Orçun Türkay

Orçun Türkay

YazarÇevirmen
7.7/10
670 Kişi
·
2.045
Okunma
·
4
Beğeni
·
778
Gösterim
Adı:
Orçun Türkay
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1976
Orçun Türkay 1976’da İstanbul’da doğdu. Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayınevlerine, kuruluşlara çevirmenlik ve editörlük yapıyor.
Spotlar altında yere çömelesi geliyor. Bir gün gelecek dayanamayıp bunu yapacak. Diz çökmek değil, dizleri kıvırıp çömelmek, sonra dertop olmak, o araba reklamındaki gibi – küçülünce güvende.
“Hayatta senden başka kimseden özür dilemedim, sen de kabul etmedin.”
Orçun Türkay
Sayfa 35 - Yapı Kredi Yayınları
81 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Farklı bir deneyim... İntihar'ı tanımlayacak olsaydım böyle derdim. Çok farklı, gerçek, hüzünlü, hayret verici, yıkıcı bir okuma deneyimi.

Bir solukta okumadım Intihar'ı. Okuyamadım. Yazarın hayatını da okuyunca daha çok etkilendim ve sanırım aklımın bir köşesinde yazarın trajik sonu varken bitirdim kitabı.

İntihar bir mektup gibi yazılmış. Yirmi yıl önce intihar eden bir arkadaşına yazıyor kitabın anlatıcısı. Ne arkadaşının adı var ne de kendisinin. Ama öyle iyi tanıyor ki arkadaşını, öyle bilerek anlatıyor ki şaşıp kaldım okuyunca. Arkadaşının kırgınlıklarını, pişmanlıklarını, sevinçlerini, hoşlandığı şeyleri ve daha bir sürü konuyu anlatıyor yazar. Sanki kendisini anlatıyor, sanki bahsettiği kişi kendisi oluveriyor birden. Zaten kitabı tuhaf bulmanın nedeni de bu, kendisinden üçüncü tekil şahıs gibi bahsediyor sanıyor okuyucu...

Yaklaşık 80 sayfa kitabın en vurucu kısmı sanırım 22. sayfadaki şu cümleydi: "Baban başkalarına sert davranırdı. Annense başkalarının acılarını paylaşırdı. Günün birinde, sana kalan o sertliği kendine yönelttin. Baban gibi çektiren de, annen gibi çeken de sen oldun."

Yazar da tıpkı kitaptaki karakter gibi intihar ederek son veriyor yaşamına. Kitabı yayıncıya teslim ediyor, on gün sonra da kendisi intihar ediyor. Okuyup bitirince tuhaf bir dinginlik çöktü üstüme. Herkesin beğeneceğini düşünmediğim nadir kitaplardan biri İntihar. Ama benim için iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu İntihar. Ölüme ve ölüme inat yaşama bakışınızı etkilesin, sayfaların içinde kaybolun dostlarım...
296 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Eserin ismi sizce de ilgi çekici değil mi? Franz Kafka Gibi Yalnız. Sahi, Franz Kafka gibi nasıl yalnız olur insan? Bende bunu sordum kendime, eseri kütüphanede ilk gördüğümde. Kafka'nın üzerine yazılan, onu anlamak ve anlatmak için kaleme alınmış sayısız eserden biri bu eser. Kafka üzerine birçok inceleme okuma şansı buldum, fakat bu eserdeki gibi kaliteli ve ayrıntılı bir inceleme görmedim. Kafka'yı her yönüyle; gerek kullandığı dil olsun gerek kökenlerine inerek olsun birçok farklı yönden değerlendiriyor.

Öncelikle arka kapakta bahsi edildiği üzere şunu hatırlatmakta fayda var. Kafka birçok kültürün, tarihin ve dilin ortak noktalarına konumlanmış bir yazardı. Şayet onun çoğu durumunun sebebi de bu arada kalmışlık hissi denebilir zannımca. Ne öyle ne böylelik olarak da ifade edilebilir bu durum. Başka bir deyişle yaşama aykırılık olarak adlandırabileceğimiz bu durum insan toplumunun (nedense) en çok zoruna giden şeylerden biri değil midir? Bir yere ait olamama ve kaybolmuşluk hissinden bahsediyorum. En basitinden din konusunda dahi herhangi birine "ben ne öyleyim ne de böyle" şeklinde kesinlik belirtmeyen diyaloglar içerisine girseniz muhtemelen ya ayıplanır ya da garip gözle bakılırsınız. Çünkü insanlar kendi de dahil olmak üzere herkesin kesinlik duygusunu yaşamasını istiyor Kafka'dan bu yana (bu şekilde söylememin nedeni bunu en iyi Kafka anlattığı için ondan önce, onun ettiği gibi ifade edilemediğinden dolayıdır).

Kafka kendi aykırılığının da farkındadır fakat bunu, yaşamında eserlerinde açığa vurduğu kadar açığa vurmaz. Bir nevi yazın sanatı onun için geriye kalan son bir çıkış kapısı gibidir. Dolayısıyla Kafka da bu çıkış kapısını mutlaka kullanması gerektiğinin de şayet bilincindedir. Fakat ne yazık ki yaşanmaya değer bulduğu tek varoluş biçiminin de yaşamaya aykırı olduğunu da biliyordur. İşte belki de bu "bilinç" ve "farkında olma" eylemi onun buhranlarının temelini oluşturuyordu. Bu buhranlar onun yaşama şeklini de oluşturur. Başka koşullarda ona "ermiş" gibi bakmaları söz konusu iken o kendini tek suçlu olarak görür. Yeme içme konusunda kendini kısıtlaması, bir ara çok az yemesi tıpkı keşişlerin yaşamına benzetilebilir fakat Kafka'ya göre tam tersi bir suçlu yaşamıdır bu.

Bu "suçluluk" konusu eserde oldukça ayrıntılı ve yerinde anlatılıyor, bu yüzden bu suçluluk kavramı ve Kafka arasındaki ilişkiyi kitabı yeni okuyacaklara bırakmak istiyorum. Şayet bunu eserin yazarı Marthe Robert kadar ne iyi açıklayabilirim ne de anlaşılır. Kafka ve eserleri arasında sandığımızdan çok daha fazla ortak yön olduğuna da rastlıyoruz kitapta. Şayet genel temadan ayrı olarak küçük ayrıntılar dahi onun hayatından belirli kesitleri yansıtıyor. Onun eserlerinde hep şuna benzer bir hava hakimdir; kimsenin üzerine konuşmak istemeyeceği ya da isteyemeyeceği skandallar vardır. Ortada neredeyse dehşete sebebiyet veren bir skandal vardır ama kimse onun hakkında konuşamaz veya konuşmaz. Bunun nedeni hayatındaki ikilemler ve kısıtlanmalar mıdır? İşte bunun cevabı da nadide eserimizde.

Son olarak kitapta da değinildiği üzere Kafka'nın aşk anlayışına biraz değinmek istiyorum (benim zihnimde açığa çıkan kişisel düşüncelerime dayanarak). Kafka, kitabın kapağında da bahsedildiği gibi "yalnızlık" kavramı ile ne kadar özleşmeye müsait olsa da onun bile bu yalnızlığa bir yoldaş istemesi durumu söz konusudur. Dikkat ediniz "yalnızlığa bir yoldaş istemek" dedim, yalnızlığa yoldaş olunursa bu yalnızlık olmaz diye düşünebilirsiniz ama bu durum Kafka'da tam tersine. Dediğim gibi, Kafka bile bir yoldaş istiyor. Tek başına katlanacak güçten yoksun olduğunu kendi itiraf ederken aşka bakış açısı da birazcık olsun çıkartılabilir. Felice'ye yazdığı kimi mektuplar da yalnızlığı onunla nasıl paylaşmak istediğini kanıtlar niteliktedir. Bunu daha ayrıntılı incelemek için Felice'ye Mektuplar eseri de okunabilir. Kafka için yalnızlık da paylaşılabilirdir, buna göre yalnızlık için tek kişi olmak gerekmez, o hissi (o boşluk hissini) birbirine kalben yakın iki kişi bile yaşayabilir. Dolayısıyla iki taraf da yalnızlıktan aynı huzursuzluğu yine yaşar fakat bunu birlikte, bazı zamanlar birlikte bile değilken yaşarlar.

Kafka kimi zamanlar kendini öylesine alçaltmıştır ki, gerek Felice ve Milena'ya yazdığı mektuplar olsun, gerekse de günlüğünden kimi kesitler olsun bunu doğrular. Sevdiği kişi karşısında bir alçalma, kendi tabiri ile bir köle olma söz konusu dahi olabilir. Bunun Kafka'nın nasıl bir psikoloji içerisinde olduğu göz önünde bulundurularak daha ayrıntılı yorum yapılarak değerlendirilmesi gerekir. İşte, bu gibi birçok ayrıntılı değerlendirme kitabın içinde mevcut. Kitap bu değerlendirmelerin yapılacağı "Kafka alanına" göre bölümlere ayrılmış. Örneğin bir bölüm Kafka'nın ırkı ve kökenlerinden ve bunun psikolojisine etkisini anlatır iken bir bölüm de tamamen Kafka'nın dil meseleleri üzerine ayrılmış. Söz arasında şunu da belirtmek isterim ki yazarımız, Marthe Robert psikoloji alanında da adeta bir usta. Kafka'nın psikolojisi üzerine yalnızca somut örnekler değil soyut örnekler de veriyor sanki bir Kafka'ymışcasına. Kafka'daki aşk anlayışından şunu da bahsedebilirim; sevdiği kişiyi dokunamayacağı bir doruğa yerleştirme de söz konusudur. Yazarın böyle bir çıkarım yapmış olması bana da olağan geldi. Fakat bu demek değildir ki Kafka'nın aşka bakış açısı bundan ibarettir. Kafka oldukça kırılgan ve değişken bir kişiliğe sahip olduğundan aşk hayatının yalnızca belli bir döneminde bunları yaşamış olması da muhtemeldir.

Sonuç olarak her türlü yoruma açık bir eser Franz Kafka Gibi Yalnız. Zaten Kafka'yı anlamak da yorumlamak da bu denli zor iken, bu eserin yorumlara açık olmaması canilik olurdu, değil mi? İncelemede yazdığım şeyler de benim kitaptan çıkarım yaptığım yorumlarımdır. Sizlerin de (özellikle bir Kafka sever iseniz) bu eseri okuyup yorumlarda bulunmasını ve bu yorumları okuyup yararlanmayı çok isterim. Kafka severlerin mutlaka okuması gereken bir eser diyorum. Mutlaka okumalısınız efendim.
81 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
"İnsan da, yaşam da saçmadır, boşunadır, rastgeledir, sağlam hiçbir şey yoktur, ama yine de yaşamak gerektir."
Alber Camus, intiharı kısaca böyle özetler, ya da daha da açıklayıcı olmasını isteyenler için ise şunu söyleyebiliriz:
“Hayat aslında yaşamaya değmeyecek kadar saçmadır, ancak bununla birlikte yaşamak gerekir." Kitabın incelemesine bunu yazmamın nedeni yazarın kitabını yazdıktan on gün sonra intihar etmesi ve aslında bir arkadaşıymış gibi bahsettiği kişinin kendisi olmasıdır. Onun intiharını başka filozoflardan örnekler vererek açıklamam daha iyi olur diye düşündüm. Alber Camus'ye dönecek olursak onun için intihar bir kaçıştır insan ne olursa olsun yaşamayı seçmesi gerektiğini ve başkaldıran insanın özelliğinin bu zorlukların üstesinden gelebilmesi gerektiğini savunur her ne kadar hayat onun için absürt olsa da. Malesef kitaptaki kahramanımız yaşamı daha yirmi beş yaşındayken terkeder ve onun durumu daha çok Sartre'ın bahsettiği intihar tanımına uyuyor. Varlık ve Hiçlik kitabında;
"İntihar bir kaçış değil, reddediştir," diyor fransız yazar. Öne sürdüğü iddia ise şu oluyor: İntihar, varlığının ve varoluşunun farkına varmış olmaktır. Kendi varlığının farkında olup hiçliğe doğru yol almanın bir gösterimidir. Varlığını hiçlikle tanımlama durumudur. Bu durumda intihar dünya da olmanın bir başka yoludur. Leve'nin düşündüğü intihar da aslında kendi farkına varmış insanın varoluşun olmak durumundaki iğrençliğiyle karşı karşıya olduğudur. Becket, "dünyadasın ve bunun tedavisi yok!" Diyerek belki de varoluşun içinden çıkılmazlığını çok iyi anlatıyordu ama intihar kavramı belki de varoluşu sonlandırmayıp başka bir boyut kazandırmasıdır sadece. Bunu bilemeyiz ama intihar hakkında şimdiye kadar gördüğüm en karamsar filozoflardan Cioran bile intiharı hemen savunan birisi değildir, o şöyle diyordu bir arkadaşına, eğer hala gülebiliyorsan yaşamaya devam etmende bir sakınca yoktur, yani varoluşa ve tüm zorluklarına kahkahayla yaklaşabilmek en önemli noktalardan biridir ve belki de başkaldıran insanın en önemli özelliğidir. Bir yazısında da Cioran, intihar fikri sayesinde hayatta kaldığını söylüyor, bunun gerekçesini ise şu sözlerle dile getiriyor; yaşamıma istediğim zaman son vermek hakkı elimde bulunduğu sürece her zorluğa katlanırım çünkü sonuna kadar gitmek ve dayanılmaz bir noktaya ulaşınca bunu bitirmek artık o acıyla yaşamak zorunda olmamak isteğime bağlı bulunduğu sürece hep katlanabilirim. Kitaba tekrar dönecek olursa şunlar söylenebilir; kessinlikle okutulması gereken kitaplardan değil, kitap güzel yazılmış ve bir arkadaşınla oturup geçmiş anılardan bahseder gibi bir dil kullanılmış. Ama özellikle okuyayım girişimine değmeyen bir kitap. intihar hakkında inceleme yapmak isteyen insanların ise bence okuması gerekir diye düşünüyorum. Son olarak incelememi Albert Camus'nün sözüyle bitirmek istiyorum:

"Çoğu zaman yaşamak, intihar etmekten daha çok cesaret gerektiriyor."
269 syf.
·8 günde·Puan vermedi
1950li yıllar edebiyat ortamına ışık tutan aynı zamanda edebiyatla ilgilenen kişilere kaynak oluşturan bir kitap.Edebiyatın ne olduğunu ve ne olmadığını, ne olması gerektiğini ve ne olması gerekmediğini sorgulayan herkesin okuması gerekten başyapıtlardan birisidir Sartre'ın "Edebiyat Nedir?" adlı kitabı... kitabın sonuna geldiğinde herkesin inkar edemeyeceği bir tat kalır dilde ve zihinlerde... Bir felsefeciden, edabiyatın yapıtaşlarını, katmanlarını, içerisini-dışarısını, kenarını ve de köşesini öğrenmek bir ayrıcalıktır! Bu kitap, işte bu ayrıcalığı okuyanlarına sunuyor. Sıkılabilirsiniz, ama sıkılmadan okumaya devam ettiğiniz vakit işinize yarar bilgilerle donandığınızı fark edeceksiniz. İyi okumalar.

Başka bir kitapta görüşmek üzere Sartre.
81 syf.
Yürüdüm.. yürüdüm ve işte yine o uçurumun başına geldim.. En son Pavese'yle bulmuştum kendimi burada.. O atlamış, ben kalakalmıştım.. Şimdi yine elimden tutup, bu uçurumun başına getirdiler beni.. Ve yine o gitti, ben kaldım.. Şimdi o uçurumun başında oturuyor ve ağlıyorum.. Varoluş sancılarını hiç bilmediğim ölüme yeğliyorum.. Kendime kızıyorum ama bu gerçek bir kızgınlık değil, çünkü kendimi anlıyorum.. kendimi anlayınca, daha çok ağlıyorum..
Leve, uzun bir mektup niteliğinde ele almış intihar eden arkadaşının yaşamını.. O arkadaş gerçek miydi.. yoksa hayal mi? Belki de kendisiydi.. Üçüncü bir kişi olarak kendinden bahsetmek hep daha kolay değil miydi? Leve, kitabı tamamlayıp, yayıncısına teslim ettikten sonra, arkadaşı gibi son veriyor yaşamına.. Bu yürüyüşü uçurumda bitiriyor.. Ve ben içten içe bir sevinç duyuyorum, ölmüş olan arkadaşları severim ben, içime dokunmuş ve yitip gitmiş.. ama yitip gitmişliğiyle bende yeniden canlanmış..
216 syf.
·Beğendi·8/10
Kitabın ilk elli sayfasına kadar okuduğum da yazar ve kitap ile ilgili aklıma şunlar takıldı:
Amin Maalouf'un tarihsel süreçteki bakışı ile ele aldığı alışa geldiğimiz tarzın çok dışında bir eserle karşı karşıyayım.
Bu elbette kendisinin de ifade ettiği üzre bir "Deneme" çalışması.
Bir "Afrikalı Leo"- bir "Semerkant"- bir Doğunun Limanları" yok elimizde.
Dünya yakın tarihinin girift ve çalkantılı olayları ile gidişatını (ekonomik- siyasal- uluslar arası güç dengeleri v.s.) kendi yorum ve düşüncesi çerçevesinde dile getirmiş.
Fikirlerinin doğruluğunu, yanlışlığını, geçerliliğini, red edilebilirliğini tartışmak niyetinde de değiliz.
Bizler sadece okur kitlesiyiz. Okuduğumuzu anlamak, yorumlamak, bilgi dağarcığımıza doğru bilgileri yükleyecek fikirler, görüşler bekleriz yazarlardan.
Demem o ki!
Sayın maalouf'un ele aldığı bu çok ciddi, çok önemli konu bir gazetecini köşe yazısı dili ile, bir siyaset bilimcisi gözlemi ile, bir toplum bilimci yöntemiyle kaleme alsaydı çok daha hızla okunabilir, çok daha kolay kavrana bilir, çok daha kolay zihinlerde yer edebilir eser sunmuş olabilirdi okurlarına.
Lakin bir roman yazarı mantalitesiyle edebi değeri ön plana çıkarınca yukarıda bahse konu ettiğim (bence) sakıncaları beraberinde getirmiş gibime geldi.
Çok sayıda ki okurun yarım bırakma sebebi bu olabilir mi? diye sorguladım.
Dünyanın çok değişik ülkelerinden okuru bulunan ve sevilen bir yazarın bu hususu dikkat etmesi gerekir mi? diye düşledim.
Her toplumun, kültür yapısı, dünya olaylarını algılayışı, ilgisi hatta menfaatleri, altında kaldığı tehditlerinin çok farklı olacağı doğallığına olan inancımı bir kere daha hatırladım.
Bu anlatım tarzıyla,konuyu, olayları,anlama ve hafızada tutma zorluklarını bertaraf etmeden algılama engellerinin aşılamayacağını düşündüm.
AMMA...sayfalar ilerledikçe işin renginin öğle olmadığının farkına vardım. Yinede bu düşüncelerimi yorumum um dışında tutmamam gerekliliğini bir dürüstlük göstergesi olarak gördüm.
Aslın da Sayın Maaluf muhteşem ve çok önemli bizleri de çok yakından ilgilendiren reel bir konuyu hassasiyetle ele almış.
Soğuk savaşın bitişi ve şimdiki sonuçları,
Berlin Duvarının yıkılması, ardı sıra beklenenler ve olanlar,
Dünyada ki güç dengelerinin nasıl değiştiği,
Doğu- Batı sorunu,
11 Eylülü,
Büyük Orta Doğu dan Yeni Orta Doğuya geçişin panoramasını
ABD'nin giriştiği bir çok müdahalenin "Yönetme Yönetimi" ni aşıp "Örnek olsun diye" yaparak yönetimi altındaki halkların yüreklerine korku operasyonu olarak nakşettiğini,
Yazar zaten bu kitabın kendi değimi ile " Bağıra bağıra geliyorum diyen gerilemenin kökenlerine savaş açtığını" iddia ediyor.
Ve kitap çok güzel bir tümce ile son buluyor. "....Evet, haklı olanların yaman öfkesi ile...."
Ve son NOT olarak bu kitabı bitirmediğini devamını gelişmeleri internet'e yayıncının sitesine koyacağını ve herkese acık olacağını düşerek sonlandırmış.
Bir kaynakça, bir döküman, bir el altı kitabı olarak ilgili olan kişilerin kütüphanesinde hatta baş ucun da bulunmalı derim.
142 syf.
·8 günde·7/10
Yazarın denemelerinin derlendiği bir deneme kitabı.58 deneme 116 farklı kavram üzerinde kurulmuş bir kitap.Çok sıkmayan en fazla 3'er sayfadan oluşuyor denemeler.Özellikle Fransız dünyasından birçok ismi görebiliyoruz kitapta.Her denemenin sonunda konuyla alakadar bir de alıntı bulunuyor.Bilgisizliğim yüzünden anlamadığım bölümler oldu.Tekrar tekrar okunabilir.Meraklısının okuyabileceği bir kitap herkese hitap etmiyor.Söyleyeceklerim bu kadar hakim BEY.
173 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
İkinci Dünya Savaşının son günleri. Yazar, Almanya'da bir kampta tutulan eşinin sağ olarak gelmesini bekliyor. Her gün kamplardan tutsakların katledildiği haberleri geliyor. İşte bu durumda bulunan bir kadının yaşadığı kaygıları,acıları neredeyse saat saat yazdığı günlüğünden okuyoruz. Olay tamamen gerçek.

Yazarın, bize günlüğünden aktardığı, o kaygılı,huzursuz,eşinin halen sağ olup olmadığını bile bilemediği, hiç bir haberin ulaşmadığı ve sadece kaygılı bekleyişin sürdüğü günlerdeki ruhsal durumunu, bize tüm gerçekliğiyle yansıtması muhteşem bir şey. Ama o bölümler, bir o kadar da sıkıcı bir şekilde okunuyor. Bu da bir gerçek.

Kitapta,ayrıca ,yazarın eşini tutuklayıp kamplara gönderen Gestapo şefi ile olan ilişkisini anlatan bir bölüm ve Paris kurtulduktan hemen sonra olan olayları anlatan bir bölüm de bulunmaktadır. Bu bölümlerde olaylar, son derece akıcı bir şekilde anlatılmaktadır. ve tamamen yazarın yaşadığı gerçek olayların bize aktarımıdır.

Benim okuduğum baskıda, kitabın sonuna iki tane de kısa öykü eklenmiştir.
Kitabın, sadece o acılı ve kaygılı bekleyişin, müthiş bir şekilde yansıtılmış olması için bile okunması gerektiğini düşünüyorum.
81 syf.
Édouard Levé bir kitap yazıyor, kitabın adı "intihar"
Kitabın yazımını tamamlayıp basılması için yayıncısına teslim ettikten sadece 10 gün sonra intihar ediyor, üstelik de kitapta anlattığı kurguyu uyguluyor!

Ne kadar hazin bir hikaye olsa da muhteşem bir yazım öyküsü bu.
Fakat kitabın içeriği, yazım süreci kadar etkileyici değildi. Fazla detaylı yazılmış ve inanılmaz kasvetli bir anlatımı vardı. Hafif bir intihar güzellemesi de yapılmış bu nedenle çok sevdiğim bir kitap olmadı ama kötü bir kitaptı da diyemem.

Farklı ve bir solukta okunacak bir kitap arıyorsanız bu kitaba göz atabilirsiniz.
Tabii ruh haliniz iyiyken okumak daha doğru bir zamanlama olur.
64 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Jean Echenoz'un kaleminin gücünü gösteren hikayelerle dolu Kraliçenin Huysuzluğu, olaylara değil mekanlara, mekanların ve nesnelerin tarihlerine eğilen, okuması ilginç bir eser.

Echenoz'un üslubu, olayların akışının ön plana çıkmadığı, bazen olay da yaşanmayan, diyalogların neredeyse hiç karşımıza çıkmadığı bir üslup. Diğer eserlerini bilemiyorum ama bu eserinde nesneler ve mekanlar işlevleri, anlamları ve tarihleriyle kişilerin önüne geçiyorlar : ilk hikayede bira fıçısı, bir müzedeki Fransa kraliçeleri heykelleri, bir diğerinde doğa, bir diğerinde Babil, bir diğerinde köprüler, ve koca bir kent ya da denizaltı yazarın özellikle anlattığı, ısrar ederek bizi okumaya davet ettiği karakterlere dönüşüyor. Bu mekanlar veya nesneler özellikle ilginç kılınmaya çalışılmıyor, kendiliğinden doğal ve kendiliğinden bir karakter özelliği taşıyorlar. Bunu neden yapıyor yazar? Acaba mekanlara, nesnelere onların yaşamı demek olan tarihleriyle yeni bir gözle mi bakmamızı istiyor? Belki de.

Ne olursa olsun; okuması keyifli, az da zorlayıcı, ayrıca biraz da Cortazar'ı hatırlatan anlatımıyla Echenoz 'un ilgimizi hak ettiğini düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Orçun Türkay
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1976
Orçun Türkay 1976’da İstanbul’da doğdu. Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayınevlerine, kuruluşlara çevirmenlik ve editörlük yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 2.045 okur okudu.
  • 76 okur okuyor.
  • 1.621 okur okuyacak.
  • 60 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları