Oğuz Baykara

Oğuz Baykara

Çevirmen
8.3/10
121 Kişi
·
169
Okunma
·
0
Beğeni
·
59
Gösterim
Adı:
Oğuz Baykara
Tam adı:
Dr. Oğuz Baykara
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
İstanbul Üniversitesi’nde iktisat okudu. Da­ha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne girerek “Japonca ve Türkçe’nin Karşılaştırmalı Ses Yapısı” üzerine yüksek lisans tezini yazdı. Japon dili ve edebiyatı konusunda uzmanlaşmak için Japonya’ya gitti (1992) ve 1996’da Kyõrin Üniversitesi’nde eğitimine başladı. 1998’de “Çeviri Sözlükler ve Sözlükbilim Sorunsalı” adlı ikinci yüksek lisans tezini hazırladı. Aynı üniversitede “İmparator Tayşõ Dönemi Japon Edebiyatı” yazarlarından Cuniçiro Tanizaki ve Ryunosuke Akutagava üzerinde yoğunlaştığı doktora tezini 2004 yılında tamamladı. Halen Boğaziçi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Çeviribilim Bölümü’nde öğretim üyesidir. Basılı yayınları: Temel Japonca-Türkçe Sözlük (2002); Japon­ca’dan Türkçe’ye Yolculuk (2002); Kappa (Ryunosuke Akutagava’dan çeviri); Raşomon ve Diğer Öyküler (Ryunosuke Akutagava’dan derleme ve çeviri 2010). Japon Kültürü – Japonlar ve Bireycilik (Masakazu Ya­mazaki’den çeviri).
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
64 syf.
·1 günde·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kuzgun kitabını yorumladım:
https://youtu.be/6tlBJ5AuK3k

Şiir incelemek zor iş. Yazarken şair akla karayı seçer ama biz geliriz 15 dakikada şiiri bitiriveririz, sonrasında da o şiir hayatımızdan bir kuş gibi uçar gider. Peki, o şiiri korkutup kaçırmadan önce duygu dallarımızda nasıl tutabiliriz?

Poe, karayı seçenlerden. İnsanlığı en çok hüzne boğan evrensel acı ne olabilir diye sorup cevabını ölüm bulanlardan. Bize de sorulsa çoğumuz bu sorunun cevabını aynı şekilde veririz. Peki, ölümü nasıl şiirselleştirebiliriz? Ölüm, toprak altına gömülen sevdiklerimizin cesetlerinden mi ibaret? Bastığımız yerleri çoğu zaman toprak diyerek geçtiğimiz gibi okuduğumuz şiirleri de çoğu zaman şiir diyerek geçiştirmiyor muyuz? Ölüm adlı sonu gelmeyen bu şiire mısralık yapan fani bedenlerimiz, şairine nasıl bu kadar kayıtsız kalabiliyor?

Yıllardır kalbimde yaşattığım ve ıssız bir adaya düşsem yanımda bulunmasını isteyeceğim şeylerden biri olan kuzgunun zekiliğini ölüm kavramı ile çok bağdaştırırım. Ölüm aynı kuzgun gibi zekidir. Ne zaman, nereden çıkacağı bilinmez. Hafife alınır. Üzerine düşünülmez. Düşüncenin bedende olup olmamasının arasındaki ince sınırdır ölümün tanımı. Zaten biz de bir gün kesinlikle öleceğini bildiklerimizle konuşuruz. Sanki yüzümüze bir gün toprak atılmayacakmış gibi burnumuzu havaya doğru dikeriz. Ateş ve suyun da bu arada bizi kıskandığını sanırız. Oysaki her nefsin istisnasız tadacağı ölümün yasına doğru gittiği dünyanın her karesinde kuzgunlar neden yaslarına gitmesin?

Mesela kuzgunlar, insan konuşmasını çok iyi taklit edebilirler. Yoksa ölüm de mi bir taklitçidir? Bizim konuşmamızı mı taklit eder? Sahi, hep sevdiklerimizin ölmesi belki de bu yüzdendir. Sevdiklerimizin dilinden konuşur ölüm. Sevdiklerimizi taklit eder. İsveç'te gece öten kuzgunların, düzgün bir şekilde yakılmamış Hristiyanların ruhları olduklarına inanılan bir batıl inanç gibi, geceye, siyaha, ölüme ve kuzgunlara pek de değer vermiyor oluşumuz belki bizim de düzgün bir şekilde yaşamıyor oluşumuzdandır. Gündüz insanlarıyızdır biz. Beyazı ve mutluluğu severiz. Ruhlarımıza bir mutsuzluk parçası dokundu mu "Aman Ruh! Ağzımızın tadı kaçmasın." deriz. Oysaki Danimarka'daki insanların kuzgun kanatlarındaki oyuğa baktıklarında bir kuzguna dönüşeceklerine inanmaları gibi, biz de sevdiğimiz insanlardaki vücut oyuklarına, gözeneklere, gamzelere baktığımızda belki de yaşamın sonunu görürüz. Sevgilinin kanatları altına girdiğimizde onunla birlikte ölümün çukuruna kadar gidecek olduğumuzu düşünmemiz ölümün bir kuzgun gibi çok iyi taklitçi olduğunu göstermez mi?

Kuzgun, kuzgun... Kelt savaş tanrıçalarının savaşırken kuzgun şekline bürünmesi gibi, ben de aşk denilen sonsuz meydan muharebesindeki yüzlere bakarken çeşitli kuzgunlar olurdum. Viking tanrısı Odin'in, her gün dünyayı dolaşıp ona haber getiren Hugin ve Munin adındaki iki kuzgununu taklit edip, ben de akıl ve kalp adındaki iki kuzgunumu her gün kitaplar arasında yaşadığım dünyayı dolaşıp bana haber getirmeleri için salardım. Bazı Kızılderililerin, dünyayı yarattığına inandıkları kuzguna bir ilah olarak taptıklarını öğrenirdim. Bu insanlar sevdiklerine mi tapardı, yoksa korktuklarına mı?

Kuzgun işte. Benim de kalbimde saklı, aylardır orada profil fotoğrafımın ortasında duruyor. Görmesini bilene. Bir gün gelirse pencerenizin önüne, korkmayın ondan, anlamaya çalışın onu. Sevgilinin yüzünü nasıl inceliyorsanız, ölümün yüzünü de öyle inceleyin. Zira boşuna değil bu şiirlerin yazılması. Ölüm de bir şiirdir nitekim, biz de ölümün mısralığını yapanlarız. Uykularımızın hepsi bir kelimedir ve biz rüyalarımızda gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle gün gün ölürüz, ölüme layık olmak için. Yaşadım diyebilmek için ölmek gerekir ve belki biraz da şiir okumak. Araya Poe katıp, size siyah bir dünyanın kapılarını açacak kuzgunlara misafir olmak.

Yanımda bir kuzgunum olsaydı, ölümsüzlüğü keşfetmeye çalışırdım onla Edgar Allan Poe gibi:

"Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Hiçbir bilim adamı yanaşamazdı bu ölümsüzlük iksirine, alırdım kuzgunumu yanıma, kaçırırdım Hogwarts'taki bütün baykuşları. Sonraları aklımın kuzgunlarıyla birlikte bir şiir incelerdim, bir daha uçup gitmesin diye akıldan. Zira şiirler de uçup gidiyor akıldan sevilenler gibi. Oysaki insan, unutmamak için sever. Neden sürekli unutmaya çabalar ki insan dediğimiz? Unutmak, hatırlamanın tam tersi olmadığı için, bilakis hafızamızın en büyük başarısını kendimize kanıtlamak için mi unutmak isteriz?

Seni unutmayacağım Poe.
35 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Kuzgun, Amerikan ve Dünya Edebiyatının en önemli şairi, öykü yazarı ve edebiyat eleştirmeni Edgar Allan Poe tarafından yazılmıştır. Poe'nun bu eseri iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda 'Kuzgun' şiirinin oluşma süreci, ikinci kısımda ise şiir yer almaktadır. Poe, şiirinin yazım sürecini, tüm açıklığı ve samimiyetiyle okuyucuya aktarmaktadır.

Poe, ilk olarak şiirini oluşturan adımları anlatır. Bunlardan ilki şiirin uzunluğudur. Poe'ya göre bir şiirde duygu yoğunluğu ve bütünlük önemli olduğu için, şiirin uzunluğuna dikkat edilmelidir. İkinci adımda, okur üzerinde iyi bir izlenim bırakmak için estetik ve güzellik değerlerini ön planda tutmak gerektiğidir. Şiir akla değil ruha hitap etmelidir. Üçüncü adım, şiirsel edadır. Poe'ya göre insanları en çok etkileyen şiirsel eda hüzündür.

Bundan sonraki adım ise şiirde yer almasını gerekli gördüğü nakarattır. Nakaratın uzun olması okuyucuyu sıkacağından tek kelime olmasında karar kılar. Ses ve anlam bakımından bunun 'kuzgun' olması gerektiğine karar verir. Çünkü İngilizce'de 'r' sesi etkileyici, kuzgun(raven) da uğursuz bir hayvan olarak bilinmektedir. Ölen güzel sevgilisinin ardından inleyen erkek ile sürekli 'asla(nevermore)' sözcüğünü tekrar eden bir kuzgun, şiirin ana karakterleridir.

Mekân olarak da, hüzünlü sevgilinin odası seçilmiştir. Fırtınalı bir gecede, evinden ve sahibinden kaçan kuzgun, hüzünlü sevgilinin huzurlu odasına, pencereye vurarak dikkatini çeker, böylece içeriye alınır. Ölen sevgilisinin acısını unutabilmek için kuzgunla konuşan ve ona sevgilisinin nerede olduğunu soran acılı erkeğin dilinden dökülen sözcükler şiiri oluşturmaktadır.
224 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Galiba hayatımda karşılaştığım en ilginç hikâye kitabını okudum. Cuniçiro Tanizaki'nin 1933'de yazdığı bu eserin bu kadar şaşırtıcı olabilmesini neye bağlamak gerekir, gerçekten bilmiyorum. Çevirmen Oğuz Baykara, Sunuş yazısında Tanizaki için "gelmiş geçmiş bütün Japon yazarlar arasında edebiyatı "ölüm"den ve "öğretiler"den bağımsız olarak beş duyuyla kavrayan tek yazar" şeklinde bahsediyor. Ben de bu ilginç yazar hakkında bu sunuştan bilgiler vereyim:

Tanizaki 55 yıl boyunca yazmış, geriye 28 ciltte toplanan roman, öykü, deneme, makale ve şiirler bırakmış. Tanizaki yazı yazmaktan sağ kolu felç olduğu zaman bile yazmaya devam etmiş, hatta yazamadığı zamanlar romanları sözlü olarak yazdırmış. Yazarın edebiyat hayatı kabaca ikiye ayrılıyor; batıya duyduğu derin hayranlık ve ardından Japon kültürüne yönelik sadakat dönemi. Bu kitabın da dahil olduğu ilk dönem eserlerinde sapık, şeytani cinsel duyguları işlediği düşünülüyor; ancak Baykara yine beş duyunun altını çizerek aslında yazarın insanı insan yapan bütün erdem ve kusurları hiç birşeyi inkâr etmeden paylaştığını söylüyor.

Kitaptaki beş hikâye de birbirinden ilginç. İlk hikâyede "müşteri"lerine eziyet etmekten hoşlanan bir dövme sanatçısını okurken, "Kirin "adlı ikinci hikâyede Konfüçyüs'ün "isterdim insanoğlu aklı mantığı bile/ ama serde kadın var, mantık bile nafile" sözlerinin bir anlamda hikâyesi anlatılıyor. Kitapta en sevdiğim öykü olan "Çocuklar" gerçekten irkiltici bir çocuk oyunları hikâyesi. Bir hikâye kitabının içerisine roman sığabilir mi, böyle birşey mümkün mü derseniz, kitaba adını da veren "Sazende Şunkin" kesinlikle bunu başarıyor: burada Şunkin adında bir kadın müzik hocasının ve onun hem sevdiği hem de öğrencisi olan Sasuke'nin hayatını öğreniyor, ve bu hikâye - roman sürerken hem anlatıcımızın yönlendirmeleriyle karakterlerimizi tanıyor, hem de anlatıcımızla beraber Şunkin'in Yaşamöyküsü adlı biyografiden bölümler okuyoruz; böylece biz de iç içe geçmiş iki biyografi okuyoruz aslında. Son hikâyemiz "Ağzının Tadını Bilenler Kulübü" ise hakikaten şok edici bir final olarak sona erdiriyor kitabı: bu sefer tek dertleri sürekli en güzel yemekleri yemek olan beş kişilik Ağzının Tadını Bilenler Kulübünün başkanının bir gecelik inanılmaz Çin yemeği keşfini okuyoruz...burada çevirmen Baykara'nın yazardan neden beş duyuyla hissettiklerini anlatan bir yazar olarak söz ettiğini daha iyi anlıyoruz...gerçekten şaşırtıcı, çok ilginç bir hikâye.

Neredeyse bütün hikâyelere yayılan sadistçe davranışlar; karşındakine boyun eğdirme, ona eziyet etme, kendisine yapılan eziyete tahammül gösterme ve giderek onu benimseyerek sevme gibi temaların hepsi yazarın cinselliğe odaklanmış ilk dönem hikâyelerinin bir örneği olmalı. "Çocuklar " adlı hikâyede bana göre en güzel örneğini görüyoruz bu temanın; yazar bu heyecanlı, ilginç çocukları ve onların acımasızlıklarını bu acımasızlıktan haz alma, onu sanata dönüştürme ya da bir sanat eserinden alınan lezzete benzer bir şekilde deneyimleme tarzında sunuyor bize, bunu sadece bu hikâyede değil, kitaptaki diğer hikâyelerde de yapıyor, zaten Sazende Şunkin adlı öykü aslında tamamen bu eziyeti, eziyeti sevmeyi, hissedilen tutku uğruna herşeyden vazgeçebilmeyi anlatıyor; bütün hikâyeler tutku nesneleri değişse bile hislerin herşey demek olduğu bir dünya resmediyor bize: burada hislerin ve tutkuların bedelleri var; ama itiraz etmek, karşı çıkmak yasak...

Sazende Şunkin'i edebiyat seven herkese öneriyorum.
239 syf.
"... hakikati söylemek, en uç biçi­miyle, yaşam ve ölüm “ oyunu” nun bir parçası sayılır."

Bu eser icin inceleme yazmak istemiyorum aslında ama Raskolnikov'un mekanik bir elle olay mekanına çekilmesi gibi dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum. Çığlıklar evreni, böyle söylersem sopayla kovalanırım buna eminim :) dün bu kitabı bitirip kafamda okumaya başlamıştım. Bir müddet usul usul işlesin çarklar dedim lakin pek mümkün olmadı. Birkaç gün öncesinde neden bu kadar acımasız, bungun, zalim olduğumuzu düşünüp haklı sebeplerle kendimi bir güzel kandırmıştım."Dünya kirletilmişse,
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.", demişti şair. Benimki veya sizinki diye ayırma gereği duymuyorum üstelik, bu kadar da pişkinim. edersem, neden zalimiz, neden etrafımızı dört bir yandan saran ölümden farkımız yok? Bitik adam' da geçiyordu galiba, yeni tanıştığımız insanlara kötü özelliklerimizi anlatmalıyız diyordu. Yarattıklarımızın yanında yıktıklarımızı da kabul etmediğimiz güne kadar kötücül kalacağız. Kendimize olan nefretimizi başka bağırsaklarda taşındığına inandıkça. Bir yaşam sinekçiği gevezeliğine devam ederken nerdeyse geberip gitmeme sebep olacak bir kaza ürkütmedi beni, hatta manyakça düşüncelerimin doğrulandığına kanıksamış bir ifadeyle yolu izledim. Elbette yalan söylüyordum, kim bilir kaçıncı kez.
"Hayatının tehlikeye atıldığı bir parrhesia oyununu kabul ettiğin zaman, kendi kendinle özgül bir ilişkiye girmiş olursun: Hakikatin söylenmemiş halde kaldığı bir hayatın güvencesi altında kalmaktan-sa, hakikâti söylemek uğruna ölümü göze almış olursun. Tabii ki ölüm tehdidi Öteki’nden gelir; dolayısıyla da Öteki ile belli bir iliş­kinin kurulmuş olması gerekir. Ancak parrhesiastes öncelikle kendi­siyle özgül bir ilişki kurmayı seçmiştir: Kendisine karşı sahtekârlık yapan bir canlı varlık değil, bir hakikat anlatıcısı olmayı kendisi için daha uygun görmüştür."

Evet, bir hikaye katletici olarak işte; dedim ürkütücü olan bu, binlerce kez olanın bir kez daha olması. Blanqui el sallıyor yıldızlardan:"Şu anda Fort du Taureau’nun bir hücresinde yazmakta olduğumu, bir kez yazdığım gibi sonsuzluğa değin yazacağım: elimde kalem, bir masa başında ve şu andakilere tıpatıp benzeyen koşullar altında. Bu, herkes için böyledir... Öteki ben’lerimizin sayısı, zaman ve uzam içersinde sonsuzdur... Bu öteki ben’ler kanlı canlıdırlar, başka deyişle pantolonları ve paltoları, ceketleri ve boyun bağları vardır. Bunlar birer hayalet değil, ama sonrasız kılınmış gerçekleme diye adlandırdığımız, her toprakta hapsolmuş konumdadır ve her ölenle yok olup gider. Dünyanın her yerinde sürekli olarak aynı dram, aynı dar sahne üstünde aynı dekorlar, kendi büyüklüğünün sarhoşluğu içersinde başı dönmüş, köpürüp duran bir insanlık..." Soğuk bir katilin adım adım takibindeki kurbanı sadece kendimiz sanmamız. Cehennem tablosundan fırlamış arabalardan biri yalnızca bizi kavurup, kül edecek sanıyoruz, ıztırabımız bu. Sözün aşamadığımız kıyısı. Sözü sana, bana katıp edip imgeyi bin parçaya bölerken tutunduğumuz şey bu.
Evet, kestik. Sıcak bir yaz günü, mutfakta elimde bıçakla es kaza kendimi deşiyordum, küçük bir sıyrıkla atlattığım bu durum tersine dönse dışardan nasıl görünürdü acaba diyerek üçüncü gözle hikayemi bıçağa anlattırmıştım. Bu defa elinde bıçakla gezinen ben değilim yazar, tuhaf tesadüf oldu.
Çalılıklar arasında öyküsünde, herkes kendi seçenekleri arasında en uygun olanı arar, yangının ulaşamayacağı en uzak noktaya mevzilenir ama öykü karakterlerinin de bizim de unuttuğumuz belki de unutmaya çabaladığımız bir şey var. Söz bir alevdir, ve tutuşturduğu her kıvılcımda dilimizin ucunda çiçeklenenleri alır götürür. Dilin ucunda palazlanan kuşlar habercisidir azabın. Konuşmak, anlatmak suskunluğunu doğurmaktır biraz, kendinden bir parça kesmek. Ormanda yaşanan kılıçlar savaşıdır, dillerinden akan kanlarla gerçeği katleder her hikaye anlatıcı, benim şu anda yaptığım gibi. Ama burada gerçeği olduğu gibi aktaran tek karakter yazar, evet o da bir karaktere dönüştü artık. Hikayeyi o yazdığı için değil, gerçeği bildiği için hiç değil. Sözü dilin ucuna gelmeden ruhunda gizlediği için. Bunu yapmasa gecenin bir yarısı dehşet içinde sonsuzluğa futursuzca attığı ağa dolaşmış bulamazdım kendimi. gene kendimi yalanlamış ve söylediklerimin çoğunu inkar etmiş olacağım ama bunda benim bir suçum yok. Yazar, o biliyor her şeyi. Ona sorun. Yüzyıllık uykusundan uyanıp sizi bulur, inanın bin yıl geçse de bulur. Tüm öyküler hareket ediyor, onları yaşamın içinde aramanıza gerek yok dikkatlice seyredin, karşınızdalar.
Unutma konusuna gelince, unutmadan yaşamak mümkün mü , gerçekten bunu başarabilir miyim, hiç bilmiyorum. Öteki ve ben hakikati biliyor ve unutmayı seçiyoruz.
35 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Bir romanın ya da şiirin nasıl elimize ulaştığını, bize ulaşana kadar hangi yollar geçtiğini bilmemiz güzel olmaz mıydı?
Yazar, nasıl bir yol izlemiş, aslında hangi cümleleri ilave etmiş, hangilerini çıkarmış ( bizim okuduğumuz eserin en son hali )? Eski hali nasılmış? Kaç sancılı gece geçirilmiş en çoğu bir saatte okuduğumuz bu şiirde?

"Kuzgun" şiiri için tüm bu soruların cevaplarını alacak, hem şiiri okuyup hem şiirin olgunlaşma aşamasına bizzat yazarın dilinden tanık olacaksınız.

Aslında "Kuzgun" kuş türü olarak yazarın şiire sonradan düşünmüş olduğu isimmiş.:)
Bundan daha ustaca kurgulanmış şiir görmedim.

Zaten zamanınızı çalmayacak bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Keyifli okumalar...
63 syf.
·3 günde
Bu incelemeyi okuyup kapattıktan sonra, tekrar okuyacak mısınız? Muhtemelen cevabınız tıpkı kuzgunun cevabı gibi: “Nevermore” olacak. Ancak benim hedefim sizlere sadece bu incelememi değil; Edgar Allan Poe’nun ‘Kuzgun’ şiirini de okutmak. Kuzgun’u, bende hiçbir hatırası olmamasına rağmen, çok severim. Bu şiiri sevme nedenim belki de hepimizin hayatının bir parçasına dokunması, duygularımıza seslenmesi ve hemen hemen hiç mecaz kullanılmadan vurucu bir etki bırakması olabilir. Ayrıca bir başka etken de, şiirin ana karakterinin, zekalarına büyük hayranlık duyduğum ve en sevdiğim hayvan olan kuzgunun olması da olabilir. Kısacası bu şiir benim için çok değerli ve özel bir şiir. Bu şiirde Poe, müthiş zekasını ve İngilizce’yi kullanma becerisini harmanlamış, sonuçta da ‘Kuzgun’ doğmuş.

“Nevermore”

Ben bu şiirin basılı halini Everest Yayınları’ndan okudum. Bu eserin çevirisini özellikle Japon edebiyatı ile haşır neşir olanların çok yakından tanıdığını düşündüğüm Doç. Dr. Oğuz Baykara hazırlamış. Sunuş bölümünde çevirinin hazırlanış hikâyesine de yer verilmiş. Ardından gelen bölüm ise, ‘Kuzgun’ şiirinin yazılış hikâyesi, teması, işlenişi, hissettirdiği duygular, kafiyesi gibi konuların ele alındığı bir bölüm. Bu bölümü Poe, ölümünden (intiharından?) üç yıl önce, 1846 yılında yılında yazmıştır. Bu başlığın ismi ise ‘Yazı Sanatının Felsefesi’dir. 16 sayfa boyunca Poe, yukarıda bahsi geçen konular hakkındaki fikirlerini sunmuştur. Başlıkta olan ‘felsefe’ kelimesi gözünüzü sakın korkutmasın buradaki felsefe Fichte’nin, Hegel’in, Marx’ın felsefeleri gibi bir felsefe değil. Standart okuyucunun gayet net bir şekilde anlayabileceği bir metin.

“Nevermore”

Az önce bahsi geçen bölümün ardından ise karşınıza müthiş bir şiir çıkıyor: Kuzgun. Fakat bu şiir sadece harflerden oluşmuyor. Aynı zamanda müthiş resimler de süslüyor bu enfes şiiri. Bu sebepten ötürü sizler için eserin resimlendirmesini yapan kişiyi de anayım: Gustave Dore. Kendisi 6 Ocak 1832 yılında doğmuş bir Fransız ressam. Ayrıca illüstratörlük de yapan Dore, Fransa ve Birleşik Krallık’ta basılan birçok kitabı da resimlendirmiştir. Bu resimlendirdiği eserlere örnek olarak: Kayıp Cennet, İlahi Komedya, Don Kişot ve Kuzgun’u gösterebilirim. Ne büyük talihsizliktir ki bu büyük sanatçı 51 yaşındayken, 1883 yılında hayata gözlerini yummuştur. Peki yaptığı çalışmalar unutulacak mı? “Nevermore”

“Nevermore”

Şiire geçersek... Fazla spoiler vermeden kısaca konusuna değinerek sizleri bu eseri alıp okumaya davet etmeye çalışacağım. 1845 yılında yazılmış ve 106 dizeden oluşan bu şiir, bir kuzgun ile bir adamın arasındaki konuşmalardan ve birtakım betimlemelerden oluşuyor. Bu kış günü camdan içeri girerek adamın evinin içine tüneyen kuzgun, her nereden ezberlediyse “Nevermore” kelimesini ezberlemiştir. Adam kuzguna birtakım sorular sorar ve her defasında “Nevermore” cevabını alır. Acaba adam neler neler sorar? Neler neler kaybetmiştir? Veya kaybetmişizdir hepimiz... Belki kuzgun hepimizin ‘oda’sındadır kim bilir? Tünemiş bakıyordur bize doğru... Sanırım bu şiiri okuyan bilir, kuzgunun nerelerde olduğunu veya olup-olmadığını... Eğer öğrenmek istiyorsanız bu soruların yanıtlarını, sakın bu incelemeyi okuduktan sonra “Nevermore” demeyin ve alın okuyun bu eseri. Gerçekten beğeneceğinizi düşünüyorum.

“Nevermore”

Evet şimdi gelelim her paragraf geçisinde ve bazen de cümlelerin içinde kullanılan “Nevermore” kelimesinin anlamına. Sonuçta herkes İngilizce bilmiyor olabilir ki zaten bilmek gibi bir zorunlulukları da yok. Merak edenler için “Nevermore” kelimesi, ‘asla’ anlamına geliyor. Şimdi bu incelemeyi okuduktan sonra, ‘Kuzgun’ şiirini gerçekten okumayacak mısınız? Gak... Gaaak... “Nevermore”
64 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Poe deyince çoğu kişinin aklına öyküleri gelir. Öyküleri her zaman şairliğini ve eleştirmenlik yönlerini gölgede bırakmıştır. Oysa yaşadığı dönemde daha çok şair olarak tanınıyordu. Ve en ünlü şiiri RAVEN/ KUZGUN'dur. Poe'nun ismiyle anılıyordu. benim içinde bir saplantı derecesinde bir düşkünlük var hemen her çevirisini topluyorum. Bu çeviride ( Everest ) ayrıca şiiri nasıl yazdığına dair bir makalesi bulunuyor. Çeviriye gelince tabi her şiir çevirisi gibi kusurları var. Ama bunları görmezden gelip şiirin zevkine bakmak lazım.
224 syf.
·8 günde·8/10
Bu kitap Japon edebiyatından okumuş olduğum dördüncü kitap oldu ve Japon edebiyatına ilgim daha da arttı. Uzakdoğunun kendine has havasını fazlasıyla hissettiriyor kitap.

Kitapta Dövme, Kirin, Çocuklar, Sazende Şunkin ve Ağzının Tadını Bilenler Kulübü olmak üzere beş hikaye bulunmakta. Ağzının Tadını Bilenler Kulübü dışındaki  hikayelerin genel olarak teması sadomazoşizm olarak tanımlanabilir. Ağzının Tadını Bilenler Kulübü ise yemek yeme zevkinin nerelere gidebileceğini anlatan ve son hikaye olarak bu kadar sadomazoşist hikayeden sonra insanı meraklandırıp, geren bir yapıda. Bence iyi bir senaristin elinde çok acayip yerlere giden derinlikli bir gerilim filmi olabilir.

Kitap, insana yeri gelince çocukların bile aslında şiddete ne kadar eğilimli olabileceğini sorgulatıyor. Kitabı okumadım ama konusunu bildiğim kadarıyla Sineklerin Tanrısı akıllara gelebilir. Bundan dolayı dünyadaki en tehlikeli canlı insan derken sanırım bir abartı olmadığı malumdur. Kitabı değişik bir şeyler okumak isteyenlere tavsiye ederim ama sadomazoşizm deyince günümüz kan revan filmleri tadında bir şey beklemeyin. Okunamayacak kadar rahatsız edici bir yanı yok hikayelerin.

Bu kitaptan dolayı sadomazoşizmi biraz araştırınca isim babalarının da iki edebiyatçı olduğunu gördüm. Fransız yazar Marquis de Sade ve Avusturyalı yazar Leopold von Sacher-Masoch Özellikle de Kürklü Venüs kitabı mazoşizmin başyapıtı olarak görülüyormuş.
239 syf.
·10/10
Bu kitap yüreğimde çok derin yaralar açmış bir kitaptır. İçinde Ryunosuke Akutagawa'nın çeşitli öyküleri bulunmakta, son bölümlerde ise kendi gözlemleriyle bir nevi hayatını anlatmaktadır-ki beni en çok yıkan kısımda bu bölümler olmuştur. Özellikle "Çarklar" isimli hikayesini herkes okumalı ve bu yazarın daha da tanınması lazım. Okuyunuz, okutturunuz.
77 syf.
·1 günde
Japon yazar Ryunosuke Akutagava'nın 1927 senesinde yazdığı 'Kappa' isimli bu romanı bir akıl hastanesindeki bir kişinin anlattıklarından oluşuyor. Bu kişi akıl hastanesine yatırılmadan önce bir ormanda yürürken bir çukura düşerek Kappalar'ın ülkesine gitmiştir. Akıl hastanesindeki kahramanımız bu ülkedeki boyları yaklaşık 1 metre, kiloları 10-15 olan Kappa halkıyla iletişim kuran kahramanımız onların hayata bakışlarından, ilişkilere bakışlarından, savaşa, sömürüye, işçiliğe, dine, kültüre, insanların diyarına, sanata, felsefeye yönelik tutumlarından bahsetmiştir. Eser Jonathan Swift'in Gulliver'in Gezileri eseriyle bir miktar benzerlikler taşımakla birlikte, bence Swift'in eseri kadar doyurucu olmayı başaramamış. Kitaptaki tartışmalar veya Kappa halkının düşünüş tarzı çok basit anlatılmış. Bana kalırsa bu eser klasik bir eser mahiyeti taşımamakla birlikte kesinlikle gözardı edilmemeli. Japon Edebiyatı'yla ilgilenen okurlara veyahut kısacık bir öykü okumak isteyen tüm kitapseverler gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Lâkin tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum: 'Beklentinizi çok yüksek tutmayınız.' İyi okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oğuz Baykara
Tam adı:
Dr. Oğuz Baykara
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
İstanbul Üniversitesi’nde iktisat okudu. Da­ha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne girerek “Japonca ve Türkçe’nin Karşılaştırmalı Ses Yapısı” üzerine yüksek lisans tezini yazdı. Japon dili ve edebiyatı konusunda uzmanlaşmak için Japonya’ya gitti (1992) ve 1996’da Kyõrin Üniversitesi’nde eğitimine başladı. 1998’de “Çeviri Sözlükler ve Sözlükbilim Sorunsalı” adlı ikinci yüksek lisans tezini hazırladı. Aynı üniversitede “İmparator Tayşõ Dönemi Japon Edebiyatı” yazarlarından Cuniçiro Tanizaki ve Ryunosuke Akutagava üzerinde yoğunlaştığı doktora tezini 2004 yılında tamamladı. Halen Boğaziçi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Çeviribilim Bölümü’nde öğretim üyesidir. Basılı yayınları: Temel Japonca-Türkçe Sözlük (2002); Japon­ca’dan Türkçe’ye Yolculuk (2002); Kappa (Ryunosuke Akutagava’dan çeviri); Raşomon ve Diğer Öyküler (Ryunosuke Akutagava’dan derleme ve çeviri 2010). Japon Kültürü – Japonlar ve Bireycilik (Masakazu Ya­mazaki’den çeviri).

Yazar istatistikleri

  • 169 okur okudu.
  • 148 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.