Özcan Kabakçıoğlu

Özcan Kabakçıoğlu

Çevirmen
8.2/10
1.203 Kişi
·
3.265
Okunma
·
0
Beğeni
·
234
Gösterim
Adı:
Özcan Kabakçıoğlu
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Balıkesir, Türkiye, 1964
Özcan Kabakçıoğlu 1964’te Balıkesir’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1986).
Öğrenimi sırasında Akşit Göktürk’ün desteğiyle bölümde bir tiyatro topluluğu kurdu. Bu topluluk daha sonra genişleyerek Edebiyat Fakültesi’nin Güzel Sanatlar Bölümü’ne bağlı tiyatro kolu olarak faaliyet gösterdi.
1992 yılında Yurdanur Salman’ın çıkardığı Kuram dergisinin yayın kuruluna kabul edildi. Burada beş yıl boyunca çevirmenlik, editörlük ve genel yayın yönetmeni yardımcılığı yaptı.
Çeviri anlayışının temellerini Akşit Göktürk ile Yurdanur Salman’ın rehberliğinde oluşturdu. Çeşitli dergilerde yazıları da yayımlanan Özcan Kabakçıoğlu’nun çevirdiği kitaplar şunlardır: Margaret Atwood’dan Damızlık Kızın Öyküsü (Sevinç Kabakçıoğlu ile, 1992); Arthur Koestler’den Mizah Yaratma Eylemi (Sevinç Kabakçıoğlu ile, 1997); Şerif Yenen’den Anadolu Destanı (Sevinç Kabakçıoğlu ile birlikte, 1998); Klasik Cinayet Hikayeleri (derleme, 2000); National Geographic: İngiltere
Gezi Rehberi (2000
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
384 syf.
Damızlık Kızın Öyküsü, yazarın okuduğum ilk kitabı. Bu hafta sahafta görene kadar böyle bir kitabın varlığından dahi haberim yoktu malesef. Ama adımımı içeri atar atmaz ilk gözüme çarpan, beni kendine doğru hızlı adımlarla çeken bir kitap oldu. Başlamak için eve gitmeyi bile bekleyemedim. Kendimi bir kafeye atıp, okumaya başladım hemen. Kitap öyle gerçekçi ve etkiyeciydiki beni tamamen içine çekti, kapatıp bir türlü kafeden çıkamadım. Her seferinde tamam bu son sayfa, sonra kalkacağım diye kendi kendimle anlaştım. Ama kalktığımda neredeyse kitabı yarılamıştım.

Hepimiz bir distopyayı anlatan kitaplar okumuşuzdur. En basitinden 1984 ' ü bilmeyen yoktur herhalde. Bu tür kitaplarda genelde kahramanımız bu dünyanın içine doğmuştur, sonradan böyle bir dünyada bulmamıştır kendini. Bu yüzden geçmişi özleyip yad etmez, bu kadar acı çekmez. Ama bu kitap bunun tam aksi işte.

Hikayeyi damızlık bir kızın ağzından dinliyoruz. Bir zamanlar özgür, istediğini giyinen, aşık olan bir kızın, bir sabah bambaşka bir dünyaya gözünü açmasıyla başlıyor. Bu feminizm üzerine yazılmış karanlık distopya, ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir dünyada yaşanıyor. Terörist saldırılar sonucu hükümet dağılıp, kendilerine Yakup ' un Oğulları diyen bir grup yönetimi ele geçirmiştir. Kadınların hakları tamamen ellerinden alınmıştır. Çalışmaları, kendilerine para verilmesi, okuma yazmaları, aşık olmaları yasak. Ya hizmetçi, köle, fahişe ya da komutanlara, komutan eşleri gözetiminde evlat verecek damızlık kızlar olacaklar. Gruplara ayrılmış olan kadınlar; yeşil, kırmızı, kahverengi...gibi kıyafetler giymek zorundadırlar. Bu kıyafetler onların hangi görev ve sınıftan olduğunu temsil ediyor çünkü. İntihar etmelerini engellemek için bomboş odalarda yaşıyor, isyan etmesinler diye cahil ve çaresiz bırakılıyorlar.

Kitabı bitirdikten sonra oturup düşündüm uzun uzun. Öyle gerçekçi bir anlatım ve betimlemeler varki kitapta, sanki gerçekten bunlar varmış gibi korkuttu beni. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap...
384 syf.
·9 günde·9/10
Eveeet!

Distopik öyküler okumayı sevenler buraya! Yazarımız ,sizi tam manasıyla feminist distopyanın kucağına bırakıyor.

Öncelikle ; Bir sabah uyanıp kendinizi paralel bir evrende hayal edin. Alışmış olduğunuz her şey kanunlar, yasalar, dinler, inanç şekilleri her şey tek kalemde tuzla buz olmuş cam parçaları gibi yerlerde. Sıkı yönetimin en üst düzey şekli baş göstermiş ve akıllara duygunluk veren yasaklar gündemde.

Esasında distopya gibi görünen bu kitap, okudukça geçmişte ve günümüzde bir çok ülkenin başına gelen sıkı yönetimlerden sonra insanların yaşamış olduğu baskının, zulmün, diktanın, en net halini yansıtıyor. Okurken hiç yabancılık çekmiyor, bir çok yasağın günümüzde hala uygulandığını hayretle fark ediyorsunuz. Çünkü yaşadıklarımız, okuduklarımız, gözlemleyebildiklerimiz bizi zulmü nerede görse tanır hale getirdi.

İnsanoğlu yüzyıllardır, gücü elinde bulunduran küçük bir zümre tarafından yönetiliyor. Kişiler, yönetimler , yönetim şekilleri değişse bile bu hiç değişmiyor. İnsanoğlunun en büyük zaafı maalesef ki iktidar hırsı. Gücü elinde tutan zümre en dürüst kişilerden dahi oluşsa (-ki ben hiç görmedim böylelerini) mutlaka zaaflarına yenik düşüp, sistemin gereğini yaparak, zulmün su yüzüne çıkmasına neden oluyor. Güç=İktidar=Hırs=Aç gözlülük bu şekilde katlanarak ilerliyor ve maalesef ki bir çok örneğine her gün şahit oluyoruz.

Kitapta ayrıca, çok fazla gözümüzün içine sokulmasa da inceden inceden feminist dokundurmalar yapılmış ki çok yerinde olmuş. Yaşadığımız ülkeyi ele alacak olursak, Türkiye de 2017 yılında kayıtlara geçen kadın cinayetlerinin sayısı 409 ,bu demek oluyor ki kadınlarımıza sahip çıkamıyoruz! Sadece kendi ülkemizde değil, dünyanın bir çok yerinde feminist grupların ortaya çıkasına sebep sizce nedir? Kadını bir meta, yalnızca üremek için kullanabileceği bir seks objesi olarak gören toplumlarda bu oran katlanarak artıyor ve inanın her geçen yıl insanlık adına umudumu daha da yitiriyorum.

Toparlayacak olursak, biraz muallak bir sonla bitiyor kitap, sanırım yazarımız sonunu bizim hayal etmemizi düşlemiş. Çeviriden kaynaklı zaman zaman cümle düşüklüklerine rastlamış olsam da kitabı epey beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.
384 syf.
·3 günde·8/10
Korkutucu, zorlayıcı, feminist bir distopya olan bu eser özellikle kadınlara özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor...

Eserde kadın var fakat sadece rahim olarak görülüyor. Fikri yok, özgürlüğü yok, rahminden başka hiçbir şeyi yok. Kurulan Gilead Cumhuriyetinde kadınların tüm hakları elinden alınırken, hiç kimsenin rahatsız olmaması dikkat çekici. Romanı dinlediğimiz ana karakter Fredinki, ilk andan itibaren duyduğu rahatsızlığı eşi Luke ile paylaşması fakat onun bu durumun geçici olarak adlandırması oldukça düşündürücü...
Oysa ki alınan haklar hiçte küçümsenecek cinsten değil...

Dünyanın karşı karşıya kaldığı doğa katliamlarından dolayı kısırlık söz konusu olunca diktatörlük sistemini kuran komutanların, eşleri dışında doğurgan kadınları evlerine alıp, sadece ( bana göre tecavüz yazara göre döllenme) bebek için kullanılan "Damızlık Kızları" eşlerinin de kabul edip, yataklarını paylaşmaları, el tutup, o ana şahit olmaları ve hiç bir şekilde tepki vermemelerini oldukça cesur kaleme almış...

Yapay bir dünya ve yapay bir yaşam...
Hiç kimsenin mutlu olmadığı, herhangi bir duruma karşı gelenlerin ölüm ile cezalandırıldığı bu dünya da var olmak için sorgulamadan, neredeyse düşünmeden kendine biçilen rolü kabul eden kadınların, sınıflandırılıp, özellikle kıyafetleri ile konumunu, görevini belli eden bir dünyanın acımasız yüzünü okumak oldukça zordu...
Kitabın sonu okurun hayal dünyasına bırakılmış...

Kitabın kapağı, kitaba çok uygun olmasına rağmen çevrisi oldukça hatalı...
1K İzmir Okuma Grubu/Duvar/ olarak okuduğumuz bu eseri distopya seven okurlara tavsiye ederim...
336 syf.
Çok başarılı distopik bir eser. Distopik bir eserden beklenecek ilk durum, bu distopik 'evren' hakkında okuyucuya hissi iyi gecirebilmektir. Okuyucu, bu evrenin boguculugunu, kötümserligini damarlarında hissedebilmeli adeta. Bu sayede empati kurabilmeli yazarla ve bu evrenin içinde hissedebilmeli. Yazar, bunu oldukça başarılı şekilde yapmış.

Kitap hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, ABD'de bir tür radikal dinci bir yeraltı örgütü, önce başkana suikast duzenlemisler; sonra oluşan panik ve kaos ortamından faydalanarak önce sıkı olağanüstü önlemler almışlar ve anayasayi da değiştirerek yer üstüne tamamen çıkmislar. Bu terör olaylarından dolayi başta Müslüman örgütler suclanmis, halk bu nedenle bu radikal dincilerin oyununu anlayamamislar. Yaratılan korkudan dolayi insanlar birbirini ihbar etmeye başlamışlar ve uyandiklarinda her şey için çok geç olmuş.

Dünyada üreme ile ilgili bazı problemler meydana gelmişe benziyor; bunu kendi mendebur amaçlarına alet eden radikal dinci örgüt de kadınların damızlık hayvan gibi kullanıldığı, sevgiden, aşktan arındırılmış bir düzen kurup, bu kadınları üreme amaçlı kullanmaya başlamışla; bu sayede nüfusu artırmaya calismislar.



********** SPOİLER************



Öyküyü ağzından dinlediğimiz karakterin ismini kitap boyunca öğrenemiyoruz. Bunun sebebi de zaten bu distopik ortamda kadınların adının, önceki yaşamının, hislerinin yani dogurganliklari dışında hiçbir şeylerinin önemli olmadığı hissini okuyucuya verebilmek. Kitaptan şu alıntı bu konuda çok açıklayıcı olur:

"Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: kutsal tekneler, gezgin kadehler."

Kahramanimizin odasında, kendisinden evvel kalan 'damızlık kızın' yazdığı "Nolite te bastardes carborundorum." yazısı çok dikkat çekici bir durumu anlatıyor. Kahramanımız bu yazının kendisine bir mesaj olduğu inancına uzun zaman sarılıyor. Kendisini bununla motive ediyor. Kahramanimizin kelimeleriyle: "Kısıtlı olanaklar altında, yaşama arzusu kendini garip nesnelere bağlıyor." Bir nesne, duvara kazinmis bir söz...

Her despotik yönetimin vazgeçilmez unsuru olan medyanın kontrolü ve insanların bu sayede beyinlerinin kodlanmasini şu satirlardan anlayabiliyoruz:

"Sadece zaferleri gösteriyorlar bize, yenilgileri asla. Kim kötü haber ister ki?"

"İnanmayı arzuladığımız şeyleri anlatıyor bize. Çok inandırıcı."

Kitabın 'Gece' başlıklı bölümleri kahramanimizin bu oldukça kötü şartlarda kafayı yememek için kendi kendisine öyküler anlattığı önemli kısımlar. Öyküler derken geçmişine ait olaylar, anılar: Sevgilisi Luke ve kızını içeren ve keza bir arkadaşıyla ilgili. Bu sayede geçmişi hatirlayarak ruhen ve zihnen de 'damızlık kiz' olmamaya çalışıyor. Onun satirlariyla "Anlatıyorum, öyleyse varsın."

Kitabın sonu çok hoşuma gitti. Kahramanimizi almaya araç geldiğinde Nick'in ona endişe etmemesi, kendisini kurtarmaya çalıştıklarını söylemesine rağmen yaşadığı tereddüt, git geller ve nihayetinde kitap boyunca damarlarinizda hissettiğiniz çaresizlik ve kaniksamislik hali özgürlüğe giderken bile yakamizi bırakmıyor. Tabiki özgürlük mu yoksa başka bir tutsaklik mi; orası muamma zaten. Çünkü ucu açık bırakılıyor.

Her distopik eser insanlığa bir uyaridir. Tabiki abartılı gelecektir anlatilanlar ancak unutmayalim ki bu yazilanlar içinde bulunduğumuz zamandan birisinin kaleminden çıkıyor. Onun hissettiği, duyduğu endisenin katlanarak dışa vurumu... Özgürlüğün, eşitliğin, insan olabilmenin kıymetini bilelim.

https://youtu.be/OaUvdf2PRY8

Keyifli okumalar
352 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kadınların insan yerine konulmadığı onlari bir mal olarak gören bir ülke de yaşadığınızı düşünün. (Gerçi tam olarak bu kitaptaki gibi olmasa da toplumumuz da kadınlara değer verilmemesinden bunu düşünmenizin çok zor olamayacağını biliyorum.)

Kadınların insan sınıfının dışında sadece doğurgan kimliğiyle öne çıkan bir yaratıkmışçasına davranıldığı korkunç bir distopik eser.

Bitirene kadar kendime söylediğim "ya böyle bir hayatta olsaydik" sözünü tekrar tekrar düşünürdü bana. Herkesin, özellikle bir kadına doğum makinası şeklin de bakanlarin okumasi gerektiğine inaniyorum. Okusunlar ki o psikolojiyi o acıları az da olsa yaşasınlar.

Bu kitaptan önce Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" kitabını okuduğum için şanslıyım. Orada geçen Virginia'nin -Kadınlık,himaye edilen bir meşguliyet olmaktan çıkınca her şey olabilir...-  sözünü kanıtlar nitelikte...

İyi okumalar...
384 syf.
·7/10
Bu kitabın dizisinin de olduğunu duymuştum, okuduktan sonra izlemeye başladım ilk defa bir kitabın film hali daha cazip geldi o kitapta anlatılan daha farklıydı sanki dedim, ya kitaba kendimi veremedim ya da beklentim farklıydı. Ben sevemedim bu kitabı, çok fazla tekrar vardı beni fazlaca sıkan, gelecekte olacağı tasavvur edilen futuristik bir kitap, kadınların ikinci sınıf insanlar olup mal gibi kullanılmasını konu alıyor , üstün ırk oluşturma saçmalığı had safhalara ulaşmış, sınıf farkı çok belirgin bir şekilde oluşturulmuş, kıyafetler , renkler vb, bu durum bana iskoçların klan sistemini cağrıştırdı, oluşturulmak istenen üstün ırkta anglo saksonları, sadece doğurma özellikleri için hayatta kalınmalarına izin veriliyor alt sınıftaki kadınların, onlarla public ortamda sadece üremek amaçlı birlikte oluyor soylu erkekler, hiç bir hakları yok, sigara içmek, parfüm, krem kullanmak , yalnız sokağa çıkmak , hatta bir erkeğe bakmak bile, cezasi herkesin gözü önünde asılarak öldürülmek .
384 syf.
·1 günde·8/10
sanırım bir kadın olarak toplumdaki yerimi sorgulamama yol açtığı için bu kitabı ayrı bir seviyorum. distopya olması bakımından zaten benden geçer not almaması mümkün değil. Bayılıyorum böyle kitaplara.

Kitabın temel olarak yapmaya çalıştığı şey aslında kadınları harekete geçirmek. Okurken etrafınıza bakıp öfkeleniyorsunuz çünkü kitapta anlatılan dünyanın tam olarak içinde yaşıyoruz.
384 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Damızlık Kızın Öyküsü, tam olarak kusursuz bir distopya oldu benim gözümde. Distopik bir eser kötü ve hastalıklı bir dünyayı resmettiği ve bunu bize anlatırken üzerimize her an simsiyah perdelerini geçirecekmiş gibi hissettirdiği sürece, iyi bir örnektir. Burada dinlediğiniz öykü bu dediklerimi harfi harfine yapıyor. Distopik bir eserin her okur kesimine hitap etmesi normal bir durum değildir. Alıştığımızdan çok daha farklı toplumsal yapıları sertçe konu alan distopyaları okumak kolay olmamalı. Okurken sizi yormayan ve rahatsız etmeyen distopyada bir şeyler eksiktir.

Elimizde bulunan bu zorlu distopyada, kadınların ismi yok. Her kadın kendi komutanının malı olarak kabul edilir ve onun adıyla anılır. Aşağılayıcı bir ekle beraber; "Fredinki" (Offred). Kadınların tamamen bir mala dönüştüğü bu evrende, isimler bile kullanılmaz olmuş durumda, geri kalan haklardan bahsetmeye bile gerek yok. Gelecekte geçen bu kurguda böyle bir durumla karşılaşılmasının nedeni, doğum oranlarının azalmış olması. İnsanlık gerçekten yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Kitabın adı da bu şekilde ortaya çıkıyor. Doğurgan kadınlar tek tek toplatılıp bir mal haline getiriliyor. Duygulardan arındırılıp birer damızlık hayvan gibi yetiştiriliyorlar. Onlar "Damızlık Kızlar". İzin olmadığı sürece konuşamazlar, isimleri olamaz, fikirleri olamaz, emirlere karşı gelmek söz konusu bile değil, başlarına taktıkları at gözlüğü misali başlıktan dolayı yalnızca yürüdükleri yolu görebilirler. Rahatsız edici derken ne demek istediğimi biraz da olsa anlatmış olduğumu umuyorum. Bu tarz bir geleceğe tanık olmayı bırakın, hayal etmek bile hiç kolay değil.

O zaman, Margaret Atwood'un böyle bir distopik geleceği hayal ederken bir şeylerden etkilenmemiş olması zor bir ihtimal diyebiliriz. Yazarın röportajlarında belirttiğine göre, Batı Berlin'de yaşadığı sürede gözlemlediği durumlar romanına büyük ölçüde şekil vermiş. Zaten roman 1984 yılında yazılmaya başlanıyor. Bu dönemlerde yazarın bizzat kendisinin tecrübe ettiği her an kontrol altında olma, iletişim kurarken zorlanma durumlarını romanında ne derece etkili kullandığını görebiliyoruz.

Birçok distopik dünya yazılıp çiziliyor ve içlerinden birkaç tanesi net bir şekilde sivrilebiliyor. Peki "Damızlık Kızın Öyküsü"nü bu kadar 'sivri' yapan ne? Çünkü, evrensel bir sorunu dile getiriyor. Konu alınan durum evrensel olduğu için de insan okurken, yaşadığımız dünyanın distopyaya dönüşebilme eğiliminden korkmadan edemiyor.

Alternatif gelecek senaryolarının ortak özelliği bizlere davranışlarımızın sonuçlarının ne olabileceğini göstermeleridir. Attığımız adımlar günümüzde ne kadar iz bırakıyorsa, gelecekte de o kadar izleri bulunacaktır. Unuttuğumuz, ama aslında unutmamamız gereken asıl gerçek bu. Ayak izlerimizin sadece bulunduğumuz zamanı etkileyeceğini düşünüyoruz.
384 syf.
·6 günde
Günün bitmesine dakikalar var ve ben derin bir nefes alıp arkama yaslanıyorum. Okuduğum kitabın bitmesine henüz birkaç bölüm daha var sanıyordum, oysa ki biraz önce son bölümün son satırlarını okumuşum. Gerçekten bittiğine kanaat getirdikten sonra ‘‘vay canına’’ diyorum ‘‘ne kitaptı ama’’.


Damızlık Kızın Öyküsü’nü bitirdiğimde kurtulduğumu hissettim. Evet, kimse kafama silah dayayıp zorla okutmamıştı, bitirmek zorunda değildim, böylesine soluksuz okumanın da gereği yoktu. Ama öyle değildi işte, kitap bana oldukça ağır gelmişti fakat bir o kadar da etkisi altına almıştı beni, bitirmeden başından kalkmak olmazdı.


Bir feminist distopya örneği olarak adlandırılır Damızlık Kızın Öyküsü. Feminist kısmını bilemem ama okuduğum en korkunç distopyaydı.


Kitapta anlatılanlara gelecek olursak ABD’de meydana gelen ani bir darbe ile Gilead rejimi yönetimi ele geçirir ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bu değişikliğin en büyük etkileri kuşkusuz kadınlar üzerindedir, artık çalışmalarına, mülk ve servet edinmelerine ve daha bunun gibi bir sürü şeye hakları yoktur. Uzun süren iç ve dış savaşlar, kullanılan kimyasal silahlar, radyasyon ve doğum kontrol yöntemleri sonucu soyları tehlikeye düşen Gilead rejimi bu sorunu çözmek için akıl almaz önlemlere başvurur. Ve bu önlemlerden en çok etkilenecek olan da yine kadınlardır.


Gilead yönetimindeki insanlar sınıflara ayrılmıştır, bu ayrım birçok açıdan belirgin ve kesindir. Erkekler Komutanlar, Muhafızlar, Melekler ve Gözler olarak; kadınlar Eşler, Teyzeler, Marthalar, Damızlıklar ve Fahişeler olarak sınıflandırılmışlardır.


Komutanlar bu sınıflandırmada en üstte yer alan ve en fazla ayrıcalığa sahip olanlardır. Kadınlarda ise bu ayrıcalıklı sınıf Eşler yani komutan karılarıdır, bunlar mavi elbise giyerler ve diğerlerinden bu şekilde ayrılırlar. Marthalar, doğurma yaşı geçmiş ya da kısır olan kadınlardan seçilmiş, ev işleri ve hizmetçilik gibi becerilerinden dolayı kolonilere gönderilmemiş kadınlardır, yeşil renk giyerler. Teyzeler, Damızlık kızların eğitilmesi ile görevli kadınlardır, kahverengi giyerler. Damızlık Kızlar, Kırmızı Merkez ismi verilen bir yerde teyzeler tarafından eğitilmiş, sağlıklı ve doğurgan kadınlardır, kırmızı renk bir elbise giyerler ve kanat ismi verilen beyaz bir başlık takarlar. Ekonokadınlar fakir erkeklerin kadınlarıdır, çocuk doğurmak, ev işleri ve yemek yapmak gibi görevleri tek başlarına yürütürler, ek görevlerine uygun renkte çizgili elbiseler giyerler. Gözler, gizli polislik görevini yürüten erkeklerdir. Rutin polis işlerini Muhafızlar yürütür. Melekler ise Gilead rejimini büyütmek için girilen savaşlarda görev alan askerlerdir.


Gilead’ta okumak kesinlikle yasaktır, artık yazıya da gerek kalmadığı için dükkan tabelalarındaki yazılar silinerek yerlerini orda satılan şeyin resmi almıştır. Yalnızca okumak değil, rejimin ve dinin öngörmediği şekilde ve kişilerle cinsel birliktelik kurmak da yasaktır. Cinsel birliktelik kurmak ancak ancak belli zamanlarda belli kişilerin yapması gereken bir görevdir ve buna "ayin" denir.


Gilead rejiminde kadınların, birini seçmek zorunda oldukları, sınırlı seçenekleri vardır. Kolonilere gönderilmek, hizmetçilik ya da fahişelik(Jezebel) yapmak, bir de Komutan ve Eşlere sağlıklı çocuklar doğurmak. İşte bu son görev için seçilmiş kadınlara Damızlık Kız adı verilmektedir. Bunlar gerçek isimlerini kullanamazlar, damızlığı olduğu komutanın ismine eklenen bir iyelik eki ile anılırlar(örn. Fred’in damızlığı anlamında Fredinki). Kitap boyunca ise Fredinki isimli damızlık kızın yaşadıkları anlatılmaktadır.


Diğer distopyalarda anlatılanlar geçmişten beri var olan durumları ifade eder ve geçmiş genellikle kahramanlar tarafından net olarak bilinmemektedir. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde mevcut düzen birden bire değiştiği için kahramanlar şimdiki düzende yaşarken aynı zamanda geçmişi de net olarak bilen kişilerdir. Bu da Damızlık Kızın Öyküsü’nü daha etkileyici bir distopya haline getirir. Geçmişte Luke isminde bir eşe ve bir kız çocuğuna sahip olan Fredinki şimdi bir Damızlık Kız’dır, kitap boyunca hem geçmiş yaşantısını hatırlamaya çalışır hem de damızlık kız olarak yaşadıklarını aktarır.


Kitabı okurken kafa kurcalayan en önemli sorulardan biri insanların kısa sürede bu akıl almaz uygulamaları nasıl kolaylıkla kabullenmiş hatta benimsemiş olduklarıdır. Cevabını ilerleyen sayfalarda kitap kendisi verir. İnsanları bu distopyaya sürükleyen kuşkusuz ‘‘din’’ afyonudur. Okumanın yasaklandığı toplumda kitleleri yöneten kişilerin çıkarlarına göre tahrif edilen İncil yine aynı kişilerce insanlara empoze edilmiştir. Bu nedenle bu uygulamalar yalnızca rejimin öngördüğü bir faaliyet değil aynı zamanda dinî bir görevdir.


Kitabı okumuş olmanın üzücü tarafı ise kitaptaki birçok unsurun yabancı gelmemesi idi. Okuduğum diğer distopyalarda anlatılanlar her ne kadar ürkütse de çok uzak bir gelecekte yaşanabilir şeyler olarak görünmüştü bana. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde anlatılanların günün birinde yaşanma ihtimali, ne yazık ki, çok da uzak görünmedi.
384 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10
Merak ettiğim kitaplardan biriydi Damızlık Kızın Öyküsü... Tekrar basıldığını görünce hemen alıverdik ve kütüphanemize koyuverdik.
Kitabı korkarak, üzülerek okudum. Düşünerek, hayal ederek, görerek... Adından da konusunu belli ediyor kitap. Kısırlığın yaygın olduğu bir dönem ve bu dönemde kategorilere ayrılmış kadınlar. Kimi doğuganlığından dolayı çocuğu olmayan yüksek rütbeli ailelere damızlık olarak verilmiş, doğurganlığı olmayanlar hizmetçi olarak görev yapmakta ve kolonilere gönderilenler var... Çıkarılan yasalar kadınların hakları ellerinden alınıyor, özgürlükler kısıtlanıyor ve son nokta özgürlükleri tamamen ellerinden alınıyor. Kitap yok, tv yok, gazete yok...
İsimlerini kullanmaları yasak, geçmişi düşünmeleri, konuşmaları...Onları sürekli izleyen gözler... Ve bedenlerinde bile herhangi bir hakları yok. Dışarıya çıkma yalnızca alışveriş için ve o da başka bir damızlık ile birlikte.

Yeri geldiğinde kocasını, çocuğunu anlatıyor unutmamak adına, olayların akışına göre yeri geliyor eğitim görürken yaşadıklarını...


Kitap distopya ama anlatılanların çoğunun bir yerlerde yaşandığını düşünmek ve bilmek insanı yaralıyor.
Çoğunluğumuz böyle bir dünyada yaşamak istemez o yüzden bu düşünceye ve uygulamaya ait olan herşeyin karşısındayım.
Özgürlük tüm canlılar için varolması gereken en büyük nimettir. Sahip çıkılmalı. Kaybedince üzüleceğimiz herşey gibi ki sadece üzülmekle kalmayacağız...
Kitabın sonunu en iyi bir son olarak düşünüyorum.
Çok etkileyici, Okunmalı...
Artık bir ‘biz’ olmalı; çünkü artık ‘onlar’ diye bir şey var.

Yazarın biyografisi

Adı:
Özcan Kabakçıoğlu
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Balıkesir, Türkiye, 1964
Özcan Kabakçıoğlu 1964’te Balıkesir’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1986).
Öğrenimi sırasında Akşit Göktürk’ün desteğiyle bölümde bir tiyatro topluluğu kurdu. Bu topluluk daha sonra genişleyerek Edebiyat Fakültesi’nin Güzel Sanatlar Bölümü’ne bağlı tiyatro kolu olarak faaliyet gösterdi.
1992 yılında Yurdanur Salman’ın çıkardığı Kuram dergisinin yayın kuruluna kabul edildi. Burada beş yıl boyunca çevirmenlik, editörlük ve genel yayın yönetmeni yardımcılığı yaptı.
Çeviri anlayışının temellerini Akşit Göktürk ile Yurdanur Salman’ın rehberliğinde oluşturdu. Çeşitli dergilerde yazıları da yayımlanan Özcan Kabakçıoğlu’nun çevirdiği kitaplar şunlardır: Margaret Atwood’dan Damızlık Kızın Öyküsü (Sevinç Kabakçıoğlu ile, 1992); Arthur Koestler’den Mizah Yaratma Eylemi (Sevinç Kabakçıoğlu ile, 1997); Şerif Yenen’den Anadolu Destanı (Sevinç Kabakçıoğlu ile birlikte, 1998); Klasik Cinayet Hikayeleri (derleme, 2000); National Geographic: İngiltere
Gezi Rehberi (2000

Yazar istatistikleri

  • 3.265 okur okudu.
  • 227 okur okuyor.
  • 3.276 okur okuyacak.
  • 96 okur yarım bıraktı.