O günler, nasıldım böyle biliyor musun, boş bir tuvali karşıma almışım da onu ışıklarla, gölgelerle, slüetlerle, renk renk kumaşlarla dolduruyormuşum gibi. Tuğla tuğla dizilen bir duvar değil, bir koza, bir kabuk hiç değil. Kabarık tülden etekli, parlak taşlarla işlenmiş bir balo elbisesiydi sadece. Ve başımda, üzüm yapraklarının üzerine karşılıklı uzanmış, elindeki kadehleri birbirine tokuşturan iki tombul melek figürlü altın bir tacım olacaktı. Kimselerin bilmediği bir düşüm vardı. O düşte yaşıyordum. Hiç uyanasım yok!