Nuri Yıldırım

Nuri Yıldırım

Çevirmen
8.4/10
135 Kişi
·
11
Okunma
·
1
Beğeni
·
253
Gösterim
Adı:
Nuri Yıldırım
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
128 syf.
·4 günde
Yalın ve basit, sürükleyici ve etkileyici...
Abartılı sözlerden ve karakterlerden uzak durmayı başarabilmiş, döneminde ülkesinin edebiyatında çığır açan bir yazarın keyifli iki öyküsünü okuyabileceğimiz bir kitap.

Yazarın kendisine dert edindiği şeyler:
* Neden herkes kendi gibi yaşayamıyor şu hayatta? Hep başkalarının istekleri, beklentileri, kurallarına göre yaşanan bir hayatta insan nasıl kendi olabilir?
* 6. Koğuşun bir eli yağda bir eli balda yetişmiş ama gerçekte hayatı ve acılarını tanımadan varoluş sancısı çeken doktoru ne kadar gerçekçi olabilirler? Bu ahkam kesmeler niye? Yaşamadan bilinemeyen şeyler söz konusu olduğunda Diyojen bile sessizlik fıçısına mı hapsolmalıdır? Neden olmasın? Evet!
* Hayır diyememek felaketleri çağıran bir borazan mıdır? Bunu öğrenmek hayatın iplerini eline almak mıdır? Kesinlikle!
* Güzellik başa bela mıdır talih kuşu mu? Fakirsen başa bela, zenginsen talih kuşu mu? Hepsinden bir parça, belki de...
* Her devrin delisi biraz dahi, dahisi biraz deli midir? Birbirinin tamamlayıcısı...
( Bu noktada hala vizyonda olan Deli ve Dahi filmi aklıma geldi. Bu öyküye çok benzeyen tarafları var. Bu kitabı beğenenleri kendine çekecek bir film.)
* Yaşanan hayat bir trajedya mıdır farkında olmak istenmeyen? Aynı trajedyayı yaşayanlar fark edemez hale mi gelirler? Toplumsallık...
* Burjuvazinin yüz kızartıcılığı ve kaotik hayatı dönemsel midir insanın tabiatında mı gizli? Her ikisi de...
* Şerefli ve dürüst yaşayanlar aza kanaat getirip maneviyatla doymak durumunda kalırken; onursuz ve riyakarca yaşayanlar köşeyi dönüyorsa bu sistem ne kadar ahlakidir? Unutulmasın ister Çehov. Sorgulansın...
* Tımarhaneler hapishane midir şifa merkezi mi? Sistemin bozulmasına sebep olacakların durdurulduğu bir yer mi? Çok acı...

Acımasız kalemiyle gözlemlerini okuruna aktaran Çehov; yozlaşmış toplumu, insan ilişkilerindeki çıkarcılığı, yabancılaşmayı, çürümüşlüğü, damgalama ve damgalanmayı, özgürlüğün ve adaletin nasıl ellerde olduğunu anlatır ustaca. Yine de umudu aşılar bize Çehov. İkinci öyküde yer alan Sibirya'dan gelen ihtiyarın yavrusunu kaybeden kıza verdiği tavsiyelerde görüldüğü gibi hayattan her şeye rağmen umudun kesilmemesi gerekir. İyisiyle kötüsüyle hayat her yeni gün yeniliklere gebedir. Tüm kötülüklerin bir gün sona ereceğine inanır Çehov. Bizler görebilsek de göremeden ölecek olsak da. Gelecekten olduğu kadar insanlardan da umutludur.

Öz: İnsanı insana acımasızca anlatarak ayna tutar Çehov. Hem de ayna pürüzsüzdür ve kimse bu aynanın gerçekliğinden kaçamaz. Ne bugünün insanı, ne dünün insanı, ne de yarının insanı...

Ek: Lenin bu kitap için şöyle demiş: "Okuduktan sonra kendimi altıncı koğuşta hissettim."
617 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Müşkülpesent: zor beğenen, bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran. Böyle diyor TDK müşkülpesentin kelime anlamı için. İlya İlyiç Oblomov'u anlatmak için de bundan daha güzel bir kelime bulamadım.

Öncelikle kitapta olayların detayına inmeden -zaten bir iki tane doruk noktası var, onları da söyleyip okumayanların merakını kaçırmak istemem- şöyle bir özet geçeyim. Kitaptaki anlatımı beğendiğimi özellikle söylemeliyim; çocukluğundan başlayıp tekdüze bir anlatımla sunmuyor karakterin hayatını bize Gonçarov. Flashbackler ve diyaloglarla geçmişe götürüyor bizi ve yaptığı karakter analizleri ise böyle bir gözlem yeteneği karşısında şapka çıkartır cinsten diyebilirim. Favorilerimden biri de Alekseyev tasviriydi:

"Adam yakışıklı da değildi çirkin de, uzun boylu da değildi kısa da, sarışın da değildi esmer de. Tabiat ona güzel ya da çirkin olsun, göze çarpan, kolay fark edilir hiçbir özellik bahşetmemişti."(syf 58)

"Bu dünyaya gelişini annesi dışında bir kimsenin fark etmiş olması şüpheliydi, yaşarken de onu fark eden çok az kişi vardı ve dünyadan giderken de herhalde kimse fark etmeyecekti. Kimse onu sormayacak, ona acımayacak ve kimse ölümüne sevinmeyecekti."(syf 60)

Oblomov'un nasıl bir çocukluk geçirdiğini de bahsettiğim flashbacklerden ve rüyasından öğreniyoruz:

"Dadı,dadı! Çocuğu avludan dışarıya, güneşe doğru koştuğunu görmüyor musun? Onu serin yerde dolaştır, güneş başına vurursa hasta olur, midesi bulanır; o zaman da yemek yemez."(syf 149)

Böylelikle Oblomov çocukken ona gülden ağır söz söylenmediğini, kendi başına herhangi bir iş yaptırılmadığını ve ailesinin onu gözü gibi sakındığını anlayabiliyoruz. Oblomov'un geri kalan hayatını işte bu çocukluğundaki deneyimleri şekillendirir ve bunun dışında başka bir insan olmanın mümkün olmadığını düşünür. Hatta düşünce yapısının ve hayat tarzının bana göre özü denilebilecek bir alıntıyı eklemek istiyorum:

"Yaşadığı hayatın raslantı olmadığına, hayatının özellikle bu denli basit ve yalın tasarlandığına, hatta önceden bu şekilde belirlendiğine, bununla insan varoluşunun ideal, sakin yanının vurgulanmak istendiğine karar verirdi. Oblomov'a göre hayatın fırtınalı yanlarını yansıtma, onun yapıcı ve yıkıcı büyük güçlerini harekete geçirme görevi diğer insanlara verilmişti. Hayatta herkesin bir görevi, bir misyonu vardı."

"O arenalarda dövüşecek bir gladyatör olarak değil, dövüşün barışçıl bir seyircisi olarak doğmuş, öyle eğitilmişti."(syf 597)

İşte böyleydi onun düşünceleri... Oblomov yalnızca ona atfedilen "tembelliği" yüzünden değil; yetiştirilme tarzı, müşkülpesentliği, bıkkınlığı, amaçsızlığı ve sükûnet arayışı yüzünden de bu haldeydi. Amaçsızlığı vurguladığı şu cümleleri de buraya eklemek istiyorum:

"Ne için yaşadığını bilmediğinde, işte öylesine, şu veya bu şekilde günleri sayarak yaşıyorsun; akşam olunca gün bitti diye, sabah olunca gece geçti diye seviniyorsun. O can sıkıcı sorudan, 'bugün ne için yaşadım, yarın ne için yaşayacağım?' sorusundan yakanızı ancak uykuda kurtarabiliyorsunuz."(syf 301)

Bu düşüncelerini modern tanımıyla "sonrasızlık sendromu" diye de adlandırabiliriz. "Ne için, kim için yaşayacak mışım? Neyi arayıp bulacağım, düşüncelerimi neye odaklayacağım?"(syf 302) Yapacağı eylemlerin bir sonucu olmayacağına ya da o sonucun hayatı için çok da önemli olmayacağına inanması; kalkıp da ne yapacağım ya da bu mektubu yazsam ne olur yazmasam ne olur şeklindeki düşünceleri "sonrasızlık sendromu"na örnek sayılabilir kanımca.

En başta belirttiğim müşkülpesentliğine dönecek olursam; mektup yazacağı sırada kağıdı ve mürekkebi beğenmemesi, yazdığı sırada ise kullandığı bağlaçların yerli yerinde olmaması sebebiyle yazmaktan vazgeçmesi, mükemmel olamayacaksa hiç olmasın şeklinde yorumlanabilir. Ya da Olga ona şarkı söylemek istediğinde onun bir şarkıcı olmamasından dolayı şarkı söylemesini istemekte tereddüt eder, çünkü ona göre şarkı söylenecekse mükemmel bir şekilde söylenmelidir. Olga ile olan ilişkilerinde bu mükemmelliyetçi tavrı kendi özeleştirisini yapmaya kadar gitmiş, onu çok sevmesine rağmen ona layık olmadığını ve ilişkilerinin "henüz aşka bir hazırlık, bir deneyim" olduğunu, "Oblomov'un da tesadüfen bu deneyimin uygun sayılabilecek ilk öznesi" olduğunu belirtiyor. (syf 319)

Böyle bir düşünce yapısına ve karaktere sahip olan Oblomov'a dışardan bakanlar yalnızca buzdağının görünen yüzünü görür, Ştoltz dışında hiç kimse onu yeteri kadar tanımıyordur. "Yeteri kadar" da bazen yeterli değildir. Ştoltz onu sürekli sarsarak kendine getirmeye çalışır; hatta onun bu durumu için bir kelime bile türetmiştir: "Oblomovşçina", yani Oblomovculuk.

Kitabı okurken analiz edebildiğim kadarıyla, Oblomovculuğun salt tembellikten oluşmadığını anlatmaya çalıştım. En sevdiğim ve etkilendiğim karakterler arasında da yerini aldı. Tolstoy'un "Oblomov'un yakaladığı başarı tesadüfi, gelip geçici cinsten değil, sağlam, esaslı, kalıcı bir başarıdır" sözüne katılmamak mümkün değil.

Oblomov gibi iyi ve yüce gönüllü olabilmek dileğiyle...

Keyifli okumalar.
290 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
“En tehlikeli insan, az anlayan, ama çok inanandır.” diyen, bütün yapıp ettiklerini sadece 44 yıl sürmüş ömrüne sığdırabilen, tıp doktorluğunun yanı sıra büyük bir öykücü ve oyun yazarı.
Çehov, fakülte yıllarından itibaren mizah dergilerinde ve gazetelerde anektodlar, kısa alaylar komik hikaye ve skeçler yazmaya başlar.
1880'lerin ilk yarısında gazetecilik ve dergi deneyimi onu mümkün olduğu kadar kısa yazma konusunda geliştirme olanağını sağlar. Çehov 1880'lerin sonuna doğru kötümser bir hava içerisine girecektir. Ailesinin talihsizlikleri, okuyucu ve eleştirmenleri tarafından ''kesin toplumsal ve politik görüşlere yer sahip olmamakla, eserlerini belli bir hedefe yöneltememekle''suçlanacaktır. Çehov aynı yıllarda Tolstoy'un ''kötülüğe karşı iyilik'' basit hayat gibi ahlak felsefesinin etkisi altına girecektir. Öte yandan dünya görüşü meselesini sürekli karmaşık bir sorun olarak görecektir. Hikayelerinde inanç, öbür dünya vs. gibi konularda iki karşıt karakter karşımıza çıkacaktır,
Siyasi ve felsefi bağımsızlığını korumayı tercih edecektir. Tabi Sahalin Adası gezisine kadar. Yaptığı bu gezide çalışma kamplarını, revirleri izbeleri dolaşır mahkumların kadın ve çocukların hangi koşullarda çalıştığını gözlemledi belge topladı. Sahalin adasını özgür olsun olmasın bir insanın katlanabileceği en müthiş acıların çekildiği bir yer olarak niteledi.
Bu gezi fiziksel ve ruhsal olarak Çehov'da büyük etkiler yaratır. En güçlü hikayelerinden biri olan ''6 numaralı koğuş'' adlı hikayesini yazdı. Bu uzun hikaye adalet, kişinin çevresinde olup bitenlere karşı sorumluluğu, daha iyi bir gelecek için mücadele gereği gibi felsefi konuları ön plana aldı. Bu hikaye aynı zamanda Tolstoy'un ahlak felsefesi ve etkisinden çıktığını göstermiştir, Tolstoy'un felsefesine karşı bir eleştiri yer alır.
İşlediği diğer bir konu ise köy hayatının gerçek yüzü olmuştur.(Dere İçinde)
1980'lerde yaşadığımız toplumsal ortamın insana olan yabancılığı, insan ilişkilerinin akla sığmazlığı, para ve imtiyazların insanın ruhunu nasıl bozduğunu eleştiren hikayelerle karşımıza çıkar...
Benim en çok hoşuma giden hikayesi ''Bektaşi Üzümü'' oldu. O zamanlar aydınlar arasında meşhur olan, küçük bir toprak parçası alıp, kendi kabuğuna çekilmek düşüncesini eleştirmiştir. Toplumsal amaçlardan ve toplumsal hayattan kopuşun, insanı özünde sahip olduğu temel insanlık vasıflarından nasıl uzaklaştırabileceğini anlatır.
Çehov 15 temmuz 1904'te yaşama gözlerini yummuştur. Maalesef ki Sovyetler Birliği'ni ve Ekim Devrimi'ni görme fırsatı olmamıştır. Belki ortaya daha daha mükemmel eserler çıkaracaktı.
Gorki'yi ağlatan değerli yazara benliğinizde bir yer ayırmanızı tavsiye ederim. İyi okumalar..
360 syf.
·Beğendi·8/10
Kitap Çehov’un başyapıtlarından biri sayılıyor. Güzel bir kitap Çehov’un asıl mesleği doktorluk Ve eserlerinde onun karakterleri bir hasta gibi dikip biçmediki ustalığı burdan geliyor bence Tahliller de gerçekten başarılı
İyi okumalar sevgili okur
Varolun
624 syf.
·58 günde·Beğendi·10/10
Ve biter bir kitap.
Nasıl denir bilmem ama sanki kalbimin gizli olan yerleri acıdı bu kitabın bitmesiyle. Oblomov- Oblomovculuk..
Aslında hepimizin hayatında, içinde olan bir şey.. Bir insanın tembelliği, her şeyi yapmak istediği vakit hiçbir şey yapmaması, yapamaması, tembelliğinden dolayı sadece istemesi..
Oblomov, hepimizin içindeki bu tarafların vücut bulmuş haliydi..Yer yer aşırı tembelliği ve isteksizliği, umutsuzluğu, hâlini kabullenişi ve çabalamayışı bizi sinirlendirse de düşüncelerine okuyarak ortak olunca insanın içini acıtıyordu.
Uzun zamandır bir kitaptan kalbim bu kadar mutlu olmamış ve acı çekmemişti, âdeta okurken Oblomov'un hislerine kapılıyordum. Bunun ciddi bir sağlık problemi olduğunu da söylemeden geçmek istemiyorum tabiki, sürekli geçiştirilen ciddi bir durum aslında boşvermişlikk.. Vazgeçmişlik.. Hissizlik...
...
Kalbinizin derinliklerinde bir şeyleri harekete geçiren bu kitabı okumanızı tavsiye ederim..
Sevgilerle.
128 syf.
   Acı bir bilinçli edindiğim izlenim, ne kadar uzun olursa olsun bu dünyada her şeyin bir sonu olduğuydu.
Rus hikayeci Anton Çehov için okuduğum yorumlara ben de tanık oldum diyebilirim. Özellikle , "Kavramları somutlaştıran hikayeci" diye bir yorum okumuştum, yorumu eseri bitirdiğimde daha iyi anladım eğer okursanız siz de hak vereceksiniz.
   Eserde : Memurun Ölümü, 6 Numaralı Koğuş, Bukalemun, Asma katlı olmak üzere 4 farklı hikaye bulunuyor. Tahmin edersiniz ana hikaye 6 Numaralı Koğuş. Hikayelerin hepsin de betimlemeler ve ruh tahlilleri de var böylelikle okurken olaylara daha hakim oluyorsunuz.
    Sabırla okuduğunuz da iyiki okumuşum dedirtebilecek bu eser,  içinizi tuhaf bir buruklukla kaplayıp keşke böyle bitmeseydi diyeceğiniz hikayelerle dolu.
   Keyifli okumalar diliyorum.
128 syf.
·14 günde·8/10
Kisa ve bolca felsefik dialoglar bulunuyor-Bir oturusta bitirilebilir-Farkli insan modelleri,dusunceleri hakkinda dussel betimlemeler yapabilirsiniz.Tavsiye ederim
158 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
dostoyevki hakkında çoğumuz birşeyler biliriz elbette, dünya literatürünün neredeyse en tanınmış, bilinen dev bir ismi sonuçta. Gerçekten hayatında çok zor dönemlerden geçmiş bir kişilik, yazar ilk romanıyla bir anda yükselmiş ardından gelen bir iki kötü eserle destekçilerini kaybetmiş bir nevi çöküşe girmiş bunun üstüne de katıldığı toplantılarda zamanın yönetimi tarafından mimlenip suçlu bulunmuş ve sibirya ya gönderilmiş burada kurşuna dizilmekten kılpayı kurtulmuş ve cezası hapse çevrilmiş, işte yazarın hayatındaki bu dönemeçlerin eserlerine yansıdığı bir gerçek ve sanırım bu gerçeği en çarpıcı yansıtanı da yeraltından notlardır sanırım Dostoyevski bu kitabını 10 yılık sürgünden döndüğü dönemde yazdığı ilk büyük romanıdır. Aslında bu son dediğim bize yani günümüze göre pek geçerli değil sonuçta bugün yazar edebiyatın devi olarak bütün eserleri büyük roman kisvesi altındadır lakin dönemine göre değerlendirmek lazım

kitapta kahramanın diyalogları çok az görünür daha çok monolog tarzı ve kafasından geçen düşünceler şeklindedir lakin karakterimiz uçlarda gezen, hiçbir mutlak gerçeği tanımayan, her iyiliğin göreceli olduğuna inanan, karamsar/karanlık ve zannımca kendini beğenmiş biridir. Bu açıdan psikologlarca çok irdelenmiş bir karakterdir ayrıca hiddetlidir düşüncelerini neredeyse bağırarak kusar (!) evet bazı satırlarda cümleyi bitirdikten sonra “durun biraz soluklanayım” demesinden anlıyorum kustuğunu ...
Ve; kahramanımızın dediği gibi,
"haddinden fala anlamak hastalıktı ! dört dörtlük gerçek bir hastalık"
zaten romana da "ben hasta bir adamım" diye başlar, aslında fizikende sağlam değildir lakin bence hasta adam dan kastettiği budur ...

kitap ahlaksal, dinsel, toplumsal vsvs sorgulamalar şeklinde sonuçta; ıcığını cıcığını çıkarıp destan gibi yorum yazmaya gerek yok büyük olasılıkla Dostoyeski kitaplarıyla tanışacaksınız ister istemez

netekim bu eseri okumak benim diyen her kitapkurdunun boynunun borcudur...
Namaste çek kürekleri kayıkçı !
eyvallah
632 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
“Sen iş yapma becerini ta çocukluğunda, Oblomovka’da, teyzelerinin, dadılarının, lalalarının arasında kaybettin. Bu süreç, çoraplarını giymekten aciz olduğunda başladı, yaşamaktan aciz hale gelmenle sonuçlandı!”
S. 495

Ahhh Oblomov! Canım Oblomov!
Kafka’nın dediği gibi kafamda şu an bir balyoz etkisi duyuyorum. Oblomovculuk Oblomov’un suçu muydu? Yoksa kaderi miydi? Birinci bölümde bu sorunun cevabını Oblomov’un “Neden ben böyleyim?” Sorusunu kendisine sormasıyla, uykusunda gördüğü rüya aracılığı ile bulabiliriz. Pamuklara sarılarak büyütülmüş bir çocuktur Oblomov. Günümüz çocuklarını hatırlatmadı mı size de? Düşer, yaralanır diye merak duygusunu körleştirdiğimiz çocukları! Üşür diye kat kat giydirip, kartopu oynama zevkinden, kardan adam yapma zevkinden alıkoyduğumuz çocukları! İşte Oblomov da bu şekilde yetiştirilmiş bir çocuk! Öyle ki çoraplarını bile dadısı olmadan giyemeyen bir çocuk! Yarınları bugünlerine, öbür günleri yarınlarına benzeyen bir ailede büyümüş bir çocuk! Oblomov’ ü tembellikle suçlayamayız! Buradaki tek suçlu ebeveynleridir. Kitaptaki olay örgüsü zıt karakterler verilerek o kadar güzel işlenmiş ki, doğruyu yanlışı kolayca ayırt edebilirsiniz, tabii ki burada da “kime göre neye göre” sorusu devreye girebilir. Bu sorunun cevabını da Darwin’in Doğal Seçilim teorisinde bulabilirsiniz. “ içinde yaşanılan zamana, değişime adapte olamayan, uyum sağlayamayan hayatta kalamaz.” Ştoltz Oblomov un en yakın Alman dostudur, Oblomov’ a “ ya şimdi Ya da hiçbir zaman” diyerek içinde bulunduğu durumdan kurtulması İçin çabalar ancak Oblomov “hiçbir zaman” der ve hayattaki en kıymetli varlığı “aşkını” bile hiçe sayar.
Kitap bende gerçekten bir balyoz etkisi yaşattı. Daha yazılacak, üzerinde durulacak bir çok konu var. O kadar zengin bir kitap ki. Şimdilik bunları yazmakla yetiniyorum.
Keyifli okumalar dilerim...
240 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
M.Yu.Lermontov’un 1840 yılında yayımlanan “Zamanımızın Kahramanı” adlı romanı 19. yüzyıl Rus edebiyatında hem gerçekçiliğin hem de sosyo-psikolojik roman türünün gelişiminde önemli rol oynamıştır. Romandaki kadın karakterler, dönemin “gereksiz insan” tiplemesinin canlı bir örneği olan ana kahraman Peçorin’in kişilik analizini, sosyal konumunu ve psikolojik dünyasını ortaya koyma görevini üstlenmişlerdir. Birbirlerinden farklı ortamlarda yetişmiş olan ve farklı sosyal statüleri temsil eden kadın karakterler arasındaki şaşırtıcı benzerlik yazar tarafından roman boyunca kadınların duygularında, düşüncelerinde, aşklarındaki hayal kırıklıklarında ve hatta kaderlerinde yansıtılmıştır..
Rus edebiyatının hem ilk psikolojik hem de ilk büyük romanı olan Zamanımızın Bir Kahramanı çağımızın başyapıtlarından. Yirmi yedi yaşında, bir düelloda yaşamını yitiren ve çağının önde gelen şairlerinden olan Lermontov’un Dostoyevski ve Tolstoy gibi ustaları da etkileyen eseri yalnızca Rusya’nın en büyük antikahramanlarından biri değil ayrıca edebiyat tarihinin de en önemli Byronik kahramanlarından biri olan subay Peçorin’in maceralarını anlatıyor
Roman bittikten sonra aklımdaki ilk düşünce: Ben bu romanı daha pek çok defalar okuyacağım!

Yazarın biyografisi

Adı:
Nuri Yıldırım

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 11 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 12 okur okuyacak.