Orçun Türkay

Orçun Türkay

YazarÇevirmen
7.8/10
1.364 Kişi
·
4.597
Okunma
·
10
Beğeni
·
1581
Gösterim
Adı:
Orçun Türkay
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1976
Orçun Türkay 1976’da İstanbul’da doğdu. Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayınevlerine, kuruluşlara çevirmenlik ve editörlük yapıyor.
Doğurgan mecliste sonsuz yargı.” Bu hötöröf meclise, kafasında dönüp duran sözlere sadece ve sürekli kulak misafiri olmaya mahkûm.
Spotlar altında yere çömelesi geliyor. Bir gün gelecek dayanamayıp bunu yapacak. Diz çökmek değil, dizleri kıvırıp çömelmek, sonra dertop olmak, o araba reklamındaki gibi – küçülünce güvende.
81 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Farklı bir deneyim... İntihar'ı tanımlayacak olsaydım böyle derdim. Çok farklı, gerçek, hüzünlü, hayret verici, yıkıcı bir okuma deneyimi.

Bir solukta okumadım Intihar'ı. Okuyamadım. Yazarın hayatını da okuyunca daha çok etkilendim ve sanırım aklımın bir köşesinde yazarın trajik sonu varken bitirdim kitabı.

İntihar bir mektup gibi yazılmış. Yirmi yıl önce intihar eden bir arkadaşına yazıyor kitabın anlatıcısı. Ne arkadaşının adı var ne de kendisinin. Ama öyle iyi tanıyor ki arkadaşını, öyle bilerek anlatıyor ki şaşıp kaldım okuyunca. Arkadaşının kırgınlıklarını, pişmanlıklarını, sevinçlerini, hoşlandığı şeyleri ve daha bir sürü konuyu anlatıyor yazar. Sanki kendisini anlatıyor, sanki bahsettiği kişi kendisi oluveriyor birden. Zaten kitabı tuhaf bulmanın nedeni de bu, kendisinden üçüncü tekil şahıs gibi bahsediyor sanıyor okuyucu...

Yaklaşık 80 sayfa kitabın en vurucu kısmı sanırım 22. sayfadaki şu cümleydi: "Baban başkalarına sert davranırdı. Annense başkalarının acılarını paylaşırdı. Günün birinde, sana kalan o sertliği kendine yönelttin. Baban gibi çektiren de, annen gibi çeken de sen oldun."

Yazar da tıpkı kitaptaki karakter gibi intihar ederek son veriyor yaşamına. Kitabı yayıncıya teslim ediyor, on gün sonra da kendisi intihar ediyor. Okuyup bitirince tuhaf bir dinginlik çöktü üstüme. Herkesin beğeneceğini düşünmediğim nadir kitaplardan biri İntihar. Ama benim için iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu İntihar. Ölüme ve ölüme inat yaşama bakışınızı etkilesin, sayfaların içinde kaybolun dostlarım...
216 syf.
20. yy'da insanlık, peş peşe iki dünya savaşı geçirdi. Bunlar; milyonlarca insanın ölümüne, imparatorluklarin yıkılıp yerlerine ulusal devletlerin oluşmasına, dini aidiyetin yerini milli kimliklere duyulan aidiyete birakmasina ve dünyanın iki kutuplu bir hale gelmesine neden oldular, diğer pek çok sonuçla birlikte.

Soğuk Savaşın ABD ve Batı lehine sona vermesinin ardından, artık insanlığın her alanda hızla ilerleyeceğine inanıldı hatta yazarın da vurguladığı üzere "tarihin sonuna" gelindiği bile dillendirildi. Gerçekten de hızla teknolojik gelişmeler neticesinde insan hayatı oldukça kolaylaştı, dünya birbirine bağlandı. Tıptaki gelişmelerle insan ömrü giderek uzamaya devam ediyor. Soğuk Savaş'ta başlayan uzay yarışında geldiğimiz nokta Mars'ta koloni kurma hayallerine dek vardı. Belli bir refah düzeyi sağlandı. Gıda konusunda tarihte hiç olmadığı kadar ilerleme katedilerek atalarımızın en temel sorunu olan beslenme/açlık, önlendi. Dünya genelinde diktatörlükler ve totaliter rejimler yerini demokrasilere bıraktı. Kapalı, baskıcı ve insanı partinin veya devletin bir uzvu haline getiren sistemler yok olup, her açıdan daha bireysel özgürlüklere ve insan haklarına önem veren anlayışlar yerleşmeye başladı. Tabi genel olarak konuşursak, yoksa dünya bu şekilde toz pembe değil.

Bundan dolayı yazar çizilen bu dünyayı "Aldatacı Zaferler" adıyla açtığı bir bölümde işliyor. Sovyetlerin birçok hatasını kabul ediyor ve bunları da dile getiriyor. Ancak Sovyetlerin yıkımının yarattığı birçok sorunun da olduğunu gözden kaçırmıyor. Bunlardan birkaçını; ABD'NİN Sovyetlerle mücadele ederken dini kullanmasının yarattığı sonuçlar, ABD'nin tüm dünyaya birçok açıdan hakim bir güç olarak tek kalması ve rakipsiz kalan gücün girdiği kendini dengeleyememesi, dünya halklarının artık düşünsel açıdan yeni akımlara karşı isteksizligi, bu isteksizligin dünyaya egemen tek kültürün istemli veya istemsiz şekilde dayatiliyor olması, gelir dağılımında giderek artan dengesizlik, gıdadan sağlığa her alanda hakim ekonomik sistemin insanı ve canlıları önemsemeyen salt ticari kâr üzerinden yapılanmasi, hakim sistemin doğayı göz ardı etmesi sonucunda ve insanlığı halihazırda etkileyen ve gelecekte daha ciddi etkileyecek küresel ısınma gibi doğa merkezli sorunlar, beklenildigi gibi demokrasinin, insan haklarının her ülke ve her toplum için aynı uygulanmadigi ve sonucunda yeni totaliter yapıların meydana gelmesi şeklinde sıralayabiliriz.


_____________________



Eski Mısır'da Firavun bir Tanrı-Kral'dır. Bu yüzden tanrısal soyunu korumak için kendi kardeşleriyle evlenirdi. Çin'de, Arabistan'da, Avrupa'da ve dünyanın geri kalanında da uzun bir süre benzer anlayış hakim oldu. Yani yönetici erkin meşruiyetini Tanrı'dan alması... Tanrı pek çok şeydir ama en çok da siyasi bir erktir denilebilir. Bir toplumda yer alan insanlar neden aralarından birinin kendilerini yönetmesine, emirler vermesine müsaade etsin veya onu dinlesin? Bunun eskiden en basit yoldan cevabı; Kral, padişah, bey, firavun veya adı her neysenin gücünü ve meşruiyetini doğrudan Tanrı'dan alması şeklinde olmuştur. Ancak bu anlayış zaman içinde yerini başka mesruiyetlere bıraktı. Bu durum, insanın gelişiminde doğal bir sonuçtur. Bilindiği üzere insanın merkeze alındığı anlayışla birlikte toplumsal sözleşmeler meşruiyetin temelini oluşturmaya başladılar. Sonra da sistemler gelişmeye devam ettiler.

Tarihte öyle ya da böyle bu meşruiyet sorunu bir şekilde çözüme kavuşturuldu. Ancak yazara göre, günümüz dünyası "Yoldan Çıkmış Meşruiyetler" adını verdiği bölümde bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Öncelikle bu bölümde yazar, Atatürk'ün daha önce İslam dünyasında örneği olmamış bir şekilde bir rol oynadığının altını çiziyor. Atatürk, büyük harpten mağlup çıkmış, peşine ağır anlaşmalar imzalayarak ölüm fermanını imzalamış devletine ve anlaşmanın tarafı Batılı güçlere karşı halkıyla birlikte silahlı bir mücadeleye girip bundan muzaffer çıktığını ifade etmiş. Bu sayede Atatürk, "savaşçı meşruiyeti" sağlayarak, normalde başkasının halkına asla kabul ettiremeyecegi noktalarda, onların da desteğini alarak köklü devrimler yapabilmistir. Sonuçta da tüm İslam dünyasına bir örnek olmuştur.

Onu örnek alan birçok lider olmuştur. Ancak bunlar büyük ölçüde başarısız olmuşlardır. Bunun temel bir nedeni Atatürk'ün, ulusunu acziyetten, haysiyetini kaybetmekten kurtararak kazandığı savaşçı meşruiyetine, ona öykünen liderlerin sahip olmamasıdır. Bunlara birkaç örnek verdikten sonra yazar, bu bölümde özellikle Mısır lideri Nasır'a değinmiştir. Nâsır'ın Arap dünyasında kazandığı meşruiyeti başka kimsenin kazanamadığinı ifade etmiştir. Bunun nedenlerini uzun uzun açıklayan yazar, nihayetinde Nâsır'ın izlediği yanlış politikalarla tüm Arap dünyasının kaderini değiştirebilecek fırsatı kaçırdığını söylemiş. 6 Gün Savaşları ile de tarihte yerini olumsuz şekilde almıştır. Onun mağlubiyeti, tarihte görkemli bir yer işgal etmiş Arap toplumunun itibarını yeniden kazanarak asırlardir süren Batı karşısındaki her alanda duyulan eziklik hissini üzerinden atabilmesini ve onlara yetişme şansını kaybetmesini önlemiş. Bununla birlikte ise hissedilen eziklik, aşağılanmışlık hislerinin artarak öfke ve nefrete dönüşmesine neden olmuştur. Bu öfkenin Batıya olduğu kadar kendi kimliklerine de yöneldigini ifade eden yazar, bu durumun dünyamıza derinden zarar verdiğini ifade etmiş.

Avrupa'nın değerlerine saygı duyan ve onları benimseyen yazar, buna karşın Avrupa'nin tarih boyunca dünyaya egemen olmakla daha çok kendi içine kapanik halde bulunmak arasında ikilem yaşadığını; bu ikilemin, Avrupalılarin ulaştıklari olumlu değerleri başka milletlere kendilerine uygulandiklari gibi uygulamamalarina neden olduğunu ifade etmiş. Sovyetlerin dağılmasindan sonra tek güç olan ABD'nin ise kullandığı dengesiz gücünün başta Arap dünyası olmak üzere tüm dünyada nefretle karşılanır hale geldiğini ve temelde kimlik krizinin olduğu derin sorunlara neden olduğunu söyleyerek, bu durumun dünyamızın çivisini çıkardığını vurgulamıştır.


____________________



Yazar son bölümüne "Hayali Gerçeklikler" adını vererek, günümüz dünyasının artık bir şafağın eşiğinde olduğunu ve bir an önce buna göre davranarak gelecekteki bizi beklerken felaketlerden kurtarmasi gerektiğini anlatmıştır. Bunun için her şeyin yeniden yaratılması gerektiğini, "temel değerlerin evrenselliği" ve "kültürel ifadelerin çeşitliliği"nin temel alınacağı "ortak bir uygarlık" oluşturulması gerektiğini çözüm olarak sunuyor. Tabiki, bunun denildiği kadar kolay bir şey olmadığının o da farkında ancak insanlığın freni patlamış şekilde uçurumdan aşağıya doğru giderken bu duruma en azından dikkat çekmek istemiş.

Yazar, "Bu yüzyılda artık yabancı diye bir şey yok, yalnızca 'yol arkadaşları' var," diyerek dili, dini, rengi yani kimliği ne olursa olsun her insanın birbirine baktığında öteki'ni değil, aynı yolun yolcusu biz'i görebilmesini arzuluyor. Bu doğrultuda özelliklere göçmenlere "Kendiniz olmaktan çıkmadan, tamamen bizden biri olabilirsiniz," mesajı verilmesi gerektiğinin altı çiziliyor.

Yazarın en çok bilginin insanların beslenecegi ve sorunlarına çözümler bulacağı engin bir olgu olduğuna yönelik vurgusu hoşuma gitti. Bilmek istemek insanın en temel güdülerinden bence ve insan bu güdüsünün peşinden gitmelidir. Bu sayede hayat görüşünü zenginleştirecek ve dinamiklestirecektir.



______________________



Yazara birkaç olumsuz eleştiri yöneltmek istiyorum. Kültürlerin korunmasının, farklı renklerin bir arada yaşayacağı bir dünya oluşturulması gerektiğinin altı ısrarla çizilmiş. Buna da ben de katılıyorum. Buna yönelik Kuran'dan, Tevrat'tan ve İncil'den sözleri de örnek vererek dinlerin de buna olur verdiğini söylüyor. Ancak aynı dinlerin başka dinlere mensup insanlara karşı, özellikle dinsiz insanlara, eşcinsellere ve genel olarak kendinden olmayanlara karşı takındıği olumsuz tutumu ama en çok da bu tutumları besleyen temel paradigmalarini es geçiyor. Tabiki, kitapta metinlere yüklenen anlamların tarih boyu değiştiğini, onlara insanlar ne anlam yüklerse onların yürürlüğe girdiğini ifade ediyor. Yani dinlerin olumsuz yanlarını da bildiğini belli ediyor lakin sonunda biraz Pollynanna'ci bir iyimserlik gösteriyor. Herkes tabiki istediğine inanacak veya inanmayacak lakin bu iki durumun özgürce birlikte yaşamasının önündeki en büyük engellerden birisi, kendisini reforme etmeyen dinlerin kendisidir. Laikliği şeytanlaştıran, mutlak gerçeği elinde bulundurduğunu düşünerek insanlara kendi inancınin iyi veya kötü(tabi onlar için hepsi iyi) tum doktrinlerini empoze etmeye çalışan, kabul etmeyenlere şiddet yolunu açan; tevazu, Tanrıya inanç tüm metalardan iyidir, hoştur deyip öte yandan ise siyasetten ekonomiye her alanda yetke olmaya çalışan bir olgudur mevzubahis olunan dinler. Avrupa'daki gibi kültürel bir olgu olarak kalmasi (yazar Atatürk'le birlikte Türkiye'deki İslamı da böyle değerlendiriyor) veya laik bir yapı içinde kişilerin kendi vicdanlarinda veya topluluklarinda inançlarını yaşamasına kimsenin itirazı yok.
Ancak devletin her kademesinde yapılanip, tüm topluma 'kendi mutlak gerçek'lerini dayatmalari, başka 'gerçek'lerin olmadığını, tek ahlaki değerlerin kendilerinin dediği olduğunu ve buna zıt olan herkesi istedikleri gibi ahlaksız olarak niteledikleri bir yerde yazar gibi Pollynanna iyimserliginde bulunamayacagim.

Bununla birlikte aidiyetlerin en kalıcı olgu olduğu ve inancın da aidiyetlerin üstünde sürekli yeniden yapılandıgi yorumuna olsun veya dinlerin gücünün insanlara sığınacak bir liman hissi verdiği gibi pek çok din hakkındaki düşünce ve yorumuna katılıyorum yazarın.

Ayrıca papalik kurumu hakkındaki fikirleri ise çok farkı geldi. Papalik kurumunun tarih boyu başta gelişime mani olmasıyla birlikte daha iyi tetkik edildiğinde gelişimin istemli veya istemsiz kontrolünü sağladığını ifade etmiş. İslam dünyasının da en büyük eksikliğinin ve içinde bulunduğu birçok sorunun temelinde böyle bir üst yetkenin olmaması olduğu şeklinde bir düşüncesi var. İslam dünyasında insanların yaşanılan değişimin kalıcı olacağına guvenemediklerini, çünkü yarın farklı bir mecradan gelecek fetva ile durumun tam tersine seyredilecegi algısının yerleşik olduğu savı ile üst yetke konusundaki bu görüşünü temellendirmeye çalışmış. Tartışmaya oldukça açık bir sav sonuç olarak.



İyi okumalar
296 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Eserin ismi sizce de ilgi çekici değil mi? Franz Kafka Gibi Yalnız. Sahi, Franz Kafka gibi nasıl yalnız olur insan? Bende bunu sordum kendime, eseri kütüphanede ilk gördüğümde. Kafka'nın üzerine yazılan, onu anlamak ve anlatmak için kaleme alınmış sayısız eserden biri bu eser. Kafka üzerine birçok inceleme okuma şansı buldum, fakat bu eserdeki gibi kaliteli ve ayrıntılı bir inceleme görmedim. Kafka'yı her yönüyle; gerek kullandığı dil olsun gerek kökenlerine inerek olsun birçok farklı yönden değerlendiriyor.

Öncelikle arka kapakta bahsi edildiği üzere şunu hatırlatmakta fayda var. Kafka birçok kültürün, tarihin ve dilin ortak noktalarına konumlanmış bir yazardı. Şayet onun çoğu durumunun sebebi de bu arada kalmışlık hissi denebilir zannımca. Ne öyle ne böylelik olarak da ifade edilebilir bu durum. Başka bir deyişle yaşama aykırılık olarak adlandırabileceğimiz bu durum insan toplumunun (nedense) en çok zoruna giden şeylerden biri değil midir? Bir yere ait olamama ve kaybolmuşluk hissinden bahsediyorum. En basitinden din konusunda dahi herhangi birine "ben ne öyleyim ne de böyle" şeklinde kesinlik belirtmeyen diyaloglar içerisine girseniz muhtemelen ya ayıplanır ya da garip gözle bakılırsınız. Çünkü insanlar kendi de dahil olmak üzere herkesin kesinlik duygusunu yaşamasını istiyor Kafka'dan bu yana (bu şekilde söylememin nedeni bunu en iyi Kafka anlattığı için ondan önce, onun ettiği gibi ifade edilemediğinden dolayıdır).

Kafka kendi aykırılığının da farkındadır fakat bunu, yaşamında eserlerinde açığa vurduğu kadar açığa vurmaz. Bir nevi yazın sanatı onun için geriye kalan son bir çıkış kapısı gibidir. Dolayısıyla Kafka da bu çıkış kapısını mutlaka kullanması gerektiğinin de şayet bilincindedir. Fakat ne yazık ki yaşanmaya değer bulduğu tek varoluş biçiminin de yaşamaya aykırı olduğunu da biliyordur. İşte belki de bu "bilinç" ve "farkında olma" eylemi onun buhranlarının temelini oluşturuyordu. Bu buhranlar onun yaşama şeklini de oluşturur. Başka koşullarda ona "ermiş" gibi bakmaları söz konusu iken o kendini tek suçlu olarak görür. Yeme içme konusunda kendini kısıtlaması, bir ara çok az yemesi tıpkı keşişlerin yaşamına benzetilebilir fakat Kafka'ya göre tam tersi bir suçlu yaşamıdır bu.

Bu "suçluluk" konusu eserde oldukça ayrıntılı ve yerinde anlatılıyor, bu yüzden bu suçluluk kavramı ve Kafka arasındaki ilişkiyi kitabı yeni okuyacaklara bırakmak istiyorum. Şayet bunu eserin yazarı Marthe Robert kadar ne iyi açıklayabilirim ne de anlaşılır. Kafka ve eserleri arasında sandığımızdan çok daha fazla ortak yön olduğuna da rastlıyoruz kitapta. Şayet genel temadan ayrı olarak küçük ayrıntılar dahi onun hayatından belirli kesitleri yansıtıyor. Onun eserlerinde hep şuna benzer bir hava hakimdir; kimsenin üzerine konuşmak istemeyeceği ya da isteyemeyeceği skandallar vardır. Ortada neredeyse dehşete sebebiyet veren bir skandal vardır ama kimse onun hakkında konuşamaz veya konuşmaz. Bunun nedeni hayatındaki ikilemler ve kısıtlanmalar mıdır? İşte bunun cevabı da nadide eserimizde.

Son olarak kitapta da değinildiği üzere Kafka'nın aşk anlayışına biraz değinmek istiyorum (benim zihnimde açığa çıkan kişisel düşüncelerime dayanarak). Kafka, kitabın kapağında da bahsedildiği gibi "yalnızlık" kavramı ile ne kadar özleşmeye müsait olsa da onun bile bu yalnızlığa bir yoldaş istemesi durumu söz konusudur. Dikkat ediniz "yalnızlığa bir yoldaş istemek" dedim, yalnızlığa yoldaş olunursa bu yalnızlık olmaz diye düşünebilirsiniz ama bu durum Kafka'da tam tersine. Dediğim gibi, Kafka bile bir yoldaş istiyor. Tek başına katlanacak güçten yoksun olduğunu kendi itiraf ederken aşka bakış açısı da birazcık olsun çıkartılabilir. Felice'ye yazdığı kimi mektuplar da yalnızlığı onunla nasıl paylaşmak istediğini kanıtlar niteliktedir. Bunu daha ayrıntılı incelemek için Felice'ye Mektuplar eseri de okunabilir. Kafka için yalnızlık da paylaşılabilirdir, buna göre yalnızlık için tek kişi olmak gerekmez, o hissi (o boşluk hissini) birbirine kalben yakın iki kişi bile yaşayabilir. Dolayısıyla iki taraf da yalnızlıktan aynı huzursuzluğu yine yaşar fakat bunu birlikte, bazı zamanlar birlikte bile değilken yaşarlar.

Kafka kimi zamanlar kendini öylesine alçaltmıştır ki, gerek Felice ve Milena'ya yazdığı mektuplar olsun, gerekse de günlüğünden kimi kesitler olsun bunu doğrular. Sevdiği kişi karşısında bir alçalma, kendi tabiri ile bir köle olma söz konusu dahi olabilir. Bunun Kafka'nın nasıl bir psikoloji içerisinde olduğu göz önünde bulundurularak daha ayrıntılı yorum yapılarak değerlendirilmesi gerekir. İşte, bu gibi birçok ayrıntılı değerlendirme kitabın içinde mevcut. Kitap bu değerlendirmelerin yapılacağı "Kafka alanına" göre bölümlere ayrılmış. Örneğin bir bölüm Kafka'nın ırkı ve kökenlerinden ve bunun psikolojisine etkisini anlatır iken bir bölüm de tamamen Kafka'nın dil meseleleri üzerine ayrılmış. Söz arasında şunu da belirtmek isterim ki yazarımız, Marthe Robert psikoloji alanında da adeta bir usta. Kafka'nın psikolojisi üzerine yalnızca somut örnekler değil soyut örnekler de veriyor sanki bir Kafka'ymışcasına. Kafka'daki aşk anlayışından şunu da bahsedebilirim; sevdiği kişiyi dokunamayacağı bir doruğa yerleştirme de söz konusudur. Yazarın böyle bir çıkarım yapmış olması bana da olağan geldi. Fakat bu demek değildir ki Kafka'nın aşka bakış açısı bundan ibarettir. Kafka oldukça kırılgan ve değişken bir kişiliğe sahip olduğundan aşk hayatının yalnızca belli bir döneminde bunları yaşamış olması da muhtemeldir.

Sonuç olarak her türlü yoruma açık bir eser Franz Kafka Gibi Yalnız. Zaten Kafka'yı anlamak da yorumlamak da bu denli zor iken, bu eserin yorumlara açık olmaması canilik olurdu, değil mi? İncelemede yazdığım şeyler de benim kitaptan çıkarım yaptığım yorumlarımdır. Sizlerin de (özellikle bir Kafka sever iseniz) bu eseri okuyup yorumlarda bulunmasını ve bu yorumları okuyup yararlanmayı çok isterim. Kafka severlerin mutlaka okuması gereken bir eser diyorum. Mutlaka okumalısınız efendim.
216 syf.
·Beğendi·8/10
Kitabın ilk elli sayfasına kadar okuduğum da yazar ve kitap ile ilgili aklıma şunlar takıldı:
Amin Maalouf'un tarihsel süreçteki bakışı ile ele aldığı alışa geldiğimiz tarzın çok dışında bir eserle karşı karşıyayım.
Bu elbette kendisinin de ifade ettiği üzre bir "Deneme" çalışması.
Bir "Afrikalı Leo"- bir "Semerkant"- bir Doğunun Limanları" yok elimizde.
Dünya yakın tarihinin girift ve çalkantılı olayları ile gidişatını (ekonomik- siyasal- uluslar arası güç dengeleri v.s.) kendi yorum ve düşüncesi çerçevesinde dile getirmiş.
Fikirlerinin doğruluğunu, yanlışlığını, geçerliliğini, red edilebilirliğini tartışmak niyetinde de değiliz.
Bizler sadece okur kitlesiyiz. Okuduğumuzu anlamak, yorumlamak, bilgi dağarcığımıza doğru bilgileri yükleyecek fikirler, görüşler bekleriz yazarlardan.
Demem o ki!
Sayın maalouf'un ele aldığı bu çok ciddi, çok önemli konu bir gazetecini köşe yazısı dili ile, bir siyaset bilimcisi gözlemi ile, bir toplum bilimci yöntemiyle kaleme alsaydı çok daha hızla okunabilir, çok daha kolay kavrana bilir, çok daha kolay zihinlerde yer edebilir eser sunmuş olabilirdi okurlarına.
Lakin bir roman yazarı mantalitesiyle edebi değeri ön plana çıkarınca yukarıda bahse konu ettiğim (bence) sakıncaları beraberinde getirmiş gibime geldi.
Çok sayıda ki okurun yarım bırakma sebebi bu olabilir mi? diye sorguladım.
Dünyanın çok değişik ülkelerinden okuru bulunan ve sevilen bir yazarın bu hususu dikkat etmesi gerekir mi? diye düşledim.
Her toplumun, kültür yapısı, dünya olaylarını algılayışı, ilgisi hatta menfaatleri, altında kaldığı tehditlerinin çok farklı olacağı doğallığına olan inancımı bir kere daha hatırladım.
Bu anlatım tarzıyla,konuyu, olayları,anlama ve hafızada tutma zorluklarını bertaraf etmeden algılama engellerinin aşılamayacağını düşündüm.
AMMA...sayfalar ilerledikçe işin renginin öğle olmadığının farkına vardım. Yinede bu düşüncelerimi yorumum um dışında tutmamam gerekliliğini bir dürüstlük göstergesi olarak gördüm.
Aslın da Sayın Maaluf muhteşem ve çok önemli bizleri de çok yakından ilgilendiren reel bir konuyu hassasiyetle ele almış.
Soğuk savaşın bitişi ve şimdiki sonuçları,
Berlin Duvarının yıkılması, ardı sıra beklenenler ve olanlar,
Dünyada ki güç dengelerinin nasıl değiştiği,
Doğu- Batı sorunu,
11 Eylülü,
Büyük Orta Doğu dan Yeni Orta Doğuya geçişin panoramasını
ABD'nin giriştiği bir çok müdahalenin "Yönetme Yönetimi" ni aşıp "Örnek olsun diye" yaparak yönetimi altındaki halkların yüreklerine korku operasyonu olarak nakşettiğini,
Yazar zaten bu kitabın kendi değimi ile " Bağıra bağıra geliyorum diyen gerilemenin kökenlerine savaş açtığını" iddia ediyor.
Ve kitap çok güzel bir tümce ile son buluyor. "....Evet, haklı olanların yaman öfkesi ile...."
Ve son NOT olarak bu kitabı bitirmediğini devamını gelişmeleri internet'e yayıncının sitesine koyacağını ve herkese acık olacağını düşerek sonlandırmış.
Bir kaynakça, bir döküman, bir el altı kitabı olarak ilgili olan kişilerin kütüphanesinde hatta baş ucun da bulunmalı derim.
105 syf.
·Puan vermedi
“İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.”
Dostoyevski’nin Gogol etkisinden kurtularak kendi sesiyle verdiği ilk büyük yapıt olan Yeraltından Notlar, Avrupa’daki büyük varoluşçu edebiyatı müjdeleyen bir roman. Kitap, okuruna “yeraltı” diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle başlıyor. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılıyor. Yüz elli yıldır okunan gerçek bir başyapıt.
105 syf.
Girard'ın, psikososyal türde Dostoyevski analizi yaptığı eseri. Dostoyevski'nin ''olumsuzluğunu'' irdelerken, yaşadığı dönemin sosyopolitik ortamına dikkat çekiyor Girard. Özellikle saray baskısı ve çekilen travmatik yoksulluk ''Dostoyevski olumsuzluğu'' gibi bir toplumcu-gerçekçi edebi tutumu ortaya koyar. Bu yüzden Dostoyevski batıya karşı doğulu, zengine karşı fakir, suçsuzlara karşı suçludur. Her yerde ya muhaliftir Dostoyevski yada öteki. Girard, Dostoyevski incelemesinde bize eşlik ederken sosyopolitik ortamın yanında karşımıza sosyokültürel ortamını da çıkarıyor. Hem karakteristik olarak sanata olan eğiliminin yanında ailesinin onu rus yaşam şeklinin içinde tutması hem onu rus kültüründen uzaklaştırmışken diğer kültürlere de yabancı bir pozisyonda bırakmıştır. Yani Dostoyevski, hem kültürel, hem politik, hem sosyal açıdan psikopatolojik bir isimdir Girard'a göre.

Girard, kısacık kitapta derinlemesine bir Dostoyevski incelemesi yapmış. ve onun yeraltı dünyasını gün yüzüne çıkarmıştır. İşin trajikomik yanı ise aslında bir incelemeden ibaret olan kitaba inceleme yazmak oldu. Bunun yanında kitap, Dostoyevski okumalarında güzel bir kaynak.
81 syf.
Édouard Levé bir kitap yazıyor, kitabın adı "intihar"
Kitabın yazımını tamamlayıp basılması için yayıncısına teslim ettikten sadece 10 gün sonra intihar ediyor, üstelik de kitapta anlattığı kurguyu uyguluyor!

Ne kadar hazin bir hikaye olsa da muhteşem bir yazım öyküsü bu.
Fakat kitabın içeriği, yazım süreci kadar etkileyici değildi. Fazla detaylı yazılmış ve inanılmaz kasvetli bir anlatımı vardı. Hafif bir intihar güzellemesi de yapılmış bu nedenle çok sevdiğim bir kitap olmadı ama kötü bir kitaptı da diyemem.

Farklı ve bir solukta okunacak bir kitap arıyorsanız bu kitaba göz atabilirsiniz.
Tabii ruh haliniz iyiyken okumak daha doğru bir zamanlama olur.
81 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
"İnsan da, yaşam da saçmadır, boşunadır, rastgeledir, sağlam hiçbir şey yoktur, ama yine de yaşamak gerektir."
Alber Camus, intiharı kısaca böyle özetler, ya da daha da açıklayıcı olmasını isteyenler için ise şunu söyleyebiliriz:
“Hayat aslında yaşamaya değmeyecek kadar saçmadır, ancak bununla birlikte yaşamak gerekir." Kitabın incelemesine bunu yazmamın nedeni yazarın kitabını yazdıktan on gün sonra intihar etmesi ve aslında bir arkadaşıymış gibi bahsettiği kişinin kendisi olmasıdır. Onun intiharını başka filozoflardan örnekler vererek açıklamam daha iyi olur diye düşündüm. Alber Camus'ye dönecek olursak onun için intihar bir kaçıştır insan ne olursa olsun yaşamayı seçmesi gerektiğini ve başkaldıran insanın özelliğinin bu zorlukların üstesinden gelebilmesi gerektiğini savunur her ne kadar hayat onun için absürt olsa da. Malesef kitaptaki kahramanımız yaşamı daha yirmi beş yaşındayken terkeder ve onun durumu daha çok Sartre'ın bahsettiği intihar tanımına uyuyor. Varlık ve Hiçlik kitabında;
"İntihar bir kaçış değil, reddediştir," diyor fransız yazar. Öne sürdüğü iddia ise şu oluyor: İntihar, varlığının ve varoluşunun farkına varmış olmaktır. Kendi varlığının farkında olup hiçliğe doğru yol almanın bir gösterimidir. Varlığını hiçlikle tanımlama durumudur. Bu durumda intihar dünya da olmanın bir başka yoludur. Leve'nin düşündüğü intihar da aslında kendi farkına varmış insanın varoluşun olmak durumundaki iğrençliğiyle karşı karşıya olduğudur. Becket, "dünyadasın ve bunun tedavisi yok!" Diyerek belki de varoluşun içinden çıkılmazlığını çok iyi anlatıyordu ama intihar kavramı belki de varoluşu sonlandırmayıp başka bir boyut kazandırmasıdır sadece. Bunu bilemeyiz ama intihar hakkında şimdiye kadar gördüğüm en karamsar filozoflardan Cioran bile intiharı hemen savunan birisi değildir, o şöyle diyordu bir arkadaşına, eğer hala gülebiliyorsan yaşamaya devam etmende bir sakınca yoktur, yani varoluşa ve tüm zorluklarına kahkahayla yaklaşabilmek en önemli noktalardan biridir ve belki de başkaldıran insanın en önemli özelliğidir. Bir yazısında da Cioran, intihar fikri sayesinde hayatta kaldığını söylüyor, bunun gerekçesini ise şu sözlerle dile getiriyor; yaşamıma istediğim zaman son vermek hakkı elimde bulunduğu sürece her zorluğa katlanırım çünkü sonuna kadar gitmek ve dayanılmaz bir noktaya ulaşınca bunu bitirmek artık o acıyla yaşamak zorunda olmamak isteğime bağlı bulunduğu sürece hep katlanabilirim. Kitaba tekrar dönecek olursa şunlar söylenebilir; kessinlikle okutulması gereken kitaplardan değil, kitap güzel yazılmış ve bir arkadaşınla oturup geçmiş anılardan bahseder gibi bir dil kullanılmış. Ama özellikle okuyayım girişimine değmeyen bir kitap. intihar hakkında inceleme yapmak isteyen insanların ise bence okuması gerekir diye düşünüyorum. Son olarak incelememi Albert Camus'nün sözüyle bitirmek istiyorum:

"Çoğu zaman yaşamak, intihar etmekten daha çok cesaret gerektiriyor."
144 syf.
Sanat tarihiyle ilgilenip, araştırma yaptığım şu dönemde Resim sanatıyla ilgili bulabildiğim en fazla önerilen kaynakla başlamak istedim. Kitabın yazarı, Fransız bir sanat tarihçisi ve araştırmacısı. Araştırmalarını özellikle İtalyan Rönesans dönemi oluşturuyor.
Kitapta Rönesans dönemindeki 5 eser üzerinden mektup, söyleşi ve deneme tarzında yazılarla resim okumaları yapılıyor. Yazar kimi zaman tartışmaya girdiği bir insana sabırla yorumlama yapıyor, kimi zaman da kendisiyle çelişerek varsayımları da gözden geçiriyor. Bu yöntem anlatıyı sıkıcı yapmaktan bir nebze kurtarabilmiş.

Yazar tabloları tek tek ele alıyor;
Resimler yorumlanırken hem geçmiş olaylara, hem de diğer ressamlara atıflar yapılması, yazarın dolambaçlı anlatımı ve tekrar tekrar başa dönmesi beni çok yordu. Ayrıntılar içinde boğuldum zaman zaman. Ayrıdan kısa araştırma turlarına giriştim, referans gösterdiği tabloları inceledim. Dönemin sosyal ve dini yapısı hakkında bilgi sahibi olmadan resim okumanın güç olduğunu fark ettim. Temel resim kavramlarına hakim olunması resimlerin okunması için yeterli sayılmıyormuş malesef.

Yazar, sanat eserlerinin tek bir anlamı olduğu görüşünü savunan meslektaşı, sanat tarihçisi E. H. Gombrich 'e göz kırpmayı da ihmal etmiyor. Eserlerin genel kabul görmüş yorumlarının yanında, subjektif yorumlara sık sık başvuruyor.

Ben kitabı okurken tabloların yorumlarına geçmeden uzun uzun orjinal renkli görsellerini inceledim. Resimler kitapta siyah beyaz olarak basılmış. Tablolarda fark etmediğim ayrıntılar anlamlandıkça sanatın güzelliğine bir kez daha hayran kaldım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Orçun Türkay
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1976
Orçun Türkay 1976’da İstanbul’da doğdu. Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayınevlerine, kuruluşlara çevirmenlik ve editörlük yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 10 okur beğendi.
  • 4.597 okur okudu.
  • 204 okur okuyor.
  • 3.420 okur okuyacak.
  • 121 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları