Olga Tokarczuk

Olga Tokarczuk

Yazar
7.6/10
423 Kişi
·
930
Okunma
·
58
Beğeni
·
1.962
Gösterim
Adı:
Olga Tokarczuk
Unvan:
Yazar
Doğum:
Polonya, 1962
Olga Tokarczuk 29 Ocak 1962’de Sulechov’da Polonya’da doğdu.Edebiyat kariyerine başlamadan önce Varşova Üniversitesi’nde psikolog olarak çalışan yazar Carl Jung üzerine çalışmalar yapmıştır.

Polonya’nın en başarılı yazarlarından biri olarak görülen Tokarczuk eserleri ile Polonya’da ve Polonya dışında birçok ödüle layık görülmüştür.2008 yılında Polonya’da verilen en önemli edebiyat ödülü olan Nike’ye sahip olan Tokarczuk 2004 yılından bu yana Polonya’da Polonya Yeşiller Partisi üyeliğini yapmaktadır.

2018 yılında "sınırlar arası geçişleri bir yaşam biçimi olarak ansiklopedik bir tutkuyla temsil eden anlatısal hayal gücü" nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.
“Bazen sanki bir çok insan için geniş ve ferah olan bir mezarın içinde yaşıyormuşuz gibi hissederim. Hapishane dışarıda değildi, her birimizin içindeydi. Belki de onsuz nasıl yaşanacağını bilmiyorduk.“
Öfke her zaman arkasında, içine aniden bir tasa selinin aktığı, başlangıcı veya sonu olmayan büyük bir nehir gibi çağlamaya devam ettiği, kocaman bir boşluk bırakır.
✭☽ ŞEKER
✭☽ ŞEKER Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·9 günde·8/10 puan
İsmi ve kapak tasarımı oldukça ilgi çeken bir kitap. Bunun yanında yazarı Olga Tokarczuk nobel edebiyat ödülü sahibi olması da kitabı alıp okumam gerektiği hissine kapıldım. Özellikle hayvanseverler ve astrolojiye ilgisi olanlar kitabı sıkılmadan zevkle okuyacaklardır. İçeriğinde Astroloji olunca sıkılacağımı zannettim ama hiç sıkılmadım. Polisiye gerilim gibi görünse de farklı bir tarzı var kitabın. Doğada bulunan tüm canlıların yaşam hakkını savunmayı ve avlanmanın insanlık dışı olduğunu vurgulayan güzel bir teması var. Sürpriz sonlu başarılı bir kurguya sahip. Farklı bir kitap okumak isteyenlere tavsiye edebilirim.
Keyifli Okumalar...
304 syf.
·2 günde·8/10 puan
“Koşucular” isimli kitabından sonra yazarın bu kadar kolay okunabilen bir kitabıyla karşılaşmak benim için bir sürpriz oldu. Yazarla ilk tanışma adına bence bu kitap son derece uygun. Kitabı belli bir kategoriye sokmak gerçekten çok zor. Kitap için kaba tabirle bir gizem, bir cinayet romanı diyebiliriz.

Kitaptaki olaylar Janina’nın sesinden anlatılıyor. Janina altmışına merdiven dayamış, Çek sınırına yakın ücra bir Polonya köyünde tek başına yaşayan, gençliğinde köprü mühendisi olarak çalışmış, dünyanın tuhaf yerlerinde köprüler inşaat etmiş, haftada bir köy okulundaki çocuklara İngilizce dersi veren, geri kalan zamanında ise civardaki evlerin kışlık bakımıyla ilgilenen bir kadındır. Ancak Janina, çevresi tarafından tuhaf, zararsız bir kaçık olarak nitelendirilir, polis de aynı şekilde Janina’dan hiç hazmetmez. Bu kadının en sevdiği iş ise genç arkadaşı Dizzy ile birlikte William Blake’in şiirlerini Lehçeye çevirmektir. Hazır Blake’ten söz açılmışken onunla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Kitabın tamamında Blake’in hayaletini görmemiz mümkün. Her bölümde kullanılan epigraflar Blake’ten alınma. Kitabın başlığı bile Blake’in şiirlerinden hortlamış. Blake’in şiirlerinde olduğu gibi burada da bazı cins isimler büyük harfle yazılmış, sanırım yazar o kelimelere özel bir vurgu yapmak istiyor. Janina ve Blake arasında özel bir iletişimin olduğu kesin. Blake, hayvan hakları savunucularının en başında gelen bir şairdir. Zaten yazar bu kitabı neden yazmış diye sorsanız ben hayvan haklarına dikkat çekmek için yazmış derdim. İnsanoğlunun doğayı şuursuzca katletmesi, doğaya ve canlılara saygısının kalmaması sanırım yazarı harekete geçirmiş en önemli sebepler olabilir. Hayvanlara davranış şekillerimiz, onları zevk için öldürmemiz, onları yememizle ilgili yazarın düşüncelerini Janina’nın ağzından dinliyoruz.

Bunun yanında Janina’nın astrolojiye özel bir ilgisi vardır. Ancak bu ilgi gazete ve dergilerde çıkan yıldız fallarını yorumlamak gibi amatörce bir iş değildir. Onunki çok daha sistematik ve profesyonel düzeydedir. Astroloji sayesinde evrendeki kaosu anlamak ister, bununla insanların davranışlarını ve geleceği tahmin edebileceğine inanır. Bu konudaki yeteneğini köyde başlayan bir dizi esrarengiz cinayet ya da ölüm olaylarında polise yardımcı olmak için kullanmayı önerse de polis tarafından dikkate alınmaz. Astroloji kitap boyunca okuyucuyu bırakmayacak bir meseledir. Jüpiter, Mars, Uranüs, Plüton, açılar, maçılar ve konuyla ilgili bir dünya terimleri olayları yorumlamak ve anlamak adına kadın karakterimiz fazlasıyla kullanacaktır. Tüm bunların yanında Janina doğa ve canlılarla sürekli bir etkileşim ve iletişim halindedir. Dünyayı ve doğayı anlamada özel bir yeteneği var gibidir. Çok farklı alanlardaki görüş ve düşünceleri ise oldukça radikaldir. Janina’nın doğa sevgisi adeta kitabın merkezindedir.

Kitapta anlatılanların büyük bölümü soğuk bir kış ayında geçer. Uzun süren karanlık geceler, gür ormanlar, yabani hayvanlar, iletişimsizlik ve dış dünyadan yalıtılmışlık kitaba ayrı bir gizem ve gerilim kattığını söyleyebilirim. Bunun üstüne de esrarengiz cinayetlerin yaşanması okuyucunun ilgisini cezbetmeye yetiyor. Bu cinayetlerle ilgili olarak Janina’nın ilginç bir teorisi vardır: Ona göre havyanlar kendilerini katleden insanlardan intikam almaktadırlar. Janina yaşanan bu ölümleri bir “karma” olarak görür. Yazar burada okuyucusuna sanırım insanoğlunun zaaflarını da gösteriyor. Güçsüzün bir gün güçlüden intikamını alacağını anlatmak istiyor. Sabrın da bir sınırı olduğunu vurguluyor. İnsanların doğa ve canlılarla bozulan etkileşiminin eninde sonunda kötü sonuçları olacağını göstermek istiyor olabilir.

Janina’nın da herkes gibi hayatta kendine göre sırları var ama okur olarak bizler bu sırları maalesef kitabın sonuna kadar öğrenemeyeceğiz.
320 syf.
·2 günde·8/10 puan
Olga Tokarczuk dilimize çevrilmiş bu son kitabıyla da alışageldiğimiz roman kalıplarının üzerine çıkmayı başarıyor. Aslında burada kullandığı tekniğe bundan önce iki kitabında daha başvurmuştu. Yine parça parça, düzensiz ve yer yer alakasız gibi görülen bölümlerden oluşan bir kitap var karşımızda. Ama burada anlatımın çok daha düzenli olduğunu söylemekten de çekinmiyorum. “Gündüzün Evi, Gecenin Evi” ve “Koşucular” kitaplarında bu teknik çok daha zor ve karmaşıktı. Ancak burada yazar bu sefer olayları oldukça akıcı anlatmış ve sanırım en kolay anlayabildiğimiz kitabı da bu olmuş. Eğer bu yazarı ilk kez okuyorsanız ters giden, farklı bir şeyler var şeklinde izlenimlere kapılırsanız son derece haklısınız. Çünkü bu yazar gerçekten her zevke hitap etmiyor. Bu kitabın başlangıç olarak son derece uygun olduğunu düşünüyorum.

Hikâye evrenin merkezi olarak varsayılan Polonya’da küçük bir köyde geçiyor. Bu köyde Niebieski ailesinin ve onlara yakın kişilerin 70 yıllık tarihini öğreniyoruz. Daha doğrusu karşımızda bir aile destanı var. Ancak bu aile ve destan biraz farklı. Çünkü aile üyeleri meleklerle, doğayla ve hayvanlarla yakın ilişkiler içerisindedir. Ortada doğaüstü olaylar ve varlıklar da var: bitkiler, hayvanlar, tanrı, ruhlar, her şeye yer verilmiş. Bundan dolayı anlatım çok fazla fantastik öğeler içeriyor. Bu yönüyle de büyülü gerçekçilik tekniğinin çok başarılı bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.

1914’te Çar’ın adamlarının evin babası Michal’i askere almaya gelmesiyle başlayan olaylar 1980 yıllarına kadar uzanıyor. Bu kadar uzun bir dönemde Birinci Dünya Savaşı dışında savaş sonrası dönem, İkinci Dünya Savaşı, Rus İstilası, Komünist dönem gibi pek çok tarihi olaylara da şahit oluyoruz; bu olayların Polonya ve insan hayatı üzerindeki etkilerini de beraberinde görüyoruz. Aslında kitapta Polonya’nın son yüzyılda çektiği acıları arka planda takip ediyoruz. Polonya sanki gerçek bir dünyada ama farklı bir alemdeymiş gibi gösteriliyor, sanırım bunda büyülü gerçekçiliğin de payı var.

Kitaptaki olaylar parçalar(zamanlar) halinde anlatılıyor. 80’e yakın bir anlatım söz konusu ve bunların bazıları doğrudan bazıları dolaylı olarak Niebieski ailesiyle bağlantılı. Her “zamanda” farklı bir kişiyi ve yeri anlatılıyor. Ancak bu zamanların hiçbiri aynı zaman diliminde geçmiyor. Kitapta bu sayede çok farklı seslere yerilmiş ve her zaman kendi içinde bir hikâye gibi.

Yine ilginç, sıra dışı bir kitap ve teknik. Farklı gelebilecek bir üslup ve anlatımla keyif verici bir kitap.
Aslı
Aslı Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10 puan
Kitap çıkar çıkmaz aldım ve hemen okumaya başladım. Kapak tasarım, ismi ve Nobel Ödüllü olması dikkatimi çekmişti. Okuduğum diğer kitaplara hiç benzemiyor çok özgün sıradışı bir kitaptı. Özellikle hayvansever biriyseniz bu kitabı çok seveceğinize eminim! Hayvan hakları ile ilgili güzel detaylar mevcut. Yıldız falları ve astrolojik terimler de bu kitapta yer alıyor. Kitabın sonu ise beni çok şaşırttı ve etkiledi. Gerçekten çok başarılı bir sondu. Gerilim, polisiye, pastoral, felsefe hepsi bir arada. Okumanızı tavsiye ederim.
YOUTUBE kanalımda da kitap yorumlarımı izlemek isterseniz: http://www.youtube.com/c/fidiki
366 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Kendi ülkesinde ve Avrupa’daki ününden ve başarısından sonra 2018 Nobel Edebiyat Ödülünü de almasıyla adını dünyaya duyurmuş bir yazar: Olga Tokarczuk. Dilimize an itibarıyla üç eseri çevrilmiş bulunuyor. Yazarla da ilk kez “Koşucular” kitabıyla tanışmış oldum. Diğer kitapları da (bulana aşk olsun) bu tarzda ise işimiz var demektir. Kitabı okumak ve bitirmek benim için inanılmaz zor ve sıkıcı bir süreçti. Öyle ki çoğu yerde yazarın ne demeye çalıştığını, beni nereye götürdüğünü bilmeden sorgulamadan peşine takıldım ve okumaya devam ettim. Hani filmlerde görmeye alıştığımız bir sahne vardır: Adamın biri hiç bilmediği bir yere gider de bir süre sonra şoför geldik deyip yolcuyu indirir, bizim saftirik yolcu da nereye geldiğini bilmeden etrafına salak salak bakınmaya başlar ya bendeki durum aynen böyle oldu. “Eee, ne oldu şimdi? Kitap bitti, ne yapalım, demek buraya kadarmış, koyalım kütüphaneye, okumak isteyene birkaç satır yazayım da başka okurlar kitabı bitirince benim gibi aval aval bakınmasınlar.”

Anlaşılan o ki bu kitabı yazarken yazar pek çok kaynaktan beslenmiş. Kitap, büyülü gerçekçilikten tutun da, halk hikâyelerine, mitlerden tutun da gazete haberlerine kadar pek çok yazı ve anlatım tarzı içeriyor. Bu kitabın kendine özgü bir yapısı var; birbirinden bağımsız parçalı yapısıyla, her bir bölüm farklı uzunlukta ve birbirinden çok alakasız konularla örülmüş. Kitapta yer alan birtakım karmakarışık fotoğraflar ve çizimlerin neyi temsil ettiğini de hala çıkarabilmiş değilim. Pek çok eleştirmene göre yazarın bu kitabında yeni bir tür ve dil keşfettiği yadsınamaz bir gerçek. Kesinlikle doğruyu söylemişler.

Her ne kadar içeriği bir seyahat kitabı gibi görünse de hiç de öyle değil. Aslında kitap yolculuk olgusu üzerine yazılmış. Ancak romanda belli bir varış noktası yoktur, bilakis anlatılmak istenen sonuç değil, süreçtir. Yazar gidilecek yerden ziyade yolculuk sürecine odaklanıyor. İnsanoğlunun yolculuk esnasındaki varoluşsal durumu ve yolculuk psikolojisi en baskın temalar olarak kitap buyunca hortluyor.

Tek bir yerde kalmak her türlü saldırıya maruz kalmak demektir, ancak sürekli bir hareketlilik sayesinde insan ruhunu her türlü kötülükten arındırır mantığın egemen olduğu bir kitap. Adını da zaten bu iddiadan alıyor. Peki bu koşucular kimler? (Bilmiyorum.) Böyle kimseler var mı? (Ne bileyim, kitabı mı anladım!?) Neyi mi anlatıyor? (Sanki bu konuda bir fikrim var.) Yerleri, eşyaları, insan kemiklerini ve anatomisini, nehirleri, havalimanlarını, uçakları ve daha birçok şeyi anlatıyor. Pek çok tür ve biçimi de içinde barındırıyor. Kişisel anılar, denemeler, bilimsel nitelikte makaleler, seyahat notları, edebiyat namına ne varsa her şey var burada. Gazete kupürü tarzındaki yazıları, tarihi belgeleri, kurgusal notları, Neo-Gotik hikâyeleri de unutmayalım. Tüm bunlarla adeta görsel bir ansiklopedi okuyor hissine de kapılmanız mümkün.

Bu kitap sanırım entelektüel beyinlere hitap ediyor. Sıradan bir okur için son derece ağır, anlaşılmaz ve anlaşılmaz olduğu için de sıkıcı, çünkü parçalar arasındaki bağlantıyı görebilmek (eğer öyle bir şey varsa) hiç kolay değil. Bu kitabı bir yemeğe benzetecek olsam kesinlikle bu yemek aşure olurdu. Fasulye, incir, fındık, kayısı ve incir kurusu, tarçın, nar ve isteğe bağlı olarak aşurenin içine daha neler giriyorsa bu kitaba da edebiyat adına her şey girmiş.(Ama işte neden girmiş, sorun da bu ya!) Ancak tadı maalesef aşure gibi lezzetli olmamış. Benim okuma zevkime hiç hitap etmedi!

Bir cümleyle “Koşucular”ı tarih, edebiyat, mitoloji, kişisel deneyimler ve fiziki çevreden çekip koparılan parçaların iç içe geçtiği, tek bir kazanda kaynadığı bir kitap olarak özetlemek mümkün. Keyifli okumalar desem mi? Diyeyim tabii, illaki kitabı okuyup anlayan birileri çıkacaktır!
320 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Karanlık bir masal, harika bir roman Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler. Polonyalı bir yazar mitsel bir Polonya kasabasını anlatıyor. 1915'ten 1980'lere kadar. İki savaş arası çöküş, değişim, üç nesil ve fanilik üzerine bir roman.
Ağlamayı unutan bir adam, kahve öğütücü ve zamanı öğüten bir degirmen. Zaman herkese farklı akıyor.
Dünyayı betimleyen bir roman; Dünya da doğup, büyüyor ve ölüyor. Büyülü gerçekliğin karanlık bir masala dönüştüğü bir gercekçilikte.
Berkay Yıldız
Berkay Yıldız Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·263 günde·Beğendi·10/10 puan
Daha önceki incelemelerimden de göreceğiniz üzere çok fazla bilgi vermeden ve çok keskin ifadeler kullanmadan yaparim yorumlarımı. Çünkü kimine göre çok kötü olan kitap kiminin hayatının kitabı olabilir. Mesala benim için Murakaminin Sahilde Kafka kitabı çok özeldir çünkü beni okuyama tekrar geri döndürmüştür. Bu kitapta da aynı hisleri yaşadım. Okuduğum her satırından keyif aldım. Masalsı anlatım var ama masal değil. Cinayetler var ama polisiye değil. Kesinlikle bir ustalık eseri. Benim başucu kitaplarımdan biri oldu bile. Bir teşekkür de çevirmene yapmak istiyorum. Gerçekten mükemmel bir anlatım.. Okuyun lütfen lütfen...
Filiz
Filiz Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·20 günde
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde 2018 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen Olga Tokarczuk'un romanı.
Roman altmışlarına merdiven dayamış Polonya'nın Çek sınırına yakın ücra bir köyünde yaşayan Janina'nın hikayesi üzerine kurulu.

Janina aslında bir köprü mühendisi, işini bıraktıktan sonra bu köye yerleşmiş, hayvanları ile birlikte yaşamına devam eden, doğa ile iç içe bir hayat sürdüren, arkadaşı Dyzio ile William Blake şiirlerinde çeviriler yapan, astroloji ile ilgilenen, kışları komşularının boş evlerine göz kulak olan kendi halinde bir kadın.

Hayat olağan akışında devam ederken, bir gün kışın köyde kalanlardan Koca Ayak denilen tuzakla hayvanları avlayan komşularının ani ölümü ile birden önüne geçilemez olaylar başlar. Koca Ayak her ne kadar boğazına kaçan bir kemik nedeniyle ölmüşse de, onun ölümünden sonra failleri bulunamayan bir dizi cinayet daha işlenir.Bu cinayetler birbirleri ile bağlantılı mıdır? Cinayetleri işleyen kimdir? Kitap boyunca bu soruların peşine düşülür.

Kitap adını yazarın hayranlık duyduğu William Blake'in bir şiir dizesinden alırken, okuyacaklar görecektir ki cümlelerin içinde bazı kelimeler özel isim olmadığı halde büyük harfle başlar. Bu özellikte Blake'in yazdıklarında görülen bir yazım özelliğidir. Başlarda yazım yanlışı gibi gelip rahatsız edici olsa da zamanla alışıldığını söylemeliyim.

Kitapta astroloji ile ilgili oldukça ayrıntılı bilgiler verilmiş, eğer benim gibi konuyla ilginiz yoksa bu kısımlar biraz sıkıcı olabilir. Dili ve anlatımı açısından ise zorlanmadan okunan bir kitap.

Her ne kadar polisiye bir kitap gibi düşünülebilecek bir kitap olsa da ben daha çok bir sistem eleştirisi olarak okudum kitabı. Doğa ve hayvan katliamı, hayvan hakları, adalet sistemi, din ve din görevlerinin toplum içindeki etkileri gibi pek çok konuda sağlam eleştiriler mevcut.

Kitaptan birkaç alıntı fikir sahibi olmanıza yardımcı olabilir.

" hayvanlar yaşadıkları ülke hakkındaki gerçekleri gösterir."

"ne zaman özgür olduğumuzu düşünmek istersek, o zaman kendimizi yeniden keşfetmeyi tercih ederiz."

Son olarak ben kitabı benim için çok özel bir yere koyamadım. Belki yazarla ilgili tam bir fikir sahibi olmak için bir kitabını daha okumam gerekecek.

Okuyacaklara keyifli okumalar olsun.
Yeliz Gür
Yeliz Gür Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·6/10 puan
Çok büyük bir heyecanla aldığım ama sonrasında hayal kırıklığı yaşadığım bir kitaptı. Kapak tasarımı yorumlar beni kendine çekti ama okuduğum zaman tatmin etmedi. Evet kitapta biraz felsefik biraz mistik bir hava hakim ama yeterli değildi. Gerilim masali diyebilirim fakat beklentiyi karşılamıyor.
414 syf.
·7 günde·7/10 puan
Bir yerde sürekli kalamayan insanların, kötülüklerden kaçmak için yaptıkları yolculuklar anlatılmış. Kitabın belli bir bölümünde mumyalanma olayından derin bir şekilde bahsedilmiş. Bulanık, anlamakta zorlanacağımız olaylar var.

Yazarın biyografisi

Adı:
Olga Tokarczuk
Unvan:
Yazar
Doğum:
Polonya, 1962
Olga Tokarczuk 29 Ocak 1962’de Sulechov’da Polonya’da doğdu.Edebiyat kariyerine başlamadan önce Varşova Üniversitesi’nde psikolog olarak çalışan yazar Carl Jung üzerine çalışmalar yapmıştır.

Polonya’nın en başarılı yazarlarından biri olarak görülen Tokarczuk eserleri ile Polonya’da ve Polonya dışında birçok ödüle layık görülmüştür.2008 yılında Polonya’da verilen en önemli edebiyat ödülü olan Nike’ye sahip olan Tokarczuk 2004 yılından bu yana Polonya’da Polonya Yeşiller Partisi üyeliğini yapmaktadır.

2018 yılında "sınırlar arası geçişleri bir yaşam biçimi olarak ansiklopedik bir tutkuyla temsil eden anlatısal hayal gücü" nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 58 okur beğendi.
  • 930 okur okudu.
  • 74 okur okuyor.
  • 628 okur okuyacak.
  • 30 okur yarım bıraktı.