Pierre Martino

Pierre Martino

Yazar
10.0/10
1 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
11
Gösterim
Adı:
Pierre Martino
Unvan:
Yazar
Doğum:
Clermont-Ferrand, Fransa, 1880
Ölüm:
Sceaux, Fransa, 1953
... Kırmızı ve Siyahlı tarihî bir vesika olarak telâkki etmek çok güçleşir; bu kitap, Restorasyon Fransa’sından çok daha fazla olarak bize Stendhal’in bizzat kendi ruhunu tanıtır.
Stendhal bu babadan her zaman nefret etti. Delikanlılık çağın­daki duyguları bu çocukluk intihalarının doğruluğunu bize ispat eder. "Belki de kader hiçbir zaman babamla benim kadar birbirine tamamiyle zıt iki insanı bir araya getirmemiştir.” diyor. Stendhal döner dolaşır, belki yirmi yerde onu çekiştirir, onun hakkında en kötü sözleri sarfeder, onu "suratsız mendebur” ve "alçak” kelimeleriyle vasıflandınr, ona cizvit papası, piç adlarını takar ve hemen hemen her yerde de bu hakaret dolu lâkapları kullanır; kızkardeşi Pauline’i de babasına karşı aynı nefret duyguları içinde yetiştirir. Onu her an hiddetten kudurtan şey babasından yeter derecede para alamayışıdır; gerek mektuplannın, gerekse hâtıra defterinin birçok yerinde, mirasa konabilmek ve oldukça müreffeh bir ömür sürebilmek için babasının ölümünü dört gözle beklediğini açık açık itiraf etmektedir. Ama bu mesut gün gelip çattığı zaman da umduğu kadar para bırakmadı, diye, yine geçmişteki gibi babasına küfür etmekte devam etti!
"Bize okumayı sevdiren tesadüfe her gün biraz daha şükrediyo­rum... Bu, daima emin ve insanların elimizden alamıyacakları bir saadet deposudur. Bu dünyada bir insan ticaretten uzaklaştırdıkları ve 6000 franklık bir gelirle bıraktıkları zaman, ona en büyük fenalığı yaptık sanıyorlar. Bu adam kitap seviyorsa ve sağlam bir mideye de sahipse, daha bahtiyar olabilir."
"Benim gaye edindiğim şey şudur: kültürün insanlar üzerinde hemen her şeye kadir olduğunu; felsefi kültürün gerçekten namuslu insanlar; dinî kültürün ise, tersine, hilekâr ve hemen hemen her za­man zayıf insanlar yaratma istidadında olduğunu göstermek; felsefeyi müdafaa etmek ve ona hücum edenleri gülünç hale sokmaktır."
"Üslûp, parıldıyan 'güzelliğiyle, her an kendini gösteren nükte­siyle dikkati çeker, yani okuyucunun esaslı şeylere atfettiği dikkati dağıtmaya vesile olursa, bir pürüz teşkil eder... Okuyucuyu ister iste­mez uyanık tutan bu hâkim üslûp, bir gazete makalesi için güzel, hattâ elzemdir; üç sahifeyi büyük bir zevkle okutur; fakat onuncu sahifede yorar; bu, kendisine bir vazife verilen ve efendisinin dediklerini tam olarak tekraredeceği yerde, göze girmeğe çalışan,ve diye­ceklerini karışık bir hale sokan bir uşak gibidir."
Jules Janin şöyle söylüyordu: "Bence, Restorasyon devri Jizvitlerinin cemiyete verdikleri şekli tasvir niyetinde olan ve eserine meselâ, Cizvit ve Burjuva, yahut Liberaller ve Ruhbanlık adım vermeye cesaret edemiyen M. de Stendhal bu sınıfları remiz mahi­yetinde renklerle göstermeyi düşünmüştür; Kırmızı ve Siyah unvanı buradan geliyor. Yalnız hâlâ kırmızı kimdir, siyah kimdir, bilmiyo­rum.”
Esasen, yaşı göz önünde tutmak gerekirdi: bir­çokları gibi, Stendhal de yirmi yaşında ihtilâlci, fikirleri çok değiş­mediği halde, ellisinde oldukça muhafazakârdı; ama harekete geçme sabırsızlığı eskisi kadar büyük değildi, yaşama itiyattan kazanmıştı ve bilhassa sözleri daha mutedil olmuştu. Netice itibariyle, cumhuriyete muarız olduğunu söyledi:
"Adalı olmadığımıza ve Fransızlarda belki doğuştan olan ihti­lâle karşı görülen meyil karşısında, bana öyle geliyor ki hiç olmazsa 1837'de kırallık hükümeti cumhuriyetlerin en iyisine tercih edilebilir. Kıratların en kötüsü, mesela Ispanya'nın VII. Ferdinand’ı eline de düşsek, ben onu iktidardaki cumhuriyetçilere değişmem. Bu cumhu­riyetçiler, sanırım ki iktidara mâkul niyetlerle gelebilirler, ama hemen arkasından öfkelenirler ve yeniden ıslâhat isterler.”
1830 ihtilâlinden altı ay sonra: "Cumhuriyet menfur... Ameri­ka’dan başka her yerde de korkunç bir haldir.” diyordu.
Romanlarının en sevgili kahramanları olan Julien Sorel ile Fahrice del Dongo’nun model olarak, ilham veren insan olarak Napolyon’u seçmiş olmalarında şaşacak hiçbir taraf yoktur; onların kuvvet yardımiyle yapmayı tahayyül ettikleri her şeyi, ihtiraslarının gönül bağladığı fakat sosyal nizamın veya yabancı tazyikinin engel olduğu her hususu Napolyon gerçekleştirmişti. O, bir çeşit enerji imanının tanrısı gibiydi.
Stendhal gençliğinde Napoleon’a "fevkalâde bir adam, şana ve şöhrete vurgun ve Cumhuriyete zaferler sağlamak için yanan bir in­san" olarak çok hayran olmuştu. Kırk sene sonra şöyle yazıyordu: "İtalya savaşlarını, cereyan ettiği yerlerde incelemek fırtsatı elime geçti; 1800'de hizmet ettiğim alay, Cheraseo, Lodi, Crema, Castiglione, Goito, Padoue, Vicence vesairede kaldı. Yalnız 1796 seferinden sonra, Napolyon’un savaş alanlarının hemen hemen hepsini bir gencin bütün heyecaniyle gezdim; ben bu sahaları onun emirleri altında savaşmış askerlerle, onun şan ve şerefine vurulmuş o memleket genç­leriyle dolaştım... 1797'de, onu ihtirasla ve hudutsuz bir şekilde sev­mek mümkündü; henüz memleketinin hürriyetini çalmamıştı: yüzyıl­lardan beri bu kadar büyük hiçbir şey görülmemiştir" ... Napoleon’un taç giymesi ve tak­disi ona tiksindirici düşünceler ilham ediyordu; “Bütün şarlatanların bu kadar göze batar bir şekilde elele vermesine, dinin gelip istibdadı takdis etmesine ve bütün bunların insanların saadeti için yapılma­sına!” karşı nefret duyuyordu.
1822'de: "Sarayda, diyordu, imansızlık fena görülür, çünkü prenslerin menfaatine aykırı bir hal bilinir; genç kızların karşısında da imansızlık fena görülür, bu onların koca bulmalarına engel olur. Kabul etmek gerektir ki, Tanrı mevcutsa, bu sebepler yüzünden tebcil edilmek onun hoşuna gidiyor olmalı”: dinin esasını işte buna irca ediyorum! Hattâ dinin sosyal bakımdan az veya çok fayda sağladığı meselesini de münakaşa etmeyi vadediyordu; belki de bunu kızdığı için böyle yapıyordu. Başkalarının hizmetkârlarını dindar istemeleri gibi, o da çamaşırcısının sofu olmasını temenni ediyordu: "Gömleğim kalma­dığım sandığım zaman, ben de çok dindar oluyorum."
257 syf.
Romanları daha iyi özümseyebilmemiz ve anlayabilmemiz için yazarlarını ve geçtikleri dönemin özelliklerini de bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kırmızı ve Siyah romanını okumaya başladığımda kendimi Fransız devrim tarihi içinde buldum. Şimdi de Stendhal'in hayatında.... Gerek tarihi gerekse de biyografileri okumayı severim. O zaman bu ünlü Fransız yazar Stendhal'in hayatına kısaca bakalım.

__________

"Benim gaye edindiğim şey şudur: kültürün insanlar üzerinde hemen her şeye kadir olduğunu; felsefi kültürün gerçekten namuslu insanlar; dinî kültürün ise, tersine, hilekâr ve hemen hemen her za­man zayıf insanlar yaratma istidadında olduğunu göstermek; felsefeyi müdafaa etmek ve ona hücum edenleri gülünç hale sokmaktır."(#86988633)
__________

1783'te Grenoble'de doğar. Kendisinin hatıratlarından görüyoruz ki, hayatının en kötü döneminin de burada geçirdiği yıllar olduğunu belirtiyor. Henüz küçükken annesini kaybediyor. Annesine oldukça tutkuyla bağlı olan Stendhal, ufakken kendisine annesini Tanrının aldığını söyleyen sofu bir kadın olan Seraphie adındaki teyzesine düşman oluyor. Hatta o öldüğünde oldukça mutlu olduğunu çekinmeden söylüyor. Daha ilginci babasına karşı duyduğu yogun nefrettir. Öyle ki onun hakkında mendebur, alçak gibi aşağılayıcı sıfatlar kullanıyor. Ondan yeterince harçlık alamayışına kinleniyor. Babasının ölümünü mirasa konmak için dört gözle bekliyor. O gün geldiğinde ise hayal ettiği mirasın oldukça az olduğunu görüyor ve yine babasına kötü sözler ediyor. Kız kardeşlerinden babası ve teyzesine yakın olanına da soğukluk duyuyor ama diğer kız kardeşi Pauline'ye yakınlık duyuyor. Onu aynı zamanda öğrencisi olarak görüp 'erkek' gibi yetiştirmeye uğraşıyor. Ona örgü örmeyi makinelere bırakmasını, kendisini okumaya vermesini sık sık telkin edip bunda ısrarcı oluyor. İyi abi özelliğinin arkasında ise bir kötülük yatıyor: kız kardeşini mirastan elemek için oyunlar çeviriyor.

Grenoble'den sonra okumak için ailesinin taşradan ayrılan ilk ferdi oluyor. Ailesinden kurtulmak için asker olmak istiyor. Bunun için gerekli olan matematikte uzmanlaşıyor. Lakin ilk okulu bitirince bir üst okul sınavına girmekten son anda vazgeçiyor. Torpille bir iş buluyor. Sonra bir bakkalda ticaret için deneyim kazanıyor. Ardından ise askere gimeyi başarıyor. Stendhal küçüklükten beri maceracı, seyahate düşkün, okumaya tutkun, hırslı ve kadın avcısı olmaya çalışan bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Ama aynı zamanda çekingen ve biraz da özgüveni az olan biridir. Bundan olmalı ki bazı eserlerini kendi isminde yayıncılara göndermiyor. Çıkar olgusunun insan hayatının temelinde olduğunu düşünüyor. Bununla beraber bencil bir yapıya sahip, bunun üzerine ahlak anlayışını kurarken okuduğu Hobbes'tan etkilendiği açıktır. Bilgilerin insanın zihninde doğuştan var olmadığı fikrini ve bunun üzerine bina ettiği felsefi anlayışını da Locke ve benzeri isimleri okumasına borçludur. Tam anlamıyla çocukluktan dinsiz biridir. Ruhban sınıfından nefret ediyor. Liberal fikirlere sahiptir ve cumhuriyetçidir. Ancak yaşlılığinda muhafazakâr ve kralcılığa yaklaşacaktır. Çünkü devrimlerin yıkıcı etkisini yakinen görmüştür. Öte yandan Napolyon'a hayrandır, bilhassa da gençlik döneminde. Çünkü Napolyon, kendisinin az önce saydığımız özelliklerine aşağı yukarı sahip ve sahip olmanın ötesinde hayallerini gerçekleştirmiş devrin önemli bir ismi ve kahramanıdır. Nitekim onun ordusunda içinde Rusya seferinin olduğu pek çok sefere katılıyor. Eğer imparatorluk devam etse Stendhal'in hayallerinden daha yukarıda mevkilere gelebileceği kuvvetle ihtimaldir. Asker olmasına karşın askerleri sevmiyor. Seferler sırasında askerlerin özelliklerine yakinen tanık oluyor ve onlarla arasına mesafe koyuyor. Ayrıca hayran olduğu askerlik, kahramanlık gibi olguların dehayla değil bunun dışında daha aşağı vasıflarla kazanılan birer unsur olduğuna kani geliyor ve bunlardan soğuyor. Savaş hayatı onun üzerinden devrin önemli bir özelliği olan romantizmi atmasına neden oluyor denilebilir. Dikkat çeken bir anekdot ise şudur: diğer askerler yağmalar sırasında para eden şeyler ararken Stendhal, kitap arıyor. Daha sonra hatıratlarında kitap okumanın ve yeter derecede temel ihtiyaçlara sahip olmanın insanı mutlu etmeye fazlasıyla yeterli olduğunu söyleyecektir. Seferler sırasında ve ardından yapacağı seyahatlerde en çok İtalya'dan etkilenecek ve kendisini bir İtalyan olarak görmekten büyük zevk duyacaktır. Parma Manastırı eserinde bu yönünün yansımalarının bulunduğu belirtilmiştir. Zira o eserin hareket ettirici konusunu okuduğu İtalyan kroniklerinden ve bir arkadaşının kendine aktardığı bir hikâyeden alır. Bu özellik aslında onun yazarlığında önemli bir noktadır. Çünkü Stendhal, felsefesi gereği verileri toplar, onları derler ve analiz eder. Yani bilim adamı gibi yaklaşarak kitaplarını yazmaya çalışır. Bu özelliğinin kendisine çıkardığı zorluk ise çabuk sıkılmasıyla birlikte pek çok kitaba başlayıp bunları yarıda bırakması olacaktır. Eleştirmen Saint Beuve, onun romancılığını ciddi şekilde eleştirirken analizci ve araştırmacı yönünü takdir etmiştir. Aslında Stendhal'in çok uzun süre aklında roman yazmak olmamıştır. Her zaman Moliere gibi komedi yazmak istemiş ama bunda başarılı olamamıştır. İlk eseri ise tam anlamıyla çalıntıdır. Bunu bir eleştirmen kanıtlamış ve Stendhal istemeye istemeye kabul etmek zorunda kalmıştır. Shakespeare en beğendiği edebiyatçılardandır, Shakespeare ile Racine'yi kıyaslanarak Shakespeare'i üstün gören bir eser de yazmıştır. Bu esnada mesleki kariyerine konsoloslukta devam edecektir. Sonrasında emekli olacak ve sık sık seyahat etmeye ve bilhassa İtalya'ya gitmeye özen gösterecektir.

Napolyon'a hayranlığına dönecek olursak, onu gençlik yıllarında çok öven cumhuriyetçi Stendhal, onun cumhuriyeti yıkıp kendisini imparator ilan etmesini bir ihanet olarak niteler. Buna rağmen ona hayranlığı örtülü olsa da sürecektir. Aslında bu durum, sadece ona has değildir. Dönemin Fransa'sında kendi toplumsal katmanindan gelen insanların ortak bir özelliğidir. Çünkü Napolyon bir yandan cumhuriyeti yıkmış olsa da ülkesinin diğer Avrupa devletleri karşısında zaferler kazanmasını sağlamış ve aslında bir ölçüde devrimin bazı kazanımlarının oturmasını sağlamıştır. Hepsinden önemlisi de Napolyon, sıfırdan en yükseğe çıkmanın simgesi haline gelerek gençler üzerinde ilham kaynağı olmuştur. Bununla birlikte devrim öncesi, devrim sırası ve sonrasının sefaletine bir mola dönemi olmasi Napolyon dönemini halk nezdinde ve bilhassa askerler arasında hayırla ve özlemle yad edilen bir dönem haline getirmiştir. Nitekim Stendhal, onun hakkında pek çok ciltten oluşan bir biyografi yazmaya da çalışmış ama bunu da tamamlamamıştır. Bunu yazmasının amacını, diğer yazılan biyografilerin ya salt övgü ya da salt yergi olduğunu, kendisinin ise realist tarzda yazma olarak belirtmiştir. Napolyon, onun ancak kırk yaşında yöneldiği romanlarının kahramanlarına rol model de olacaktır. Kırmızı ve Siyah'ın Julien Sorel'i ve Parma Manastırı'nın del Dongo'su ondan özellikleri fazlasıyla barındıracaktır. Bununla birlikte bu iki karakter, Stendhal'in kendisinden de bir o kadar özelliğe sahip olacaktır. Her iki karakterin etrafındaki ikişer bayan karakter de Stendhal'in kendi hayatında önde gelen iki bayana karşılık gelecektir. Bayan demişken Stendhal yedisinde de yetmişinde de tam bir kadın düşkünü olmuş ve sürekli kadın peşinde olmuştur. Ancak bunda pek başarılı olduğu söylenemez. Bu kadınların ortak özelliği ise aktris olmalarıdır çoğunlukla. Bu, onun hayalindeki zengin ve görkemli hayatın önemli bir unsurudur. Ayrıca Stendhal, kadınların boşanma hakkının olmasını ve kadınların daha serbest bir hayat yaşamasını savunmuştur. Bunu, kardeşine verdiği telkinlerden görmüştük. Tabi, onun bu feministliğinin arkasında bir bencillik bulunur. O da, kendisinin entelektüel kadınlardan hoşlanması veya böyle kadınları hayal etmesidir. Evliliğe sıcak olmayan Stendhal, gelen evlilik teklifi neticesinde direkt o kadından ayrılmıştır.

Stendhal çok yazmış ama bunlardan azını yayınlamıştir. Zaten uzun süre kendisine uygun yazın türünü bulamamıştır. Bulduğunda ise Parma Manastırı ve Kırmızı ve Siyah gibi iki önemli eser ortaya çıkararak hem Balzac'ın hem de pek çok ismin beğenisini ve takdirini kazanmıştır. Buna rağmen asıl ünü, öldükten on sene sonra bulmaya başlamıştır. Realist tarzda yazan Stendhal, romanı insan ve topluma tutulmuş bir ayna olarak görmüştür. Kimi eleştirmenler onun romanlarında psikolojik tahlillerin ön planda olduğunu belirterek onu övmüşler kimileri de yerel unsurlara ve döneme tuttuğu ayna nedeniyle… Son olarak o, bağnazlığa hep karşı çıkmış ve felsefeyi hayatında öncelikli bir nokta olarak belirlemiştir.
__________

"Bize okumayı sevdiren tesadüfe her gün biraz daha şükrediyo­rum... Bu, daima emin ve insanların elimizden alamıyacakları bir saadet deposudur. Bu dünyada bir insan ticaretten uzaklaştırdıkları ve 6000 franklık bir gelirle bıraktıkları zaman, ona en büyük fenalığı yaptık sanıyorlar. Bu adam kitap seviyorsa ve sağlam bir mideye de sahipse, daha bahtiyar olabilir." (#86987144)
__________


İyi okumalar..

Yazarın biyografisi

Adı:
Pierre Martino
Unvan:
Yazar
Doğum:
Clermont-Ferrand, Fransa, 1880
Ölüm:
Sceaux, Fransa, 1953

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 1 okur okuyacak.