BİR HASTALIKTIR.

Edebiyatın psikoloğu olan, çağ açıp çağ kapatan, yeni bir tür oluşturup o türün bir mevsimi olan yazarın koltuğunun karşısındayız. Israrla kaçan aynamızı yüzümüze tutuyor. Bu eser bir tutum olarak, modern Rus toplumunun kaçınılmaz olarak ürettiği türden sorunların bir örneği. Rasyonel egoizm ve diğer tehlikeli totaliter ütopya vizyonları (ki vizyonsuzluğun alası) dünyanın hiçbir ikliminde, hiçbir çağında, MÖ, MS kendine yer bulamaz. Dünya daima zehir saçan kötülüklerle doluydu ve gitgide daha da kötü olacağına neredeyse şüphe yok. Her türlü dogmacılığı doğruyor bu kitabında Dostoyevski, acımasızca eleştiriyor. Zaten dünümüzü, bugünümüzü bir kolaçan edersek başımıza ne gelmişse bu dogmatizmden gelmiştir. Sosyal etkileşimlerden mahrum olan bir Rus'un Avrupa'ya geçişinden sonra düşünce dünyasında oluşan çatlaklardan sızan güneşin bir yansımasıdır bu eser bana kalırsa. Dünyayla ilişki kurma çabası içerisindedir, ancak başarısızlığı onu yerin daha da altına itmektedir.

Farklı renkler, diller, ırklar, etnik kökenler... Her birey iki türlü yaşam arasında sıkışmış ve bu sıkışıklığın arasında bir yaşam idame ettirme uğraşında. Yani bir nevi iki yüzü var, çelişkileri var, korkuları var, sanrıları, tanrıları yaa neler neler... İnsan bu görüntü itibariyle sınırlı, ruhsal bir varlık olarak sonsuzu temsil eder. Her zaman farkına varamadığımız gerçeklerimiz var. Bir bütün olarak zevklerin, üzüntülerin, iyilerin, kötülerin zaman içerisinde şekil değiştirebildiği, dozunun artıp azalabildiği garip bir döngünün içerisindeyiz. Normal bir insan başarı ve mutluluğu arzular ve bunun için çabalar. Bulunduğu toplumun içinde zamanla izole olduktan sonra sınırların, zincirlerin izin verdiği yere kadar üst üste binen olgulara hayat verir. Ne olabilir bunlar, efendime söyleyim, ırksal özelliklerin taşıyıcısı, kültürüyle, inancıyla, eğitimiyle, yaşam geleneklerini uygulayan bir uzantıdan ibarettir. Şimdiye kadar söylediklerim elbette bir genellemeden ibaret. İstisnaların kaideyi bozmadığı bir noktadayız. İnsan kendi ruh hali ve yaşama evreleriyle yukarıdakilerin tam tersi bir noktada olabilir. Elbette toplum bunu normalize edene dek durmayacaktır. Hayata karşı fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla hep bir talep içerisindeyizdir. Bir davamız vardır ona karşı. Emeklerimiz birer kanıt niteliğindedir. Çevremizdeki insanlar ise bu davada tanık olarak gösterdiklerimizdir. Bu taleplerimizin nihayetinde kazanılan miktar itibarıyla kesin olan mutluluktur. Benliğimiz öyle bir karmaşanın ve çelişkinin ürünüdür ki yıllar yılı emek verilen bir mutluluğun hükmü bile ona sahip olunduğu an tesiriyle birlikte nefsimizden uzaklaşacaktır. Gerçi bunu da genellemelere katabiliriz. Hatta bundan emin olabiliriz. Mutluluğun son kullanma tarihi onu açıp kullanmaya başladığımız ana tekabül eder.

Bir tavan arasından kendi deyimiyle yeraltından bir farenin fısıldadıkları bunlar. Okuruyla arasında kurduğu bir köprü. Dostoyevskinin karşısında olduğunuzu zannederken bir an karşıdakinin siz değil yine Dostoyevski'nin kendi silüeti olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü aslında sizin ne dediğinizle işi yok onun. Zaten olsaydı soru sorardı, çıkarım yapmazdı. Ya da çıkarımların yanına birkaç şüphe tohumu ekerdi. Okuyunca anlıyorsunuz ki onun sorunu kendisiyle.

Birkaç ana başlıkta toplamak gerekirse kendisinden duyduğu rahatsızlık ve bu rahatsızlığın verdiği kafa karıştırıcı ikilik, tutarlı bir “benlik” ve “öteki” çatışması ve duyguların belirsizliği, kitabın geneline yayılmış tutum ve kararlar. Diğer tüm insanlar gibi içsel bir hesaplaşmanın ürünü bu yazılanlar. Daha doğrusu bir mahkeme salonunu hayal edin. Sanık, avukat, hakim, katip, mübaşir, jüri, tanıklar... Bunların hepsi de Dostoyevski. Kitaptaki karakterimiz, zayıf, kırılgan, depresyonlar barındıran, hassasiyetlerinden doğan bir alçakgönüllülüğe sahip. Güvensizliği kendini aşıp dış dünyaya taşmış biri. Ancak dümdüz bakabilmenin de belirli bir getirisi var elbette. İnsan severse sever, nefret ederse nefret eder. Oysa yeraltı insanı kendisinin ve ötekinin arasında sıkışmıştır. Uyum sağlayamaz çevresine. Bunun farkında olmak ise asıl cehennemdir. Öyle ki; ''yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.'' demektedir yazar. Yeraltı insanının dış dünya ile kendisi arasında gitgellerden bir tortuya dönüşen paradoksları bir iç düşmanın doğmasına neden olur. Yani insanoğlu o an kendi kendisinin cehennemi olmuştur.

Kendi derinliklerinde toplumun sığ oluşundan doğan tahammülsüzlük, toplumun resmi bilinci ve dayatılan palavralara karşı güvensizlikle doludur. Yani zaten kendine olan güvensizliğine bir de topluma güvensizlik eklenince hayat anlamını yitirmiştir. Hükümsüzdür de.

Uzun zaman sonra tekrar okumak ne de iyi geldi. Yazarı daha iyi anlamak adına Bir Yazarın Günlüğü'nü muhakkak okuyun. Onu okuduktan sonra bu kitap farklı bir anlam kazandı.

Şengül Can'ın Devamsız kitabından bir şiirle bu inceleme burada biter. Kafanızı ütüledim, idare edin.

Gövdem parçalanmış gibi, iki dünya arasında mıydım ne?
Ruhum bir beden seçip içine gireyazsa.
Her gün gittim geldim dört saat yolla birlikte beş.
Evlerde odalarda şehirlerde sokaklarda hastanelerde.
Ateşin başına oturur gibi dizildik
Sonra tekrar tekrar.
Küller biriktirdim közler
Çevirdim çevirdim pişirdim dünyayı.
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Suskunlar'ı izleyen var mı hiç aramızda? Kendi açımdan söylemek gerekirse bu dizi bittikten sonra hiçbir Türk dizisi izleyememiştim. İnsanın boğazında her daim kocaman bir yumru bırakan, yarım kalmış hayatları anlatan en güzel dizilerden biriydi bence. Yöneticilerin ve fiziksel olarak güçlülerin hapishanelerde her daim üstün geldiğini hatırlatırdı.

Esaretin Bedeli'nde insanın içinden alınamayacak ve başkalarının dokunamayacağı şeyden bahsedilirdi, yani umuttan. Umudu arayıştan. Bunu içinde bir kez olsun hissettin mi zaten hayatın boyunca o umut düşüncesi bırakmazdı insanı.

Prison Break'te ise aslında hapishanelerdeki iç bürokrasinin işleyişinin ne kadar pis kurallara, birtakım rüşvet, şantaj, para döngüsüne bağlı olduğuna ve kaçış fikrinin her ne kadar hapis hayatı boyunca canlı durmasına rağmen mahkumların çoğunun buna cesaret edemediğini görürdük.

Ölüler Evinden Anılar ise bu 3 dev yapımın tam olarak birleşimi. Yeri geliyor kırbaçlar, sayısı gittikçe artan sopalar sizin sırtınıza iniyor. Bazen de yeri geliyor her hapishanede en az 1 kere de olsa düşünülmüş olan kaçma düşüncesinin cezbediciliğine tanıklık ediliyor. Bazıları atılan binlerce sopaya hiç sesini bile çıkarmıyor, bazıları ise dayak yemeyi kanıksamış bir şekilde emri yeni verilen her dayağı alışkanlıkla karşılıyor. Zaten Dostoyevski de bu kitabının 11.sayfasında "İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır." diyor bu sözleri kanıtlayacak nitelikte.

Gözyaşları ve neşenin çetin savaşının anlatılmasını o zamanlardaki Rus milletinde özgür düşüncenin -bırakın bahsedilmeyi- düşünülmesinin bile yasak olmasıyla, hayatında ilk kez kar yağışı görmüş gibi mahkum arkadaşlarıyla çocuklar gibi kartopu oynayarak etrafına gülüşler saçan mahkumlara pis pis, aşağılayıcı, ayıplayıcı, mutluluk antivirüsü gözlerle bakan üstlerle, fakat tüm bunlara rağmen de hapishaneye düşmüş insanların kültür seviyesinin standart Rus milletinin kültür seviyesinden yüksek olmasını 14. sayfadaki "Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir?" alıntısıyla anlayabiliyoruz. Dostoyevski olay örgüsünün içine böyle siyasi göndermeleri teker teker olsa bile çok ustalıkla serpiştiriyor.

Dostoyevski okurken yemek yediğimi hissediyorum sanki. Adamın edebiyatı gerçekten de insanın karnını, gözünü, yalnızlığını, ruhunun atmosferinin düşünce kirliliğindeki kaybolmuş fikirleri doyuruyor ve bu sadece fonksiyonel bir doygunluk da değil üstelik. Aynı zamanda "Biçim, işlevi takip eder." diyen bir Louis Sullivan gibi onu okurken hem günlük kalsiyum, magnezyum miktarı misali alınması gereken dozda belirtilen ihtiyaçlar gibi işlev kavramı dahilinde edebi zevk ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de estetiksel, biçimsel ve daha çok da iğneleyici olarak araya serpiştirdiği ve bizim de bazı yemeklerde sevdiğimiz acı, tuzlu, ekşi tatlar gibi farklı tat ihtiyaçlarınızın giderilmesini sağlıyorsunuz.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski'nin sürgünden sonraki yazdığı Ezilenler kitabından sonraki 2. roman ve uzun yıllar sürgünde kalmanın verdiği deneyimle birlikte kendi hayat sürgünümüzü ne kadar sorgulayarak yaşadığımızı görmemizi de istiyor. Dedik ya başta, Esaretin Bedeli'nde nasıl umut düşüncesi hep sapasağlam ise ve 1984'te de insanların içlerinden her şeyin alınsa bile umudun, sevginin alınamayacağı düşüncesi ne kadar açık ve roman boyunca canlı ise, Ölüler Evinden Anılar'da da soylulardan farklı olarak aşağı sınıfla soylu mahkumların çatışmasına şahit olabiliyorsunuz. Hatta bazen yeri geliyor soylu mahkumlara "Fakat, siz bizle nasıl arkadaş olursunuz?" diyen bir mujik (aşağı seviyeden) adam çıkıyor karşınıza. O zaman diyorsunuz ki ulan arkadaşlıklar bile sınıf sınıf ayrılmış da haberimiz yok...

Ölüler Evinden Anılar, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak ölü sayılabilecek insanların içlerindeki hayat belirtilerini Dostoyevski marka fenerle arayabileceğiniz bir roman, aynı zamanda bundan sonra gelecek olan Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler gibi dev yapıtlar için bir referans kitabı olabilecek nitelikte. Bu yüzden böyle epik yazarları kronolojik sırasıyla okumanın elzem olduğunu düşünenlerdenim. Duyguları, sorgulamaları, anlatı yetenekleri Şahan'ın Tehlike Çanı'nda Reytingmetre'yi artırmak için masaya yumruğunu vurması gibi şaha kalkmaya başlıyor bu kitapta. Dostoyevski severler kaçırmasın.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nihal Yalaza Taluy
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Kazan, Tataristan, 1900
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 30 Ocak 1968
1900 yılında Kazan’da doğdu. Liseyi Rusya’da bitirdikten sonra Türkiye’ye göç etti. Averçenko ve Mihail Zoşçenko gibi yazarlardan mizah öyküleri çevirdi. Resimli Ay ve Varlık dergilerinde çevirileri yayınlandı. Başta İvan Turgenyev, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski ve Nikolay Gogol’ün yapıtları olmak üzere, Rus edebiyatından yüzden fazla roman, oyun ve çocuk kitabını Türkçeye kazandırdı. 1968 yılında İstanbul’da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 58 okur beğendi.
  • 24,3bin okur okudu.
  • 1.776 okur okuyor.
  • 21,8bin okur okuyacak.
  • 907 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları