Romain Gary (Emile Ajar)

Romain Gary (Emile Ajar)

Yazar
8.4/10
311 Kişi
·
828
Okunma
·
132
Beğeni
·
7698
Gösterim
Adı:
Romain Gary (Emile Ajar)
Tam adı:
Roman Kacew
Unvan:
Goncourt Ödüllü Fransız Yazar
Doğum:
Vilna, Litvanya, 8 Mayıs 1914
Ölüm:
Paris, 2 Aralık 1980
1914, Litvanya doğumlu. On dört yaşında Fransa’ya geldi, hukuk öğrenimi gördü, 1940 yılında ‘Fransa’ya Özgürlük’ ekibine ve savaşa katıldı. Fransa’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki kahramanlarından biriydi, Legion d’honneur nişanına layık görüldü. Yazarlığı yanında diplomatlık yaptı.
 
İlk romanı Polonya’da Bir Kuş Var – Avrupa Eğitimi, dışişleri bakanlığında çalışmaya başlamasıyla aynı zamanda yayınlandı. Onca Yoksulluk Varken‘de olduğu gibi ‘Émile Ajar’ takma adıyla da kitaplar yazdı ve her iki kimliğiyle iki ayrı Goncourt Ödülü sahibi oldu. Eşi ünlü Fransız oyuncu Jean Seberg’in 1979′daki trajik ölümünün ardından 1980’de kendi eliyle hayatına son verdi.
 
Yazarın kaleme aldığı çok sayıda romandan Agora Kitaplığı’nda yayınlananlar şunlardır: Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı (2012), Cennetin Kökleri (2012), Kadının Işığı (2012), Biletiniz Buraya Kadar (2012), Polonya’da Bir Kuş Var – Avrupa Eğitimi (2012), Uçurtmalar (2012) ve Emile Ajar takma adını kullanarak kaleme aldığı Onca Yoksulluk Varken (2009), Yalan-Roman (2011), Koca Tembel (2011) ve Kral Salomon’un Bunalımı (2011).
 
En iyi uyuyanlar dürüst olmayanlardır. Çünkü hiçbir şeyi takmazlar, oysa dürüst insanlar gözlerini kırpamazlar, her şeyi dert edinirler.
Romain Gary (Emile Ajar)
Sayfa 23 - Agora Kitaplığı
Bana hep garip gelen, gözyaşların doğmadan önce programlanmış olmasıdır. Bu demektir ki, ağlayacağımız önceden saptanmış.
Bunu hiç düşündünüz mü?
Romain Gary (Emile Ajar)
Sayfa 55 - Agora Kitaplığı
"Bence çok çirkin biriyle yaşadığınızda, sonunda onu çok çirkin olduğu için de seversiniz."
Romain Gary (Emile Ajar)
Sayfa 145 - Agora Kitaplığı
Kapının önüne oturmuş, zamanın geçmesini bekliyordum, ama zaman her şeyden daha yaşlıdır, pek yavaş ilerler.....İnsanlar acı çekince gözleri büyür, eskisinden daha anlamlı durur...
“Uyuyamıyor musun?”
“Uyuyabiliyorum, ama uyumak istemiyorum. Senin yanında olmak çok iyi."
Romain Gary (Emile Ajar)
Sayfa 29 - Agora Kitaplığı - 1. basım
Beni bu yaşta giderek daha çok ürküten şey, bir kez daha insan derisi içinde doğabileceğim düşüncesiydi.
Romain Gary (Emile Ajar)
Sayfa 143 - Agora kitaplığı - eylül - 2012
“Yarınlarla ilgili hiçbir şey bilmiyorum, Michel. Bu tür lüks alışkanlıklarım yoktur. Küçük bugünlerden oluşuyorum ben.”
Romain Gary (Emile Ajar)
Sayfa 92 - Agora Kitaplığı - 1. basım
'' Şimdi anlıyordum. Yeteri kadar yaşamamıştım, yeteri kadar deneyim yoktu, hatta bugün bile hani size konuşuyorum ya, biliyorum ki imanınız ne kadar gevrese hep daha öğrenecek bir şeyleriniz kalıyor. ''
197 syf.
Olabilecek en kötü koşullarda yaşayan, fakat bu berbat şartların içinde bile bir güzellik bulmaya çalışan insanların yaşamı ya da dramı diyebiliriz kitap için.
Her karakter kendi içinde yalnız, fakat çaresiz değiller. Korkuyla yaşamayı öğrenip hayata meydan okuyorlar.
Hepsinin hayatı acı dolu fakat garip bir şekilde yüzümde gülümsemeyle okudum. Yüzümü güldüren kitap içimi hüzne boğdu.

Bayılıyorum acının gözümüze gözümüze sokulmadığı, dramın bile eğlenceli hale getirildiği kitaplara.

Yalnızlıktan, şemsiyesini giydirip onu kendine arkadaş yapan, insanlar arkadaşın mı diye sorunca da, "nasıl arkadaşım olabilir ki, o bir şemsiye" diyen, insanların kendisini küçümsemesine göz yummamak için, kendi hayatıyla hatta hayatın ta kendisiyle alay eden Momo
Keşke baska bir kitapta yine seni okusam da büyüdüğünü de görseydim.
185 syf.
·10/10
Kırık kalplere tutkun olanlar lütfen başka adrese başvursunlar...Romain Gary


İki enkazdan bir yeni oluşur mu? İki enkaz binayı örnek alalım bunların molozlarından sağlam kalan taşlarla ne kadar yeni bir ev oluşturabiliriz? Yoksa bu enkazları tamamen kaldırıp yeni bir umut yeni bir çabayla yeni bir bina mı yapmak gerekir?..El ele verirsek bu zorluk aşılabilir mi? Örneği göze alarak ve yine aynı şekilde iki yaralı insan arasında da yeni bir aşk yeni bir ilişki yeni bir hayat olabilir mi?

Yaşamak ve görmek lazım sanırım...

Romain Gary, dünya savaşı görmüş “büyük hayatlar” yaşamış ve 20.yüzyıla damgasını vurmuş yazarlar kuşağından. Aynı zamanda yönetmen, senarist, savaş pilotu, diplomat. 1956 yılında, Cennetin Kökleri romanıyla Goncourt Ödülü’nü almış. 1975 yılında aynı ödülü bu kez Emile Ajar takma adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken romanıyla kazanmış. Böylece, bir yazara sadece bir kez verilen Goncourt Ödülü’nü iki kez kazanan tek Fransız yazar olmayı başarıp akademiye bir selam çakmış...
Kadının Işığı, ölüme “dişilikle” soylu bir meydan okumanın romanı ve güzel bir kurguyla öncelik sonralik kaygısı gütmeden rahat yazılmış ve söylenen her cümle makale yazılabilecek kadar derin anlamlara sahip ve kesinlikle altını çizmeden üzerine düşünmeden geçemiyorsunuz.İlginç olan şudur ki Romain Gary'nın hicbir kitabı birbirine benzemez her kitabı farklı bir haz sunar.

Bu kitaba inceleme yazmak aslında üç ana karakteri ayrı ayrı analiz etmek demek çünkü herbiri mutsuz depresif ve acılı ama hayattan kopmamış yeni arayışlarda yoldaş bir nefes aramaktalar.

Karakterleri anlatalım biraz...ama spoiler falan olmaz...sanırım...herhalde...:))


Michael, uzun yıllardır tutkulu bir ilişki yaşadığı eşinden uzaklaşmıştır.Çünkü eşi Yannik tedavisi olmayan bir hastalığın pençesindedir(hemen kızmayalım hastalık nedeniyle uzaklaştı zannedip)çünkü Yannik istiyor bu uzaklaşmayı ama neden mi? çünkü kocası Michael'in kendisini bu halde görmesini ve son aylarına tanık olmasını; ışığının söndüğünü görmesini, dişiliğini yitirdiğini bilmesini istememektedir. Yannik'ın bu fikri tüm kadınlara tuhaf gelebilir...( ne demek ben ölüm döşeğindeyken kocam beni yalnız bırakıp 6 aylığına şehir dışına gitsin onun yerine go to hell hani nikahta verilen hastalıkta sağlıkta sözü???)ve üstüne üstlük bir de kocası Michael'a başka kadınların ışığında mutlu olmasını ve böylece kendi hatıratını da yaşatmasını dileyerek vasiyette bulunuyor. Saygı duymaktan başka yapılacak bir şey yok!

Lidya Towarski, kırklı yaşlarının ortalarında acılı bir anne ve mutsuz bir kadındır. Kocasının yaptığı bir trafik kazasında hem kızını hem de kocasını kaybetmiştir,aslında kocası hayattadır, ancak artık anlaşılır kelimelerle konuşup kendini ifade edememektedir.Kazadan sonra kocasına kayınvalidesi bakmakta Lidya bu kaza ve kızının kaybından sonra ucsuz bucaksız bir sorgulamaya girer şöyle ki gerçekte kocasını sevip sevmedigine onu terk etmeye kazadan önce mi sonra mı karar verdiğine hiç bir zaman emin olamamaktadır ve bu belirsizlik her daim beynini tırmalamaktadır.

Ve...
Senyor Galba, kitabın en renkli aynı zamanda en şaşırtıcı kahramanıdır, hayatını köpek egitmenligi yaparak iki köpek ve bir maymunla hazırladığı gösteriyi sahneleyerek kazanmaktadır. Galba da yaralı bir adam ve tarzından dolayı hiç beklemeyeceginiz kitaptaki en felsefik cümlelerin babası ve "çok kadın, hiç kadındır" mottosu esinini O'ndan almıştır, bu arada geçmişte tapındığı bir kadın tarafından terk edilmiş ve belki de bundan sonra gönül işlerinden uzak durup kadınlara olan tüm sevgisini ve bağlılığını da köpeklerinden birine vermiş ve tek endişesi köpeginden önce ölmek(köpeği onsuz ne yapar endişesi)

Romain Gary’nin kahramanları büyük trajedilerin kahramanları gibi yaşıyorlar, hissediyorlar, konuşuyorlar. Hayatlarına apansız giren ölüm, ölüm korkusu ve uzayan ölüm halleriyle başetme yolları ve üslupları 180 sayfalık bu kitabı bir şahesere dönüştürüyor.

Romain Gary'nin tıpkı diğer sanatçıların eserlerinde olduğu gibi özel hayatının eserlerine yansıyıp yansımadığına en iyi cevabı kendisi verebilirdi 1979 yılının sonunda soğuk bir günde başına bir el silah sıkarak intihar etmeseydi... İntiharının sebebi içinde çeşitli söylentiler çıkmış o dönem ve benim de gerçekten şaşırdığım bir olay var şöyle anlatayım;

Romain Gary ile Amerikalı oyuncu Jean Seberg 1962-1970 yıları arasında evli kalmışlar.Fakat Seberg, bir süre sonra Carlos Fuentes’e(benim bu kitapta hemen bir önce okuduğum Terra Nostra'yı yazan ödüllü yazar) âşık olur ki Gary ile evliliklerinin sonunu getiren de bu ilişkidir. Solcu Kara Panterler adıyla kurulan zencilerin dayanışma örgütüne destek vermesi ve bu nedenle FBI’ın sürekli takibinde olması Seberg’i yıpratır ve
8 Eylül 1979’da Paris’in dışında bir yerde arabasında ölü bulunur.Cinayet mi intihar mı belli değil ama FBI 'in parmağı olduğu düşünülüyor...

Gary ise tüm bu olup bitenlere ancak üç ay dayanabilmiş ardından bıraktığı mektubunda (20. yüzyılın en büyük edebiyat skandalıdır) Dünya Emile Ajar’ın kendisi yani Romain Gary olduğunu intihar notuyla öğrenmiş oldu ve not şöyle: "En sonunda kendimi bütünüyle dile getirdim. Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
272 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
"Önemli olan hiçbir şey ölmez.."

Yine savaşı anlatan bir kitap. Tabiki her savaşta olduğu gibi yine en çok mağdur olan çocuklar ve aşklardır çünkü hiçbir savaş yoktur ki aşkı barındırmasın. Ikinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline uğrayan Polonya ve onun yılmak bilmeyen direnişçileri...
Almanların direnişçileri ormandan çıkarabilmek için uyguladıkları aşağılık politika... Onlara, eşlerinin ve çocuklarının seslerini duyurmak, acı bir şekilde. Fakat bir süre sonra bu hileyi sezen direnişçiler artık sevdiklerinin feryatlarına kulaklarını tıkamayı ògrenir.
Onlar da kendince bir strateji geliştirmişlerdir. " Partizan Nadejda" .
Nadejda, aslında olmayan, ama her yerde eylemlerde bulunan, demiryollarını havaya uçuran, alman askerlerinin korkulu belasıdır? Peki nasıl ?
Şöyle ki, Nadejda, direnci düşen partizanların umutlarını kaybetmemeleri için ormandaki direnişçiler tarafından uydurulmuş bir kişidir, efsane diyelim biz buna.
Ve kitabın içinde en sevdiğim karakter olan Dobranski, bunun aslında bir kuş yani bülbül olduğunu söyler Janek' e. Dobranski, hikayeler yazan ve yazdıklarıyla silah arkadaşlarına manevî destek olan gerçek bir kahramandır.
Son sözleri beni oldukça etkiledi. " Kin ortadan kalkacak.. yepyeni bir dünya... emekle, neşeyle kaynaşmış..."(s.260)

Direnişçilerin her zaman sevdikleri kadar açlıkla da sınandığı gerçeği... Koca kışlar boyunca patates yemek, bazen o patatesi de bulamamak..
Ah şu savaşlar...

Janek ile Zosia nın o masum aşklarına tanık olmak, Sevilmek için hiçbir neden, koşul öne sürmeden...

Romain Gary' nın yani ikinci ismiyle Emile Ajar' ın farklı iki isimle aynı ödülü aldığını da söylemek gerek. Ki her iki ismiyle de yazdıkları aldığı ödülleri ne kadar hak ettiğinin göstergesi.
Yine de canı cehenneme savaşların...
Savaşmadan da yaşanabilecek bir dünya adına, sevgilerle...
220 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Çok gecikmiş bi' inceleme, bi' seslendirmeye girişiyorum. Cesaretimi sürtünen, bana sinen karakterlerden, yazınını giderek sevdiğim, öğrendiğim, öğrendikçe tutkusal bi' yakınlık, korkunç bi' samimiyet duyduğum yazardan, Romain Gary'den alıyorum.

Onca Yoksulluk Varken, Romain Gary'nin Emile Ajar takma ismiyle yayımlattığı kitaplarından biri. Bu kitabı yaklaşık iki sene önce okumuştum, çok tesadüfi bi' buluşmamız olmuştu, o anı asla unutamam. Çünkü çok beklenmedik şeyler yaşamıştım okurken. Elimdeki versiyonu 1980, Can Yayınları basımı olan bu kitap neredeyse her sayfası kopuk, sararmış; fiziken geçmişin nostaljisinde ama okuyunca hiç de öyle olmadığını anlıyor insan.

Onca Yoksulluk Varken'de Momo adlı bi' çocuğun dünyasında, bakışını "yaşatılan"la değil "yaşadığı"yla aktaran, içi sorularla, fikirlerle dolu büyümüş de küçülmüş bi' çocuğun dünyasına iniyoruz. Büyümüş de küçülmüş deyimi, kendine has ince bi' ukalalık taşıyor, inanın Momo hiç öyle değil. Hiç. Yoksulluk içinde yaşamaya çalışan değil yaşayan bi'ri o, çok sevgili bi' insan. Deneysel davranışları, düşünceleri Madam Rosa'yla, Mösyö Hamil'le hareket halinde, döneniyor. O görmüş geçirmişçesine fikirlerini, duyduğundan söylemiyor Momo, hissettiği anda-derince bize aktarıyor. Ve bizi sarıyor. Momosal dünya küçük bakışlı ama derin görüşlü. Bi' çocuk ne yaşar da dünya kadar şeyi hisseder?

Bazı kitapların çok ilginç bi' şekilde kolları ve gözleri vardır ve o gözler okurken size baktığında hissedersiniz. Kitaba ara verdiğinizde kendi rutininizdeyken hissettiğiniz, o etki, bir şeylerin sizi sarmasıyla(kolların) farkına varırsınız. Bu da değişik bi' bağ yaratır. Onca Yoksulluk Varken'in bakışları beni çok rahatsız ettiği için kısa sürede bitirmiştim. Ama, o kollardan hiçbir zaman kurtulamadım. Sevgi kuşkusuz derin duygu ama belirli bi' damgası var, ben bu kitaba sevgi duyamayacak kadar bağlıyım, belirsizliğin, sorgunun, samimiyetin en özel halini yaşamıştım. Tabii bunun ardından Romain Gary'i tanıdım.

Buket Uzuner'in yazdığı "Balık İzlerinin Sesi" yaşamış etkileyici bazı insanların hayatlarını birer karakter olarak, yarı gerçek yarı kurgu halinde ele almış bi' kitap. Ordan Uzuner'in aklımda kalan bi' sözü var; Romain Gary "mış gibi" ustasıdır, diyordu. Bu cümle aslında okuduğum her Gary kitabında bana kendini hissettiriyor; ancak "mış gibi"yi iyi bilen bi' insan böylesine samimi olabilir! "Mış gibi" herkesin yaşamak noktasında bazen kendi ayaklarıyla yürüdüğü, bazen itildiği bazen teselli bulduğu çokyüzlü bi' dünya. Onca Yoksulluk Varken'in sarıcılığı "mış gibi"sizliğinden geliyor. Her şeyiyle, her fikriyle, kıyıdaki içsesi, sayfalarca diyaloğu, tokatları ve köpek gözlü ölümleriyle o kadar gerçek ki! Sıklıkla sapıyorum, çünkü Gary beni çıkmazlarımdan biri.

Onca Yoksulluk Varken, fakirlikten dem vurmuyor, aksine yokluğun en "var" halini marjinal bi' ruhtan, Momo'dan, anlatıyor. Hüznü kitabın yuvası yapmıyor, çeşitli olayları yansıtarak pek çok duygu kırılması yaşatıyor okura. Hayaller içinde geçmiyor aksine, çok gerçek, yaşanan evlerin içinden bakıyor. Kurguda yukarıdan bakış yok, kurguda yukarısı yok. Kurgu sizin yanınıza oturuyor, sonra karakterler, olaylar yavaşça size sarılıyor.

Elbette tüm bu kurgusal yakınlaşma dille tamamlanıyor. Gary benim tanıdığım en samimi yazar. Okumuş olduğum ve diğer kitaplarıyla da farkına vardığım kadarıyla iç-gören kalemi öylesine sivri, kendine has ki...
Hava sıcak, ama bu kitap daha sıcak! Yakıcı olmayan, özlemli dost bi' sıcaklıkta.

Tavsiyemdir, üşüdüğünüzde Onca Yoksulluk Varken'i okuyun.


"— Yahudi barınağım orası, Momo.
— Eh peki, iyi öyleyse.
— Anlıyor musun?
— Hayır, ama yok zararı, alışığım.
— Korktuğum zaman gider oraya gizlenirim.
— Neden korktuğunuz zaman Madam Rosa?
— Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez Momo.
Hiç unutmadım bunu, bugüne dek duyduğum en doğru şeydir çünkü." (sy.47)
512 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Romain Gary'nin ilk Goncourt ödülünü aldığı ve benim bir başyapıt olarak nitelendirebildiğim muhteşem kitabı.

Kitapta, esas olarak Morel isimli bir kişinin, ikinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda, Fillerin öldürülmesini önlemek için Fransız Ekvator Afrikasında verdiği mücadele anlatılıyor. Ama tabiiki anlatılanlar sadece fillerle sınırlı kalmıyor. Finlandiya ormanlarından, balinalara kadar, mayıs böceklerinden Almanya'daki köpeklere kadar, gergedanlardan kuşlara kadar tüm doğanın korunmasının insanlık için ne kadar önemli olduğu çeşitli örneklerle de vurgulanıyor.

Ayrıca, o dönemdeki sömürgecilik Afrika'sının siyasi,sosyal,ekonomik,çevresel, doğal kaynaklar ve insanların düşünce yapısı hakkında geniş bir şekilde bilgi de veriliyor.

Özellikle, Morel karakterinin verdiği insanlık dersleri bence kitabın asıl amacını oluşturmaktadır. Doğayı korumak amacıyla verdiği bu mücadelede kendisine samimi olarak destek verenler olduğu gibi, bu mücadeleyi çeşitli amaçlarla kullanmak isteyen kişi ve gruplar da vardır. Hatta bunlar daha da fazladır. Ama bu durum, Morel'i yıldırmamış,umudunu kaybettirmemiştir. En zorda kaldığı durumlarda bile karşısındakilere insan olabilmelerinin şartları hakkında adeta dersler vermesi, kendisini, inandığı şeye ne kadar adadığını bize göstermektedir.

Kitabı, ben mutlaka okunması gereken bir kitap olarak değerlendiriyor ve incelememi, Morel'in söylediği gibi 'keşke bir gün insanlar için ''erdem ilacı'' bulunsa da insanların bu ilacı içmesi sağlansa' dileğimle bitiriyorum.
197 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Çok sevdiği eski eşi Jean Seberg'in,şüpheli bir şekilde intiharından kısa bir süre sonra, 1980 yılında, kendisi de intihar eden yazar Romain Gary'nin, Emile Ajar adıyla yazdığı muhteşem bir eser.Kitapta, Müslüman bir fahişe çocuğu olan Momo nun, kendisini büyüten ve aynı zamanda eski bir fahişe olan, Yahudi Madam Rose ile birlikteliğindeki ,4 -14 yaş arası çocukluk dönemi anlatılıyor. Olayları tamamen Momo nun kendi ağzından anlatımıyla okuyoruz.O dönemde Fransa da fahişelerin çocuk sahibi olmaları yasak olduğundan,alınan önlemlere rağmen yinede doğmuş olan çocukların, gizli olarak,tamamen sahte evraklarla bu tür bakıcılık yapan kadınların işlettiği evlerde büyütüldüğünü öğreniyoruz.Kendini bildiğinden beri Madam Rose'dan başka birini aile olarak görmeyen Momo'nun 6 yaşına geldiğinde, madamın aslında kendisine parayla bakan biri olduğunu öğrenmesiyle o çocuk ruhu büyük bir yara alıyor ve biz, ondan sonraki, yürek burkan,insanın içini parçalayan,dağlayan,gözlerini nemlendiren,o yaştaki bir çocuğun yaşamaması gereken olayları içeren hikayesini okuyoruz.Çok akıllı ve iyi niyetli olan Momo,okula da gidemediği için,bütün öğrendiklerini, bir müslüman olan bunamanın eşiğindeki ihtiyar Mösyö Hamil 'in anlattıklarından sağlamaktadır.Evdeki zorluklar,Madam Rose'un gittikçe yaşlanması ve hastalanması,yoksulluk,yalnızlık,o yaştaki çocuğun bilemeyeceği şeyler,etraftaki bir çok tehlikeler,Momo' nun hayatını gün geçtikçe zorlaştırmakta,büyüklerin bile katlanamayacağı olayların içinde mücadele etmesine sebep olmaktadır.Bu mücadele de Momo ya,etraflarında oturan ama Fransa nın dışladığı kesim olan yabancılardan ve bir travestiden oluşan komşuları destek olmaktadır.
Bana göre yazar bu kitabında bir çok sosyal mesajlar vermektedir.Bunlardan bazıları:
Fahişelerin çocuk sahibi olmasını yasaklayan yasanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri,kürtajın yasak oluşunun,ötenazi hakkının olmayışının yarattığı sorunlar,Fransız halkının düşündüğünün aksine bütün yabancıların kötü olmadıkları,travestilerin ve fahişelerin de birer iyilik meleği olabilecekleri.......vs diye sıralanabilir.
Kitap o kadar akıcı ve sade bir dille yazılmış ki sanki uçarcasına okunuyor. Bun da çevirmenin de çok büyük payının olduğuna inanıyorum.
1975 yılında Fransa'nın en büyük edebiyat ödülü olan Goncourt ödülüne layık görülmüş bir kitap.Tabiiki Emile Ajar ismiyle yayınlandığından,bu ödülün Romain Gary'e kuralların aksine ikinci defa verildiğinin farkına varılmamıştır.(ilk ödül ''Cennetin Kökleri''isimli kitabına 1956 yılında verilmişti). Ancak Gary intihar ettiğinde yazdığı notta dalga geçercesine bu durumu açıklayınca bir skandal olarak tarihe geçmiştir. Ama bence iyi ki de böyle olmuş.Çünkü kitap her türlü ödülü hak ediyor.
Bu kitap ve yazarı hakkında daha çok şeyler yazılabilir ama,bence en iyisi kitabı okumak diyorum.Çünkü ancak o zaman neden bu kadar övgüyü hak ettiği anlaşılır.
Son cümle olarak, mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir kitap diyorum ve tavsiye ediyorum.
150 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
“ Küçüklere yasak edilen, bir de yasak edilmeyen bütün öbür şeyleri düşününce adamın bayağı gülesi geliyor.”

Yaşam : Uzun ince bir yol. Engebelerle dolu.
Bu yolun adeta enkaz çukuruna düşmüş hayatların romanını okuyoruz. Orospular ve orospu çocuklarının hikayesini... Dilimizde en çok kullandığımız küfürlerden biri bu : Orospu çocuğu. Peki ya orospu çocuğu olmak? Orospu olmak? Pezevenk olmak?

Hayat her şeyi yaşayacak kadar uzun değil fakat yaşanmış şeyleri başkalarından görerek veya okuyarak öğrenebiliyoruz. Sanırım bu da kitapların en güzel yanı.

10-14 yaşındaki bir orospu çocuğunun ağzından anlatılıyor hikaye. Çocuğun da birçok kez dediği gibi asla çocuk olamıyor o. Her zaman olması gerekenden daha fazla şey yüklüyor hayat omuzlarına ,yeri geliyor bakıcılık yapıyor, yeri geliyor hırsızlık, yeri geliyor gülünç bir şekilde giydirdiği şemsiyesiyle oynuyor, dünyayı bir film karesi gibi geriye sardığını hayal ediyor bazen, en büyük hayali de bu oluyor. Mutlu olmayı düşünmüyor bile.
O kadar acı içerisinde nasıl hayata devam ettiğini anlattığında gözleri yaşlı dinliyorlar onu. Orospu çocuğuysa gayet soğukkanlı bir şekilde bunu “yaşam”olduğunu kabul ediyor.

Yaşam , rastgele bir kura değildir. Bir seçimdir. Seçimler yeni seçenekleri doğurur ve her yeni seçenek de ardından kaosu getirir. En iyi yaşam da bile vardır bu. Yaşamın daha iyi veya daha kötü olması ancak yaşayanın standartlarında geçerlidir. Diğer yaşayışları görmediğimiz instagram , facebook veya twitter gibi sosyal böbürlenme ağlarımız olmasaydı bence çok daha mutlu olurduk. Gerçek mutluluklara ve mutsuzluklara sahip olurdurduk. Tıpkı bu orospu çocuğu gibi...

İnsanın gülesi de gelmiyor değil hani. Çocukların +18 film izlemesi yasaktır, küfür etmesi ayıp karşılanır, hırsızlık yapması durumunda içeri atılır, kimsesizse bir yurda verilir daha fazla kimsesiz , daha az özgür olsun diye. Ama sokaklarda aç gezen bir çocuk o kadar da önemli değildir ya da üstü başı yırtıksa. Gözlerini daha güzel görünen bir tarafa çevirir ve yaşamaya devam edersin. Yaşamdır çünkü bu, oluru bu kadardır.

Orospu çocuğu kelimesini fazlaca kullandım. Çünkü gözlere biraz çarpsın, kelimesine bile dayanamayan bizler için gerçekten öyle olmanın nasıl bir şey olabileceği biraz hissedilsin diye. Bu yazdıklarım bir inceleme olmaktan çok uzak. Eğer gerçek bir inceleme yazsaydım ,kitapta yer alan oldukça önemli ötenazi, din , çocuk gelişimi ve toplumsal roller konularına değinmek zorunda kalıp sayfalarca yazı çıkarmam gerekecek ve bunları da kimseye okutamayacaktım. Eğer buraya kadar incelemeyi okuduysan ve kitabı okumuş ya da okuyacak bir okursan , bu konuları detaylıca konuşabiliriz.
Son olarak :
Orospu çocuğu olunmaz, doğulur!
512 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Morel Afrika henüz bağımsız değilken (Şimdi de değil) Nazi kamplarında yaşadığı bir olayla fillere sempati duymaya başlar. Asıl etkileyici olanı Mayıs böcekleri hikâyesidir (çok fazla içerik paylaşmamak adına okuyacak olanlara kalsın)

Bir insan içinde doğaya, hayvanlara ne kadar yer verebilir bu tartışılır elbet. Tartışılmayacak tek şey ise Morel'in, özgürlüğün simgesi olarak gördüğü filleri korumak için harcadığı çabalardır. Spor olsun diye, dişleri için, derileri için öldürülen filler ve diğerleri.
Aslanlar zebralar gergedanlar.
Doğa için kendi canından vazgeçmiştir.

Romain Gary' nin, Goncourt ödülünü aldığı ilk kitap. Kitap içinde, insanın çöküşü, kötü oluşları, ideolojilerden yoksun oluşları, Gary' nin hem gülümseten hem de düşündürüp hüzünlendiren tasvirleriyle aktarılmış. Filleri korumak için harcadığı çaba, bütün dünyada en çok konuşulan haberlerden biri olmuştur. Kimileri Morel'in batının ajanı, kimileri parayla çalışan biri olduğunu söyler durur her yerde. Yılmalı mı Morel?

Morel düşünülenin aksine umuda ve iyimserliğe körü körüne bağlı olan bir adamdır. İnsanlara bakış açısı Oğuz Atay' ı çağrıştırsa da fillere duyduğu sevgi, insanı sevmek için çaba harcamasına gerek bırakmayacaktır. Filler umuttur. " Umutsuzluk bize yasak" demiştir Gary ya da Ajar. Neredeyse tüm kitaplarında Almanlara değindirmelerde bulunur. Bu kitabının önemli karakterlerinden bazıları da Nazi mağdurudur. Nitekim kendisi de Fransa'nın en büyük nişanını almış bir savaş pilotudur. Nazilere değindirmeden duramaması bundan. " Sadece kendim olmaktan sıkılmıştım" diyerek ikinci bir isimle de de kitaplar yazan ve aynı ödülü jüriye hiç çaktırmadan alan Gary, hak ettiği değeri alamayan güzel kalemlerden biridir.

Kitaba dönecek olursak, Morel'i kendi fikirleri için kullanmak isteyen Afrikalılarda oldukça fazladır, ona katılırlar ama filler umurlarında değildir. Morel' e ne oldu bilinmez ya da söylenmez( sonu ayrı bir düşündürücüdür o yüzden sòylemem iyi olmaz(:)
Ancak onun için canını verebilecek Alman Minna kızı da unutmamak gerek. Kitap bittikten sonra hemen bir fil belgeseli açıp izleyeceğinizi düşünüyorum ve fillerin artık gözünüzde o eski filler olmadıklarını göreceksiniz.
Filler güzeldir, özgürlüğün simgesidir, bütün hayvanlar özgür olmalı ve onların da doğanın bir parçası olduğu unutulmamalıdır.
Ayrıca buraya Morel deki inanılmaz fil sevgisinin temellerinin oluştuğu küçük bir hikaye eklenmiştir. (216. Sayfa)

UNUTULMAYACAK HANESİ

Morel'in Nazi kampında tanıdığı Robert, beraber zulme uğradığı kampdaşlarının moralini düzeltmek için hayali bir kadın yaratır. Onun ellerini öper, kulağına bir şeyler fısıldar ve arkadaşlarına bu saatten sonra odalarında bir kadının olduğunu, bundan sonra herkesin ona göre hareket etmesini, etrafını temiz tutmasını öğütler. Kampdaş ve zulümdaşları o kadar benimserler ki bu fikri, kimi çiçek toplar, kimi temizlik yapar kimi hayali matmazele saygısızlık yaptı diye adam dövmeye, kimin Matmazel giyinene kadar, onu sapık gözlerden korusun diye battaniye tutmaya başlar.
Herkesin morali oldukça yükselmiştir,
Zulmün altında olsalar bile hayali kadın hepsi için bir umut olmuştur.
Bunu fark eden bir SS subayı Robert' a kadını teslim etmesini söyler, aksi kurşuna dizilmesine neden olacaktır.
Kamp komutanı kadını almaya geldiğinde Robert kadını teslim etmeyeceğini söyler...
Gerisi hücre cezası ve işkencedir ama Matmazel teslim edilmemiştir :).
Bir metreye bir buçuk metre bir hücre.
Hücrede dayanamayacak hale geldiğinde Afrika'daki, özgürlüğün sembolü fil sürülerini düşünür ve bu şekilde dayanıp tekrar kampdaşlarının yanına zulüm ocağına getirilir. Döner... bitik ve ölgündür ama mutludur... bundan sonra onları ayakta tutacak olan Özgür fil sürüleridir.
İşte Morel' ın de o dönemde bulunduğu kampta fil sevgisinin nereden geldiğini merak edenler için 216. Sayfadan bir hikaye ve hikaye şahsımca özetlenmiştir, kitaptaki orjinal hikaye çok daha etkileyici anlatılmıştır....
Oldukça uzadı affola,
Hayvanların da bizler gibi bir canlı olduğunu, ağaçların, kısacası doğanın hepimizin olduğunu fark edebilmemiz ve o yònlü davranabilmemiz umuduyla,
Bizim dışımızdaki canlılar da en az bizim kadar yaşama hakkına sahiptir..
Sevgilerle....
Kesinlikle okunmalı!
512 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Kapı kapı imza toplamaya çalışan bir adam, bir Fransız üstelik, Fransız sömürgesi altında olan Afrika'da. 'Filler öldürülmesin!' diyor. Köpekler öldürülmesin! Balinalar öldürülmesin! Mayıs böcekleri.. Yani doğa, tüm çerçeve oluyor. Esas öz... 'İnsanlar açlıktan kırılırken canı cehenneme fillerin. Köle ticareti ile insanlık onuru, yerle yeksan edilirken.. Sadece filler (fazla delice!)' Karşı gelenlerin tepkisi bu şekilde. Hantal kocaman, geniş cüsseleriyle 'özgürlük bileti' diye bağırıyor, başkarakter Morel. Alnında biriken ter damlalarına aldırmadan amacına yoğunlaşmış. Evrak çantasında bir dolu dilekçe ve istatistiki veriler var. Kapı kapı dolaşıp imza istiyor. Tüm doğa için. 'Sadece' yok. 'Her şey'.. diyor. İnsanın alnındaki kara izi silmek için insana uzatılan tek kullanımlık bir bilet : 'Doğanın korunması'. İşte bunun için grev, soylu bir eylemdir. "Köpekler bize yetmiyor. Daha büyük, daha hantal bir dostluğa ihtiyacımız var." İnsanın içine dokunan bu sözler, hem mağdur hem sanık durumunda olduğumuzu bir kez daha gösteriyor. Kafes altına alınan tüm canlılar için 'leş kokulu bir lekeye' bulanmış insanlık onurumuzu yeniden sağlamak için mücadeleye çağırıyor, Morel. Ulusların, kimliklerin, kıtaların, dinlerin ötesinde. Can taşıyan herbir canlının kendi doğal alanında yaşaması gerektiğini haykırmak ve mücadele etmek... İnsana rağmen bir mücadele yine de insandan yana umutla..
Savaşı gören birinin 'insanın yaşama mücadelesine', 'doğal mücadelesine' bu denli katkıda bulunması hayranlık uyandırıcı.
Bakmayın 'Morel, Morel' dediğime. Sembolik bir karakter sonuçta. Asıl tehlike alârmını çalan insanlığın köklerine dair tüm izlerin siliniyor olması. Kapitalizm ile birlikte canlı yaşamına duyulması gereken saygının bulunmayışıdır. Ulus mücadelesinin üstünde, ama onu da kapsayan bir değerdir, doğayı savunmak. Kimlik, dil, din, siyasi görüş farklılığı, kıtaların ayrı oluşu.. Tüm bunları kaplayan bir çerçeve oluyor: 'Doğanın korunması'. Her yıl dişleri için öldürülen binlerce fil var. Her yıl kürkleri için öldürülen bir o kadar tavşanlar, köpekler... Her yıl derisi için öldürülen timsahlar, yılanlar...
Yine de insandan yana ümidini kesmiyor yazar, insana karşı insanca bir mücadele sunuyor. Esas derdi bu zaten. Kelimelerle kirletilmeden anlaşılabilmeli mesaj.

Yazarın biyografisi

Adı:
Romain Gary (Emile Ajar)
Tam adı:
Roman Kacew
Unvan:
Goncourt Ödüllü Fransız Yazar
Doğum:
Vilna, Litvanya, 8 Mayıs 1914
Ölüm:
Paris, 2 Aralık 1980
1914, Litvanya doğumlu. On dört yaşında Fransa’ya geldi, hukuk öğrenimi gördü, 1940 yılında ‘Fransa’ya Özgürlük’ ekibine ve savaşa katıldı. Fransa’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki kahramanlarından biriydi, Legion d’honneur nişanına layık görüldü. Yazarlığı yanında diplomatlık yaptı.
 
İlk romanı Polonya’da Bir Kuş Var – Avrupa Eğitimi, dışişleri bakanlığında çalışmaya başlamasıyla aynı zamanda yayınlandı. Onca Yoksulluk Varken‘de olduğu gibi ‘Émile Ajar’ takma adıyla da kitaplar yazdı ve her iki kimliğiyle iki ayrı Goncourt Ödülü sahibi oldu. Eşi ünlü Fransız oyuncu Jean Seberg’in 1979′daki trajik ölümünün ardından 1980’de kendi eliyle hayatına son verdi.
 
Yazarın kaleme aldığı çok sayıda romandan Agora Kitaplığı’nda yayınlananlar şunlardır: Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı (2012), Cennetin Kökleri (2012), Kadının Işığı (2012), Biletiniz Buraya Kadar (2012), Polonya’da Bir Kuş Var – Avrupa Eğitimi (2012), Uçurtmalar (2012) ve Emile Ajar takma adını kullanarak kaleme aldığı Onca Yoksulluk Varken (2009), Yalan-Roman (2011), Koca Tembel (2011) ve Kral Salomon’un Bunalımı (2011).
 

Yazar istatistikleri

  • 132 okur beğendi.
  • 828 okur okudu.
  • 21 okur okuyor.
  • 862 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları