Ömer B. Albayrak

Ömer B. Albayrak

Çevirmen
7.6/10
165 Kişi
·
587
Okunma
·
0
Beğeni
·
120
Gösterim
Adı:
Ömer B. Albayrak
İstanbul Erkek Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Felsefe yüksek lisansını ve doktorasını Galatasaray Üniversitesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde de felsefe çevirisi dersleri veriyor. Bugüne dek alanında Fransızca, Almanca ve İngilizce’den çeviriler yaptı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
104 syf.
·Puan vermedi
İlk okul yıllarımda hep merak ederdim, şu an kullandığımız kelimelere neden bu isimleri vermişler? mesela neden elmaya elma demişler de başka bir şey dememişler. Hatırlıyorum aynı kelimeyi defaten tekrar eder sonra kelime anlamsız gelmeye başlardı bir süreliğine :) Garip dimi ? Zaten ben çok garip çocuktum. hani o filmlerde sessiz, kendi halinde, insanlar tarafından garip görülen çocuk var ya işte o benim :) yani belki de onlar garipti bilemiyorum ama, tabi ki sürü baskın geldiğinden ben kendimi garip hissederdim. neyse bu başka bir hikayenin konusu.

Neden? ve Nasıl? oldu da bu diller oluştu? nasıl çıktı bu kelimeler insanların ağzından, ve nasıl milyonlarca kelime türedi? Fikirlerimizi pazara çıkarmanın yegane aracı olan bu dil ne kadar da esrarengiz öyle değil mi?

Bu gibi düşünceler sizin de kafanızı meşgul ediyorsa eğer, bu incelemeyi keyif alarak okuyacağınızı düşünüyorum..

insan düşünmeye başlamadan önce hisseder diyor jan jak Russo. Çünkü Düşünmek bilgi ister. Düşünmek, şeylere bağlıdır ve bu şeylerin oluşumu zaman ister. Ama hisler öyle mi? hisler, doğuştan gelir. Herhangi bir şeye gerek duymaksızın kullandığımız silahtır hisler.

İlk insanların tek derdi vardı temel gereksinimlerini karşılayarak içgüdüsel olarak hayatta kalmak.
İlk insanlar derken, yani bu koca yaşlı dünyada toplum olgusunun oluşmadığı dönemler de yaşayan, dağınık halde dünyanın farklı yerlerinde birbirinden habersiz, tek dertleri karınlarını doyurmak olan insanlardan bahsediyorum. Arada sırada karşılaşan ve sürekli bir savaş hali.

E peki dil dediğimiz araç bir temel gereksinim midir? Asla değildir. Çünkü Russonun da dediği gibi; meyveler elimizden kaçmaz, onları konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz. Veya yiyeceğimiz avı sessizce izleriz. Yani dil olmadan da yaşamımızı idame ettirebiliriz. Jestlerin dili yeterlidir anlaşmak için.

Jestlerin dili evet jestlerin dili insanların dağınık olarak yaşadığı dönemlerde yeterliydi anlaşmak için. Doğal gereksinimlerimizi sınırlı hareketlerle ifade ettik mi bizden kralı yoktu.

Eğer sadece doğal gereksinimlerimiz olsaydı, çok büyük olasılıkla hiç konuşmayabilirdik, ve sadece jestlerin diliyle eksiksiz anlaşabilirdik. Diyor Russo. Evet düşünsenize sadece açlık, susuzluk gibi gereksinimlerimizi ifade etmek için niye dil geliştirelim ki ? Bir çitanın ceylanı yakalaması için ağzının laf yapmasına gerek yok :) sadece koşması gerek. Zaten baktığımız zaman hala konuşan bir hayvan olmaması bu durumu kanıtlar niteliktedir.

Tabi Davut diyen kediyi saymazsak. https://www.youtube.com/watch?v=uU9IUUqRYz0 :)

Konuşan kedim olsun isterdim doğrusu Salem gibi :) neyse konumuza dönelim.

ne diyorduk hayvanların bir dil oluşturmaması. Yalnız Russo, karıncaların veya kuşların kendi aralarında anlaştığı bir iletişim sisteminin olduğunu inkar etmiyor elbette bu vardır diyor. Ama bu da jestlerin dilene girer diyor ve insanlar gibi aynı tür bin bir farklı dil oluşturmamıştır diyor. Yani Türkiye de yaşayan Kanada cinsi bir kedi, Kanada da yaşayan Kanada cinsi kediden farklı miyavlamaz. gibi gibi:)


Peki dili oluşturan bu ilk sesleri doğa, ağzımızdan nasıl aldı? Nasıl çıktı? Güçlü duygulanım sayesinde yani ki aşk, nefret, acıma, öfke gibi duygular. Bu duyguları yaşayan insan istem dışı olarak ilk sözlerini söyleme ihtiyacı duydu. Mesela Russonun da dediği gibi meyveleri konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz ama genç bir kalbi heyecanlandırmak için kelimelere ihtiyacımız olur :)


Bu insanların nasıl bir araya geldi? bu çok ayrı ve başlı başına bir Toplum Sözleşmesi kitap, lakin kısaca değinecek olursak bu bir araya geliş dış etken yani bir yanardağ patlaması, sel, fırtına yani bir kaos durumu ve Doğa insanları bir araya gelmeye mecbur kılıyor. bundan sonra enler çıkıyor artık. Güzel kavramı çirkin kavramı oluşuyor. Daha önce yalnız yaşayan insan bu tür şeylere ihtiyaç duymuyordu. İşte yok oluşumuz ilk sosyalleşmeyle başladı bir bakıma.

Diller evrildi, geliştikçe gelişti.

Siz bizim yetkinleştirdiklerimizden misinizi?

Yetkinleşme ilk bakıldığında olumlu bir şeymiş gibi gelebilir fekat baktığım zaman bu kadar yetkinleşmeseydik demiyor değilim. neyse bu uzar da uzar. Yetkinleşme Russo için önemli bir kavram. Ve insanın gelişimini buna bağlıyor. diyor ki insan sürekli bulunduğu durumu geliştirmeye ve üzerine koymaya meyillidir. Ve artık doğa durumundan çıkıp sosyalleşen insan hiçbir zaman geriye dönemez.

Kitabın çok küçük bir kısmını incelemeye çalıştım. Armoniler,Pesler, Tizler, mecazlı diller, öldürülen karısını on iki parçaya bölüp cevaben öldürenlerin kabilesine göndererek hiçbir sözün veremediği mesajı verenler. Müziğin tinselliği üzerine ve yazının ruhu üzerine söylemler... Güney dilleri, Kuzey dilleri vs. vs. daha nicesi hangi birini anlatayım ki. Yine tatmin olmadım. Kafamdaki incelemeyi yazamadım. Ama olsun yapacak bir şey yok..

Aklıma geldikçe geliyor; daha kitabı ikinciye okuduğumdan, neden ikinciye okuduğumdan Felan da bahsedecektim.

Okuduğunuz için teşekkürler...
104 syf.
·12 günde·10/10 puan
Merhabalaarr
İleride kendimi geliştirmek istediğim bölümlerden biriyle ilgili okuduğum ilk kitap... Çok güzel bir ilk :)
Pek fazla bilgim olmadığı için biraz acemice, bol heyecanlı, şaşkın bir biçimde yaklaştım, okudum. Birçok terime yabancı kaldım diyebilirim. Tabii bu bir iki kere okuma isteğimi hafiften azaltmış olsa da çoğu zamanda da içimdeki araştırmacı ruhu ortaya çıkartıp, yeni terimlerle beraber ayrı heyecan, ayrı bir istek kattı.
Genel olarak herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Hikaye, roman tarzı sürekli bir akış içinde olan kitapları okumayı seven kişiler biraz sıkılabilirler.
Güzel kitabım, eminim ileride kendimi dil bilim hakkında daha fazla geliştirip, ilerletip seni tekrar okuyacağım.Tabii o zaman daha iyi bir şekilde anlayabileceğimi, şimdiki gibi acemi kalmayacağımı düşünüyorum :)
104 syf.
·16 günde·9/10 puan
İnsan dünyaya bir başına gelir ve yine aynı şekilde bir başına gerisin geriye gider, kökten gerçekliği içerisinde insanlar arasında yalnızdır. Ancak diğer insanlara “maruz” kaldıkça evrimleşip, dillenmeleri çokça mümkündür. Buradaki tek etken ise “maruz kalmaktır.”

Şöyle bir geriye doğru yol aldığımız zaman daha çiftçiler peyda olmamış toprak sahiplenilmemiş ve mülk haline gelmediği göçebe diye tabir edilen gezici halkların yani ilk insan zamanlarına indiğimiz vakit dilin önemini de kalmadığını gözlemlemekteyiz. İnsan diğer canlılar arasında en tembel varlık olduğunu her birimiz bilmekteyiz. Tek bir amaçları vardır o da avlanmak, barınmak ve hayatta kalmak. Bu tür yaşantıya toplum gerekmez. Çünkü korunacak ne bir mülk ne de herhangi bir araç gereç için ihtiyaç var.

Buradan çıkaracağımız ise demek ki toplum olunabilmek için gereksinim ve ihtiyaçların olması gerekiyor. İnsan başka bir insana gereksinim ve ihtiyaç duymadan asla toplum oluşmaz, oluşturulamaz. Buraya kadar bu şekilde ilerlediğimize göre şunu çok rahat bir biçimde dile getirebiliriz. İlk toplumlar ya da daha kaba tabiriyle ilk topluluklar oluşmaya başladığında ya da oluştuğunda bir dil vardı. Dilin toplumlardan daha eski olduğunu buradan çıkarabiliriz. Çünkü fikir ya da düşünce hâsıl olmadan ihtiyaçlar kendini belli etmez. Bir düşünce ya da fikir var ise bununda dillenmesi, dilden dile aktarılması gerekmektedir. O vakit dil vahşi yaşamdan sonra yerleşik hayata ise geçmeden önceki dönemde var oluşmuştur dememiz pek mümkündür.

Vahşi yaşamda insan yukarıda belirtiğimiz gibi gereksinim olarak minimize edilmiştir. İhtiyaçları çok ama çok azdır. Birde dış etkende kesinlikle insana maruz kalmamaktadır. Düşüncenin de bu denli gelişmediğini var sayarsak dil olarak sadece duygulanımlarını kullanabilir. Ben buna hayvanca sesler demek istiyorum. Yani ilk insan seslerini günümüzdeki hayvan seslerine benzetmek en doğru karardır diye düşünüyorum. Korktuğundan bağırmak, sevindiğinde manasız sesler çıkarmak ve seviştiğinde inlemek gibi… Bu sesler bilinçsizce güdüseldir, içten gelmektedir.

“Cennetsi dünyanın yumuşacık ufkunda bir tehlike belirmekte: öteki insan.” (Alıntı İnsan ve ''Herkes'' kitabı José Ortega y Gasset #37170843 )

Buraya kadar halen bir dilin olmasının gereğini görmüyorum. Ancak artan nüfus bu dağınık aileleri karşı karşıya getirdiğinde bir dilin ortaya çıkması gerekmektedir. Çünkü artık insan tanımadığı, bilmediği yabancı bir insana maruz kalmaktadır. Üst alıntıda gördüğümüz gibi öteki insanı tehlike olarak niteleyen bir filozof; karşılaşan bu iki vahşiyi de düşünmeye sevk eder. Ya üstün olup birbirlerini alt edecekler ya da beraber yaşamanın bir formülü geliştirip ona göre hayatlarını devam ettirecekler. İlk seçeneğin sonu asla gelmeyecektir. Çünkü artık nüfus artmıştır ve bugün avcı olan yarın avda olabilir. Ortak bir şey geliştirmeleri gerekmektedir ve bu bir “dil” neden olmasın.

Vahşi insanın kullandığı jest ve mimikler iki karşı vahşi insanı anlaşmaya vardıramaz. Buradan sonra artık onlar birer ayrı insan değiller ve kabile oluşturmuşlardır. Yani toplumun oluşmasına zemin hazırlamışlardır. Artık kullandıkları sesler fikirlerini anlatmaya yetmiyordur, geliştirmelilerdir. Bu temel ihtiyaç sesleri artık çeşitlenmiş ve ihtiyaçları karşılamaya yönelik sürekli gelişmiştir, halende gelişmeye devam etmektedir. Buradan sonra Platon’un toplum ideasına doğru yol alır. Artık insan kendisine yetmiyordur. Diğer işlerini görecek demirciler, çiftçiler, mimarlar ve en önemlisi korunmak için askerler gerekmektedir.

Bu karşı tez dışında söylemem gereken başka bir inancım daha vardır. Dünya üzerine bırakılan ilk topluluğun bir takım yetilere sahip olduğunu düşünmekteyim. Bunun ise en başında bir dilin olduğu inancını hissediyorum. Yani yaratılıştan sonra insanlar dünyada serbest bırakılmadan önce peygamberlere gerekli bilgiler yüklenmiş şekilde dünya üzerine dağıldılar.

“Bir ulus okudukça ve kendini eğittikçe lehçeler silinir ve sonunda yalnızca az okuyan ve hiç yazmayan halkta jargon biçiminde kalır.” (Alıntı #45040841 )

Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, çevirisi gayet yerinde ve anlaşılmayacak hiçbir yeri yoktur. İçeriğinde 11 sayfa çevirmen önsüzü ve 20 bölümden oluşan Sayın Rousseau’nun denemesi yer almaktadır. Kitabında sesler ve jestlerden başlayıp, dillerin kökenine, melodi ve müzik ile dillerin ilişkisine, kuzey ve güney dilleri olmak üzere hepsinin köküne inip doğrularını biz okurlara sunmuştur.

Sözün özü; benim için okuması keyifli ve önem arz eden bir kitap oldu. Bu sebeple hem okunulası ve hem de tavsiye edilesidir demek istiyorum. Sizlerin de dillerin kökeni hakkında kafanıza takılan ve ya düşünce kritiği yapmak istediğiniz bir ortam hâsıl olursa kesinlikle faydalanılması gereken bir eser olduğunu bilmenizi isterim.

Sevgi ile kalın.
104 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Dillerin nasıl oluştuğu, sözcüklerin nasıl bütünlük kazandığı, yazı tarihi, seslerin melodi ve armonisi, dille alakalı daha birçok konu üzerine yapılan incelemeleri kapsayan bir eser.
Bizleri hayvanlardan ayıran düşünebiliyor oluşumuz, antik çağlardan bu zamana bizleri doğa durumundan çıkaran en önemli yetimiz yetkinleşebilmemizdir.
Benim için sayfa sayısına göre ağır ilerleyen bir eser oldu. Dil bilimci'lerin daha çok sevebileceği bir eser diye düşünüyorum.
104 syf.
·2 günde
İlk dillerinin nasıl olabileceği, vurgu ve konuşma anında konuşmaya dahil edilen ifade üzerine, dillerin nasıl geliştiği ve gelişmiş olmaları üzerine bir çok örneklendirme yapılmış. Dillerin gelişiminde iklim doğal afetler hayatta kalma gibi gereksinimlerinde etkili olduğu savunulmuş -en çok dikkatimi çeken konu bu oldu-
Mesela: yumuşak iklimli, verimli ve zengin topraklara sahip alanların, insanların birbirine daha az gereksinim duydukları için bu alanlardaki ulusların daha geç oluştuklarını söylüyor Rousseau.
Daha soğuk ve yaşamak için daha zor koşullar barındıran bölgelerde yaşayan insanlar ise mutlu bir yaşamdan önce yaşamayı düşünmeleri gerektiği için, bir araya gelmek, yardımlaşmak ve birbirlerini korumaları gerekiyordu, bu da iletişimi güçlendiriyor ve yeni iletişim kanalları oluşturuyordu.
Müzik ve melodi ile ilgili olan kısımlar ise böylesi kısa bir eserde oldukça sıkıldığım kısımlar oldu.
104 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
İyi geceler demek bu saatte saçma olacağından, iyi sabahlar dileyeceğim. Oldukça hakkaniyetli bir deneme kitabı sunmuş yazar. Açık sözlülük benim şu hayattaki en sevdiğim özelliğimdir. Yani bir ‘HİS’ varsa içinizde, bunu söylemelisiniz. Saklamanın kimseye hiçbir yararı yok arkadaşlar. Saklarsanız, kaybettiğinizi zaman size gösterir. Bu sonuca varmamın kitaptan şu çıkarımla da çok alakası var aslında: Duygularımızı konuşarak, düşüncelerimizi yazarak anlatırız. Ne kadar mantıklı. Şimdi insanlar duygularını yazıya indirip, tozlu rafların ardına saklarken; düşüncelerini adeta dayatarak, zorla yansıtmaya ve kabul ettirmeye çalışıyorlar. Yazarın bu sade ama anlaşılır anlatma tarzının da hayranıyım.

Şu ‘Melodi’ meselesinde de güzel benzetme yapılmış. Aslında sanatın sanat için olduğunu savunmasıyla da sanat sanat içindir demiş ve Toplumcu Şairlere bir meydan okuma mı yapmış dersiniz? Tabi ki hayır, o işin şakası ama şarkılar aslında ‘Cinsellik’ dışında en garip zevkleri oluşturur. Gerçekten bu kadar garipliği başka bir şeye benzetemezdim. Neden? Yeri gelir bir şarkıyı sırf müziği güzel diye dinler hatta yetmez sadece müzik olan bir klibini aratırsınız, kimi zamanda müzik berbattır hatta yokturdur ama sözlerini o kadar beğenirsiniz, içinize işler ki; yıllar sonra hala mırıldandığınızı fark edersiniz. Yani bu konuya bir netlik koyup da şöyle oluyor diyemeyiz. Müzik gerçekten en garip zevk yahu.

Konuşmak nasıl başladı, nasıl gelişti ve nereye doğru gidiyor sorularınıza cevap alabilir, çok fazla fazlasına (mesela, nerede olduğu) cevap verebilirsiniz. İyi okumalar dilerim..
104 syf.
·10/10 puan
Muazzam bir kitaptı. Altını çizmediğim yer yok diyebilirim. Belki de alanım gereği okurken çok keyif aldım. Kitabın başlarında Türkçe için söylenen söz beni mutlu etti Dilbilime merakı olan herkese tavsiye ederim.
104 syf.
Dilin yapısı ve oluşumu hakkında sayısız makale ve deneme yazılagelmiștir. İnsanın insan olma yolundaki en büyük engel belki de dildir. İnsan ancak dil kullandığı zaman insan olmuştur belki de. Harari'nin sapiens kitabında da bu konuya değinilmiştir. İnsan dedikoduyu icat ettiği için var olmaya devam etmiştir der. İslam'ın ana kaynağı olan Kur'anda da dil üzerine değinilmiştir. Yaradılıș kıssasına bakacak olursak Tanrı Adem'e eşyanın bilgisini ve ismini belletmiștir melekler karşısında. Buradan çıkacak sonuç elbetteki bilinç düzeyidir. Lakin dile atfedilen önem burada da kendini göstermektedir.

  Rousseau da  dil üzerine düşünmekten ve yazmaktan kendini alamayanlardan olmuştur. (Bu arada Rousseau'nun dili kullanımı şahanedir. Tam bir Gorgias örneği) Rousseau dilin icadını daha kompleks şekilde ele almış ve başlangıç itibarı ile jest ve mimiklere odaklanmıştır. Daha sonraları ise duygulanımlar asıl belirleyici olmuştur dilde. Çünkü ona göre temel gereksinimler( yiyecek- içecek) dilin icadı ve gelişimi konusunda çok da belirleyici olmamıştır. Asıl belirleyiciler duygular ve kompleks davranışlardır. Bu duygular aşk, nefret, öfke, sevme, acıma vs vs dır. Ayrıca dilin kökeni için belirleyici olan bir başka ana unsur ise ahlaki gereksinimlerdir.

Rousseau dilin ilk örneklerinin daha çok mecazlı olduğunu dile getirir. Çünkü daha mantıksal yargılar ilerlemediğinden, kullanılan dil oldukça sade olduğundan mecazi bir yapı göstermiştir. Bundan ötürü dilin mi düşünceyi; düşüncenin mi dili geliştirdiği sorusuna yanıt arayacak olursak sanırım Rousseau'ya göre daha çok dil düşünceyi geliştirmiştir. Ama tam olarak bir şey diyemem. Sadece çıkarımdan ötürü böyle bir şey diyebilirim.


  Dilin kullanımı konusunda yazıya da değinmiştir düşünür. Yazının bazı uygarlıklardaki gelişimi ve değişimi hakkında bilgiler sunmuștur. Yazı ve dilin aynı şeyler olmadığını beyan etmekle birlikte kronik olarak da aynı evrede gelişemeyeceğinden  den vurmuştur. Misal olarak Yunan- Fenike ikilemini sunar bize. Yunanlılar yazıyı Fenikelilerden almasına rağmen Yunan dilinin çok daha eski olabileceğini de söylemiştir bize. Yazı aynı zamanda dili sınırlandırıcı bir etkiye sahiptir der yazar. Çünkü yazıda duygulanım kolay olarak anlaşılamaz. Oysaki konuşma esnasında yapılan vurgu ve tonlamalar ifadeleri daha zengin kılmaktadır. Salt yazı dili ile dile getirmek okumaktan farksızdır der. Sanırım buna çözüm olarak günümüzde noktalama işaretleri ve pek pek yeni sayılabilecek emojileri icat ettik bizler de :))


Coğrafya insan anatomisi üzerinde mutlak etkiye sahip bileşenlerden biridir. Rousseau da coğrafyanın önemine atıfta bulunup farklı coğrafyalarda yaşayan insanların farklı yaşam biçimlerinin olduğunu öne sürmüştür. Hal böyle iken bu farklı yaşam biçimleri elbetteki dili de etkileyecektir. İklim ve toprak özelliği yaşam biçimini değiştiren ana unsurlardır ve kullanılagelen dile de sirayet etmiştir der. Kurak alanlarda toplu yaşam sürerken sulak alanlarda toplu yaşam izleri daha azdır. Bundan dolayı kurak alanlarda işbirliği ve işbölümü, paylașımı olduğundan dilin gelişmesi daha olası olur. Aynı şey benzer ifadelerle toprak için de geçerlidir. Verimli topraklarda insan yoğunluğu fazla olduğundan etkileşim de fazla olur ve dil daha çok gelişir. Oysaki verimsiz topraklarda etkileşimin azlığından ötürü dilin gelişimi de az ya da yavaş olur der Rousseau. Kuzey ve Güney dillerine değinen düşünür güney dillerinin daha sıcak ve yumuşak olduğunu öne sürer. Buna karşılık kuzey dilleri iklimin sertliğinden dolayı daha sert olur. Çünkü iklim metabolizmayı evrilten bir  etkiye sahiptir. Ayni zamanda bilinci. Gereksinim ve aile tipleri ve dilin gelişiminde oldukça önemlidir. Nasıl ki soylarımızı aktarıyorsak aile kurumunun daha fazla önemsendiği iklimlerde, topraklarda dil de ilerler, gelişir. Yalnızca bir adada konuşulan dil ölmeye mahkumdur de düşünür. İlgimi çokça cezbeden bir başka konu da milletleşme olgusudur. Düşünüre göre kuzey iklimlerinde yaşam daha zor olduğundan işbölümü daha fazladır. Ancak birliktelik sağlanınca doğa karşısında başarı sağlanır der. Oysa güney iklimlerimde birçok iş bireysel düzeyde yapılabilir. Dolayısıyla birlikteliğin daha önemli olduğu sert iklimlerde yani kuzey iklimlerinde milletleşme daha fazla ve çoktur. Totalde bu paragrafa katılıyorum. Kimse Rusça'nın Hintçe'den daha nahif ya da yumuşak olduğunu söyleyemez:))

Düşünürün üzerinde durduğu bir başka nokta da ses ve işlevleridir. Elbetteki diller çeşitli seslerden meydana gelmektedir. Sesler kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değişiklik gösterir. Salt sesin pek bir şey ifade edemeyeceğini öne sürerken sesin armoni, melodi ile beste ile anlam bulacağını söyler. Dolayısıyla anlamadığımız bir dildeki şarkının zamanla bize kötü geleceğini söyler. Oysaki manasını bildiğimiz ya da kendi dilimizden çıkan sesler anlamlı olup kulağa da daha hoş gelir ve dinleme konusunda da süreklilik sağlar. Örnek vermek gerekirse Fransızca bir şarkının zamanla Karayipli birine gürültü şeklinde algılanmasına neden olur der. Rosseau'ya bu konuda hak verilip verilmeyeceği konusunda tereddütlerim var. Nitekim anlamını bilmediğimiz dillerdeki şarkıları dinliyor ve zevk alıyoruz. Sadece armoni konusunda belki haklı olabilir. Seslerin ahenkli bir şekilde birbiriyle harmanlanması ve bizzat kendilerinin dile gelmesi. İdir'in  a vava inouva şarkısını anlamamıza rağmen beğenmeyecek kişi yoktur sanırım:) Öte yandan anlamlandırmayı ses mi yapar mantık mı yapar yine tartışma konusu olur. Mallarme'nin "kim konuşuyor" sorusu karşısında Nietzsche'nin "kelimelerin kendisi" şeklinde cevap vermesi üzerinde durulması gereken fenelomenlerdendir bence.

Kitap güzel şeylerden bahsediyor:) günümüz dil araştırmalari elbette ki çok daha ilerici. Bu konuda ayrıca araştırma yapmak isteyenler Chomsky ve çalışmalarına bakabilir.
İyi okumalar
104 syf.
·3 günde·Puan vermedi
J.J.R ya göre dil hiç bir zaman ilk gereksinimlerden olmadı. Hatta bunu Amerika'da vahşilerin evlerinde aileleriyle neredeyse sessizce anlaştığını, jest-mimiklerin yeterli olduğunu söyleyerek destekliyor.
İlk sesler, "doğanın çığlığı" ise dilin yavaş yavaş oluşması ile yerini sözlere bıraktı, çünkü güçlü duygulanımlarımızı (passion-direkt "tutku" kelimesi ile çevirmenin tam olarak karşılığı veremeyeceğini düşünmüş çevirmen) ifade etme gereği duyduk. Meyve bulurken, soyarken, yerken buna gerek yoktu; ancak iş aşkını, kinini ifade etmeye gelince sesler yetersiz kalıyordu.
Böylece dil evrildi, gelişti, git gide daha da açıklık kazandı; ancak gücünü, niteliğini kaybetti, çünkü çoğu zaman, az olanda kıymet vardır.

Bu bağlamda ilk sesleri, sonra dile geçiş sürecini, dillerin oluşumunda mekanın, iklimin etkisini ele alan hoş bir deneme.
104 syf.
·27 günde·Beğendi·8/10 puan
Sesin, dilin, sözcüklerin ve daha birçok dil öğesi sayılabilecek unsurun dikkatli bir titizlikle incelemesi sonucunda bu kitap ortaya çıkmış muhakkak. Sesin nasıl ve neden var olduğundan başlayıp, dillerin oluşmasına ve hatta müzik ve ritim ile birlikte bugünkü haline nasıl büründüğünü anlama konusunda kafa yorularak yazılmış bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ömer B. Albayrak
İstanbul Erkek Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Felsefe yüksek lisansını ve doktorasını Galatasaray Üniversitesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde de felsefe çevirisi dersleri veriyor. Bugüne dek alanında Fransızca, Almanca ve İngilizce’den çeviriler yaptı.

Yazar istatistikleri

  • 587 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 712 okur okuyacak.
  • 11 okur yarım bıraktı.