Nihal Yalaza Taluy

Nihal Yalaza Taluy

Çevirmen
8.6/10
23,4bin Kişi
·
105,9bin
Okunma
·
89
Beğeni
·
7bin
Gösterim
Adı:
Nihal Yalaza Taluy
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Kazan, Tataristan, 1900
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 30 Ocak 1968
1900 yılında Kazan’da doğdu. Liseyi Rusya’da bitirdikten sonra Türkiye’ye göç etti. Averçenko ve Mihail Zoşçenko gibi yazarlardan mizah öyküleri çevirdi. Resimli Ay ve Varlık dergilerinde çevirileri yayınlandı. Başta İvan Turgenyev, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski ve Nikolay Gogol’ün yapıtları olmak üzere, Rus edebiyatından yüzden fazla roman, oyun ve çocuk kitabını Türkçeye kazandırdı. 1968 yılında İstanbul’da öldü.
Çevremdekiler düşmanlarım; suratımda bile kusur buluyor, küçümsüyorlar beni. Sonunda ben de kendimi küçük görmeye başladım. Aptal olduğumu söylediler, aptallığıma inandım.
Nihal Yalaza Taluy
Sayfa 87 - Makar Devuşkin
140 syf.
·10/10 puan
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
140 syf.
HER ŞEYİ FAZLASIYLA ANLAMAK BİR HASTALIKTIR.

Edebiyatın psikoloğu olan, çağ açıp çağ kapatan, yeni bir tür oluşturup o türün bir mevsimi olan yazarın koltuğunun karşısındayız. Israrla kaçan aynamızı yüzümüze tutuyor. Bu eser bir tutum olarak, modern Rus toplumunun kaçınılmaz olarak ürettiği türden sorunların bir örneği. Rasyonel egoizm ve diğer tehlikeli totaliter ütopya vizyonları (ki vizyonsuzluğun alası) dünyanın hiçbir ikliminde, hiçbir çağında, MÖ, MS kendine yer bulamaz. Dünya daima zehir saçan kötülüklerle doluydu ve gitgide daha da kötü olacağına neredeyse şüphe yok. Her türlü dogmacılığı doğruyor bu kitabında Dostoyevski, acımasızca eleştiriyor. Zaten dünümüzü, bugünümüzü bir kolaçan edersek başımıza ne gelmişse bu dogmatizmden gelmiştir. Sosyal etkileşimlerden mahrum olan bir Rus'un Avrupa'ya geçişinden sonra düşünce dünyasında oluşan çatlaklardan sızan güneşin bir yansımasıdır bu eser bana kalırsa. Dünyayla ilişki kurma çabası içerisindedir, ancak başarısızlığı onu yerin daha da altına itmektedir.

Farklı renkler, diller, ırklar, etnik kökenler... Her birey iki türlü yaşam arasında sıkışmış ve bu sıkışıklığın arasında bir yaşam idame ettirme uğraşında. Yani bir nevi iki yüzü var, çelişkileri var, korkuları var, sanrıları, tanrıları yaa neler neler... İnsan bu görüntü itibariyle sınırlı, ruhsal bir varlık olarak sonsuzu temsil eder. Her zaman farkına varamadığımız gerçeklerimiz var. Bir bütün olarak zevklerin, üzüntülerin, iyilerin, kötülerin zaman içerisinde şekil değiştirebildiği, dozunun artıp azalabildiği garip bir döngünün içerisindeyiz. Normal bir insan başarı ve mutluluğu arzular ve bunun için çabalar. Bulunduğu toplumun içinde zamanla izole olduktan sonra sınırların, zincirlerin izin verdiği yere kadar üst üste binen olgulara hayat verir. Ne olabilir bunlar, efendime söyleyim, ırksal özelliklerin taşıyıcısı, kültürüyle, inancıyla, eğitimiyle, yaşam geleneklerini uygulayan bir uzantıdan ibarettir. Şimdiye kadar söylediklerim elbette bir genellemeden ibaret. İstisnaların kaideyi bozmadığı bir noktadayız. İnsan kendi ruh hali ve yaşama evreleriyle yukarıdakilerin tam tersi bir noktada olabilir. Elbette toplum bunu normalize edene dek durmayacaktır. Hayata karşı fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla hep bir talep içerisindeyizdir. Bir davamız vardır ona karşı. Emeklerimiz birer kanıt niteliğindedir. Çevremizdeki insanlar ise bu davada tanık olarak gösterdiklerimizdir. Bu taleplerimizin nihayetinde kazanılan miktar itibarıyla kesin olan mutluluktur. Benliğimiz öyle bir karmaşanın ve çelişkinin ürünüdür ki yıllar yılı emek verilen bir mutluluğun hükmü bile ona sahip olunduğu an tesiriyle birlikte nefsimizden uzaklaşacaktır. Gerçi bunu da genellemelere katabiliriz. Hatta bundan emin olabiliriz. Mutluluğun son kullanma tarihi onu açıp kullanmaya başladığımız ana tekabül eder.

Bir tavan arasından kendi deyimiyle yeraltından bir farenin fısıldadıkları bunlar. Okuruyla arasında kurduğu bir köprü. Dostoyevskinin karşısında olduğunuzu zannederken bir an karşıdakinin siz değil yine Dostoyevski'nin kendi silüeti olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü aslında sizin ne dediğinizle işi yok onun. Zaten olsaydı soru sorardı, çıkarım yapmazdı. Ya da çıkarımların yanına birkaç şüphe tohumu ekerdi. Okuyunca anlıyorsunuz ki onun sorunu kendisiyle.

Birkaç ana başlıkta toplamak gerekirse kendisinden duyduğu rahatsızlık ve bu rahatsızlığın verdiği kafa karıştırıcı ikilik, tutarlı bir “benlik” ve “öteki” çatışması ve duyguların belirsizliği, kitabın geneline yayılmış tutum ve kararlar. Diğer tüm insanlar gibi içsel bir hesaplaşmanın ürünü bu yazılanlar. Daha doğrusu bir mahkeme salonunu hayal edin. Sanık, avukat, hakim, katip, mübaşir, jüri, tanıklar... Bunların hepsi de Dostoyevski. Kitaptaki karakterimiz, zayıf, kırılgan, depresyonlar barındıran, hassasiyetlerinden doğan bir alçakgönüllülüğe sahip. Güvensizliği kendini aşıp dış dünyaya taşmış biri. Ancak dümdüz bakabilmenin de belirli bir getirisi var elbette. İnsan severse sever, nefret ederse nefret eder. Oysa yeraltı insanı kendisinin ve ötekinin arasında sıkışmıştır. Uyum sağlayamaz çevresine. Bunun farkında olmak ise asıl cehennemdir. Öyle ki; ''yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.'' demektedir yazar. Yeraltı insanının dış dünya ile kendisi arasında gitgellerden bir tortuya dönüşen paradoksları bir iç düşmanın doğmasına neden olur. Yani insanoğlu o an kendi kendisinin cehennemi olmuştur.

Kendi derinliklerinde toplumun sığ oluşundan doğan tahammülsüzlük, toplumun resmi bilinci ve dayatılan palavralara karşı güvensizlikle doludur. Yani zaten kendine olan güvensizliğine bir de topluma güvensizlik eklenince hayat anlamını yitirmiştir. Hükümsüzdür de.

Uzun zaman sonra tekrar okumak ne de iyi geldi. Yazarı daha iyi anlamak adına Bir Yazarın Günlüğü'nü muhakkak okuyun. Onu okuduktan sonra bu kitap farklı bir anlam kazandı.

Şengül Can'ın Devamsız kitabından bir şiirle bu inceleme burada biter. Kafanızı ütüledim, idare edin.

Gövdem parçalanmış gibi, iki dünya arasında mıydım ne?
Ruhum bir beden seçip içine gireyazsa.
Her gün gittim geldim dört saat yolla birlikte beş.
Evlerde odalarda şehirlerde sokaklarda hastanelerde.
Ateşin başına oturur gibi dizildik
Sonra tekrar tekrar.
Küller biriktirdim közler
Çevirdim çevirdim pişirdim dünyayı.
140 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Dostoyevski vs. Dostoyevski

Dövüş başladı. Kim yenecek? Raundların bitmek bilmediği bir zihin boksu izliyoruz. Hakem kim? O da Dostoyevski adında biri... Yeraltında gerçekleşen bu dövüşten kimsenin haberi yok, zira bu dövüş Dostoyevski'nin tam da beyninde gerçekleşiyor.

Aslında gayelerimize her zaman ulaşmayı istediğimizi belirten fakat zevkli olan kısmının ise gayelerimize hiçbir zaman ulaşamayacak olmamızı üstüne basa basa söyleyen bir dövüş. Aynı bir arabanın bir çizgi boyunca olmak üzere A noktasından B noktasına giderken her seferinde kalan yolun yarısını gidecek bir şekilde yolun sonuna ulaşmaya çalıştığında hiçbir zaman hedefine ulaşamayacak olması gibi.

Dostoyevski'nin kendisinin de dediği gibi ince otobiyografik detaylara ulaşıyoruz bu kitaptan kendisine dair. 40 küsür yaşlarında yazdığı bu kitapta önceki kitaplarını ses çıkarmamak olarak tanımlaması bu kitap ve akabininde gelecek kitaplarda nasıl cesur sesler çıkaracağını kanıtlıyor.

Çirkin olmayı kabullenmeyi, içinden geçen her şeyi çekinmeden yazabilmeyi, seçmemeyi seçebilmeyi, 19. yüzyıl insanının karaktersiz ve gerçekten aptal olmadan bir halt olamayacağını söyleyebilmeyi, 2x2=4 gibi basit bir matematik işleminden bütün matematik dünyasını, nicelikleri, kesin yargıları ve formülizasyonları sorguya çekebilmeyi başaran bir Dostoyevski vardı bu kitapta. Bize bir gün "nanik" bile deyişimizin formülize edilebileceğini fakat böyle olursa da bu hareketin samimiyetinin ve içerdiği sevgisinin hiçbir anlamının kalmayacağını belirten bir Dostoyevski.

Matematikle ve nesnel yargılara bu kadar kolay varılabilmesiyle, beyniyle ve yerin üstündeki bütün insanlara yöneltilen sorgulamalarıyla, gayelere hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamasının insana vermiş olduğu saf zevkle, hasta, kötü ve suratsız bir adam olduğunu kabul etmekle aslında "Kimsin sen?" sorusuna verilebilecek her türlü cevabı vermeye çalışma uğruna sanki bir çocuğun emeklemeyi ilk öğrenmesinin zorluğu misali atılan adımlarla, güzel, yüksek, sistem gibi kelimelere ve soyut kavramlara verilen sosyolojik ve bireysel bazda öneme dair eleştirileriyle Dostoyevski tam olarak yeraltında kendi dünyasını karıncaların o yeraltındaki devasa ve muhteşem yuvaları gibi kurmuş diyebiliriz.

Matematik ve 2x2=4 hakkındaki görüşleri, her duygunun formülize edilebilmesinin ihtimali açısından düşündükleri konusunda aklıma gelen ve çok yerinde sorgulamalar içeren Türk bir arkadaşın videosunu sizle paylaşmak istiyorum, matematiğe karşı bakış açınızı değiştirebilir : https://www.youtube.com/watch?v=p06VHmih-Yw

Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.

Dostoyevski bize bu kitabında kendi beyninin nasıl yeraltındaki bir karınca yuvasının karmakarışıklığına benzediğini ve bu dünyanın kurulabilmesi uğruna emekle yapmış olduğu sorgulamalarını haykırıyor bize.
1025 syf.
·10 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM


https://i.ibb.co/7jghFLT/1.jpg

Karamazov Kardeşler : Dostoyevski olağanüstü bir olaydır; belki de Rus bilincine özgü, eşi görülmedik bir olaydır, demişti Oğuz. Sonrasında da "Çirkin kitap yoktur, az Rus klasiği vardır." dedi. Haklıydı. Bugün burada sizinle bir yapbozu tamamlamak için bulunuyoruz. Bu yapbozun adı ise varoluş yapbozu.

https://i.ibb.co/RvB530g/2.jpg

İnsancıklar : Yapbozun ilk parçası benim, bilirsiniz ki bir yapbozu tamamlamak için genellikle en kolay parçalardan başlanır. Dostoyevskici evren, parçalar halindeki bir evrendir, parçaları da parçalar halindeki başka evrenleri içerir. O yüzden Dostoyevski yapbozuna başlamanın ilk adımı en acı adımlardan ilki olan İnsancıklar parçasıdır, değil mi Karamazov?

Karamazov Kardeşler : Kesinlikle. Hatta okurlarımın beni tam olarak anlayabilmesi ve Dmitri, Fyodor, Gruşenka, Katerina karakterleri arasındaki açık uçlu ilişkileri öğrenebilmesi için zamanın eleştirmeni olan Belinski'nin de okuduğunda gözyaşı döktüğü İnsancıklar parçasından başlanması gerekir. Zaten insan, doğduğu anda gözyaşına boğulur belki de geleceğini hisederek. Bu yüzden hayat, gözyaşı havuzunda yüzmeyi bilenlere layıktır.

https://i.ibb.co/PTr6G24/3.jpg

Karamazov Kardeşler : Yüce İsa adına! Gözlerim çift mi görüyor?

Öteki : Parçalarından biri de benim Karamazov. Bilirsin, İnsancıklar'dan sonra ben gelirim. Psikolojide alter ego adıyla geçen, "öteki ben" olarak da tanımlayabileceğimiz, görünmek ve olmak istediği bir insanla birlikte gezen bir insanı anlatırdım, Yakov Petroviç. Namıdiğer Bay Golyadkin. İnsancıklar kitabından sonra ne kadar eleştirilsem de yapbozda olmazsa olmaz bir parçayım bence.

Karamazov Kardeşler : Bilirim, bilirim. Bilmez olur muyum! Zaten Dostoyevski'nin varoluş yapbozuna devam edilebilmesi için senin okunman gerekir 2. olarak. Çünkü sayfalarımın arasında anlattığım Ivan Karamazov ile Şeytan'ın karşılaşması, engizisyon başkanı ile İsa'nın konuşması bile bir "öteki ben" kümesine girer. Hatta sevgi ile nefret, zevk ile acı, alçakgönüllülük ile gurur bile birbirinin "öteki ben"idir bence. Dostoyevski'nin sıkça uyguladığı karşıtlıklar ile kurulan edebi metronomun sesi ilk olarak sende duyulur.

https://i.ibb.co/Gc9gQYM/4.jpg

Ev Sahibesi : Artık bir evim var, İnsancıklar ve Öteki sayesinde. Aynı zamanda devrimci bir grup olan Petraşevski grubuna da katıldı bu sırada beni yazan. Dostoyevski'nin bu kadar mali kriz içinde olduğu bir zamanda çektiği zorluklar arasında yazdığı bir kitabı anlatabilmek de çok zor doğrusu. Bilirsin Karamazov... Ordınov nasıl bakardı benim kitabımda?

Karamazov Kardeşler : Sanki insanların en derin parçasına ulaşabilmek için bakardı Ordınov. İnsanın içindeki o sahipsiz varoluş parçasını bulabilmek için en derin bakışlarıyla bakardı karşısındakine. Okurun benim içimdeki karakterlerin bakışlarını ve anlık duygu değişimlerini tam olarak anlayabilmesi için yapboza Ordınov parçasını da koyması gerekir önce.

https://i.ibb.co/HXQt07P/5.jpg

Beyaz Geceler : Ah, ne güzeldir sadece St. Petersburg'da mayıs ile temmuz ayları arasında görülen gecelerin kararmaması olayı! Ne kadar şanslı bir ulusuz biz! Bembeyaz gecelerimiz olmuştu senle Karamazov, hatırla!

Karamazov Kardeşler : İnsancıklar'dan sonra senle öğrendim yarım kalmayı, senle öğrendim yarımlarımı tamamlamam gerektiğini. En iyi buluşma yarım kalandır, dedim. Geceleri beyazlaştırdım, gündüzlerimi geceleştirdim senle birlikte. Günlerim birbirine girdi. Sen olmasan erkek ve kadın kalbinin derinliklerinden yukarılara da çıkamazdım. Çünkü içimde anlattığım en renkli Rus geceleri bile senin acı ve yarım kalmışlık eleğinden geçmiş birer özdür, dedim. Varoluş ise özden önce gelir, dedim. Bir kitap düşünün, kitapların yayın hayatları boyunca 'olacakları' varlık çizilmiştir. Onların özü ise Karamazov Kardeşler'dir ve bir ulusun, Rus ulusunun halk bilincini ve varoluşunu tamamen eline almıştır. Sartre sever miydin bu arada?

Beyaz Geceler : Bayılırım!

Karamazov Kardeşler : Nasıl seviyorsun yahu? Adam 1905'de doğdu. Sen ise 1848'de?

Beyaz Geceler : Konu Dostoyevski ise gelecek bir teferruattan ibarettir. Çünkü o daha adı konmamış ve bilimin ancak çok sonra keşfettiği ve adlandırdığı telepatik, histerik, sanrılı, sapıkça fenomenleri keşfetmişti. Stefan Zweig böyle demişti biyografisinin 186. sayfasında. Böyle bir adamdan geleceği görmesi beklenemez mi?

https://i.ibb.co/PGXF8fk/6.jpg

Stepançikovo Köyü : Foma Fomiç'i tanır mısın Karamazov?

Karamazov Kardeşler : Tanımam mı? Aslında Rus insanı içinde bulunabilen ve tam da yazımından etkilendiğim Gogol'ün tasarlayabileceği bir karakterdi Foma. Zaten içimde kurguladığım Fyodor Pavloviç Karamazov karakterinin uçarılıkları, Gruşenka'nın rahatlıkla alaya alınabilecek hareketlerini senden öğrenmiştim.

https://i.ibb.co/3fy7jWY/7.jpg

Ezilenler : Eziliyorum, çekilin üstümden! Çekilin!

Karamazov Kardeşler : Ezilmeden, öğrenemezsin. Acı çekmeden varoluş yapbozunu tamamlayamazsın. Üstündeki kitaplar olmasaydı sen de olmazdın. Ezileceksin ki öyle öğreneceksin. Dmitri, Alyoşa ve Ivan Karamazov kardeşler bu konuda sana çok şey borçlu.

I. Nikolay : Noluyo kardeşim, ne bu tantana? Devrimci Petraşevski grubuna katılanların cezası bugünden sonra idamdır!

(Birkaç gün sonra I. Nikolay belki de Rusya'nın edebiyat geleceğini kurtarmak istercesine)

I. Nikolay : Ya da hadi neyse, affettim Dostoyevski'yi. Ama sürgün cezasından kurtulamazsın!

https://i.ibb.co/JsswzsY/8.jpg

Ölüler Evinden Anılar : Çekmeyin, yahu! Çekmeyin beni... Ne yapıyorsunuz?

Karamazov Kardeşler : Sen benim "ego"msun. Orta noktamsın. Hatta Dostoyevski'nin kitaplarını Ölüler Evinden Anılar öncesi ve Ölüler Evinden Anılar sonrası olarak ikiye ayırabiliriz. Aynı İsa Öncesi ve İsa Sonrası gibi. Ama benim oluşmamda çok büyük paya sahipsin. Senden öncesi tam bir tutku basamağıydı, yani "id"di. Senden sonrası ise kaçınılmaz bir süperego olacak. O yüzden kitaplar çekiyor seni. Sen ego olduğundan dolayı id ve süperego arasında gidip geliyorlar senin yönetimin altında. Kaçınılmazsın.

Eğer Dostoyevski'nin omuzlarındaki melekleri görebilseydik, solundaki melekler Ölüler Evinden Anılar öncesi kitapları, sağındaki melekler ise Ölüler Evinden Anılar sonrası kitapları olurdu. Çünkü tez ile antitezin harmanlanıp bana dönüştüğü yerin tam da ortasısın! Renklerin geldiği yersin. Dostoyevski'nin beyninin sol ve sağ lobu arasındaki o saydam çitsin, okyanuslarda suyun karışmadığı yerleri kıskandıran o sınır sensin! Sen Rus ulusunun arafısın, senden öncesi cehennem ise senden sonraki Dostoyevski, Rus Tanrısına inanan, kurtuluşunu Ortodoks Rusya'da bulmaya çalışan cennetsi Dostoyevski'dir!

Ölüler Evinden Anılar : Ben neymişim be abi!

II. Aleksandr : Gözyaşlarına boğdu bu kitap beni! Nasıl bir kitap bu, Dostoyevski? Lanet olası federaller! Kaldırıyorum köylülerin köleliğini, serfliği! Kalmayacak bundan sonra özgür olmayan köylü! Milyonlarca köylü artık özgürdür!

https://i.ibb.co/0msqnpf/9.jpg

O sırada Dostoyevski ağzından köpükler saçıyordu. Sara hastalığını belki de en şiddetli yaşadığı zamanlardı hapishaneden sonrası. Sara olmasaydı Karamazov Kardeşler de olmazdı. Çünkü;

"Siz sağlıklı insanlar, siz," diye vaaz eder coşkuyla, "krizden hemen önceki son anda saralının içine nasıl bir sonsuz haz duygusu dolduğunu asla bilemezsiniz." demişti Stefan Zweig'ın biyografi kitabının sayfalarında. (s.114)

https://i.ibb.co/ZV4Qh65/10.jpg

Yeraltından Notlar : Yerin üstünde keyifler nasıl?

Karamazov Kardeşler : İnan ki, sen olmasaydın ben de olmazdım. Zirveyi senin sayende gördüm. Yeraltındaki ve en dipteki gözyaşlarıyla beslenerek büyüdüm. En derini seninle birlikte kederleriyle kazan insan aslında sevinçlerine bir kuyu potansiyeli oluşturur gibi düşünmüştüm.

https://i.ibb.co/6Bc6ZDX/11.jpg

Suç ve Ceza : İşte ben, id, ego ve süperegonun en net hissedildiği kitaplardan biriydim. Sonya ile masumlaştım, Raskolnikov ile Napolyon olmak istedim. Svidrigaylov ile gizemin ta kendisi oldum. Raskolnikov'un vicdan azabını bırakmayan Porfiri oldum. Ben baltaydım. Benle birlikte geçmişti Rus Edebiyatı uçuşa! Hatırla!

https://1.bp.blogspot.com/...gL/s1600/1.resim.jpg

Karamazov Kardeşler : Ben ise havaneliydim. Dmitri Karamazov'un gözünün döndüğü yerde senin sayende öğrenmiştim tutkuların ve nefretlerin en derinini. Senin sayende kleptomaniye savrulmuştum. Senin sayende vicdan azabının yoğunluğunu tüm dünyaya tanıtmıştım. Senle kurtulmuştu aslında Rus ulusunun geleceği...

https://i.ibb.co/0YNhr8k/12.jpg

Kumarbaz : Ruletteki kırmızı ile siyah renkleri arasında sanki ölüm ile yaşam arasında yuvarlanır gibi yuvarlanırdı Dostoyevski. Mali sıkıntıları arasında yazdığı ben olmasaydım, karşıtlıkların, kumar tutkusunun ve aşkın bir kumar olduğunun da farkına varamazdın!

Karamazov Kardeşler : Bu kumarın krupiyesi benim! Ben topladım senden önceki kitapları buraya, çünkü onlar da iliklerine kadar mali zorluk içerisinde sürünüyordu. Hayatın kumar olduğu yerde Dostoyevski'nin oynadığı kumardan ne zarar gelirdi?

https://i.ibb.co/R71LrNJ/13.jpg

Budala : Suç ve Ceza'nın tamamlayıcı elementiydim. Raskolnikov'da eksik bırakılan ne varsa Mışkin tezatlığıyla sağlardım. Rogojin ve Nastasya Filippovna karakterleriyle tanıtıldım. Her zaman budala dendi bana. Ama I. Nikolay'ın Dostoyevski'yi idam cezasına çarptıracağı sırada affettiği yerde hissettiklerini belki de içimde anlattığım idam mahkumu sahnesindeki saniyelerde keşfedebilirdi okurum. Zaten saniyeleri saatleştiren adamdı Dostoyevski. 50 yaşında binlerce yıllık acı çekmiş demişti Zweig onun için.

Karamazov Kardeşler : Sen olmasaydın Suç ve Ceza tamamlanamazdı! Suç ve Ceza bir aksonsa, sen ise bir dendrittin insanın sinir hücreleri gibi. Akson ile dendritler arasında gidip gelen edebi stimülasyonlarımı senin aracılığıyla keşfettim.

https://i.ibb.co/k21Kdn7/14.jpg

Ecinniler : Neçayevizmi benle tanıdı Rus okuru. Zaten Dostoyevski'nin amacı da buydu. Rusya'yı, Rus bilincini, Rus halkı olabilmeyi ve ben-insan'dan evrensel-insana geçişi anlatmak istiyordu. Aynı Hz. İsa gibi! Ben ise ahlak ile politikanın birleştiği noktaydım. Entelijansiya kesimini ben tanıttım. Karamazov Kardeşler'deki çeşit çeşit katmandan insanı tanımak isteyen okur beni es geçmemeli! Bakın, nasıl da heybetliyim bir siyaset adamı gibi!

https://i.ibb.co/mFcnmjR/15.jpg

Karamazov Kardeşler : Sen niye hiçbir şey yapmıyorsun? Senin özelliğin ne?

Delikanlı : Benim özelliğim, Edward Hallett Carr'ın da biyografisinde demiş olduğu, "Dostoyevski'nin hiçbir romanında bu kadar kişi yoktur ya da hiçbir romanında, kitap kapatıldıktan sonra okuyucunun aklında kesin bir izlenim bırakan bu denli az kişi yoktur," Tam olarak buyum. Versilov ile Makar karakterlerinin baba rolleri arasında kutsal Rusya ve Neçayevizm akımının sönmesini anlatmaya çalışmıştım.

https://i.ibb.co/MV5XN2g/16.jpg

Karamazov Kardeşler : Sadece isim benzerliği, üzgünüm.

Eti Pavloviç Karamazov : Özür dilerim!

Ölüler Evinden Anılar kitabından sonra Dostoyevski'nin sağındaki Ortodoks Rusya ve Panslavist melekler ayaklanmıştı. Öncesi "id"di. Savrulmuş tutkular, başıboş hayaller ve liberal Avrupa'ya yan gözle baktığı gençlik hovardalığı zamanlarıydı. Karamazov Kardeşler de aslında bir nevi yükseliş sırasındaki duraklamaydı. Çünkü Suç ve Ceza ile Budala zaten çıtayı en yükseğe koymuştu.

https://i.ibb.co/QF78J1P/17.jpg

Puşkin Konuşması'nda çıtayı, Rus milli halkı bilincini, Puşkin'in değerinin bilinmesi gerektiğini dinleyenlerine olabildiğince şevkli bir şekilde anlatabilen Dostoyevski aslında Hristiyan doktrininde Tanrı'nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan oluşan teslis inancında Gogol ve Puşkin ile birlikte edebi bir teslise ulaşmıştı. Bütün insanlar adına acı çekmek istiyordu! Ben-insan'dan evrensel insana ulaşmayı, Hz. İsa gibi dünyanın bütün acılarını kendi vücudunda toplamayı ve Rus ulusunu kurtarmayı istiyordu! Karamazov Kardeşler'in başarısı işte buydu! Puşkin'e Rus Tanrısı diyen okurlar Dostoyevski'ye peygamber diyorlardı!

https://i.ibb.co/nbpcDVC/18.jpg

Karamazov Kardeşler yazımı sırasında icra edilen Puşkin Konuşması'nda Dostoyevski'nin anlattıklarından sonra küsler barışıyordu, 20 yıldır konuşmayan insanlar birbirleriyle konuşmaya başlamıştı, küsleri aşkla tutuşturan, dargınları barıştıran bu olağanüstü adam edebiyatındaki karşıtlıkları ustaca kullanımını nasıl insan hayatına bu kadar derin bir şekilde yansıtabiliyordu?! Gözyaşları, Dostoyevski'nin istediği derinlikte yüzebileceği havuzuydu. Turgenyev ise bu milli havuzun içinde liberal Avrupa ütopyasıyla birlikte boğulmuştu.

https://i.ibb.co/yFP5Tc6/19.jpg

Omuzlarda geziyordu Karamazov, mutluluktan uçuyordu, hayat boyunca geçmek bilmeyen mali krizi flörtü Suslova ile tanışmasından sonra eşi Anna ile çocuklarının olmasının da etkisiyle birlikte varoluşuna ulaşmaya çabalıyordu.

https://i.ibb.co/W0K0r93/20.jpg

Ve tamamlanmıştı. Dostoyevski'nin varoluş yapbozu en nihayetinde tamamlanabilmişti. Sonbaharı İnsancıklar, kışı Ölüler Evinden Anılar, baharı Suç ve Ceza, yazı Bir Yazarın Defteri olan bu ulu adamın varoluşunun en büyük öz parçası Karamazov Kardeşler'di. Evet, Rus Tanrısının edebiyat çarmıhına Gogol ve Puşkin ile birlikte gerilen bu olağanüstü adam varoluşunu Karamazov Kardeşler ile çoktan tamamlamıştı. Dostoyevski'nin ilk ürünlerinde etkisi net bir şekilde görülen Puşkin'in Yevgeni Onegin'den kaldırılan şiirine ufak bir ekleme yaparak sonsuzlaştırmak isterim yazımı:

"Ortasında yosmaların dua düşkünü,
Ortasında dalkavukların gönüllü,
Ortasında her günkü moda sahnelerin,
Nazikçe, güleryüzlü ihanetlerin,
Ortasında soğuk kararlarının
Katı yürekli bir koşturuşun,
Ortasında bezdirici boşluğunun
Hesaplaşmaların, düşüncelerin ve konuşmaların,
O burgaçta, ki Dostoyevski ile ben durmaksızın
Sevgili dostlarım benim, yıkanmaktayız."
1025 syf.
Değerli okurlar siteye üye olmadan önce, okuyacağım kitapları ben seçerdim. Seçtiğim kitaplarda da genellikle uygun fiyat seçeneği, daha çok dikkat ettiğim bir unsurdu. Ama siteye üye olduktan sonra, kitapların beni seçtiğinin ayrımına vardım. Ne garip bir hissiyat değil mi? Bir zamanlar otorite senin elindeyken, bu otoriteyi kitapların sahiplenmesi. Ama hiç şikâyetçi değilim. Bilâkis bu sayede, önceden niteliksiz bir okur iken, nitelikli bir okura dönüşmek yüreğimin en gizli köşelerinde tarifi olunamaz sevinçler yaratmakta. Ve biliyorum ki, bu fani dünyadan ayrılıp veda vakti geldiğinde ardımda, çocuklarıma çok değerli kitaplar bırakabileceğim.

Bazen hissettiğimiz hisler o kadar çok yoğundur ki, hislerimizi telaffuz ederken uygun cümleleri dile getirmede zorlanırız. Bilgi eksikliğimiz değildir, hislerimizi tercüman etmemize engel teşkil eden. Çünkü biliriz ki, hislerimizin izahında hangi kelimeleri kullanırsak kullanalım, kelimelerimizin kifayetsiz kalacağının ayrımındayızdır.

" Karamazov Kardeşler " Dostoyevski'nin eşsiz kaleminden hasıl olmuş bir eser. Kitaplığımda uzun bir süredir mevcut iken, neden bu zamana kadar okumayıp da muallakta bıraktığım için, kendi kendimi sorguladığım bir eser. Belki de, kitabın kalın olmasıydı gözümü korkutan. Kim bilir... Ne kadar da yersiz bir düşünceymiş hissettiğim. Kitabın kalınlığı ilk etapta gözümü korkutsa da, sayfalar arasında ilerledikçe, nasıl yanlış bir yargıya vardığımın ayırdına vardım. Evet, Dostoyevski'nin okuru yormayan yalın bir anlatımla okurun beğenisine sunduğu kitabı, kalın olmasının yanı sıra, bölümler arası geçişlerde dahi, takılmadan ve zorlanmadan ilerleyebilecek bir atmosfere sahip.

Dostoyevski'nin kitaplarını okuyan arkadaşlar bilirler. Yazarın din ve geleneklere nasıl bağlı olduğunu ve bu bağlılığını da bir şekilde kitaplarına yansıttığını. Bu durum Dostoyevski okuyucusunun yabancı olduğu bir şey değildir zira, okur aşağı yukarı bütün romanlarında aynı temanın işlendiğine şahittir. Bu kitabında da ayan bir şekilde, Tanrısal inancını verdiği örneklerle kahramanları vasıtasıyla hem sorgulamış, hem de biz okurların sorgulamasını sağlamıştır.

Dostoyevski'nin betimlemelerinde vurgulamış olduğu, kişi ve yer tasvirleri ayrıca psikolojik analizleri karşısında etkilenmemek yada büyülenmemek mümkün mü? Anlatım o kadar eşsiz ki sanki, siz de kurguya dahil olmuşsunuz.

Esere kısaca değinecek olursak; babaları olan Fyodor Pavloviç ve birinci eşinden olan Dmitri Fyodoroviç, ile ikinci eşinden olan İvan ve Aleksey Fyodoroviç arasında gelişen sevgisizliğin tetiklediği çıkar çatışmalarına değinilmiş. Üstüne üstlük baba ve oğulun Gruşenka isimli acılarla yoğrulduğu için, hayatı tiye alan bir kadına aşık olmaları kurgunun ana teması. Çocukların anneleri sağ olsaydı belki de, baba ve çocuklar arasındaki iletişim daha farklı bir boyutta gelişecekti. Kim bilir....

Annesi olmayan çocuğun görünmez olduğunu söylerler. Maalesef hayat herkese eşit davranmıyor. Kimileri rahat ve sıcacık aile yuvasında hayattan bihaber iken, kimilerinin de daha küçücük yaşta omuzlarına taşımakla mükellef oldukları ağır sorumluluklar yüklenmekte! Hem boşuna mı, demiş atalarımız, " Yuvayı yapan dişi kuştur. " diye!

Dostoyevski'nin keskin zekâsı ile harmanlamış olduğu ve sayfalar arasında ilerledikçe benim gibi, kendi hayatınızdan bir parça bulacağınız eseri mutlaka okumalısınız...
140 syf.
·2 günde·10/10 puan
İki bölümden oluşan bu eseri yazar sürgün dönüşü yazmıştır. Ana karakterimizin ıstırabı, insanların onu küçük görmesi, önemsememesi diyebiliriz. Eser 19. Yüzyılda yazılmasına rağmen günümüzde de aynı sorundan çoğumuz mustarip.

İlk eseri insanciklar çıktığında büyük bir yankı uyandırmış ünlü eleştirmen Belinski "Nur topu gibi bir Gogol doğdu" demiştir. Devaminda çıkardığı romanları beklenen alakayi bulamamış ve yazar kendi deyimiyle yeraltına çekilmiştir.

Çar I. Nikolay'ın kendisine ve olması da aynı döneme rastlamaktadır.

Rus yazarlar arasında Slavcı Batıcı ayrımı vardır. Dostoyevski de Çar I. Nikolay'ın
tüm üyelerine idam cezası vereceği Petraşevski Grubu'na üyedir.

Çar I. Nikolay bu yazarları idam etmek ister. Tam kurşuna dizecekken vazgeçer ve sürgüne gönderir , sürgünden on yil sonra bu eseri yazmıştır dostoyevski.

Genel itibariyle yoğun bir kitaptır. Okumaya yeni başlayanlara kesinlikle tavsiye edilmez. Onun yerine John Steinbeck kitapları daha isabet olur. Biraz daha okuma alışkanlığı geliştirilip öyle okunmalı.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
1025 syf.
·10/10 puan
Karamazovluk ; şehvetli,çıkarcı ve akıldan yoksun insanlarda bulunan bir özelliktir.
Tek bir hakkınız olsa ve sadece bir kitap seçebilecek olsanız hangi kitabı seçerdiniz ?
Ben uzun uzun düşündüm ve Karamazov Kardeşleri seçerdim.Kitabın hacimli oluşundan çok içeriğiyle ; konusu,karakterleri ve muazzam bir anlatımı olduğundan Ayrıca bana bir şeyler katıp bakış açımda farklılıklara neden oldu için seçerdim.
Bir kitap düşünün sizi ara sıra sallayarak kendinize getirecek,yaşamınızı sorgulatacak,kendinizi ve menzilinizi bulmaya yardımcı olacak.İçerisindeki olaylardan hayat dersleri verirken su gibi akıcı ve dinlendirici bir üslupla anlatan enfes bir okuma şölenine çıkaracak olan kitap Karamazov Kardeşler yazarın son eseridir 1880 yılında yayımladıktan 4 ay sonra vefat etmiştir.Kitap yaklaşık 400 bin kelimeden oluşmaktadır.Yazarın son eseri olduğu gibi ustalık eseridir de.
Bu eserinde Kumarbaz’da olduğu gibi hayatından izler barındırmaktadır ancak kumarbaz da hayatının bir bölümüne yer vermişti ancak bu eserinde hayatının yer yanından izler taşıyan ve en çok hayatından izler taşıyan eseri diyebiliriz.Yazarın hayat felsefesi,düşünceleri ve dünya görüşünün nasıl olduğunu görmekteyiz.O zamanın en önemli konularından olan din üzerinden başlayarak vicdan ve baba figürü üstüne yazılmıştır.Kitap insan ruh halini ve psikolojisini en iyi yansıtan kitaplardan birisidir.
Kitaptan bahseden olursam ; evinde öldürülen fyodor pavloviç karamazov hiç istemediği gibi biten iki evlilik yapmış,eşlerinin drohamalarla hayatını sürdüren bencil birisidir.Gözü maddiyattan başka hiçbir şey görmeyen oğullarına karşı sevgi duymayan bir babadır.Aile ;
Fyodor Pavloviç Karamazov - Baba
Dmitri Fyodoroviç Karamazov - Büyük kardeş
İvan Fyodoroviç Karamazov - Ortanca kardeş
Aleksey Fyodoroviç Karamazov - Küçük kardeş
Smerdyakov -Smerdyeşa'dan olma gayrimeşru çocuk oluşmaktadır.
Her karakterin farklı dünya görüşleri olan çocuklardır.Babalarının ölümünden sonra katili aramaya başlamalarıyla devam etmektedir.
Dipnot : Tolstoy’un evi terk ettiğinde yanına aldığı tek kitap olan Karamazov Kardeşler.Tolstoy’un neden bu kitabı tek yanına aldığını kitabı okudukça kavrayacak ve anlayacaksınız.
Keyifli Okumalar Dilerim
394 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Bir yazar 1861 yılında, sürgünde hapis olarak geçirdiği senelerin ardından bir kitap yazıyor; bense yazıldıktan 160 sene sonra bu eseri okuyup diyorum ki ''sen nasıl bir psikoloji içindesin, sen gerçek bir hastasın Dostoyevski''

Değerli arkadaşlar, kitabı gece 02.30'da bitirdim ve uyumak için yattığımda yarım saat kitabı düşündüğümü fark ettim , uyuyamadım. Bir konuda anlaşalım; şu an çok mutluysanız, hiçbir sorununuz yoksa sakın Dostoyevski okumayın , zaten anlayamazsınız. Dostoyevski okumak, bile bile göre göre mutsuzluğu hissetme çabasıdır, karamsarlığı içine almaktır, depresyon uçurumunun kenarlarında gezmektir. O'nu okumak istiyorsanız bir şeye hazır olun; kalbinizin kırılmasına.
Kalbim çok kırıldı, Dostoyevski kalbimi çok kırdı.

Uzun bir inceleme olacak arkadaşlar, çünkü söylemek istediğim o kadar çok şey var ki, nasıl toparlayacağımı bilemiyorum ama yine de deneyeceğim.

Dostoyevski hakkında az çok bilgi sahibi olanlar siyasi söylevleri nedeniyle bir dönem sürgüne gönderildiğini bilirler, orada yaklaşık on sene kalıp cezası bitince tekrar yazarlığa devam etmek isteyen Dostoyevski, ben daha ölmedim dercesine bir kitap yazıyor. Şimdi bu kitap klasik bir Dostoyevski kitabı. Peki klasik bir Dostoyevski kitabı nedir? En basit tanımla, psikolojiyi alt etmektir .

Kitapta kötü olan bir karakterin betimlemesi, tahlili öyle bir kalemle yazılmış ki o kötü karakterin içinde kendimizi bulabiliriz, çünkü Dostoyevski çok dürüst bir yazar, iç hesaplaşmasını, iyi-kötü özellik olarak farkı gözetmeksizin karakterlerine yüklüyor ve hem kendisiyle bir karakteri üzerinden hesaplaşıyor, hem de bize olduğumuz, içimizde gizli saklı kalan kötü yerlerimizi tokat gibi yüzümüze vuruyor. İşte bu sebeple Dostoyevski okumak zordur, çünkü kendisiyle yüzleşmekten korkan, kendisini kandıran bir insan O'nu okuyamaz. Dostoyevski hepimizin aynasıdır aslında. Sadece bizden daha dürüsttür, daha cesurdur. Kendisinden nefret eder Dostoyevski ve bunları karakterlerine aktararak kendisini somut bir şekilde kağıtlarda bulur.

Kitaptaki karakterlerin ortak özellikleri; hepsinin kusurları var ve hepsi kusurlarını biliyor bunun farkındalar. Ama kusurlarının affedilmesi için kendi gerekçelerini yaratmışlar, o gerekçe de mutluluk arayışı. Dostoyevski bize şunu soruyor, insan sırf mutlu olmak için kusurlarını görmezden gelebilir mi?
Az önce kötü olan karakterde kendimizi bulacağımızı söyledim, aynı cümlem diğer acınası, zavallı, fakir, umutsuz, karamsar karakterler için de geçerli. Dostoyevski bize asla yeni bir şeyler vermez, bizi bize anlatır ve bunu yaparken şahane karakter tahlilleriyle gerçeğe ayna tutar. İnsan denen şeyin ne olduğunu parça parça halde bütün karakterlerine yayar, bizden seçim yapmamızı bekler, sen hangi karaktersin diye.
Ama seçim yapamayız, hem mutsuzuz, hem kötüyüz, hem karamsarız, hem benciliz, hem nankörüz. Bütün özelliklere sahip olduğumuz için adımız ''insan'' kaldı. Biz iyi olamayız.

''Tarifsiz bir öfke duyuyordum. s291'' #100468751 diyor Dostoyevski. Peki bu öfke neden? İşte bu öfke ezilenlerin öfkesi, ezilenlerin sesi, ezilenlerin temsilcisi. Dostoyevski ezilen kavramının ta kendisi. Küçük yaşta babasını kaybetmesi, kızını yavruyken kaybetmesi, sara krizleri, parasızlık, açlık. Bu adam çok öfkeli olmak için gerçekten çok haklı. Dostoyevski gibi bir ruh, mutlu olsaydı nasıl kitaplar yazardı acaba?

''Hepsini kabule hazırım ama, ne yapayım ki insan erdemlerinin temelinde bencillik olduğunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. s284'' #100462824
bu nasıl bir iç hesaplaşmadır?

Hayata karşı hala bir arzusu, bir umudu olduğunu ama buna kendisinin bile inanmadığını ise ''Yaşama arzum, hayata inancım vardı!... Fakat bu düşüncenin ardından bir kahkaha attığımı da hatırlıyorum. s56'' cümlesinde gösteriyor bize Dostoyevski .

Cemal Süreya'nın bir röportajında hayat hikayesini anlatması istendiğinde ''Dostoyevski okuduğumdan beri huzurum yok'' demesi. Daha doğru çok az cümle duymuşumdur. Ne zaman Dostoyevski okusam huzurum kaçıyor, kalbim kırılıyor. Çünkü şaşalı hayatlarımıza, yediğimiz pizzaları internette paylaşmamıza, pahalı giysilerimizi her yerde sergilememize, sahip olduklarımızla şov yapmamıza, aslında bir halt olmadığımız halde kendimizi bir halt sanıyor oluşumuza gülemiyor bile Dostoyevski. Bütün bu şaşalı hayatın perde arkasında bir hiçiz arkadaşlar. Dostoyevski bunu çok önceden gördü, insanın karakter analinizi her sayfasına ustalıkla çizdi, okumaya cesareti olan da buyursun okusun. Dostoyevski okuyacaksak, kendimizle yüzleşmeye hazır olalım.

Uzun zaman sonra Dostoyevski okuduğum için, beni ne kadar mahvetse de çok mutluyum. Bütün yazarlara saygım sonsuz elbette ama ''yazar'' kelimesi bende ikiye ayrılır; Dostoyevski ve diğerleri.
Dostoyevski okuyun arkadaşlar, O'nu okumadan göçüp gitmeyin, yaşamınıza haksızlık etmeyin.
Herkese bol kitap okumalı günler dilerim...
Sabır gösterip incelemeyi sonuna kadar okuyanlara teşekkürler...

''Keşke imkan olsaydı da herkes, hepimiz, benliğimizin en gizli köşelerini olduğu gibi açığa vurabilseydik; başkalarına, hatta en yakın dostlarımıza, sırası gelince kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz ne varsa, hepsini korkmadan ortaya dökebilseydik, dünyayı saracak pis kokudan hepimiz boğulurduk .'' s279

Boğuluyoruz...
140 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Hasta biriyim ben, kötü biriyim ben, çirkin biriyim ben, karaciğerimle de sorunlarım var var aynı zamanda. Ne zamandan beri istesem de fırsatım olmuyor doktora gitmeye hiç. İstemiyorum da zaten. Yalan söylemeyi seviyorum siz orta zekalı insan topluluğuna. On dokuzuncu yüzyılda nasılsa yirmi birinci yüzyılda da aynı tıp çünkü. Bir grup (burada grup derken milyarları kastediyorum) her şeyi ilahlaştıran insanın taptığı başka bir tanrı.

40'ımı geçtiğime ve aptal olmadığıma göre namussuzum aynı zamanda. Bu karanlık dünyada başka türlü olmuyor çünkü. Namussuz insanlar kendilerinden bahsetmeyi sever hem. Ben de -bu yeşil köşe daha farklı, daha yüce bir yazı hak etse de- namussuz olan ben de kendimden bahsedeceğim.

Ne diye senin bu safsatalarını dinleyeceğiz diyebilirsiniz tabi ki. Sonuçta benim gibi hasta, kötü, çirkin, namussuz birisini kim önemser ki zaten. Önemli değil efendim, dinlemeyin. Siz benden daha şerefli, daha namuslu , daha yüce olabilirsiniz. Ama elbette ki daha kötüsünüz ve dinlememek hakkınız. Kötü olmak için doğmuş insan, her ne kadar aksi düşünülse de genelde. Ben de nefret ediyorum bunu bilmeyen herkesten ve tabi ki de sizden. Ama tam da bu sebepten hayranım bu aymazlığınıza.

İnsan hem kötü, olup hem nasıl bu kadar habersiz olabilir ki kendinden ve bu durum nasıl olur da hiç rahatsız etmez onu. Tabii önemsemeyebilirsiniz de sizin hakkınızdaki düşüncelerimi. Hiç önemsemeniz zaten. Samsa kadar bile değer vermediniz bana. Karanlık bir silüet olarak kaldım arka planınızda. Etrafınıza baktığınızda bir anlığına beni görmüş olsanız da, bilinciniz bu kadar iğrençliğe müsaade edemedi, perdeledi beni hemen ve o şaşalı sohbetlerinize devam ettiniz sizin gibi uhrevi varlıklarla. Bense kaldım burada hep, kendime göre olan, yılanlarla, farelerle, kertenkele ve böceklerle. "Herkes hak etiği gibi yaşar" ikiyüzlülüğüne de karnım tok benim.

Evet baylar ve yirmi birinci yüzyılda olduğumuz için bayanlar. Anladığınız gibi size ihtiyacım yok, size ve anlattıklarımı dinlemenize. Siz istemeseniz de, hatta engellemek için elinizden geleni ardınıza koysanız da, bu fark etmemeye çalıştığınız adam konuşacak kendi kendine.

Şu ana kadar fark etmişsinizdir, zeki bir insan sayılırım ben toplum normlarına göre. Ama öyle işini bilen, kurnazca bir zekilik değil benimki. Belki de ancak burada kalmama, yukarı çıkamamama sebep olan bir zeka. Sizin gibi normal bir zekaya sahip olan normal bir insan olsaydım daha yüksek bir mevkiye kolaylıkla yükselebilirdim belki. Bunun için bir parça iyi birisi olmam yeterliydi sadece. İyi olmak, zaten her şeyin başı bu değil mi. Tıpkı sağlık gibi. İyi, yardımsever, sevecen. İğrendiriyor bu basma kalıp değerler beni.

Hepiniz benden iyi olduğunuzu düşünüyorsunuz değil mi? Peki hanginiz iddia edebilir gerçekte iyi ve yüce olan şeyleri düşünüp uygulamaya çalışırken, kafanızın o kimsenin görmediği küçük karanlık arka tarafında, belki de bilinçaltınızda, belki yeraltınızda yaptıklarınızın size sağlayacağı çıkarı düşünmediğinizi? Ve hanginizin içini yiyip bitirmez yaptığınız o yüce davranıştaki sahtekarlık? Kimsenin mi? Peki. Bakın ben belki biraz fazlayım bu yaşadığımız şehre, yaşadığımız yıla, yüzyıla. İşte bu yüzden bana uyum sağlayamıyorsunuz siz de herhalde.

Yok alay etmiyorum sizle; yeterli bilince sahip olmadığınız için, bilakis kıskanıyorum sadece. Keşke bende sizin gibi dar kafalı olabilseydim de güzel ve yüce olandan zevk alabilseydim. Olmuyor ama, hep bir yıkım, hep bir atalet oluyor eninde sonunda. Onurlu bir adam olduğum için, tabiat ve gerçek aşığı, işi dışı bir olan sizler gibi yapamıyorum hiç.

Elbette içi dışı bir olanlar da fazlasıyla onurludurlar, fazlasıyla ahmak oldukları gibi. Bir şeyin sonucunu düşünmeden ortaya atılırlar ve sonunda genelde kahraman olur böyle tipler. Ben ise kendimi bitirene kadar düşünürüm karşıma çıkan durumu. Karşımdaki insanın şerefini zedelemeyecek kadar onurlu olduğum için olsa gerek, her zaman da sessizce uzaklaşan ve kendi kendine küfreden ben olurum ama. Bu o kadar sık tekrarlanmaya başladı ki artık ben de önemsemiyorum bu durumu

Yo, önemsiyorum aslında. Hatta zevk alıyorum böyle aşağılanmaktan acı çekmekten, yok sayılmaktan. Bir insan yok sayılmaktan zevk alabilir mi hiç? Ben alıyorum. Belki de sizin o doğanın kanunlarına olan inancınıza karşı çıktığım için mutlu oluyorum. Hem nereden üstün oluyor sizin o aptal kanunlarınız benim özgür irademden?

Aptal bir şekilde yaşıyor olabilirim ama sizin iyi, ahlaklı ya da uygulanabilir olarak gördüğünüz şeylere uymak zorunda değilim ben. Zor durumda olan olan birisine yardım etmek istemiyorum mesela hiç. Israrla karşı çıkıyorum. Durmadan karşı çıkıyorum. Ta ki...ta ki gerçekten yardımım istenip, reddedemememe, o gücü kendimde bulamamama dek. Ben de bu; en medeni, en asil, en barışsever toplumun bir parçası oluyorum sırf hayır diyememekten. Ne oldu, barışsever deyince gülümsediniz. Sonuçta bütün bu kurallar, kanunlar, kaideler, iyiyi, güzeli, refahı, barışı getirmek için değil mi? Bütün bu ilerlemeler insan için yapılmamış mı? Herhalde yüz elli yıl öncesine göre daha erdemli, daha üstünüz. Daha iyi davranıyoruz bu kadar gelişme yüzünden değil mi?

Sizi bilmem ama ben sadece daha yalnızım eskiye göre. O bahsettiğim normalden fazla bilinçli olma durumu itiyor beni bu yalnız yaşama ve mutluyum böyle. İhtiyacım yok kimseye. Nasıl istersem olurum ben hem. Sırf siz o kuralları koyanlar, yalnızlık kötü diyorsunuz diye bu halimden utanmam mı lazım? Sizim kötünüzün, benim için de kötü olduğu ne malum? Siz iki kere iki dört diyorsunuz diye onu elimde bayrak yapıp sallamam mı gerekiyor benim? Belki de iki kere ikinin beş ettiği bir dünya hayal ediyorum ben. Her şeyin bilincindeyim ve her şeyi düşünüyorum. Siz her şeyin bütün olasılıklarını düşünmeyi denediniz mi hiç peki? Bir şeyi beş bin kere düşünüp yine yanlış olanı yaptınız mı? Ya da hiç tepkisiz atıl bir durumda kaldınız mı olaylar karşısında? Böyle birisi nasıl saygı duyabilir kendine? Siz de duymayın zaten.

Hem ben neden kendimi anlatmaya başladım ki? Kendi karanlığımda yaşamanın yetmesi lazımdı bana. Evet, eski bir kış akşamı vardı, daha anlatılacak, ahmaklığıma şahit olacağınız. Ama daha fazla soyunmak, içimi açmak istemiyorum önünüzde artık. "Yeraltından Notlar"mı? Boş verin Allahaseniz, paranoyak birinin hezeyanlarını kim okumak ister ki?

NOT : Yüzelli yıldır böyle bir çok yazı yazıldı ve yüzyıllar boyunca yazılmaya devam edilecek. Ama hiçbiri o ilk metin gibi etkileyemeyecek insanı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nihal Yalaza Taluy
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Kazan, Tataristan, 1900
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 30 Ocak 1968
1900 yılında Kazan’da doğdu. Liseyi Rusya’da bitirdikten sonra Türkiye’ye göç etti. Averçenko ve Mihail Zoşçenko gibi yazarlardan mizah öyküleri çevirdi. Resimli Ay ve Varlık dergilerinde çevirileri yayınlandı. Başta İvan Turgenyev, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski ve Nikolay Gogol’ün yapıtları olmak üzere, Rus edebiyatından yüzden fazla roman, oyun ve çocuk kitabını Türkçeye kazandırdı. 1968 yılında İstanbul’da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 89 okur beğendi.
  • 105,9bin okur okudu.
  • 5,3bin okur okuyor.
  • 54,6bin okur okuyacak.
  • 3.101 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları