Ruken Kızıler

Ruken Kızıler

ÇevirmenEditör
8.7/10
14.125 Kişi
·
58.178
Okunma
·
0
Beğeni
·
28
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
77 syf.
·Beğendi·10/10
Satranç benim için bir tutku olmuştur her zaman. Çocukluğumdan beri severek oynarım ve bir satranç tahtasının başında saatlerce oturabilirim. Hatta her hamlede fazla düşünmem sebebiyle de çoğu arkadaşım benle pek de bu oyunu oynamak istemez. Ama ne yapayım tavla oynamıyoruz ki bir zar atıp hemen hamlemi yapayım. Bütün olasılıkları düşünmeden bir hamle yapmak her zaman kendimi kötü hissettiriyor. İşte bu yüzden de bir hamleyi yapmak için beş dakika bile düşünebilirim. Hatta bazen mat yapacağım hamleyi bile hemen oynayamam biraz daha bakarım taşlara. İşte bu oyuna bu kadar tutkulu biriyken neden böyle muazzam bir kitabı yıllarca okurum diye bir köşeye atmışım diye kendime sormadan edemedim. Yine de geç de olsa bu kitabı geçenlerde başından sonuna hiç ara vermeden ilgiyle okudum.
Kitaptaki Mirko Czentovic adlı dünya satranç şampiyonu olan bir karakterin okumamış iyi konuşamayan ve anlayamayan bir köylü olması beni hiç şaşırtmadı. Çünkü bu oyun o kadar ilginç ki hangi karakterde birinin iyi olduğu hiç belli olmuyor. Bilirim, hiç matematiğe kafası basmayan arkadaşlarım bu 32 taşlı oyunun başına geçti mi adeta aslan kesiliyordu. Yani bir gün 6 yaşındaki küçük bir çocuğun 40 yaşında doktor olmuş birini yendiğini görünce hiç şaşırmayın derim. Neyse lafı uzatmadan biz bu köylü arkadaşımıza dönerim gene. Bu arkadaşımız, babası ve arkadaşının satranç oyunlarını izleyerek öğrenmiş ve babası çocuğundaki satranç becerisini tesadüfi bir şekilde keşfetmiştir. Bu keşfediş Mirko için bir milat olmuş ve satrançtaki başarı basamaklarını hızla atlamıştır. Kitaptaki ana mekan da bir gemi. Mirko, gemiyle Buenos Aires’e bir satranç turnuvasına katılmak için gidiyor. Birkaç gün içinde gemideki diğer yolcular dünya satranç şampiyonuyla aynı gemide olduklarını öğreniyorlar. Tabi bunu hırslı biri duysa ne yapacağını tahmin edebilirsiniz. Şampiyonla maç yapabilmek için kendini yiyecektir. Gemideki zengin Mc Connor da bu dediğim hırslı kişiler grubuna girdiği için hemen Mikro ile para karşılığı maç yapmak istiyor. Mikro bu teklifi kabul ediyor ne de olsa para kazanacak hem de. Biraz kurarları değiştiriyorlar ve Mikro’nun karşısına sadece Mc Connor oturmuyor. Gemideki satranç severler Micro’nun karşısında bir oluyorlar ama birlikte kafa yormalarına rağmen hiçbir şekilde yenmeye bile yaklaşamıyorlar. Bir oyun sırasında Mikro vezirini yem olarak sunuyor. Tabi karşısındakiler yesek mi veziri yoksa bize tuzak mı kuruyor diye düşünürken veziri yemeye karar veriyorlar. Tam bu sırada arkadan bir ses bu hamleyi yapmamaları gerektiğini söylüyor ve eğer yaparlarsa bu hamleyi Micro’nun nasıl onları mat edeceklerini anlatıyor. En iyi ihtimalle de pata kalabileceklerini söylüyor. Masa başındaki herkes ilgiyle bu adama bakıyor ve tüm kontrolü ona veriyorlar. Maç sonunda gerçekten maç pata kalınca herkes şok geçiriyor. Düşünsenize bir dünya şampiyonuyla pata kalıyorsunuz. Herhalde ben pata kalsam böyle durumda sevincimden ne yapacağımı bilemezdim. Hatta hatırlarım küçüklüğümde abimle ara ara satranç yapardık. Tabi her seferinde abim yaşının daha büyük olmasından ötürü tecrübesi daha fazla olduğundan her zaman yenerdi.
Bir keresinde gene oturduk oynamaya. Uzun bir maç oynadık ve sonunda abimi ilk defa yenince evde dört tur atıp hemen mat ettiğim şekliyle fotoğrafını çekmiştim satranç tahtasının. Hala da durur o çektiğim fotoğraf. Yani o odada o pata kalmış maçı izleyenlerin neden o kadar şok geçirdiklerini gayet iyi anlayabiliyorum. Neyse işte odadakiler bu gizemli adamın tekrar maç yapmasını istiyorlar şampiyonla. Ama kendisi reddediyor. Kitapta birinci tekil şahısla konuşan kişi bu adamın yanına gidiyor ikna etmek için. Çok özet gibi olduğu için hemen bu adamın hayatına geçeyim. Adamın ismi Dr.B. Zamanında Hitler’in Viyana’yı işgali sırasında apor topar tutuklanır ve bir odaya kapatılır. Odada kendisinden başka kimse yoktur. Yapabileceği bir aktivite de yoktur. Günlerce Dr.B.’yi tutarlar burada. Bir düşünsenize hiç kimse yok yanınızda ve yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Can sıkıntısından patlarsınız herhalde. İşte bu yöntem bana göre eziyetlerin en kötüsüdür. Size 1984 kitabındaki acı veren alete sokup size acı yükleseler bu eziyetin yanında bu acı hiçbir şeye benzemez. Bir süre sonra delirme evreleri bile gösterebilirsiniz yalnız başınıza kaldığınız odada. DR.B. de sorgularda tam olarak neyi itiraf edeceğini bilmediğinden de asla serbest bırakılmaz. Sorgulamalarından birinde odada tek başına kaldığında masanın üzerinde bir kitap görür. Bir anda bu kitabı almak için büyük bir arzuya girer. Yakalanma pahasına bu kitabı hemen alır pantolonunun içine sokar. Odasına tekrar götürülüp yalnız bırakıldığında da hemen açar kitabı. Bir farkeder ki satranç üzerine yazılmış bir kitap. İçinde satranç üzerine derecesi olan ünlü satranç ustalarının maçlarının hamleleri yazılmıştır. Dr.B. günlerce bu hamleleri ezberler. Kafasında canlandırır tüm maçları. Yorganının kareli olması sebebiyle de ekmek kırıntılarıyla da yorganının üstünde oynamaya çalışır. Bir süre sonra kitap kendisine yetersiz gelmeye başlar. Artık her türlü hamleyi ezberlemiş durumdadır. Sonunda kendi kendisiyle maçlar yapmaya karar verir. Tabi kitapta da anlatıldığı üzere bu imkansız bir şey. Ben bir defa kendi kendime oynayayım demiştim. Gerçekten de çıkılmaz bir paradoksun içine giriyorsun. Çünkü her iki tarafı da sen oynuyorsun ve her ikisi de karşının ne yapacağını biliyor. İşte bu yüzden satrançta kendi kendine oynamak imkansız gibi bir şeydir.
Bu kitapta şunu fark ettim ki insan çaresizken her şeyi yapabilir. Bir düşünsenize Dr.B. kimseyle tek bir maç oynamadan satranç dehası olup çıkıyor çaresizliğinden. Eline bir matematik kitabı versen kim bilir neler yapardı? Biraz katı bir yöntem olacak ama bu yöntem sayesinde ülkeleri kalkındırıp insanlara çeki düzen verdirilebiliriz. Ne bileyim iradesizliği yüzünden zayıflayamayan şişman bir insanı kapatacan böyle bir odaya. Önüne de hangi alanda gelişmesini istiyorsan onla ilgili bir kitap koyacaksın. Tabi kitabı da bir ay geç verip can sıkıntısından patlamasına vesile olacaksın. Vallahaki bir yıl sonra bu insanı o odadan bir konuda aşırı yetenekli ve zayıflamış bir şekilde çıkartırsın. Ne kadar gaddarca bir yöntem olsa
da sonuç odaklı düşünecek olursak baya başarılı bir yöntem. Hatta insanlara bu eziyeti hizmet olarak sunan bir şirket kursan kesinlikle başvuran bir sürü insan çıkar. Yeni method bir üniversite eğitimi olarak da düşünebiliriz.
Neyse lafı uzatmadan Dr.B. maçı yapmaya karar veriyor. İlk maç Micro yenileceğini anlayınca tüm satranç tahtasındaki taşları dağıtıp ikinci bir maç teklif ediyor. İkinci maçta her iki taraf da çirkefleşmeye başlıyor. Micro Dr.B.’nin sabırsız olduğunu anladığı için her hamlesini son saniyeye kadar bekletiyor. Dr.B. sinirden masaya ayağıyla oynatmaya başlar. Mikro da bunu yapmaması gerektiğini söyler falan filan. Eğer ki satranca gönül vermiş biri değilseniz bu iki koca adamın böyle çocuksu hareketlerini garipseyebilirsiniz. Kendimden bilirim satranç oynarken karşımdaki arkadaşım bile olsa o sırada rakibim olduğu için düşman olarak görebilirim. Hatta bir oyunda ben de istersem çirkefleşebilirim. Hatırlarım lisedeyken okuldaki satranç turnuvasına katılmıştım. Tanıdığım biriyle maç yapıyordum. Sanırsam çeyrek final maçıydı. Arkadaş hamlelerinden sonra hep ayağa kalkar ve sınıfta gezerdi. Böyle gezdiği bir vakit vezirimle bir hamle yaptım. Yaptığım hamle o kadar saçma bir hamleydi ki arkadaşım tek bir hamleyle vezirimi alabilecekti. Tabi bunu hemen farkedip veziri geri yerine koydum, arkadaşım bunu gördü ve hemen itiraz etti. Ben de karşı çıktım. Ne de olsa okulda bir maç yapıyorduk ve hamle mi daha tam yapmamıştım bile. Yani göz yumulsa çok da sıkıntı olmazdı. Benim laflarım üstün çıktı ve veziri orada kurtardım. Tabi arkadaş yeneceğinden çok emin olduğu için de çok üstelememişti. Oyunun sonunda da ben kazanınca da tekrardan vezir olayını açtı. İşi iyice çirkefliğe vurdu. Ben ise o zaman kabul etmeyeceğini yenildiğinde mi aklına geldi gibi laflar etmiş olabilirim. Turnuvayı düzenleyen arkadaş da rakibim olan arkadaşla aralarındaki dostluk biraz iyi olunca tekrardan maç yapmamıza karar verdi ve ikinci maçta da ben ne yazık ki yenildim. Diyeceğim o ki 16 yaşındaki kişiler olarak baya çocukça hareketler yapmıştık seneler önce. Bu yüzden bu kitaptaki iki kişinin satranç oynarken çocuklaşmaları benim hiç de garibime gitmedi.
Kitabın sonunda da Dr.B.’nin sinir krizleri tekrardan baş gösterince oyunu bir daha oynamamak üzere bırakır. Zweig’in bu kitabı yazdıktan sonra dünyanın düzelmeyeceğini düşünüp 1942 yılında intihar etmesi de ayrı bir şekilde dikkate alınmalı. Ah be Zweig 3 yıl daha bekleyeydin Hitler ortadan kalkacaktı zaten ama kısmet buymuş diyelim. Sen gene de yazdığın eserler sayesinde biz okurlar nezdinde yaşıyorsun. Satranç kitabı da bu yazardan okuduğum ilk kitaptı. Önümüzdeki günlerde daha bir sürü kitabını okuyacağımı düşünüyorum. Satranç’ta dil baya akıcıydı. Yaptığı betimlemeleri de beğendim herkese tavsiye ederim.
77 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Ne anladığımı yazacağım. "Sen yorum yapma bir daha." diyecekler okumasın. Kendini beğenmişler ile uğraşamam.
Neyse moruk, yazardan başlayıp kitaba, ardından da karakterlere gidecek olan bir rota tasarladım. Bir yere takılırsanız özelden sorabilirsiniz. Adamın hayatına baktım biraz. Yazar olabilmesi için koşullar uygunmuş doğrusu, villalarda falan oturuyormuş. Yeteneğini de yadırgamamış hiç. Asıl kararı nasıl vermiş olduğunu merak etmedim değil, benim babam pastacı olsaydı ben de pastacı olur muydum? Belki olmayabilirdim ancak pastadan anlayacağım kesin olurdu.
Neyse moruk, ailesi iyiymiş anlayacağımız. Adamın villası bizi germemeli. İkinci şahıs ağzı ile anlatıyor ama kimin anlattığını çözemedim. Olaya, devrin satranç üstadı ile girişiyor, anlatıcı. Bu eleman aslında üstat falan değil diyor. Satranç olmasaymış bir halta yaramazmış. Varlığı falan gereksizmiş dünyada. Zaten ailesi de bebeyi terk etmiş, sağolsunmuş, bir papaz kucaklamış bunu. Papaz da alkolik kankası ile satranç oynayan bir tip. İlahi sabrını güçlendirmek için bu yolu benimsemiş. Zaten bebeyi de o yüzden yanında tutuyormuş. Eleman, yaramaz değil ama ilgisiz bir tip. Ne ile meşgulse kağnı arabasının yavaşlığına denk gelecek bir yavaşlıkta yapmaktaymış. Neyse, bir gün, alkolik kankası ile satranç oynarken papaz, yakınının öldüğünü ve papazından görevini yapmasını iddia eden herifin biri kapıyı çalıyor. Papaz, "Hay Allah." diyor, giyiyor cüppeyi gidiyor. Alkolik lavuk, "Şimdi ne olacak ha?" diye sorgularken, bu bebe tahtada bir taşı oynatıyor. Lavuk şaşırıyor ve bu zümzük ile oyunu oynamaya başlıyor. Papaz geliyor daha sonra, zümzüğün bir işe yarayabileceğini gördüğünde mutlu oluyor adam.
Neyse moruk bebe alıyor başını gidiyor. Önüne geçen satranç beylerini deviriyor. Bu sırada "Siz de satranç mı biliyorsunuz?" havalarına giriyor. İç dünyasında, dış dünyanın insanlarını küçümsemek ile yetinse iyi, "Her şeyi ben bilirim.","Dünyadaki en mühim iş satrançtır." diyerek radikal bir curcuna yaratıyor. "Halbuki satranç bir oyun değil midir?" diye sormuştum kendime, anlıyorum ki moruk, insan kendini ne ile özel hissediyorsa -ve başarı sağlıyorsa tabi-, tabiatta başka bir şeyin olamayacağına, onun haricinde başka şeylerin yaşanamayacağına yönelik inançlar geliştiriyor, duvarlar örüyor. Bu bebe de böyle yapıyor. Normalde oturtup konuşmaya girişsen iki lafın belini doğrultamayacak olan adam, satranç ve satranca ilgisi olan elemanların yanında dünyanın efendisi hallerine sokuluyor. Öykü tam da burada başlıyor moruk. Kaptan, bu adamı dimağına sokmuş bir kere, satranç oynamanın yollarını aramakta. Niyetinin ne olduğunu anlayamadım, zaten garipte geldi. Karşında ilgi duyulan bir usta var ve sen de satrançta orta düzeyde oyunlar yapabilecek bir elemansın, adamı da yerden yere vurmuşsun; "Bu bebenin bir sıfatı bile yok." diye, ne diye belini bükmeye uğraşırsın ki? Açıkçası bebe, satrancın İstanbul'u gibi belirtilse de, o denli de zavallı olarak kabul edilmiş. Olayı anlatan kaptan da, zavallı adamın kendini beğenmişliğini yok etmek istiyor, kendine bunu görev edinmiş. Nasıl yaparım bunu diye düşünürken, kerizin birini buluyor. Kerizde para var ve de hırslı bir tip. Kaptan bu kerizi alıyor, bebenin gözünün dibinde satranç oynamaya girişiyor, ancak, bebe oralı olmuyor, "Sıradanlık kokmaya başladı buralar, şuralarda hava alalım az." diyerek uzaklaşıyor ortamdan. Keriz ayar oluyor duruma, bebenin yanına gidiyor, "Yiyosa gel oynayalım." falan diyor. Bebe, "Menajerim, unvanı bulunmayan insanlar ile oynamama müsaade etmiyor." diyor. Keriz, kerizlik yapıp, para karşılığında eş zamanlı yapılacak bir müsabaka ayarlıyor. Kaptan, "Para en ehemmiyetli mühimmat, nasıl yaparsın bunu?" sorguluyor kerizi, ama keriz, "Profesyonel işadamı, ben olsaydım da onun gibi yapardım." diyerek durumu tatlıya bağlıyor.
Neyse moruk, bunlar tütün odasında toplanıyorlar Bebe, "ben tek siz hepiniz." diyor. Bunlar kırbaçlanmış horozlar gibi ötüşüyorlar. Birbirlerini kışkırtıyorlar. Bebe sukutunu koruyor, sakince de "Siz on dakika düşünün." diyor. Bu topluluk, öyle bir kargaşa halindeki, kimisi bebeyi pataklamak istiyor, kimisi onun usta olduğunu söylüyor. Neyse moruk, oyun başlıyor. Bunlar on dakika düşünüp oynuyorlar, her kafadan ayrı ses, bebe hemen hamle yapıyor. Sıkılgan davranışlarda tavır sergiliyor falan. Berikiler zıvanadan çıkıyor. Bunlar on dakika düşünüp, yeni bir hamle yapacaklar iken, arkadan sessizce aralarına sokulmuş hacının biri, "Öyle oynama, ağına düşersin." diyor. Ardından, kimsenin anlayamayacağı şeyler söyleyerek hacı olduğuna inandırıyor herkesi. Keriz, "Dayı, çok biliyorsan geç oyna." diyor buna, bu, "Yok sen oyna, ben yardımcı olmaya çalışırım." diyor. "Bunlar düşüne dursun, ben şurada az işim kalmıştı onu halledip geleyim." diyen bebe geliyor, taşlardaki değişikliği sezerek hımm mımm diyor.Elemanlar, bebenin bu düşünceli hallerinden memnun oluyorlar doğrusu. "Şimdi işin bitecek." gibisinden laflar çeviriyorlar kendi aralarında hacıya güvenerek. Hacı da, zihninden oyunlar kuruyor, bebenin ne düşünebileceğini düşünüyor. Bebe oynadıktan sonra ise hacı, durumu çözmüş olacak ki, beraberliği getirecek hamleyi söylüyor. Bebe, ne olduğunu anlamadan, "Bir oyun daha?" diyor. Gözler hacıya çevriliyor, hacı, "Yok ben tövbeliyim arkadaşlar." diyor ve gidiyor. Kaptan, "Ee? Ne olacak şimdi ha?" diye soruyor, keriz ise bebenin hacıya yenilmesi için gereken ücreti bebeye ödemeye hazır.
Neyse moruk, o sırada kaptan hacının yanına gitmiş. Hacı ile konuşmaya başlamış. Ben yine okuyor gibiydim o aralar, aklımdan eski sevgilim geçiyordu. Yeni bir manita yapmış, iki hafta sonra ayrılmışlar. "Çok darlıyordu beni." diyordu. Ben de bunları işitirken ne hissedeceğime karar verememiştim. Hacı konuşurken, bu tilkiler dolaşıyordu zihnimde. Hacı, zindana düştüğünde dahil oldum muhabbete. Bunun amcası muhterem bir adammış. Ailecek hürmet ediyorlarmış. Bunlar amcayı gözetirken, bir gün, Nasyonel Sosyalistler evi damı basmışlar. Varını yoğunu almışlar amcanın. Bizim hacıyı da rehin alıp zindana atmışlar. "Ben hacılığa zindanda eriştim." dedi hacı Hz. Yusuf gibi. Alışamamış zindana. "Amcayı savunurken, başımıza gelene bak." diye konuşuyormuş kendi kendine. Bir yandan da bunu sürekli dürtüklüyormuş Nasyonel adamlar. ""Amcan kimdir? Neden amcan?" gibi sorular sorarak sınırlarımı zorluyorlardı." diyor. Neyse, bu henüz hacılığa erişmeden, satranç kitabı ütüyor nasyonel gardiyandan. Kitaba, suratını buruştursa da, "Yapacak bir şey yok." deyip kolları sıvıyor. İyice hatim ediyor kitabı, hafızlık mertebesine erişiyor ama nefsindeki eski çılgınlığını sindiremiyor bir türlü. Ara ara evliya, ara ara deli hallerinde takılıyor. Kendisi de ne olduğunu çözemiyor. Hacının dimağı kıldan ince bir vaziyette salıyorlar, tamam diyorlar, özgürsün. Hacı da gemileri özlüyor, geliyor mekana. Tesadüfen satranç oynayanları görüp, dikizlemeye koyuluyor. Yanlışları görüyor ve etik algısı ile düzeltmeyi görev biliyor.
Açıkçası moruk, hacının durumu bana garip gelmedi değil. Felsefeden ilham aldığı belli. "Hiç olmak." tercihini düşünmeyi düşünürken sıyırmış balatayı.
Neyse moruk, hacı hikayesini anlattıktan sonra, mikrofonu kaptan eline alıyor ve hacı ile bebe arasında oynanacak müsabakaya konsantre topluyor. Bunlar, oynamaya başlıyor. Tıpkı, bebenin, horozlar ile oynadığı gibi, hacı da, bebe ile oynuyor ancak hacı çılgın, normalde bebenin vermesi gereken tepkileri hacı veriyor. Sabırsızlığı boyunu aşıyor. Dönüşüm geçiyor. 'Adam gibi adam.' diyebileceğimiz hacı, avını yakalamak üzere, pusuya yatmış panter gibi. Bebe sakin. On dakikanın onunu da kullanıyor. Millet mızmız, "Bebe çok kasıyor." falan diyorlar. Hacı sinirli, "Oyna artık." diyor. Bebe, "Ancak böyle oynarım." diyor. İki saate yakın oynuyorlar. Herkes beziyor ama kimin kazanacağına dair olan merak odada tutuyor onları. Kıpırdamıyorlar bir yere. En son hacı, bebeyi yeniyor moruk. Hacı, "Olley." falan çektiriyor. Meksika dansına bağlıyorlar oradan. Bebe tepkisiz. "Bir oyun daha?". Hacı, "Olur." diyor. Kaptan, "Hacı, ilaçlarını almadın." diyor lakin hacı umursamıyor. Oyun başlıyor. İkinci oyuna sabrı olmayan gidiyor. Hacı yerinde duramıyor. Bebe, kendinden emin gibi. Kaptan, hacı için endişeleniyor. Keriz, bebenin yenileceğini düşündükçe tatmin oluyor.
Neyse moruk, hacıya haller geliyor daha sonra. Satranç tahtası falan devriliyor. Oyun bozuluyor. Kaptan, hacıyı durdurmaya çalışıyor. Bebe, oyunun bozulduğuna tepkili. Keriz ise, bir şey olsa da bebeye sümsüğü çaksam diye tetikte.
En sonunda moruk, hacı düzeliyor. Kaptan, "Oynama şu mereti bir daha." diyor. Hacı, "Tövbe oynamam." diyerek bitiyor öykü.
77 syf.
·8/10
Psixoanaliz məsələlərini sevən oxucu kimi əvvəlcə, mənə daima maraqlı gələn bir məsələdən başlayım. Bu sualı dəfələrlə zehnimdən keçirmişəm, amma cavablamaq ağlıma gəlməyib. Niyə görə bir çox yazıçı özünün məşhur və çoxluq tərəfindən sevilən əsərindən sonra tez ölüb, ya da intihar edib? Məsələn, "Karamazovlar qardaşları"ndan sonra Dostoyevski az yaşayıb. "Şahmat" novellasından sonra Stefan Svayq intihar edib və s. Araşdırsaq, belə yazıçıların sayı çoxala da bilər.
Düşünürəm ki, hardasa, Nitsşe: "Bütün yazılardan ancaq öz qanınla yazılmış olanı sevirəm. Yazını qanla yaz: qanın ruh olduğunu öyrənəcəksən", deyəndə elə bunu nəzərdə tutub. Təbii ki, subyektiv yanaşmamdır.
Qısası, elə yaz ki, ölüm qədər qüvvətli olsun. Bəlkə "ölümsüzlük" qazanmaq istəyən yazıçı son enerjisini bu cür çıxarıb, özünü fəda edib. Yaxud acılardan qaçış, özünü son dəfə ifadə üçün bu ən gözəl yol olub?
İki böyük yazıçını nümunə göstərməyim boşuna deyil. 1917-ci il Oktyabr inqiliabından sonra alman dilli ölkələrdə eskpresionizm dövrünün yayılması ilə F. Dostoyevskinin populyarlığı Avstriyada daha da artdı. Dostoyevskinin böyük pərəstişkarlarından və yaradıcılığını populyaşdıranlardan biri də yazıçı, şair Stefan Svayq idi. Təqdiqatçılara görə Dostoyevski yaradıcılığı ilə Svayq nəinki əsrlik rus mədəniyyətini, eyni zamanda dövrünü və özünü də dərk edirdi. Svayq M. Qorkiyə məktublarından birində yazırdı ki, ilk dəfə Dostoyevksi yaradıcılığı ilə universitet illəri zamanı tanış olub: "Rusiya yenidən gözlərim qarşısında - Tolstoy və Dostoyevski obrazlarında dayandı; bu gözlənilməz olan yenilik qəflətən məni mənəvi sərxoş edərək yaxaladı. Qarşımda görülməmiş insanlıq və elə dərin hisslər açıldı ki, əvvəllər məni uçurum kimi özünə çəksə də, nə olduğunu anlamamışdım".
1920-ci ildən başlayaraq Ziqmund Freydin məşhur psixoanalizindən təsirlənən Ş.Svayq məhz bu təsir altında ona dünya şöhrəti qazandıran novellalarını çap etdirməyə başlayır. Novellalarda uğur qazandığını görən yazıçı onu sevimli janrına çevirir və yazmağa davam edir.
"Şahmat" novellasını 1938-1941-ci illərdə Braziliyada sürgündə olduğu zamanda qələmə alıb. Ancaq bu dövrə qədər Svayq çox geniş psixoloji təcrübə toplamış, bu təcrübədə ona əvvəlki dövr yaradıcılığında bioqrafiyalar, esselər yazması böyük kömək etmişdir.
"Şahmat" novellasında yazıçı şahmat oyunundan yararlanaraq, müharibə dövründə fərdlərin tab gətirmə və var olmaq mübarizələrinə dair yaşanan dövrü çatdırmağa çalışıb. Novellada müharibə dövründə faşistlər tərəfindən tutulduqdan sonra təcrid olmağa məhkum olunmuş bir obrazla dünya şahmat çempionu olan obrazın şahmat mübarizəsi qələmə alınıb. Əsərin bəlkə də ən əhəmiyyətli xüsusiyyəti xəyali obrazlarla həyatdakı insanlar arasındakı paralelliyidir. Yazıçının kitablarının yandırılaraq vətənindən köçməsinə məcbur edilməsi, kitabda eynisini yaşayan Dr. B. dir. Bəzi araşdırmaçılara görə məhz bu obraz yazıçının öz prototipidir.
Novelladakı xarakterlər haqqında kifayət qədər yazılar yazılıb, şərh edilib. Mən çox uzatmadan novellada ən çox bəyəndiyim və məhz bu məqamı vurğulamaq istədiyimi məsələni qeyd edəcəyəm.
Dörd ay normal həyatından təcrid edilmiş Dk. B. öz-özünə söylədiklərini düşünməkdən ağlını itirmək üzrədir. Artıq hər şeydən ümidini kəsdiyi zaman 27 iyul günü yaşadığı bir hadisə həyatda tutunmasına səbəb olur. Sorğu otağına götürülərkən bu dəfə gözləmə otağında daha çox gözlədilir. Artıq öz yaşadığı otaqda əşyaları incələməyi o qədər yaxşı öyrənib ki, gözləmə otağındakı əşyaları və nəzərinə çarpan hər şeyi incələyir. Bayırda yağan yağış damlalarının paltodan süzülüb axmasını izləyərkən, paltonun cibindəki qabarıqlıq qəhrəmanın hədsiz sevincinə səbəb olur. Qabarıqlığın bir kitab olması düşüncəsi onu elə həyəcanlandırır ki, aylardır dadmadığı ən böyük xoşbəxtlik anını yaşayır. Əsərdə bu situasiya çox gözəl təsvir edilib: "Dizlərim əsməyə başladı: kitab! Dörd aydan çox idi ki, əlimə kitab almırdım. İçərisindəki yan-yana düzülmüş sözləri, sətirləri, vərəqləri görə bilmək, oradan tamam başqa, yeni, yad, yayındırıcı fikirləri oxumaq, izləmək, beyinə doldurmaq kimi adi bir təsəvvürdə nəsə həm coşdurucu, həm də keyi- dici bir şey vardı"(səh.45). Dk. B.nin hər təhlükəni gözə alaraq kitabı oğurlamaq cəhdi burda oxucuya hansı əsəri xatırladır?
Beləliklə, bu kitab xarakterin artıq yavaşlayan zehni fəaliyyətinin xilaskarına çevrilir. Hər insanın ehtiyacı fərqlidir, kimisi kitaba ehtiyac duyur, kimisi də başqa nəsnələrə.
Əsərlə bağlı 1960-cı il Almaniya istehsalı eyni adlı "Schachnovelle" filmini izlədim. ️Filmdə təbii ki, əsərdən fərqli olan səhnələr də vardı. Bir məqamı qeyd edim, izləmək istəyənlər üçün maraqlı olacaq. Filmin 38-ci dəqiqəsində Dk. B. faşistlərdən qaçmaq üçün tələsik əşyalarını toplamağa başlayanda qəfil hərəkətlə portretlər asılmış divara yaxınlaşır, portretlərdən birini divardan çıxarıb baxır, bu zaman kadrda sol tərəfdə Stefan Svayqın öz protreti də göstərilir. Diqqətimdən qaçmadı. ️‍️
Filmin linkini hər zamankı kimi yerləşdirirəm. https://www.youtube.com/watch?v=bh39vGLZXDw
Xoş mütaliələr və xoş seyrlər!
️P.S. "Şahmat" əsəri və əsasında çəkilmiş film mənə həm də V. Nabokovun "Lujinin müdafiəsi" əsərini xatırlatdı. Kitabı oxumamışam, filmini izləmişəm.
77 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
"Satranç her şeyden önce bir mücadeledir"
Emanuel LASKER


KALE

Bir taşra rahibinin on iki yaşında babasının ölümüyle çaresiz kalan Mirko Czentovic’i yanına alması ile başlıyor hikayemiz. Stefan Zweig bütün romanlarında olduğu gibi Satranç’ta da ustaca bir biyografik anlatım gerçekleştirerek, Mirko’yu odanın duvarında oynayan bir sinema filminin kahramanı gibi canlandırmayı başarır.

PİYON

Mirko asla yaşıtlarına benzemeyen bir çocuktur. Cümle kurmakta zorlanan, hesap yapmak için parmaklarını kullanmaktan öteye geçememiş bir zekaya sahiptir. Yazarın tanımı ile;

“Mirko, kendisine belki yüz keç açıklanmış olan harflere boş gözlerle bakmayı sürdürmüştü; çok ağır çalışan beyni, en basit ders konularını dahi içinde tutabilecek güçten yoksundu.”

Bu ağır işleyen beynin bilinmedik bir özelliği ise, sonradan çıkacaktır su yüzeyine. Rahip ile hemen her akşam satranç oynayan Jandarma’nın dizlerinin dibine sokulup, saatlerce bu oyunu izliyordu.

FİL

Yine böyle bir gece, Rahibin işinin çıkması sebebiyle yerini Mirko alır. Gündelik hayatta ağır aksak işleyen beyni, satrançta ise usta bir matematikçi gibi işliyordu. Bu özelliği ile ünü, yaşadıkları kasabayı da aşarak onu dünya şampiyonluğuna taşımıştır.

AT

Asıl hikayemiz ise; New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan gemide yaşanmaktadır. Etrafı ile hiç diyalog kurmayan, çevresine küçümseyen gözler ile bakan ve yalnızca parayı düşünen Mikro’nun karşısına, uzun bir süre Nazilerin psikolojik baskısına maruz kalmış Avusturya’lı bir avut olan Dr.B. çıkmıştır.

VEZİR

Gestaponun sıra dışı konuşturma tekniklerini denedikleri Dr.B., kaldığı otel odasında yalnızlığın ve her gün aynı eşyaları görmenin dayanılmazlığı ile karşı karşıya bırakılmıştır. Arada sıra ise sorguya götürülerek, uyguladıkları bu baskı yöntemiyle konuşturulmaya çalışılıyordu. Yine böyle bir sorgu öncesi sırasını beklerken, vestiyerde duran bir alman subayının pardesüsünün cebinde fark ettiği kitabı gizlice yürütür. Ne var ki, odasına döndüğünde ve kitabın sayfalarını çevirdiğinde büyük hayal kırıklığı yaşar. Çünkü kitap, büyük ustaların Satranç hamlelerini anlatmaktadır.

Elinden birşey gelmiyordur. Tek çare, elindeki kitap ile yetinmek olacaktır. Ve öyle yaparak kitabın sayfalarında, zaman içerisinde kaybolur. Kitapta yer alan bütün hamleleri beyninin en ucra köşelerine kadar hapseder.

“Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.. Duracak, görecek, hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla…”

ŞAH

“Dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.”

Dr.B. bu baskıyı daha fazla kaldıramaz ve gözlerini açtığında bir hastane odasında bulur kendisini. Satranç hamleleri ile zihnini öyle meşgul etmiştir ki, artık kendi kendine saatlerce satranç oynamaya başlamıştır. Öyle ki; “Siyah Ben olarak yaptığım her hamlenin ardından, hararetle Beyaz Ben’in ne yapacağını bekliyordum. İlk Ben’den her biri, öteki bir yanlış yaptığında bir zafer sevinci yaşıyor, ama bununla eş zamanlı olarak da kendi beceriksizliğinden ötürü öfkeye kapılıyordu” diye tanımlıyordu, bu kısır döngüyü.

Dr.B. ile Mirko ister istemez karşı karşıya gelir. Tek oyun olarak masaya oturduğunu söyleyen Dr.B., bu oyunu kazanarak dünya şampiyonu Mikro’ya mağlubiyeti tattırır. Fakat, oyun süresince, geçmişten gelen baskı ister istemez Dr.B.yi esir almıştır. Bunu fark eden Mirko, ikinci bir oyun teklifinde bulunur. Doktorunun “asla satranç oynama, uzak dur” telkinlerini kulak arkası eden Dr.B. 64 kareye bakarken, adeta hipnoz olmuş gibiydi ve Mikro’nun teklifini bir kez daha kabul eder.

Oyun başlar... Karşılıklı hamleler ve derken Mikro kendisine ayrılan hamle süresi olan 10 dakikayı sonuna kadar kullanarak, Dr.B.nin geçmişte ruhunda oluşan yıpranmanın, onu esir almasını sağlıyordu. Oyunun ortalarına geldiğinde ise, Dr.B. artık kendisini kaybetmiş, anlamsız anlamsız hareketler sergileyerek, otel odasında yakalandığı o büyük krize doğru hızla ilerliyordu. Tam bu esada imdadına, Avusturyalı vatandaşı yetişir ve onun dikkatini çekmeyi başarır. Bunun üzerine, Dr.B. birden ayağa kalkar ve oyunu yarıda bırakır.

M A T

Zweig’in bir önceki kitabını anlatırken insan psikolojisi ve biyografi konusunda nasıl usta olduğuna değinmiştim. Ölümünden önce tamamladığı bu kitap, belki de yazarın bu alanda zirve bir eseridir.

Okumak isteyenler için, kaçırılmayacak bir eser.
Bana ise, bu eserden son bir cümle ile nokta koymak düşüyor.

“Bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar.”

Erkan ERGÜL
77 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Satranç Amerika'dan Arjantin'e yapılan uzun gemi yolculuğu sırasında oynanan bir dizi satranç maçının öyküsü. Maçlar kültürsüz, bilgisiz, iletişim kuramayan, yaratıcılıktan uzak, soğuk ama satranç oynamayı iyi bilen akıllı bir şampiyonla gemideki satranç sever yolcular arasında yapılıyor. Oynayanlar arasında parasıyla bu zevki tatmak isteyen ama kaybetmeye dayanamayan da var, maçı bu garip satranç dehasını daha yakından tanımak için fırsat bilen de. Ama bu uzun öykünün merkezindeki maçlar, şampiyon Czentovic ile Dr. B arasındakiler.
Dr. B'nin nasıl satranç oynamayı öğrendiğini, nasıl bu gemiye bindiğini, maçları kimin kazanacağını, her bir hamlede odanın içinde neler yaşandığını, oyuncu seyirci herkesin nasıl hislerle hareket ettiğini okurken kendinizi o gemi salonunda buluyorsunuz. Klişe gibi ama gerçekten o havayı solumaya başlıyorsunuz. Yazar ince ince karakterlerin psikolojilerini öyle işliyor ki siz de hissediyorsunuz. Öykü bir sayfadan diğerine nabız atışı gibi ritmik ve ahenkli akıyor. Yalnız bu nabız giderek hızlanan bir nabız. Sayfalar ilerledikçe sizin de nabzınız hızlanıyor, giderek geriliyor, meraklanıyor, gelenleri görüyor ve daha da hızlı devam ediyorsunuz.
Bu uzun öyküyü bu denli meşhur kılansa sadece yukarıda saydığım harika özellikleri değil. Bu novella Stefan Zweig'ın 1942 yılındaki intiharından önce yazdığı son eser. Birçokları bu hikayenin onun ölüme gidişini, bu kararının arkasındaki dinamikleri anlattığını düşünüyor. Yazarın hayat hikayesi biraz araştırıldığında böyle düşünmemek zor.
1881 yılında Viyana'da zengin ve saygın bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Zweig iyi eğitim almış, üst sınıf içinde steril bir hayat yaşamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında vatanseverlik ve insancıllığının getirdiği pasifizm arasında kalır. Zweig tüm Avrupa'da dostlar edinmiş, kendini bir Yahudi veya Avusturyalıdan ziyade Avrupalı ve insan olarak tanımlamıştır. Eline silah almaz ama askeri arşivlerde çalışır. Ancak Hitler'in iktidara gelmesinin ardından eserleri yasaklanır ve baskılar sonucu Avusturya'yı 1934 yılında terk eder. İsviçre, İngiltere, ABD ve Brezilya'yı kapsayacak sürgün hayatı başlar. II. Dünya Savaşı ile birlikte Avrupalı, barış yanlısı ve insan Zweig için keder dolu günler yaşanmıştır. Dünyanın kendisinin inanıp savunduğu tüm değerleri çiğnediğini, faşizmin, totaliterizmin her geçen gün yeni felaketlere yol açtığını gördükçe hayat onun için çekilmez bir hal almıştır. Brezilya'da yaşarken Rio de Jenario'daki karnavala katılmak için eşiyle birlikte yola çıkar fakat o sabah Nazilerin savaştaki son başarılarıyla ilgili gazete haberleri dayanma gücünün de son kırıntılarını götürür. Karnavala gitmekten vazgeçerler ve bundan birkaç hafta 22 Şubat 1942 tarihinde eşi Lotta ile birlikte intihar eder.
Satranç da Avrupa'daki mücadelenin ve kendi hislerinin sembollerle bir ifadesidir. Soğuk, cahil, sanattan ve kültürden anlamayan, iletişim kuramayan, kuralcı, çocukluk ve ilk gençliğini akıl geriliğinin tüm belirtilerini göstererek geçirmiş ve bir papazın merhametiyle büyümüş olan Mirko Czentovic, Nazilerin, faşistlerin bir sembolüdür. Her maçını kazanmakta, satrancı sadece kazanmak için oynamaktadır. Karşısında ise satrancı seven bilen ama hepsi bir birinden farklı, biribirini tam anlamayan ama birbirini tamamlayan rakipler bulur. Bu rakiplerden biri olan anlatıcının satranç şampiyonunu Avrupa'dan Amerika'ya giden bir gemide görünceye kadar tanımaması daha sonra da onun hakkında bilgileri bir gazeteden okuması tesadüf değildir. Bu rakipler, Nazilere karşı koyan güçleri sembolize etmektedir. Anlatıcı ya da McConnor kimleri, hangi kesimleri temsil ediyor tam bilemiyorum ama zengin ve kazanmayı seven McConnor'ın ABD'yi temsil ediyor olabileceğini düşünüyorum.
Şampiyonun karşısında çıkan en dişli rakip olan Dr. B ise yazarın duygularına tercüman olmaktadır. Onun gibi iyi bir aileden gelmiştir. Onun gibi Nazilerce kabaca işkence edilmek yerine ince ince yıldırılmıştır. Onun gibi sürgündedir. Rakibi çok iyi tanımakta, neler yapacağını adı gibi bilmektedir. Üstelik doğru hamleler konusunda da şaşmamaktadır. Ancak onun hassas ruhunun başka zayıf tarafları vardır ve bu mücadele ancak Dr. B'yi ölümüne yıpratacaktır. Dr. B'nin maç boyuncaki ve sonundaki ruh hali ölüme yaklaşan Zweig'ın ruh halini anlatmaktadır. Bu elbette faşizmin ve şiddetin karşıdındakilerin hemen hepsinin yaşadığı bir çöküştür.
Satranç, hem kendi içinde müthiş anlatımı ve heyecanıyla okumaya değer bir novella hem de yazarının hayatında tuttuğu önem ve anlattığı dönem itibariyle kıymetli bir eser. Ne kitaptan ne edebiyattan haz edenlerin bile heyecanla okuyacağı (hatta okuduğunu bildiğim) bu kitap, biraz da yazarı ve dönemi düşünülerek okunursa müthiş zevk verecektir, eminim.
77 syf.
·Beğendi·10/10
Dikkat spoiler içerir!
Satranç, Stefan Zweig'in intihar etmeden önceki yazdığı son eseridir. Kişilerin sembolleşmesiyle anlattığı eserinin konusu Satranç Şampiyonu olan Mirko Czentovic ile Dr. B. arasındaki çatışma anlatılmıştır. Mirko Czentovic zekası düşük olan hayal gücü zayıf olan biridir. Sadece satranç oynamasını iyi bilen bu kişiyi babası öldükten sonra bir Papaz onu yanına alır. Ve bir gün onun bu yeteneği keşfeder ve bu çocuk bir anda Dünya'nın tanıdığı biri olur. Artık o dünya şampiyonudur fakat iki kelimeyi doğru düzgün bir araya getiremeyen biridir. New York'tan kalkan ve Buenos Aires'e giden gemide anlatıcımızın Mirko'nun nasıl biri olduğunu merak etmesiyle olaylar başlar. Kendince planlar yaparak bir gün McConnor ile satranç oynarken Mirko onları dikkat etmiştir fakat oyuna bakıp hemen gitmiştir. McConner onun Dünya Satranç Şampiyonu olduğunu öğrenince onunla bir oyun oynamak ister. Ve ona 250 dolar vererek ertesi güne saat ayarlar. Ertesi gün geldiğinde salonda herkes bu oyunu merak etmektedir ve Mirko Czentovic geldiğinde oyun başlar. İlk başta yenilirler. Mirko Czentovic onlara üsten bakmaya başlar. Daha sonra oyun oynarken oyunun tam ortasında biri onların yanlarına gelir ve bir anda her şey değişir. Adam o kadar iyi satranç oynuyordu ki Mirko bile bu adamın kim olduğunu merak etti. Oyun berabere bitince bir sonraki gün tekrardan onunla oyun oynamak ister. Fakat adamı ikna etmek bizim anlatıcımıza düşmektedir. Dr. B. Hitler döneminde yaptığı işlerden dolayı sorguya çekilir. Fakat Gestapo'nun sorgusu kişiyi bir otel odasına kapatarak sadece yatak, leğen, dolap, penceresi olan bir odaya haspetmek. Ve insanlarla görüşmesi yasaktır. Bu yüzden bunalıma giren ve iç dünyasıyla yalnız başına kalan biri olmuştur. Bir gün sorgu odasının orada bir kitap fark eder. Ve kitabı odasına gizlice götürür. Birde bakar ki bu kitap satranç kitabıdır. İlk başta hayal kırıklığına uğrar fakat bu kitap onu yalnızlıktan kurtarır. Bir kaç ay kitabı ezberler. Ama daha sonra her adımı bildiği için bundan da sıkılmaya başlar. Aklına kendisiyle oynamak gelir. "Siyah olan ben Beyaz olan ben"
"Siyah ve beyazı aynı kişi oynarsa, tutarsız bir durum ortaya çıkar, aynı beyin bir yandan bir şeyi bilmek, öte yandan bilmemek durumundadır, beyaz olarak oynarken bir dakika önce siyah olarak istediği ve amaçladığı şeyleri kafasından silip atabilmelidir. Böyle bir ikili düşünme, bilincin tümüyle bölünmesini gerektirir aslında, beyin işlevinin mekanik bir alette olduğu gibi istendiği an açılıp kapanmasını ister; yani satrançta kendine karşı oynamak, kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir."
Bu olayı bir süre daha devam ettirdi. Daha sonra beyni bir anda delirme gibi bir olay ortaya çıkar ve kendi kendine bağırmaya başlarken gardiyan onu fark eder. Ve hastaneye götürülür. Uzun bir süre sonra başka bir insan görmek onu şaşırtır ve sevinmeye başlar. İyileştikten sonra doktor onu tekrardan oraya götürmeyeceğini söyler ve oradan kurtulur. Fakat masada insanlar satranç oynarken kendi zihnindeki satranca benzeyip benzemediğini merak ettiğini ve aslında bunu yapmaması gerektiğini çünkü doktorunun onu uyardığı söyler. Son kez satranç oynamak istediğini, satranca veda edeceğini söyler. O gün gelip çatar ve ikisi satranç oynarken onları bir çok kişi izlemeye başlar. İlk başta Dr.B. yenerken Mirko'nun uzun süre düşünmesine dayanamaz ve kafası karışıp delirmeye başlar. Anlatıcı onun kolunu sıkar ve Dr. B. odayı terk eder.
Aslında burada Dr.B. Stefen Zweig'in kendisini duygusal olarak anlatmasıdır. Hep kendine karşı oynayan kişiliği ikiye bölünen bir karakter olan Dr.B. yok olmaya mahkum edilen bir dünyayı simgeler. İkili kişilik olması Zweig'in savaş olunca ortaya çıkmış durumunu ifade eder. Bir yanda Nazi rejimi yer alırken öte yanda sürgünde var olabilmeyi ilişkin korku ve kuşkuları vardır. Dünyadaki özgür yaşamdan eser kalmayınca Dr.B. de kendini kaybeder ve odayı terk eder. Zafer Czentovic'indir. Stefen Zweig intihar etmesi Brezilya'daki sürgün hayatındaki korku ve kuşkulara dayanamamasından kaynaklanır. Onun vedasıdır.
77 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Satranç kitabını yorumladım : https://youtu.be/WuPCR2yIED8

Bir kitap düşünün, içinde Kafka'nın Dava'sına ait izlerden Trevanian'ın Şibumi'sine kadar izler var. Hatta Zweig'ın kendi kitabı olan Olağanüstü Bir Gece'ye benzediğini düşündüğüm bazı kısımlar da oldu.

Öncelikle psikolojik olarak yukarı-aşağı ayrımı kitapta hissedilen konulardan. Kafka'nın Dava kitabında olduğu gibi aşağı, meraklı ve sinirli bir kesimin yukarı, sakin ve insanı bekletmekten çekinmeyip çıldırtan, gizemli bir liderlik içeren kesimle savaşını hissettim. Czentovic ile Dr. B arasında tabii ki.

Zweig karakterlerinin psikolojilerini o kadar iyi anlatıyor ki bize, buradan karakterlerin nasıl tinsel karşıtlıklar içinde bulunduklarına dair önemli ipuçları çıkartabiliyoruz aslında. Bunlara örnek vermek gerekirse:

Czentovic hayatı boyunca sadece satranca ilgi duymuş mesela. Fakat Dr. B böyle değil, geçmişinde başka işlerle ilgilenmiş ve gizli dosyalar, malvarlıkları üzerine çalışmalar yapmış, satranç onun için sonradan gelen bir şey olmuş.

Czentovic, Dr. B'ye nazaran satrancı bir para malzemesi ve ün aracı olarak görüyor, bu davranış kendisini tamamen rasyonel biri yapıyor ve her şeyin disiplinli, neden-sonuç ilişkilerine dayanan, satrançta bile her seferinde her oyunu ezberle değil de yeni bir oyunmuş gibi düşünen bir kafaya sahip, satranç oynama dürtüsünü distopik ögelerle ya da zorla ona verilen bir ilaç gibi değil de tam tersine kendisine gelen tekliflerle sağlayan biri yapıyor. Fakat Dr. B böyle değil. Dr. B için bu dürtü, hiçliği örtmek için gelen ihtiyaçtan kaynaklı. Küçücük bir mekan içine sıkıştırılmış kasvetli bir odada kendi beyniyle satranç oynayan bu adam Czentovic'in aksine her oyunu ezberine atarak bir satranç tekniği oluşturuyor. Bu yüzden de Dr. B daha saldırıya yönelik bir sisteme sahip. Yani Dava kitabında geçtiği gibi, Dr. B'de, K.'nın sürekli o sistemin kaynağını arama merakı gibi bir ofansiflik sezdim.

Czentovic, yukarı kesimin vermiş olduğu totaliter bir kafaya sahip, kendini tanıma amacından çok kendini daha çok ünleştirmek ve egosunu tatmin etmek için kazanmak istiyor. Dr. B ise satrancı kendisi için kazanmak istiyor, sadece kendi beynine karşı vermiş olduğu savaş için ve kendisini daha da çok tanıyabilmek için.

Bir oyun üzerinden karakter analizleri yönüyle kitabı Şibumi'ye çok benzettim. Orada da Bay Hel, Go oyununun tekniklerine göre hayatını sürdürüyordu.

Satranç aslında sadece bir örnek. Bunun yerine her şeyi koyabiliriz, kendi nefsimizle olan mücadeleyi satranç yerine koyup 4-5 hamle sonrasını takip edebilince ve aynı zamanda da sakin kalmayı, üstüne gidilmemesi gereken konuda gitmemeyi becerebilince bir şeyler oturmuş oluyor insanlar için de. Yani sizin satranç arzunuz sinirlenip de sürekli sıra beklediğiniz vergi dairesi de olabilir, kendi nefsinizin sizi yönelttiği şey de.

*Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.
77 syf.
Satranç, Stefan Zweig'in 71 sayfalık akıcı mı akıcı bir kitabı. Kitapla ilgili incelemelere şöyle bir göz attığımda birbirinden güzel incelemeler var. Ben kendi adıma daha sonra hatırlayabilmek için ipucu (spoiler - tatkaçıran) içeren bir inceleme yazacağım.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitap, New York'tan kalkıp Buenos Aires'e giden bir yolcu vapurundaki olaylardan başlayıp, Dr. B'nin anılarına yolculuğuyla devam ediyor ve yine vapur daki olaylarla son buluyor. Yolcu vapurunda seyahat eden Czentovic, kayıtsızlığı, kibri, cahilliği ile dikkat çeken son dönemin satranç şampiyonudur. (İnsanlar onun bir konu hakkında iletişimde bulunmamasını cahilliğini örtbas etmek istediğine yormaktadır. Czentovic satrancı 'körleme' oynamayı da beceremez. Bu durum insanları kendisi hakkında hayal gücünün yetersizliğiyle ilgili düşünmesine yol açar.) Kitabı kaleme alan kişinin amacı , hiçkimseyle konuşmayan, hiçbir konuda fikir beyan etmeyen Czentovic'i konuşturmaktır. Tabi ki bu kolay olmayacaktır. Onu kendi silahıyla vurmaya çalışacak. Aynı vapurda seyahat edenlerden biri olan hırslı, kazanmaya odaklı McConnor'u Czentovic'ten haberdar eder. McConnor, Czentovic'e satranç oynamayı teklif eder. McConnor ile birkaç kişi beraber, Czentovic'e karşı oynarlar ve tabi ki de oyunu kaybederler. Birkaç el daha oynanır ve bu sırada Dr. B adındaki bir kişi oyunda McConnor'a yardım eder. Kitap kahramanı bu esrarengiz kişiyi merak eder ve ertesi gün Czentovic ile satranç oynaması için davet etmek üzere yanına gider. Dr. B ise kendisine fazla bel bağlamaması gerektiğini, aslında hayatında somut olarak hiç satranç oynamadığını ancak satrancı nasıl bu kadar iyi bildiğinin hikayesini anlatır. Dr. B, Hitler döneminde hücre hapsine maruz kalmış, sert sorgulamalar, baskı ve yalnızlık sonucu psikolojik hasarlar almış biri. Geçirdiği sorguların birinde, aşırdığı bir satranç kitabı sayesinde hep aynı düşünceleri sorgulamaktan kurtarır kendini. Satranç ustalarının hamlelerini ezberler, stratejileri zihninde tekrar kendi kendine oynar. Ancak bir süre sonra yine aynı kısırdöngüde bulur kendini. Sorguda verdiği cevapları düşünmenin yerini, zihninde sürekli oynadığı satranç oyunları alır. Bir süre sonra sinir krizi geçirir ve gözlerini hastanede açar. Bu sayede kurtulur. Ancak tekrar bir sinir krizi geçirmemesi için doktoru satranç oynamaması gerektiğini söylemiştir. Dr. B'nin satrancı somut olarak oynamadığı hâlde, bu kadar iyi bilmesinin nedeni de budur. Dr. B bütün bunları anlattıktan sonra ertesi gün oyuna katılır. Ancak gerçekten zihninde bu satrancı oynadı mı yoksa zihnen çıldırdı mı bunu test etmek için sadece bir el satranç oynayacaktır Dr. B. İlk oyunu Dr. B kazanır ancak ikinci bir oyun teklif eder Czentovic. Onu da oynar ancak oyun esnasında tekrar kriz belirtileri gösterir. Hemen durdurulur. O da özür dileyerek salondan ayrılır. Kitap bu şekilde sona erer.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitabın tam da arka kapağında anlatıldığı üzere gerilimli bi kurgusu olduğunu söylemek mümkün. Keyifle okudum. Hatta kitabın 67. sayfasında Czentovic tarafından ikinci bir oyun teklif edildiği satırları okurken "hayır!" deyip kitabın başından kalktığımı biliyorum, daha fazla gerilimi kaldıramayacağımı düşündüğüm için. Daha sonra dayanamayıp kitabı elime aldım ve kısa sürede bitirdim. Dikkatimi çeken nokta Dr. B'deki çökkünlüğü, duyguları ifade edişinden ziyade; öyküdeki McConnor, Czentovic, Dr. B karakterlerin ifade edilişindeki ustalıktı. Keşke biraz daha uzun olsaydı, sonu böyle apansız bitmeseydi dediğim bir öykü oldu. Benim kitap hakkındaki incelemem böyle. Değerli okurlara keyifle okumalar dileklerimle...
77 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Satranç, sitenin sanırım en çok okunan/incelenen kitaplarından biri. Kitabın yanında çok sevdiğim yazarla ilgili de bir şeyler yazmak istiyorum bu sefer.
Dr.B, Naziler tarafından dış dünyadan tecrit edilmiş bir otel odasında, zaman mefhumundan uzak, bir yatak, bir masa, bir lavabo ve dışarıyı göremediği demir parmaklıklı bir penceresi olan odada aylarca tutsak edilmiş eski bir avukattır. Titizlikle hazırlanmış bu ortamda amaç; kişiyi ruhsal olarak çöküntüye uğratıp, oradan kurtulmak için tüm bildiklerini anlattırmak. Dikte edilen hiçliğin Dr.B.'yi  yavaş yavaş yok etmeye başladığı dört ayın sonunda bir mucize olur. Askerlerden çaldığı bir satranç kitabıyla o boşluğu doldurur, zihni yeniden aydınlanır. Bu oyunu tüm incelikleriyle ögrenir, onu yok eden o hiçlik artık yoktur. Ama kendi kendine meydan okuyarak oynadığı satranç Dr.B.'yi delirme noktasına getirir. Bu, otel odasından kurtulmasını sağlar ancak bir daha satranç oynamaması doktorlar tarafından sıkı sıkı tembih edilir.
Mirko Czentovic; 20 yaşında dünya satranç şampiyonu olmuş bir genç. New York'tan Arjantin'e giden bir gemide karşılaşırlar ve nefes nefese izlenecek bir satranç maçı başlar.
Faşizmin acı yüzünü sadece fiziksel şiddet kullanarak göstermediğini anlatmış Zweig. Dr.B'nin yaşadığı hiçliği, oyun masasındaki gerginliğini iliklerinizde hissediyorsunuz. Bir solukta okunacak müthiş bir kitap.

Gelelim Zweig kimdir sorusuna. 1881'de Viyana'da doğan yazarımız Milletler Cemiyeti'nin yaptığı istatistiklere göre yaşayan yazarlar içerisinde yapıtları başka dillere en çok çevrilen yazardı. En parlak döneminde olan Zweig, Hitler başa geçtikten sonra yahudi kimliği nedeniyle Avusturya'da barınamaz olmuştu. Kitaplari toplatılıyor, meydanlarda yakılıyordu. Buna dayanamayan Zweig; İngiltere, Hindistan, Almanya ve  Amerika'ya gitti. En sonunda da ömrünü Brezilya'da geçirmeye karar verdi. Orada eşiyle beraber güvende olsa da 'Dünün Dünyası' kitabında "Benim içinde büyüdüğüm, değerli olduğum, kendimi iyi hissettiğim bir dünya vardı ama artık yok ve benzerinin oluşturulması konusunda da tam bir karamsarlığa sahibim" diyerek yaşadığı bunalımı bizlere aktarıyor.Zweig'in en belirgin özelliklerinden biri hümanist olmasidir. Ayrımcılığın, şiddetin, nefretin karşısında yer alan, savaşın bitecegine dair umudunu yitiren bu adam Hitler'in Süveyş Kanalı'nı hedef  aldığını ögrendikten sonra kararını veriyor. Satranç kitabının nüshasını yayıncısına yolluyor ve ertesi gün eşiyle beraber intihar ediyor.

Geride bıraktığı veda mektuplarından biri;
"Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.
77 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Konusu adından da anlaşılacağı üzere satranç ve satranç ile uğraşan satranç ustaları. Bu açıdan bir yanda satranç dışında hiçbir şey bilmeyen, diğer her şeye karşı sağır, kör, dilsiz olan bir cahil satranç ustasından bahsediyoruz. Diğer taraftan ise satranç ile tesadüfen tanışana kadar sıradan bir hayat yaşayan bir insanın onunla tanışmadan önce hayatında neredeyse delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor. İşte bu kitapta bu iki farklı satranç ustasını karşı karşıya getiren olaylar zincirine tanıklık edeceksiniz. Kitapta yalnızlık ve çaresizlik konuları da öylesine derin işlenmiş ki kitaba bayıldım.

Zweig, kitabında yine dilini ustaca kullanarak hoş bir kurgu ile başarılı bir eser oluşturmuş. Kitaplarını okurken macera, gizem gibi uzun soluklu romanlarda aranan ögeleri burada beklemesin. Çünkü Zweig kalemiyle, kullanmak için seçtiği sözcüklerle, hikayelerinde anlattığı hayattan kesitlerle, birçok uzun romanın verebileceğinden daha anlamlı mesajlar vermesiyle iyi bir yazar. Çok güçlü bir kurgu ve macera dolu kitaplarla değil. Ancak iyi bir okur her çiçekten bal almalı ki sonunda çok iyi bir bal elde edebilsin. Yani sadece macera kitapları okumak yetmez. Ya da polisiye. Ya da fantastik kitaplar. Böyle kısa öyküler ve güçlü bir kalem okumak da insana farklı bir bakış açısı kazandırıyor.

Bu kitaptan da herkes bakış açısına göre farklı mesajlar alabilir ama benim aldığım en önemli mesaj; her şeyin fazlası zarar. Bir şeyi çok sevip benimsemek de sizi yorup tüketebilir. Sizi kurtardığını düşünüp sıkı sıkıya sarıldığınız şeyler aslında sizi en tepeye çıkardıktan sonra olağanca hızıyla en dibe kadar tekrar batırabilir de. Üstelik kitabı okurken satrancın diğer oyunlardan farklı olduğunu, sadece bir oyun olmakla kalmayıp bir düşünce biçimi olduğunu da güzel biçimde özetlemiş.

Birde kitabın giriş sayfasında Zweig'ın kısaca biyografisinin verildiği yerde öğrendiğim ve oldukça şaşırdığım bir detayı paylaşmak istiyorum sizinle. Zweig Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük sıkıntılar yaşamış, ülkesinin durumu, kendisinin sürgün edilmesi ve kaçmak zorunda kalması, hayatında yaşadığı zorluklar onu intihar etmeye yönlendirmiş. Zaten kitapta da Nazi ve o günün Almanyası ile ilgili bölümlerde kısacık kurgunun içinde işlenip, öyle güzel anlatılmıştı ki. Yazar Nazilerin sorgularken sadece fiziksel işkence ile sınırlı olmadığını, kamplara gönderilmekten daha beter işkenceler olduğunu kitapta başarıyla aktarmış. Adı Satranç olsa ve asıl temayı satranç oyunu oluştursa da çok farklı kesitler sunarak anlatmış yazar ana hikayeyi. Onda bayıldığım yönlerden birisi de bu sanırım. Tek bir iğneyi damara enjekte ederek tüm vücuttaki damarları harekete geçirmek gibi. Kısacık bir kitapla öyle değişik dünyalara sizi daldırıyor ki inanamazsınız.

Üslup akıcı ve güzeldi. Kısa olduğu için kolaylıkla okunabiliyor. Zweig severlerin veya Zweig’ı keşfetmek isteyenlerin okumasını tavsiye edebileceğim güçlü bir eser. Detaylı yorumlar için: http://yorumatolyesi.blogspot.com.tr/...ranckitapyorumu.html

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 58.178 okur okudu.
  • 840 okur okuyor.
  • 14.913 okur okuyacak.
  • 296 okur yarım bıraktı.