Örsan K. Öymen

Örsan K. Öymen

Yazar
8.3/10
4 Kişi
·
9
Okunma
·
1
Beğeni
·
7
Gösterim
Philo, evrenin bir tasarım sonucunda oluştuğu tezinin sadece hipotezden ve tahminden oluştuğunu, bu dünyanın daha üstün bir ölçütle bakıldığında aslında son derece eksik olduğunu, mükemmel olmadığını, bu dünyanın çocuk bir tanrının kaba bir denemesi sonucunda tasarlanmış olabileceğini, söz konusu tanrının da eserinden utanıp bu dünyayı terk etmiş olabileceğini, bu açıdan bakıldığında, üstün olmayan bir tanrının da bu dünyayı tasarlamış olabileceğini, Tanrı’ya sonlu canlıların özellikleri yüklendiğinde, böyle sonuçların da çıkabileceğini, Tanrı’yı insanla anlayan bir teolojik sistem olacağına hiç olmamasının daha iyi olacağını söyler.
Nietzsche’ye göre özgür bir ruha sahip olan insan, kendi değerlerini kendisi yaratan, sürü mantalitesinin bir parçası olmayan insandır. Oysa insanlar genellikle, sürü ahlakının ve sürü mantalitesinin bir parçası olmayı seçerler. Evrenselci akılcı metafizik kuramları gibi, dinler de bu sürü ahlakını ve mantalitesini tetikleyen en temel unsurlardan biridir. Güç, iktidar, güvenlik, korunma, mutluluk, hiçlik istenci hibi çeşitli istençlerin bir sonucu olarak, insanın kendi zihninde kurguladığı ve icat ettiği Tanrı, ölümsüz ruh, cennet, cehennem, ilahi hakikat, vahiy, iman gibi tasarımlar, öte dünyacı tasarımlardır. Çeşitli psiko-sosyal içgüdülerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu tasarımlar, insanın dünyevi potansiyelini ve yaratıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Dinler, insanın hem akıl hem de tutku boyutundaki potansiyelini köreltmek dışında bir işe yaramamaktadır.
Oysa, hem insanın özgür iradesi bağlamında ortaya çıkan, hem de insanın özgür iradesine bağlı olmayan kötülükler, gayri mükemmel unsurlardır. Kötülüklerin mükemmelliğin uzantısı olduğu söylenemez. Mükemmellik, kötülüklerin var olmadığı mükemmel bir evrenin yaratılmasını da olanaklı kıldığı için, Tanrı böylesine mükemmel bir evreni de yaratabilirdi. İçinde yaşadığımız evrenin ve dünyanın, olabilecek olanların en iyisi olduğunu söylemek olanaklı değildir. Kötülüğün var olduğu bir dünyadan ve yaşamdan Tanrı’nın varlığı çıkmaz, aksine, Tanrı’nın varlığına yönelik kuşku çıkar. Bunun aksini savunmak, bu dünyadaki ve yaşamdaki kötülükleri, acıları ve haksızlıkları küçümsemek anlamına gelir.
Tanrı’yı neden, evrende var olan şeyleri de onun sonucu, onun yarattığı, oluşturduğu şeyler olarak düşünecek olursak, deneyim kapsamında olan söz konusu sonuçlar ile deneyim kapsamında olmayan söz konusu neden arasında bir ilişki kuramayacağımızı, söz konusu nedenin nasıl bir varlık olduğuna yönelik, sonuçlarda deneyim edilenin ötesinde bir şey söyleyemeyeceğimizi, din adamlarının bu doğrultuda iddialar ortaya atmaları durumunda da, bunların sadece birer tahminden ibaret olacağını ve çok düşük bir olasılıkla geçerli olabileceğini söylemektedir. Hume, bunları dinlerin tahmin üzerinden oluşturdukları dogmalar olarak nitelendirmektedir. Hume doğada, bazı fenomenlerle karşılaştığımızı, daha sonra bunların bir neden tarafından yaratılması gerektiği düşüncesine vardığımızı, daha sonra bu nedeni bulduğumuzu hayal ettiğinizi ve bu çarpık ve kötülük, eksiklik dolu evrenden daha mükemmel bir evren yaratmış olması gerektiğini de hayal ettiğimizi, oysa söz konusu nedene atfedilen üstün zeka ve cömertlik gibi özelliklerin tamamıyla hayali olduğunu, bunların akılda bir temelinin olmadığını söylemektedir. Deneyim kapsamında olan sonuçlardan, deneyim edilmeyen bir nedene yönelik çıkarımlar yapmak ve deneyimlerimizde olmayan özellikleri başka bir varlığa yüklemek akla ve süreklilik arz eden deneyimlerimize aykırıdır, hayalidir.
Hume, Dinin Doğal Tarihi başlıklı eserinde de, çoktanrıcı ve tekranrıcı dinlerin ortaya çıkışının arkasındaki coğrafi, meteorolojik, sosyolojik ve psikolojik nedenleri irdeler, çoktanrıcılık ile tektanrıcılık arasındaki benzerlikleri ve ayrılıkları inceler, adeta dinin bilimsel bir soykütüğünü çıkartır, dinin tarihçesini yazar. Bu eserde en çok dikkat çekici olan şey, korku, endişe ve umut gibi duyguların, korunma içgüdüsünün, ayrıca bilgisizliğimizin ve cehaletin, bir Tanrı kavramı oluşturmamızdaki etkisidir. Sosyal ve doğal koşulların etkisiyle, onları anlamaktaki yetersizliğimizle ve onlara karşı sürekli bir endişe ve korku durumu içinde olmamızla birlikte, Tanrı’yı ve/veya Tanrıları düşünüyoruz. Hume burada da akıl temelli bir din anlayışını reddeder, Tanrı’ya ve tanrılara yönelik inancımızın akıldışı nedenlerini ortaya koyar.
Marx’a göre din, her ne kadar ruhsuz dünyanın ruhu ve kalpsiz dünyanın kalbi olmak iddiasıyla ve bir mutluluk vaadiyle ortaya çıkmış olsa da, metafizik, öte dünyacı, anti-hümanist yapısı nedeniyle, ampirik ve maddi gerçeklerden kopuk olması, olgular yerine kurgular üzerine inşa edilmiş olması ve sömürünün temelindeki ekonomik nedenleri anlayamamış olması nedeniyle, sömürü düzenini ortadan kaldırmakta yetersiz kalmaktadır. Marx’a göre, dinlerin vaat ettiği mutluluk bir yanılsamadır. Üstelik, dindeki bu yetersizlik ve dinin ortaya koyduğu sahte vaatler, bir yandan da, sömürü düzeninin devamına hizmet etmektedir. Marx’a göre din, kitlelerin afyonudur. Kitlelerin uyuşturucusudur. Marx’a göre, önemli olan din özgürlüğünü elde etmek değil, dinden özgürleşmektir. Din, insanı özgürleştiren değil, insanı köleleştiren bir unsurdur.
Sartre a göre varoluşçuluk şöyle özetlenebilir:İnsan her zaman bir potansiyel durumundadır.İnsan her zaman henüz olmadığı bir varlıktır.İnsan bu anlamda özgürlüğe mahkumdur.İnsan kendisini eylemleriyle ve seçimleriyle oluşturan bir varlıktır.İnsan bir öz tarafından önceden belirlenmez.Varoluş özü önceler.
Şu acı gerçekle herkesin yüzleşmesi gerekiyor cumhuriyet ne yazık ki kendi kuruluş ilkesini bırakın kendi vatandaşına kendi vatandaşlarının” ileri gelenlerine” bile anlatabilmiş ve öğretebilmiş değildir. Bu aslında eğitim sisteminin bir skandalıdır öğretmen kendi anlamadığı şeyi doğal olarak öğrencisine de anlatamamıştır,ilkokulda anlatamamıştır, ortaokulda da anlatamamıştır,lisede de anlatamamıştır,üniversite de anlatamamıştır.(laiklik)
128 syf.
·3 günde·7/10
Öncelikle bu tip konularda içinde bulunduğumuz coğrafyayı,insanları anlayabilmek için kendi yazarlarımızı okumanın daha faydalı olacağı kanaatindeyim.Felsefi akımların temelleri çoğunlukla batıya dayanıyor ancak batının analizleri yer yer bizimle uyuşmayabiliyor veya çevirilerden kaynaklı sıkıntılar çekilebiliyor ve burada ülkemizde yapılan çalışmalardan faydalanmak devreye giriyor.Tabiki bu çalışmaların,sentezlerin objektifliği ve kapsamlılığı çok önemli.Yazarın bunu sağlayabildiğini düşünüyorum.Kitabın giriş bölümünde ülkemizdeki düzene bir eleştiri var ve laikliğin öneminden bahsedilmiş.İlerleyen kısımlarda ise ahlakın din kökenli olmadığı ve hume-nietzsche nin görüşleri yer alıyor.Bu kitabın benim açımdan en önemli kısmı Hume nin agnostik görüşü oldu.Din algısı a prioridir ve imana dayanır.Dolayısıyla tanrı sadece iman yoluyla vardır.A posteriorik olarak kanıtlanamaz.Dolayısıyla tanrının varlığını bilemeyiz.Hume nin agnostikliğini bu şekilde özetledim daha fazlası spoilera gireceği için merak edenler bu görüşle ilgili mekanizmayı kitabı okuyarak edinebilirler.Kitapta mevcut eğitim sistemiyle ilgili de ufak ama etkili bir eleştiri olduğunu not düşmek isterim.128 sayfalık bir kitap dili oldukça sade ve anlaşılır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Örsan K. Öymen

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 9 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 10 okur okuyacak.