Sabahattin Ali

Sabahattin Ali

YazarÇevirmen
8.7/10
35.352 Kişi
·
112.163
Okunma
·
12.157
Beğeni
·
228.188
Gösterim
Adı:
Sabahattin Ali
Unvan:
Türk Öğretmen, Gazeteci, Şair, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Edirne, Türkiye, 25 Şubat 1907
Ölüm:
Bulgaristan, 2 Nisan 1948
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur.

Babası piyade yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır.

Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930).

Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.

Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır.

16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir.

Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır.

1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).

"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır.

Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"

Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Jandarma karakolunda katledilmiş daha sonra da cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmuştur.

Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926).

Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930).

Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".

Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir.

Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir.

1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır.

'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.
ÖYLE GÜNLER GÖRDÜM Kİ
Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.
Bir müddet durdu. Eliyle gözlüğünü oynattı ve devam etti: “Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç!.. Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında... Bu bile biraz palavralı bir rakam. Geçen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve ‘hikmeti vücudumuz’u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt etmeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatın bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllı-mızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları şeklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor.”

Sesine mühim bir eda vererek ağır ağır mırıldandı:
“Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam bir şey yapmakta kullanmış oluruz. Ben ne diye bu işi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum. Eeeeh.”
Ağzını müthiş bir surette açıp esnedi. Ayaklarını uzattı. Karşısında oturarak Ermenice bir gazete okuyan yaşlıca bir adam bu genişleme karşısında hemen toplandı ve genç adama ters bir bakış fırlattı.

Arkadaşı bütün bu sözlere, belki onuncu defa dinlediği için pek kulak asmamış, gözlerini etrafta gezdirmeye ve kafasında birtakım fikirleri toparlamak ister gibi ara sıra kaşlarını çatarak mırıldanmaya devam etmişti.

Yanındakinin nutku bitince manalı bir tebessümle:
“Ömer” dedi. “Paran var mı? Bu akşam bir rakı içelim.”
aferin evlat iyi etmissin! sonra zamanini da iyi intihap ettin. maalesef seni bos ceviremeyecegim. mademki iki esnaf karsi karsiyayiz, acikca konusalim.. dun gelsen metelik alamazdin, seni tekme ile kovardim. yarin gelsen beni bulamayacaktin. seytan sana fisildamis heralde... mubarek olsun... ben bu ise daha fazla dayanamayacagim... bir nihayet vermek lazim... bu sabah kararimi verdim. kasada epeyce para var, bir miktarini, daha dogrusu yuklenebidigim kadarini alip eve coluk cocugun nafakasi olarak birakacak, ondan sonra da basimi alip gidecektim. seytan nereye cagirirsa oraya. bu dunyada baska turlu olmak neye yarar? dunyayi bizim kayinbirader gibi adamlar istila etmis... benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi? bes cocukla bir kariyi surundurmeye ne hakkim var... sen simdi bu sozlerinle benim kararimi takviye ettin... sana tesekkur borcluyum evlat... bana dunyanin hakikaten suratina tukurulmeye bile degmez oldugunu ve bu dunyada suratina tukurulmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadigini saglam bir sekilde ispat ettin. boyle biri olsa bu sen olurdun ve simdi buraya gelinceye kadar icimde bir suphe vardi. su kainatta belki bir de iyi taraf vardir, fakat gormek bize nasip olmuyor diyor ve seni dusunuyordum. bir daha tesekkur ederim. beni bos hayallerle avunmaktan, yaptigima pisman olmaktan kurtardin. ben de kendimi, adam tanir birsey zannederdim. senin suratina bakinca melanet dolu ruhunu gorecegime yuregi carpan bir insan goruyordum. nah, bunak kafa... al su iki yuz elli lirayi, beni kimseye ihbar etme. yarina kadar sukut hakki olarak veriyorum. ondan sonra israfil'in borusunu al eflake ilan et... vecibtaala polis olup gelse beni bulamayacak. yalniz senden bir ricam var... namusuna guvenerek istemiyorum. kendin icin de faydasi yoktur, belki zarari olur da ondan soyluyorum: paralari alip eve verdigimi agzindan kacirma... nereden biliyorsun diye belki seni de isin icine karistirirlar... merhametten degil, ihtiyaten sus... simdi arabani cek... namussuz insan surati seyretmek istemiyorum. kendim kendime yeterim... durma... defol!..
“Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi, kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek, muhakkak ki şimdi burada böyle sükunetle oturamazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkan yok. Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor… Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz. Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri şu anda başını aya çevirmiştirr? Halbuki o her şeyi, herkesi görüyor ve gafletimizin üstüne o tatlı, o iyi tebessümünü serpiyor. Dikkatle baksam onun parlak çehresi üzerinde birçok şeyler göreceğimi zannediyorum. Şu dakikada sarı nehir üzerindeki kayıklarında uyuyan yorgun kulileri, iri hindistancevizi ağaçlarının dalları arasına tüneyen papağanları, başlarını Nil'in kırmızı sahillerine yaslayarak dinlenen timsahları ve herhangi büyük bir şehrin herhangi bir eğlence bahçesindeki sevgilisini belidnen kavrayan sarhoş kibarzadeleri aydınlatan hep aynı ışıktır. Halbuki ne kadar masum bir yüzü var; harp meydanlarında bağırsaklarını avuçlayarak ölenleri, apartman kapılarının önüne bırakılan çöp tenekelerini karıştırıp gıda arayanları, aynı gecede ikinci aşıkını pencereden içeri almaya çalışanları gördüğü halde güzelliğini ve saffetini muhafaza edebiliyor. Bizler, her gördüğümüz fenalığın ve rezaletin bir parçasını ruhumuzda ebediyen beraber taşımaya mahkum insanlar, onun yanında ne kadar zavallı ve küçük şeyleriz…''
LANET OLSUN
Kendi çıkarlarını milletin çıkarlarından üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara LANET OLSUN...

Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenmeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara LANET OLSUN...

Halkın arasına girecek, onlarla sarmaş dolaş olacak suratları olmadığı için halkı hor görenler, her zaman ve her yerde kendilerinden daha isabetli davranacak ehliyette olan halk kitlelerini ahmak bir koyun sürüsü, yahut düşüncesiz bir yığın sayanlara, halkın dostluğuna da, düşmanlığına da kulak asmayacak kadar gaflete düşenlere LANET OLSUN...

İnsanların toplu halde yaşayabilmeleri için ilk şart olan hak ve adalet kaidelerini bile kendi iğrenç arzularına alet ederek, aralarında yaşadıkları insan toplumunu korkunç bir düzensizliğe sürüklemeye çalışanlara LANET OLSUN...

Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklere günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyeler indirenlere LANET OLSUN...

Kendilerini sattıkları devletin sözde dostluğunu kendi milletine mazur gösterebilmek için yurtlarına kavi ve korkunç düşmanlar icat edenlere ve memleketlerini yakın tehlikelere sokmak isteyenlere LANET OLSUN..
Caddedeki kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanların boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil... insanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile... sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor... fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor... zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağının bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmakarışık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek... böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavalılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek yakın çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum. Hiçbiri bana bu anda yardıma çağrılacak kadar yakın görünmüyor.
Genç Arkadaş

Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzün güldürmek yolunda harca.

Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi çıkarları için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.

Yurduna açık ve gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminde, gerekirse kanınla mücadele et.

Bu millete dayanmadıkları için, herhalde yabancı bir devlete dayanmak gerektiğine seni inandırmak isteyenlerin sözlerine kanma.

Savunulacak düşünceleri olmadığı için her türlü düşünceye düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma.

Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyalarıyla halkı kırdırmak, bu arada külah kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağırbaşlısın.

Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.
Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?...
Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvel' kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle gidiyor. Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek mi dir?...
Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musunuz?...
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misiniz?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...
Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor... Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor... Zannediyorum ki tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağının bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmakarışık dünya beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek... Böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavallılığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek yakın çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum. Hiçbiri bana bu anda yardıma çağrılacak kadar yakın görünmüyor. Bilmem beni anlıyor musunuz?
... fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır.İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır.Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer.Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü , bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.Peki ama bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek onu istemek sevmek midir?Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı?Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?Aşk sana bunları yaptırabilir mi?işte o zaman seviyorsun derim.Sen sevgiline ne verebilirsin sanki?Kalbini mi?Pekala ikincisine?Gene mi o?Üçüncü ve dördüncüye de mi o?Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır.Kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun...Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun.
164 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Şimdi başladım bakalım şuan 16 sayfa okudum.Devam edicem bakalım mola olursa ve ders çalışacam biraz ama çok güzel kitapa benziyor.Bakalım beni neler bekliyor edebiyatta.İlk başta evde okudum sonra işte okudum.Film çok geç zamanda çıkabilir dedi elif abla.Herkes tavsiye etti.22 kitap bitirdim.Edebiyat romanı olması güzel ama ve bilgi amaçlı.İnsanlara ve herkese öğrenmesi için öğrenmek için yazıp herkese veriyorlar.Paraysana değil içinde ki bilgi önemlidir.Çok güzeldi kitap beğendim ben.İhşaallah kitapı kalır.

Kürk Mantolu Madonna Özeti
Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna, Türk Edebiyatı'nın öncü yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin başyapıtlarından biridir. Yazar kitapta Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunmuştur. Okunduğunda uzun süreli izler bırakan, mutlaka okunması gereken bir kitap ve aynı zamanda psikolojik tahliller, betimlemeler açısından çok tatmin edici.

Kitap, Rasim'in işini kaybetmesi ve iş arayışına koyulmasıyla başlar. İş aradığı bir gün, eski arkadaşlarından Hamdi ile karşılaşır ve ondan yardım ister. Nitekim Hamdi, müdürü olduğu işyerinde bir iş teklif eder. Rasim, utana sıkıla da olsa bu teklifi kabul eder. Raif Efendi denen yaşlı, sessiz, sakin bir adamla aynı odada çalışacaktır.

Raif Efendi çok az konuşuyor, kendisine verilen çevirileri titizlikle yapıyor ve boş zamanlarında masasının çekmecesinde duran bir kitabı okuyordur. Raif Efendi'nin hastalanıp işe gelmediği günlerden birinde, yapılacak bir çevirinin ona ulaştırılması gerektiğinden Rasim, Raif Efendi'nin evinin yolunu tutar.

İçeri adımını atar atmaz, Raif Efendi'nin içine kapanıklığının sebebini anlamıştır. Bu zavallı, yaşlı adam oldukça kalabalık bir evde sürekli ezilmektedir ve üstelik bu kalabalık ailenin tek geçim kaynağı Raif Efendi'nin üç kuruşluk maaşıdır. Lakin bu defa Raif Efendi çok hastadır. Rasim'den iş yerindeki çekmecesinden eşyalarını getirmesini rica eder. Asıl hikaye, Rasim'in çekmecedeki kara kaplı defteri bulup okumasıyla başlar. Okuduktan sonra defteri yakacağına dair Raif Efendi'ye söz verir. Defter, Raif Efendi'nin hayat öyküsünü anlatmaktadır:

Raif, genç bir delikanlı olmasına rağmen içine kapanık ve oldukça yalnızdır. Tek dostu kitaplarıdır. Babası bir sabun fabrikası işletmektedir ve Raif'in sabunculuğu öğrenebilmesi için onu Almanya'ya göndermeye karar verir.

Raif Efendi, Almanya'ya vardığında bir pansiyona yerleşir ve bir sabun fabrikasında işe başlar. Lakin zamanla fabrikaya daha az uğramaktadır. Her gün parkları, sergileri ve Almanya'nın çeşitli yerlerini sabahtan akşama kadar gezmektedir. Bir gün, gazetede reklamını gördüğü bir sergiye gider ve bir tabloyla karşılaşır: Kürk Mantolu Madonna ile.

O gün ve devamında serginin açılışından kapanışına kadar o tabloyu seyreder. Kürk Mantolu Madonna onu çok etkilemiştir. Yine Kürk Mantolu Madonna'yı seyre daldığı günlerden birinde, yanına bir kadın gelir ve tabloyu birine benzetip benzetmediğini sorar. Raif Efendi utancından kafasını kaldırıp kadının yüzüne bakamadan onu annesine benzettiğini söyler. Ama utancından yalan söylemiştir.

Raif Efendi, pansiyonda kalan bir arkadaşıyla gezerken, sergide konuştuğu kürk mantolu kadına rastlar. Ertesi gün, kadını tekrar görebilme umuduyla aynı yerde onu beklemeye başlar ve geldiğinde onu bir gece kulübü olan Atlantis'e kadar takip eder. İçeri girdiğinde, Kürk Mantolu Madonna ile karşılaşır, keman çalıp şarkı söylemektedir. Kadın şarkıdan sonra gelip Raif Efendi'nin masasına oturur ve adının Maria Puder olduğunu, Kürk Mantolu Madonna'nın ise kendisinin otoportresi olduğunu söyler.

O günden sonra Maria Puder ve Raif Efendi arasında bir arkadaşlık başlar. Maria Puder'in her fırsatta ondan herhangi bir beklentisi olmaması gerektiğini, hiçbir erkeğe bağlanıp aşık olamadığını dile getirmesine rağmen Raif Efendi ona sırılsıklam aşıktır.

Her gün buluşup botanik parkları, sergileri, bahçeleri gezmektedirler. Sonunda Maria Puder de Raif Efendi'ye aşık olduğunu itiraf eder. Fakat her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, onların mutluluklarının da bir sonu vardır. Bir gün Raif Efendi bir telgraf alır. Telgrafta babasının öldüğü, gelip fabrikanın başına geçmesi gerektiği yazılıdır. Raif Efendi, işlerini düzene soktuğunda Maria Puder'i de yanına aldırmak üzere Türkiye'ye döner.

Bir süre mektuplaşırlar fakat birdenbire Maria'dan gelen mektuplar kesilir. Raif Efendi, senelerce ondan habersiz yaşar ve eski içine kapanık haline geri döner.

Yıllar sonra İstanbul'da Maria'nın kuzeni ile karşılaşır. Yanında da küçük bir kız çocuğu vardır. Yıllar önce Maria'nın öldüğünü, küçük kızın ise kendi kızı olduğunu öğrenir Raif Efendi. Kimse kızın babasının kim olduğunu bilmemektedir. Raif Efendi ilk defa kızıyla karşılaşmıştır ve Raif Efendi annesinin kuzeniyle beraber bir trenle uzaklaşmaktadır ondan...


Kürk Mantolu Madonna Konusu
Türk edebiyat dünyasının en sevdiğim yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin unutulmaz eserlerinden biri olan Kürk Mantolu Madonna herkesin mutlaka okuması gereken mükemmel bir kitap.

Aşk her zaman hayatımızın kaçınılmaz bir öğesidir ve bazen öyle bir tutkuya dönüşür ki gözlerimiz başka bir şey görmez ve her şeye rağmen tutkularımızın peşinden gider hayatın içinde bir kuru yaprak gibi sürüklenip dururuz.

Kürk Mantolu Madonna kitabı da aşka olan tutkuyu en mükemmel anlatan roman kitaplarından bir tanesi.

**********

kürk mantolu madonna konusu

Sıra dışı bir aşk hikayesidir “Kürk Mantolu Madonna”…

Rasim 25 yaşlarındayken çalıştığı işinden kovulur. Birçok yerde iş bakar, ama bulamaz. Ona iş bulması için arkadaşı Hamdi’den rica eder. Çünkü tek çare o’dur. Hamdi de, onu kendi bürosunda işe alır. Maaşı azdır, ama Rasim buna mecbur olduğu için boyun eğer.

İşinin ilk gününde ona tahsis edilen odada Raif adlı bir beyin olduğunu öğrenir. Herkes Raif Bey için “sessiz, hiç konuşmaz, yıllardır buradayım ama onun hiç konuştuğunu görmedim, yaptığı Almanca çeviriler de son derece kötü” gibi yorumlar yapar. Bu Rasim’in kafasını karıştırır ama kulak asmaz. Raif Bey’le tanışırlar. Ama dendiği gibi kendisi iş dışında hiç konuşmaz. Ama Rasim’de, Raif Bey’e karşı bir sempati oluşmuştur. Çizgili suratında birçok yaşanmışlığın olduğunu düşünür.

Arkadaşı Hamdi, Raif Bey’e sürekli çeviriler vermekte, Raif Bey’de kısa sürede tamamlamaktadır. Genelde herkes, Raif Bey’i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Bu durum karşısında zamanla Rasim’de onun çekilmez biri olduğunu düşünmeye başlar.

Rasim, Raif Bey’in sürekli çekmeceden çıkarıp gizlice okuduğu bir defter olduğunu görür ve bunu ona sorar. Raif Bey “önemsiz” diyerek onu geçiştirir. Bir gün Raif Bey’in bir çeviri yapması gerekir ama hastalığından dolayı iş yerinde olmadığı için işleri evine Rasim götürür. O zaman, ailesini de tanımış olur ve Raif Bey’in cidden zor bir hayatı olduğuna kanaat getirir.

Bayağı kalabalık bir ailesi vardır ve çok baskıcılardır. Rasim, bunu kapıdan girer girmez anlar. Raif Bey’in üzerinde bir hakimiyet kurmuş gibilerdir. Her işlerini ona yaptırırlar. Ama zavallı Raif Bey’in hiç sesi çıkmaz. O günden sonra Raif Bey ve Rasim, çok iyi anlaşırlar. Beraber alışveriş yaparlar, sohbet ederler, birbirlerine misafir olurlar. Son zamanlarda Raif Bey’in hastalıkları iyice sıklaşmış durumdadır. “Sürekli evden çıkıp gidiyor, hiç kendine dikkat etmiyor, çok ince giyiniyor” diye yakınır kızı. Son hastalığı çok ağırdır Raif Bey’in. Ölüm derecesine gelmiştir. Rasim’i çağırıp o defteri getirmesini ve yakmasını söyler. Ama Rasim merakına yenilip okumaya başlar…

O yıllarda Raif Bey gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, mülayim bir gençtir. Ama içinde fırtınalar kopmaktadır. “Avrupa’yı merak ediyorum” der defterin her sayfasında. Bir gün eline Avrupa’ya gitme fırsatı geçmiştir. Babası sabuncudur ve Raif’e “Almanya’da işçiler aranıyormuş, oraya git bir sabun fabrikasına gir” der. Raif Bey’de dediğini yapar. Bir pansiyon kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. İşi rahattır. Sonra bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri-ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken çok sıradan olduklarını düşünür. Ta ki, Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna resmine kadar…

Bu resim Raif Bey’de çok büyük etki uyandırır. Adeta aşık olur. Kitap okurken, yemek yerken, işteyken… Hep o resmi düşünür (Resim, Maria Puder tarafından çizilmiş bir otoportredir). Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemektedir. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey’e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın ona sokulup fikrini sorar ama Raif Bey ilgilenmez. Halbuki o kadın, Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisidir. Maria Puder, feminist ve erkeksi bir kadındır. Çok uçarıdır ve canı ne isterse onu yapar.

Bir gece Raif Bey yolda yürürken, bir kadın görür. Kürk Mantolu Madonna’sına benzetir ve peşinden gider ama yakalayamaz. Sonraki gece, aynı yerden geçer hissiyle orada beklemeye başlar ve cidden geçer de. Bu sefer takip eder ve bir gece kulübü olan Atlantis’e girdiğini görür. Peşinden o da girer. Atlantis’te keman çalan, şarkı söyleyen bir kadın olduğunu görür Maria’nın. Gösteri bitince Maria, Raif’in masasına oturur. Ve arkadaşlıkları burada başlar. Beraber birçok şey yaparlar. Yemek yemeye, sinemaya, ormana, botanik bahçelere giderler. Birlikte olurlar. Çok güzel günler geçirirler birlikte. Maria her seferinde Raif’e umutlanmaması gerektiğini, kimseye güvenemediği için sevemediğini söyler. Ama Raif onu kendine aşık edeceğine hep inanmıştır. Ve Maria’da Raif’in bu naif kişiliği karşısında daha fazla dayanamaz ve kendini Raif’in kollarına bırakır. Birbirlerine sırılsıklam aşıktırlar.

Sonra bir gün Raif’e; “Baban öldü, çabuk gel” diye bir telgraf gelir. Bunun üzerine Raif, babasının yanına, Türkiye’ye döner. Maria’yla planlar yapmışlardır. Türkiye’deki işleri yoluna koyup, işleri devralıp gelecektir. Ancak işleri biraz uzar. Maria’yla mektuplaşmaları devam etmektedir. Ancak, Maria’nın mektupları birden kesilir. Aylarca cevap alamayan Raif, merak edip Almanya’ya gider. Komşusu Maria’nın amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünü söyler. Bunu duyan Raif’in hayatı kararmıştır. O günden sonra hayatı hiçbir zaman yoluna girmemiş, başkaları tarafından yönetilmiş bir hayatı olmuştur. Yıllar sonra, Ankara’da Maria’nın kuzeniyle karşılaşır. Yanında bir de kız çocuğu vardır. Maria’nın kuzeni, bu çocuğun Maria’nın olduğunu ve babasının bir Türk olduğunu ama kim olduğunu bilmediklerini söyler. Sonra trenin zili çalar ve küçük kız trene binip uzaklaşır.

Rasim, defteri geri vermek için Raif Bey’in evine gider, ancak Raif Bey çoktan ölmüştür. İşyerine, Raif Bey’in masasına gider, defteri açar ve tekrardan okumaya başlar…

**********

kürk mantolu madonna kitap incelemesi

1948 yılında gözlerini yuman usta kalem Sabahattin Ali'nin en çok okunan kitapları arasındadır Kürk Mantolu Madonna.

İş arayışında olan Rasim bir gün eski arkadaşı olan Hamdi ile rast gelir. Akşam yemeğine davet edilen Rasim önce gitmek istemese de Hamdi tarafından ikna edilip sıkılarak da olsa gider ve orada konu Rasim'in iş arayışına gelir. Hamdi ertesi gün çalıştığı iş yerine gelmesini kendisine bir şeyler ayarlayabilecekleri söyler. Rasim utana sıkıla ertesi gün gidip Hamdi’yi bulur ve yeni işine ilk adımı atmış olur. Raif Efendi diye hitap edilen yaşlı bir çalışanın odasına bir masa atılır ve işte senin odan burası denilir. Oldukça sessiz ve bir o kadar yalnız olan Raif Efendi kendisine getirilen çevirileri yapıp sadece işiyle ilgilenen içine kapanık bir adamdır. Rasim önceleri çok umursamaz fakat zaman geçtikçe orada çalışan diğer çalışanların hatta müdürün bile Raif Efendiye olan tavırları canını sıkmaya başlar. En zor ve uzun çevirileri bile kısa zaman dilimlerinde bitirip teslim eden Raif Efendi hastalanıp işe gelemediği zamanlarda bile işini ihmal etmez ve çevrileri yetiştirir.

Raif Efendinin hasta olup işe gelemediği bir gün, çeviri yapılması gereken evrakların kendisine ulaştırılması gerekmektedir ve bu görevi Rasim üstlenir. Çeviri yapılacak metni alıp Raif Efendinin evinin yolunu tutar. Raif Efendinin ailesi ile karşılaşan Rasim için artık taşlar yavaş yavaş yerine oturmaktadır. Kayınbiraderleri, baldızı, eşi ve çocuklarıyla birlikte oldukça kalabalık bir evde yaşamaktadır Raif Efendi. Fakat bunca kalabalığa rağmen tüm ev halkı sadece Raif Efendinin kazandığı o cüzi maaşla geçinmektedir. Üstüne üstlük birde yaşlı adam ev halkı tarafından ezilmektedir. Tüm gördükleri karşısında Raif Efendinin hayatını iyice merak eden Rasim bu adamı daha yakından tanımak için fırsatlar kollar. İşte o fırsat Raif Efendinin kendisinden bir iyilik istemesiyle eline geçer. İş yerinde bulunan çekmecesindeki eşyalarını getirmesini isteyen Raif Efendi işe gelemeyecek kadar ağır hastadır. Hasta adamı kırmak istemeyen Rasim bu iyiliği kabul eder. İşte asıl hikaye buradan sonra başalar. Rasim, Raif Efendinin çekmecesinde olan kırmızı kaplı defteri bulur. Merak ettiği hayatın tüm detaylarını bu defterden bir solukta okur. Raif efendinin gençliği, babasının sabun fabrikası ve işi öğrenmesi için gönderildiği Almanya günlerini detaylarıyla okur.

Genç bir delikanlı iken de sessiz ve içine kapanık olan Raif Almanya'ya gittiği günden itibaren Almanya'nın her yerini gezip dolaşmaya başlar. Babası işi öğrenmesi ve dönüp Sabun fabrikasının başına geçmesini beklemektedir. Fakat onun pek fazla dikkatini çekmeyen bu öğrenme süreci aşkı bulmasını sağlamıştır. Bir gün gazete kupüründe gördüğü sergi ilanına gitmesiyle hayatı artık eskisi gibi olmaz. Orada tek bir tabloyu saatlerce inceler, karşısına geçip oturur ve gözlerini tablodan alamaz. Kürk Mantolu Madonna. Günler bu şekilde devam eder. Bir gün yine tabloyu dikkatle incelerken bir kadın yanına gelip tablodaki kişiyi tanıyıp tanımadığını sorar. Raif o kadar utanmıştır ki kadının yüzüne bile akmadan yalan söyler. Sergide konuştuğu kürk mantolu kadını yolda gören Raif o kadını tekrar görmek umuduyla aynı yerlerde günlerce dolaşır. Sonunda tekrar gören Raif kadını Atlantis adlı gece kulübüne kadar takip eder. İçeri girer ve içeride bu güzel kadını şarkı söylerken görür. Şarkı bitince güzel kadın gelip Raif'in masasına oturur ve sergide konuştuğu kadının kendisi olduğunu söyler ayrıca tablonun da kendisine ait olduğunu o tablodaki kişi olduğunu söyler. Raif içinse büyük bir utanç başlamıştır. Günler günleri kovalar ve ilk günkü hayranlığını gizleyemediği Maria Puder olan aşkını itiraf eder. Fakat Maria Puder, Raif'i henüz sevmemektedir. Birlikte geçirilen uzun zamanlar sonucu Maria Puder de Raif'e aşık olur. Bir gün gelen telgraf sonucu Raif babasının öldüğünü ve acilen ülkesine dönmesi gerektiğini öğrenir. Maria Puder için kısa bir ayrılık söz konusudur. Daha sonra onu da yanına almak şartı ile Raif Türkiye’ye döner. Bir süre mektuplaşırlar. Fakat bir gün mektupların aniden kesilmesi sonucu Raif Türkiye de yapayalnız kalır. Yıllar geçer ve bir tren istasyonunda Maria’nın pekte samimi olmadığı Almanya’dan tanıdığı kuzeni ile karşılaşır Raif. Fakat bu kuzen Raif ve Maria ilişkisi hakkında en ufak bir bilgiye dahi sahip değildir. Raif Maria’yı sormak ister ama bir türlü lafı oraya getiremez. Bir süre konuştuktan sonra bir bahane ile Maria’yı sorar. Kuzen ise yanında bulunan sarışın kız çocuğunu göstererek Maria’nın kızı olduğunu, babasının kim olduğunu bilmediklerini ve Maria’nın yıllar önce öldüğünü anlatır. Raif o kız çocuğunun kendi kızı olduğunu anlar fakat elinden hiçbir şey gelmemektir. Trenin kalkış saati gelmiştir. Kuzen kız çocuğunu da alıp trene biner. Rauf, Maria ya olan aşkından kalan son hatırayı ilk ve son kez o gün görür ve uzaklaşmalarını izler ...

Ezgi B.

Kürk Mantolu Madonna Soruları & Cevapları
kürk mantolu madonna ana fikri nedir?

Kitaptan farklı ana fikirler çıkartmak mümkün fakat temel olarak bakıldığında iki hikayede de ön yargıların hayatımızı ne kadar değiştirdiğini görüyoruz. İlk hikayede yazar Raif Efendi’ye karşı ön yargılı yaklaşıyor ve onu tamamen yanlış tanımasına neden oluyor. Bunun sonunda da ön yargılı yaklaşması sonrası onu geç tanımasının pişmanlığını yaşıyor. İkinci hikayede ise Raif Efendi mektupların kesilmesi sonrası önyargılı davranıp Maria’nın onu terk ettiğini düşünüyor. Bunun pişmanlığını da yıllar sonra yaşıyor. Her iki durumda da önyargı nedeni ile karşısındaki konusunda kolay hükümler verip sonrasında bunun bedelini ağır ödeme durumu vardır.

kürk mantolu madonna basıldığı yer ve tarih nedir?

Kürk Mantolu Madonna romanı ile olarak 18 Aralık 1940 ile 8 Şubat 1941 tarihleri arasında 48 bölüm olarak Hakikat gazetesinde Büyük Hikaye adı ile yayınlanmıştır. Daha sonra 1943 yılında roman haline getirilmiş ve yayınlanmıştır.

kürk mantolu madonna kaç sayfa?

Kitabın ilk baskısı toplam 177 sayfadan oluşmaktaydı. 1943 günümüze bir çok yeniden basılan kitap en son baskısında 160 sayfa olarak basılmıştır.

kürk mantolu madonna nerede geçiyor?

Kitap iki farklı hikayeden oluşuyor. İlk hikaye Ankara’da geçiyor. İkinci hikaye ise çoğunluk olarak Almanya’nın Berlin şehrinde geçiyor. Bunun dışında kısa olarak da Havran'da geçiyor.

kürk mantolu madonna romanının türü nedir?

Kürk Mantolu Madonna romanı bir aşk romanıdır.

kürk mantolu madonna kahramanları kimlerdir?

İlk hikayenin kahramanı yazarın kendisi ve Raif Efendi’dir. Hamdi Bey, yazarın iş bulmasına vesile olan kişidir. Yazar yeni iş yerinde Raif Efendi ile tanışır. İlk hikayede aynı zamanda Raif Efendi’nin karısı Mihriye Hanım, küçük kızı Nurten, büyük kızı Necla, baldısı Ferhunde Hanım, baldızının kocası Nurettin Bey yer alır. İkinci hikayenin kahramanları ise Raif Efendi ve Maria Puder’dir.
164 syf.
·Beğendi·10/10
“Kürk Mantolu Madonna” Hakkında Bazı Mülahazalar

Okuduğum kitaplarda beni en çok cezbeden şey anlatıdan ziyade yazarın iç dünyasına duyduğum tecessüstür. Bu bağlamda biraz Sabahattin Ali'nin hayatına da değineceğim bilahare.
Bir kapı daha aralanıyordu belleğimden içeri. Meçhul bir kuvvet çağırıyordu beni Raif Efendi'nin gizemli dünyasına. Kitabı aldığım günden itibaren okumak için sabırsızlanmış; bilme, tanış olma vaktinin gelmesini beklemiştim heyecanla. Nihayet vade dolmuş ve kapıdan içeri girmiştim bile.

İlk satırlarda kahramanları tanırsınız ve sonra kitap sizi içine çekmeye başlar ya hani, her zaman olduğu gibi. Hatıra defterinin zuhur etmesinden itibaren emsalsiz bir ahenge kapıldım ben de, zihnimde latif bir gevşeme hâsıl oldu. Çekim gücüne karşı koyamadım ve kapılmaya başladım çünkü çoktan manyetik alana girmiştim bile.. Raif Efendi’nin günlüğünün içine daldıktan sonra içimdeki duygular kıpraşmaya başladı. Olayın vuku bulmaya başladığı ilk zamanlarda biraz soğuk buldum açıkçası. Hani aşkı hakkı ile anlatamamış diye düşündüm çünkü Maria Puder'den aşkın kutsallığına dair her hangi bir iç konuşma ya da bir iz bulamamıştım. Arıyordum o istediğim hissi daha tam olarak verememişti öykü bana. Ne zaman ki Raif Efendi memlekete döndü işte o zaman içim yavaş yavaş ezilmeye başladı. Sonra düşündüm kendi kendime insan kendine acı vermekten zevk alır mıydı? Bu da başarılı bir romanın sırrından olsa gerek. Her neyse hikâyenin sonunda tersinden akan bir ırmağa döndüm. Beni oldukça şaşırtıp hüzne boğan Maria Puder'in başına gelenler, Raif efendinin iç dünyasına çekilip dışarıdaki şaşalı kalabalığa inat kabuğunun içinde tek başına yaşaması bana -Yalnızlık aslında tek başına mı olmaktır, yoksa tek başına mı kalmaktır? Yalnızlık aslında seni anlamadıklarında…- dedirtti. Raif Efendi o asil yalnızlığında aşkını yüceltmiş ve kendi dünyasında kaybolmuştu. Ruhunu sefil arzulardan bertaraf ederek, hiç bir şeyden teselli bulmak istemeyişi şahsını ulvi bir iklime taşımıştı. Olayın sonunda muhayyilem dumura uğradı, gerçek romanın başarısı da bunda yatmıyor muydu? Okuyucuyu ters köşe yapıp şaşırtmak… İç konuşmalar bilinç akışı ve duygu tasvirleri muazzamdı. Çok sade bir üslup, sanat kaygısı gütmeden oldukça yalın bir dil ve o gün bugündür okunduğu zaman size estetik haz veren tasvirlerle bezenmiş bir eser… Gerçekten değerdi doğrusu. Daha önce neden okumadım diye pişman olmuyorum hiç birincisi bilme zamanı yeni gelmiş, ikincisi de tenkit çalışmasını öğrendikten sonra daha bir zevkine varıyor insan. Nasıl değerlendireceğini bilmek okumaya daha da zevk katıyor diyebilirim. Bu bağlamda birçok eseri yineliyorum. Özellikle "Türkçenin Sırları" kitabını okuduktan sonra daha bir sindirdim zihnimde. Güzel dilimizin sırlarına, o kelimelere musiki katan ahengine vakıf olduktan sonra dimağımda kalan o hoş lezzet beni uçurdu diyebilirim.

Avrupaî yaşam tarzında başlayan münasebetleri hasebiyle ilk başlarda biraz uzak ve itici buldum. Akabinde gelişen olaylar neticesinde yavaş yavaş ısınmaya başladım ve ortalarına doğru iyice sardı ki artık elimden bırakamaz hale geldim. En kısa sürede okuduğum kitaplar arasında. "Bir akşam vakti çerez niyetine, çıtır çıtır atıştırmalık" diye tabir ettiğim "Latif Kitaplar" listeme kolaylıkla yazabileceğim türden bir eser idi. Beni en çok etkileyen şey yaşadıkları aşktan ziyade birbirlerine zıt kişilikler olmalarına rağmen, sevdaları uğruna karşı karaktere indirgenmiş hikâyeleriydi.

Anlatım dilini ve üslubunu çok beğendim. Yazar beğenilme kaygısı gütmeden, tumturaklı ifadelere, ağdalı cümlelere hiç yer vermeden, yalın bir dille aktarmış hislerini. Üniversitedeyken Eleştiri Kuramları diye bir dersimiz vardı. Öyle cümleler vardı ki okuyorduk ama hiç bir şey anlayamıyorduk. İşin kolayını birtakım kodlar ile kavramları birbirine bağlamakta bulmuştum. Nihayetinde doğru yanıtlar verdik ve dahi iyi puanlarla o dersi geçtik fakat cümlelerin bugün hâlâ ne anlama geldiğini anlayabilmiş değilim. Şunu demek istiyorum ki hani bazı eserler vardır ya sayfalar dolusu okursunuz ve geriye dönüp baktığınızda hatırınızda hiç bir şey kalmaz. Tamam amenna okurken sanatlı yüksek söyleyiş zevk veriyor, imgelerle muhayyilenizi doyuruyor fakat ne anladım bundan, bana ne bıraktı diye düşündüğünüzde tek bir cümle kalmıyor aklınızda. Eğer ardında felsefi bir derinlik yok ise, bir mesaj ya da duygu içermiyorsa bağlamdan bağımsız bir metin kalıyor oracıkta. Hoş günümüzde bu tür sanat tarzına daha çok temessül ediyor insanlar. Kral çıplak ben biliyorum ama söyleyemiyorum. Ben bir eserin insana verdiği haz kadar faidesini de önemsiyorum. Okudukça, bildiğim ölçüde, hissettiklerimi aktaracağım sizlere.

-Anlatıda bilinç akışı yöntemini seviyorum.-

Kitabın dipnot kısımlarında günümüzde kullanılmayan sözcüklerin anlamlarını vermesinden anlıyorum ki sadeleştirilmemiş yani günümüz konuşma diline uyarlanmamış zaten okuduğum eserlerde hususiyetle bu noktaya dikkat ediyorum zira ben Türkçemizin kadim kelimelerini seviyorum. Metnin pervazındaki eski kelimelere yapılan izahların az olmasından anladığım: eser günümüz diline çok yakın. Seçici algıma takılan iki cümle dışında dili oldukça sağlam buldum.

"Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim."

İnsanın ruhuyla yaşamaya başlaması, aşk için, aşk yüzünden bir ömrü hebâ etmesi ve aşksızlıktan ölmesi içimi parça pinçik etti.

"Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu."

Bir insanın ruhen böyle kuvvetli hisler besleyebilmesinin sırrını, ezelde yazılan tanış olma cihetine bağlıyorum. Zira adam kadının önce tasvirine sonra varlığına âşık oluyor. Buna benzer bir olaya şahit olmuştum vakti zamanında. Kız radyoda bir şarkı dinliyor ve önce o 'ilk duyduğu ses'e âşık oluyor. Günlerce tasavvur ediyor, besleyip büyütüyor ve nihayetinde sesin sahibiyle tanışıyor. Sonra cismine yeniden âşık oluyor. Bu tür vakıalar olabiliyor. Ben bu hâdiselere aklımızın erişemeyeceği, açıklanamayan bir giz; yaradılışımızdan itibaren – aşkın ruhumuzun katmanlarında oluşturduğu – çözülemeyen bir sır olduğu gözüyle bakıyorum.

"Şimdiye kadar kendime bile söylemekten çekindiğim taraflarım, hiç bana haber vermeden, saklandığı yerlerden çıkıyor ve ortaya dökülüyorlardı. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla, hiçbir şeyi örtbas etmeden görünmek istiyordum."

"İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar etmez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir."

Tek bir kalbe mahsus olup, başka şeye şümulü olmaması mıydı insanın yalnızca ulvî aşka hasrolunması?

Sabahattin Ali'nin yukarıdaki iç sesleri,"Zihniyet-i inhisâr, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, nizâ ondan çıkıyor." (Risale-i Nur / Sözler) sözlerini düşündürttü bana.. Bu mevzu biraz derin şimdilik beri duralım zira konumuz dağılmasın.

Şimdiye kadar hislerimi aktardım bundan sonra şekil ve teknik bakımdan bir kaç kelâm edeceğim: Roman çerçeve ve öz olmak üzere iki ayrı zaman dilimiyle anlatılmış. Yazar diğer eserlerinde olduğu gibi iç içe giydirilmiş hikâyeleri helezonik üslupla son derece başarılı bir şekilde işlemiş. Birinci katmandaki özne, kurgu bakımından sadece dış kabuk cihetinde ve silik kalmış buna rağmen altyapıyı sağlam buldum. Hikâyede kozmik zaman dilimleri, ileri geri geçişler olmadığı için akış son derece anlaşılır ve sade. Kurguyu eşzamanlı olarak tasarlamasına binaen, tarihler vererek yaptığı geri dönüşlerde: "Mütareke seneleri" "Sanayi Nefise Mektebi" Arap harflerinin kullanılması gibi olaylarla pekiştirip sosyal / tarihî unsurları belirginleştirmiş olduğunu düşünüyorum. Sosyal kaygılardan ve siyasetten uzak kalarak merkezine aşkı ve iki insanın hayatını alması bakımından bu eser bana bir dönemi saran klasik aşk romanlarını hatırlattı. Bununla beraber yazarın ustaca yaptığı ruh tasvirleri, çözümlemeler ve iç seslerin uyumu, roman hakkındaki düşüncelerimi klasiklerden sıyırıp yeni bir çehre kazandırdı ve hislerim farklı bir noktada konumlandı.

Bütün kudretini yalnız kendi olmakta bulan iki kişinin güven anlamında kendilerini tüm insanlardan tecrit etmeleri ve individüalizmlerinden sıyrılarak kısa bir süre de olsa tek ruhta can bulmaları çok sağlam tasvir edilmiş, en çok bunu beğendim.

Katıksız bir aşk hikâyesi diyemeyeceğim çünkü kadının ruh tahlilleri çok zayıf kalmış. Aşkı yücelten bir bakış açısı değil de Avrupaî yaşamdan tasvirleri gördüğüm için içimdeki o ulvi aşk kavramı pekişmedi doğrusu. İnsan özünden, kültüründen bir şeyler bulmak istiyor okuduğu eserde. Hatırlıyorum da "Hasan Boğuldu" öyküsü bana edebiyatı sevdiren ilk eserlerden birisiydi. Okurken beni Kaz Dağlarının zirvelerine taşıyan o tasvirler ve Yörük kızının gözlerinden gördüğüm manzara beni adeta büyülemişti doğrusu. Samimiyetle söylemeliyim ki aynı tadı, aynı hissiyatı yakalayamadım doğrusu "Kürk Mantolu Madonna"da . Bir şeyler eksik kalmıştı belki daha çok duygu tasviri olmalıydı. Mesela aşk kavramını ve tasvirlerini oldukça zayıf buldum.

Hülasası üst üste bir kaç defa okunduğunda bile her defasında yeni hisler besleyeceğine inandığım bir eser olarak kalacak belleğimde. Son cümle okuduklarımdan aldığım intiba beni "İçimizdeki Şeytan"a doğru sürüklemeye başladı. Ya nasip… Yazımın sonunda aklımda iz bırakan en yalın ve en beğendiğim bir cümle ile veda ediyorum sizlere, hayat felsefenizi oluşturması temennisi ile.

“Ara sıra kendi kendimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey. Ne dersiniz?"


Funda GÖKÇEN
268 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhittin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.”
Bu satırlar; babasının subay olması nedeniyle Çanakkale savaşınında tanığı olan, o savaştan derin yaralar alan ve izlerini uzun süre taşıyan çocuklardan Sabahattin Ali’ye aittir. Sosyalist düşüncelerinden dolayı memleketinde yaşam hakkı tanınmayan, mesleğinden ihraç edilmekten tutunda, "Aldırma Gönül" ya da diğer adıyla "Hapishane Şarkısı V" gibi şiirlerin yazılmasına vesile olan cezaevlerine atılmasına kadar, en sonunda da Kırklareli’nde bir ormanda katledilerek öldürülen ve tarihe “Cumhuriyet tarihinin faili meçhul aydın cinayetlerinin ilki” olarak geçen 41 yıllık çileli bir hayat öyküsüdür Sabahattin Ali.
Pekiyi yazılmasının üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen kitap raflarında ilk sıralarda yer alan ve yıllardır çok satanlar listesinden düşmeyen Kürk Mantolu Madonna çok güzel bir aşk hikayesi olduğu için mi bu kadar seviliyor? Hayır. Kürk Mantolu Madonna; işte bu hala aydınlanamamış, katledildiğinde üzerinde bulunan eşyaların bile köylülere satıldığı faili meçhul cinayet için, Türk halkının Sabahattin Ali’den özür dileme şeklidir. Hani günümüzde her faili meçhul cinayetin, her bombalı eylemin, her şehit haberinin ardından “unutmadık unutturmayacağız” dediğimiz sahip çıkma şeklidir. Utanç müzesinde anıtı dikilmesi gereken insanlardan biridir Sabahattin Ali. Pardon utanç müzeleri; böylesi katliamları unutturmamak adına yabancı ülke devletlerinin açtığı müzeydi. Bizim ülkemizde unutturmamak adına bir şey yapılması şöyle dursun bir önceki katliam unutulsun diye yeni katliamlar yapılıp halk katliamlara alıştırılıyordu. Utanç müzesi bizim ülkemizde bu nedenden yok, bu da bizim utancımız olsun!!
Sabahattin Ali; daha önceki yazdıklarına bakılarak, en verimli döneminde öldürülmeyip daha fazla eser yazmasına izin verilseydi kültürel yaşamımız nasıl etkilenirdi sorusunu sorduran edebiyatçı olarak akıllarımızda kalacak. Ancak elimizde var olan Kuyucaklı Yusuf , İçimizdeki Şeytan ,Kürk Mantolu Madonna gibi 3 romanı, Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ,Sırça Köşk gibi öyküleri, birçok deneme, tiyatro, çeviri ve her biri; hikâyesi olan dilimize pelesenk olmuş şiirlerinden benim de ”eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, çocuklar gibi ve ben sana vurgunum” gibi severek dinlediğim şarkı dizelerinin sahibidir.
Türk edebiyatındaki yerini anlatmakla ifade edemeyeceğim bu önemli yazarımızı anlatmaya neden “etrafın seni sıktığı zaman kitap oku” satırlarını içeren yazısıyla başladığıma gelince; bu satırlar benim anlatmakla ifade edemeyeceğim ama kendisinin içinde bulunduğu sosyolojik ve psikolojik durumunu, hayata bakışını ve en önemlisi neden kitap okumamız gerektiğini anlatan satırlar. Bazı kaynaklara göre Ali’nin kitap okurken öldürüldüğü söylenir. Bu ülkede bir zamanlar ölürken bile kitap okuyan, Cemil Meriç gibi okumaktan gözleri kör olan insanlar varmış. Mış diyorum çünkü elimdeki son verilere göre "Japonya'da yılda kişi başına düşen kitap sayısı 24, Fransa'da 14, Türkiye'de ise bir yıl içinde bir kitaba düşen kişi sayısı 6… Ve çok acı bir gerçek daha var. Türkçede 111 bin sözcük bulunmasına rağmen biz günlük hayatımızda bunun 200’ünü kullanıyoruz. Diğer gelişmiş ülkelerde bu sayı 600 den fazla. Bu ne demektir kullandığımız sözcük kadar sayısı kadar kendimizi ifade edebiliyoruz, etrafımızda olan biteni de bu kullandığımız sözcük sayısı kadar algılıyoruz. İşte ülke olarak, üçüncü dünya ülkesi sanılmamızın ya da şöyle söyleyeyim; iddia edildiği gibi birinci dünya ülkesiysek neden bundan eminmişiz gibi davranamayışımızın nedeni bu. “Osmanlı torunuyuz dünyada bir adımız şanımız var” safsataları ülke milletinin aydınlanmamasını, sığ kalmasını isteyen kendi çıkarları adına çalışan kişilerin uydurması. Evet dünyada ülkeleri sıralamasında; trafik kazalarıyla, işçi ölümleriyle, kadın cinayetleriyle, çocuk ölümleri ve tecavüzleriyle her yıl ilk sıralarda olmak gibi bir adımız var. İnsanlığımızın, vicdani değerlerimizin yerlerde olduğunu söylemiyorum bile. Benim baktığım yerden bu ülke; siyasetinden ekonomiye, sağlıktan eğitime ve en önemlisi beşeri ilişkilerimiz neresinden bakarsan bak tam da üçüncü sınıf ülkesi gibi durduğumuz yönünde. Bunun nedeni işte bu kullanmadığımız sözcükler, sınırlı düşünceler yani okumayan bir toplum oluşumuz.
Sabahattin Ali ile ilgili aktarmak istediğim çok bilgi var. Mesela büyük dedesinin asıl adı Karl Detroit olan Mareşal Mehmet Ali Paşa olduğu ve bu soyağacı kütüğünün Sabahattin Ali ile Nazım Hikmeti birbirine bağladığını es geçemem. Niye bu önemli detayı es geçemem çünkü Sabahattin Ali’nin yazmasına vesile Nazım Hikmet’tir. Sabahattin Ali’nin ve edebiyatımızın içerik olarak ilk Anadolu romanı olan Kuyucaklı Yusuf içinde Nazım’ın da bulunduğu bütün devrimci yazarların toplandığı Resimli Ay dergisinde basılmıştır. Ali’nin Kuyucaklı Yusuf kitabındaki en önemli detay babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesini kitabın kötü karakterlerinden Şahinde hanımdan yansıtması. Kürk Mantolu Madonna kitabında ise, kadınların bir erkekte görmek istedikleri aşk anlayışını Raif Efendide yansıtıp yine bu büyük aşka rağmen sevdiği kadının Maria Puder’in peşinden gitmeyen Raif efendiyle birlikte romanı basit bir aşk romanından çıkartıp ardından “aşk, kavuşmanın engellenmesi ile hikayeye dönüşür” felsefesinin vurgulanmasına neden olan Kürk Mantolu Madonnaya dönüştürür.
İçimizdeki Şeytana gelecek olursak; henüz okumamış ve okumak isteyen okurlar için aşk, para, faşizm, ahlak, müzik, sanat gibi kavramlarla kurgulanmış kitabın olay örgüsüyle ilgili spolier vermemek adına karakterlerin özelliklerine değinmeden geçmek istiyorum ancak şunu belirtmekte fayda var kitaptaki karakterin her biri aslında Sabahattin Ali’nin ta kendisi. Kendi yalnızlığı, kendi güçsüzlüğü, kendi iç dünyasındaki kavgaları, kendi şeytanı… Diğer önemli bir detay da kitaptaki karakterler aracılığıyla 1940’lı dönemin Peyami Safa, Necip Fazıl gibi sağ kesimi temsil eden, Hüseyin Nihal Atsız gibi ırkçı-Turancı dünya görüşüne sahip aydınlarına “aydınların ne kadar aymaz ve vurdumduymaz bir tutum içinde” oldukları mesajını vererek üzerine alınan kişiler tarafından da eleştiri oklarının hedefi olması. Psikolojik roman özelliği taşıyan kitap karakterler üzerinden sadece o döneme mahsus kalmayan toplumsal yapı ve karakterlerin iç dünyasına yaptığı yolculuklarla Anadolu insanına dair ipuçları vermektedir.
Kitaptaki diyaloglardan benim çok beğendiğim bence özellikle dikkat edilmesi gereken iki yer var. Birisi Ömer’in Macide’ye aşkını ilan ettiği bölüm, diğeri ise veznedar Hafız Hüsamettin beyin Ömer’le konuştuğu yer var ki insanlık manifestosu niteliğindedir. Sanırım unutamayacağım satırlardan biri. Bu kitabı okuduktan sonra tokat yemiş hissine kapılıyorsunuz. Kişiyi; erdemli olma çabasında bir şeylerin eksik kaldığı konusunda iç hesaplaşmalara itiyor. Kısa ve net kitabı okuduktan sonra kendi kendime dedim ki: “Masum değiliz hiç birimiz.”
Sabahattin Ali’nin kitaplarında tasvir gücünü ve imgelerini görmemek imkânsızdır fakat kitapları roman edebiyatımızda öncü eserlerden olması nedeniyle Ali'nin -romanın akışını keserek söze karışması - gibi eksiklikleri vardır. Yine de cumhuriyetle birlikte gelen dili sadeleştirme ve yayma eğiliminden başarılı çıkmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdandır. Cümlelerini anlaşılır, dil bilgisi kurallarına dikkate alarak kısa cümlelerle ve yalın bir dille anlatır. Kitaplarını, okuyucuyu sıkmadan hikayenin içindeymişsiniz hissine kapılmanızı sağlayacak muazzam güzellikte anlatır. Kitaptan sürekli gözlerinin içi parlayarak bahsederek beni bu kitabı okumaya teşvik eden sevgili dostum Ali Uçar'a ve kitabı hediye eden yine çok sevgili dostum Ali Fuat Bektaş'a teşekkür ediyorum.
Kitaptan Altını Çizdiklerim:
- İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.
- Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine birkaç kadeh içelim.
- İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…
- İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir...
-... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş : etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..
268 syf.
·Beğendi·10/10
İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin dönemin aydın geçinenlerine getirdiği ağır eleştiriler ve derinlemesine çizdiği insan portrelerini, tesadüflerle başlayan bir aşk hikayesi zemininde okuduğum en harika romanıdır. Sabahattin Ali, bir grup insan çevresinde dönen tüm olaylarda insanların kendi iç konuşmaları, sorgulamaları, dönemin, toplumun ve bu grubun temsil ettiği aydın kesimin sahte ahlak anlayışları, samimiyetsizlikleri karakterlerin gözünden yoğun bir şekilde eleştirmiştir. Sabahattin Ali, bu eserinde psikolojik analizleri oldukça başarılı kullanmış ve toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" göstermiştir. Bu romanda, kişilerin iç konuşmaları ve kendileri ile hesaplaşmaları yaygın olarak kullanılmış, bu yolla duygu ve hisler çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır.
Kitap şu şekilde özetlenebilir:
Kitabın ana karakteri Ömer bir gün tesadüfen eskilerden tanıdığı Macide ile karşılaşır ve görür görmez derin bir tutkuyla ona aşık olur. Macide ise, öğrenimi için ailesini bırakıp İstanbul’a gelmiş, akrabalarının yanında misafir olarak kalmaktadır. Ömer’in Macide’nin peşine düşüp ikilinin yakınlaşması ile gelişen olay örgüsünde; bir tarafta Macide’nin yaşadığı ortamda toplum baskısı, toplumun çıkarlara dayalı ahlak anlayışını sorgularken; Ömer’in sözde ‘aydın’ geçinen çevresinde ise, aslında bilgiden ve araştırmadan yoksun, sağdan soldan duyduğu, tartışmalarda tanık olduğu bir kaç düşüncenin peşinde körü körüne sürüklenen, yozlaşmaya ve ahlaksızlığa doğru giden ilişkiler yumağına tanık oluruz.
Ömer karakteri, sorumluluk almayı başaramayan, ağır sorumluluklar altında ezilen, kendi hayatının kontrolünü eline alma hayalleri kurarken hep ‘içindeki şeytan’a uyup kontrolünü kaybeden ve sonra her defasında pişmanlıklar yaşayan yeni yetme bir ‘aydın’dır. Macide ise Ömer’e tutkuyla aşıktır ama çevresine uyum sağlayamamakta ve Ömer’in çevresindeki ileri görüşlü aydın geçinenlerin sahteliğinden rahatsızdır…
Kitap, iki üniversite öğrencisi olan Ömer ve Nihat'ın vapurda konuşurlarken Ömer'in birkaç sıra öndeki kanepelerden birinde oturan güzel bir genç kızı fark etmesiyle başlar. Bu sırada da vapur iskeleye yanaşır. Ömer kızı gözden kaybetmemek için gözlerini ondan ayırmadan ilerlemeye başlar. Bu sırada Nihat da bir rezillik çıkacağı düşüncesiyle arkadan Ömer'i takip etmektedir. Ömer tam kıza sesleneceği sırada kızın yanındaki yaşlı bir kadının ona seslendiğini duyar. Bu kadın uzak akrabadan Emine Teyze'dir. Ömer kıza odaklandığından teyzesini fark etmemiştir bile. Emine Teyze, kızın adının Macide olduğunu ve Balıkesir'de akraba ziyareti sırasında musikiye olan ilgisini öğrenip İstanbul'a getirdiğini söyler.
Macide, Balıkesir'de ortaokula giderken musikiye olan yeteneği ve ilgisi musiki hocaları tarafından fark edilir ve okul sonraları özel ders almaya başlar. Bu sırada öğretmeni Bedri Bey ile aralarında bir şey olduğu konusunda bir dedikodu çıkar. Bu dedikodu, onları uzaklaştırmak yerine, aralarında duygusal bir bağ kurar. Lakin Bedri Bey o senenin sonunda Balıkesir'den İstanbul'a taşınır.
Emine Teyze, onlara misafirliğe geldiğinde musikiye olan yeteneğini öğrenir. Macide'nin anne ve babasını ikna ederek onu İstanbul'a konservatuar okumaya götürür. Emine Teyze'nin kocası Galip Bey buna pek memnun olmaz ama Macide'nin babasının aydan aya gönderdiği kırk lira onu susturmaya yeter. Macide de evi bir pansiyon gibi kullanmaktadır zaten.
Ömer, Emine Teyze si ve Macide'nin yanından ayrılınca, onu arkadan takip eden Nihat ona yetişir ve beraber Beyazıt'taki bir kahvehaneye giderler.
Ömer gece yarısı Emine Teyze'sinin evine gider. Herkes çok kötüdür. Çünkü Macide'ye babasının öldüğü haberini vermişlerdir. Macide ise odasına kapanmış, bir daha da çıkmamıştır. Ömer bu düşüncelerle yatağının serildiği odaya gider ve uykuya dalar.
Ertesi sabah Macide ve Ömer aynı zamanda kalkar ve henüz kimse uyanmamış olduğundan birlikte kahvaltı ederler. Evden çıktıklarında da Macide'yi konservatuara bırakmayı teklif eder. Macide de bunu kabul eder ve sonrasında da Ömer akşam onu okuldan almak için söz alır.
Macide'yi okuluna bırakan Ömer, postanedeki işine gider. Oradaki tek arkadaşı veznedar Hafız Efendi'nin yanına varır. Onunla sohbet edip öğle yemeği yedikten sonra da Beyoğlu'na Macide'yi almaya gider. Okulunda Macide'yi bulur ve eve doğru yürümeye başlarlar. O sırada Ömer Macide'ye olan hislerini açar. Macide ise aynı duygularla ona cevap verir. O akşamdan sonra her akşam beraber gezmeye başlarlar. Lakin babasından gelen kırk liranın da kesilmesi sebebiyle ev halkı bundan oldukça rahatsız olur ve işi bir gece Macide eve geldiğinde onu azarlamaya kadar vardırırlar. Gururu kırılan Macide, hemen o akşam bavulunu toplar ve dışarı çıkar. Lakin nereye gidebileceğini bilmemektedir. O akşam bir terslik olacağını hisseden Ömer'se kapıdan ayrılmamıştır. Hemen Macide'yi alarak kendi evine götürür. O günden sonra karı-koca olarak yaşamaya başlarlar. Fakat bir süre sonra da geçim sıkıntısı ve parasızlık baş gösterir.
Ertesi sabah postaneye gittiğinde işine dört elle sarılmaya başlar. Veznedar Hafız Efendi yine öğle yemeği sırasında ona derdini açar. Kayınbiraderi hapise girmiştir ve kefaret için gerekli olan iki yüz elli lirayı kasadan alıp kayınbiraderine vermiştir. Mahkeme görülüp tahliye edildiğinde ise bu parayı geri alacaktır fakat bir türlü mahkeme görülmez. Rahatlamak için de Ömer'e içini döker.
O akşam Ömer eve gittiğinde Nihat ve Profesör Hikmet adında bir tanıdığı onu beklerken bulur. Evlendiğini söylediğinde ise onu tebrik ederler. Fakat Macide bu arkadaşlardan hiç haz etmemiştir.
Geçim sıkıntısı Ömer'i iyice sıkıştırmaya başlamıştır. Siyaset ile ilgili sakıncalı ve tehlikeli yazılar yazıp yayınlar çıkarmaya başlayan arkadaşı Nihat, veznedar Hafız Efendi'yi ihbar edeceği konusunda tehdit ederek ondan para istemeyi önerir fakat Ömer bu fikri katiyen reddeder.
Profesör Hikmet bir akşam Ömer ve Macide'yi saza davet eder. Zaten parasızlıktan yiyeceği zor bulan Ömer bu teklifi derhal kabul eder. Eğlence sırasında Bedri ile karşılaşırlar. Bedri, ablası hastalandıktan sonra hocalığı bırakmış, orada burada piyano çalarak çalışmaya başlamıştır. Tuhaf olan ise, Bedri ve Ömer'in bir süredir görüşemeyen iki iyi arkadaş olmasıdır. O geceden sonra ise sık sık görüşmeye başlarlar.
Bedri, Macide'ye olan hislerini hala içinde barındırsa da bunu asla belli etmek istemez. Macide için Ömer oldukça maddi yardımda bulunmaktadır aynı zamanda.
Bir akşam Ömer işten eve geldiğinde Bedri ve Macide'yi karşılıklı iskemlelerde ışığı açmadan ve hiç konuşmadan otururlarken bulur. Bunun üzerine onları yanlış -aslında doğru- anlayarak Bedri'ye oldukça ağır hakaretlerde bulunur. Bu hakaretlere dayanamayan Bedri oradan hemen uzaklaşır. Ömer bir sandalyeye oturur ve ağlamaya başlar. Parasızlık iyice sıkıştırdığından, Hafız Efendi'den tehditle iki yüz elli lira almış, sonrasında ise pişman olarak bu parayı ancak onun hakkettiği düşüncesiyle parayı Nihat'a verir.
Olanların ve yaptıklarının ayrımına varan Ömer hemen özür dilemek üzere Bedri'nin evinin yolunu tutar. Bedri onu affetmesine affetmiştir ama bundan sonra Macide'yle araları eskisi gibi olmayacaktır.
Bir akşam, Nihat Ömer ve Macide'yi bir hayır derneğinin eğlence gecesine çağırır. Orada Profesör Hikmet ve Bedri ile karşılaşırlar. Macide oldukça sıkılmıştır fakat Ömer'in gitmeye hiç niyeti yoktur, zira eski arkadaşlarından Ümit adında bir kızla oldukça yakından ilgilenmektedir.
Müsamere bittiğinde, bir gazinoya gitmeye karar verirler. Macide ise kendisini unutan kocasının peşinden oraya sürüklenir. Oldukça sıkıldığından, bir ara tuvalete gider. Bir iki kadeh içtiğinden, tuvaletin pis ve keskin kokusu onu kendine getirir. O sırada kocasının arkadaşı olan İsmet Şerif içeri girer ve Macide'yi sıkıştırmaya başlar. Macide ise onu iterek dışarı çıkar.
Gazinoya geri döndüğünde, kocasının yanı başında Profesör Hikmet tarafından taciz edilir. Ömer olanları görmesine rağmen, Profesör'e borcu olduğundan mahcubiyetle hiçbir şey söyleyemez ve Ümit ile alakadar olamaya devam eder.
Macide tüm bu olanlardan sonra herkese -Ömer dahil- ve her şeye, yaşadığı hayata karşı tiksinti duymaya başlamıştır. O akşam Ömer işten gelmeden onu terk etmek üzere uzun bir mektup yazar. O sırada kapı hızla açılır ve Bedri içeri girer. Macide mektubu ve ağlamaktan kızarmış gözlerini saklamaya çalışır. Bedri ona Ömer'in tutuklandığı haberini verir. Bedri'nin tahminlerinin aksine, Macide bu haberi sakin karşılamıştır. O günden sonra Bedri ile beraber Ömer'i ziyaret etmeye başlar. Lakin Ömer ile konuşacakları bir şey kalmadığından, ikisi de susarak oturmaktadırlar.
Bir gün yine Ömer'i ziyarete gittiklerinde, Ömer Macide'nin gitmesini, Bedri ile yalnız konuşacağını söyler. Macide ise Bedri'yi beklemek üzere dışarı çıkar. Ömer Bedri'ye tahliye olduğunu onunla beraber dışarı çıkabileceğini söyler. Lakin hatalarının farkına varmıştır ve Macide’yi daha fazla üzmek istemediğinden kendi başına yeni bir hayata başlamak istemektedir. Bedri'ye Macide'yi ona emanet ettiğini isterse evlenip, isterse de onu kardeş belleyebileceğini söyleyerek çıkar ve gider.
Bedri olanları Macide'ye anlattığında, bunları garip bir sükunetle karşılar. Bedri evine taşınmasını söylediğinde ise kabul eder. İçinde garip bir çekilme hissiyle, Bedri ile yokuş aşağı yürümeye başlarlar.
140 syf.
·Beğendi·10/10
Dikkat spoiler içerir!
Sabahattin Ali'nin ilk eserlerinden biri olan Değirmen'deki hikayelerde yazarın iç duygusunun yansımalarını okuyoruz. Hikayeleri okurken o hikayelerdeki yerlere yolculuk yapıyoruz.
Yazar, bu eserini pek beğenmese de ben çok beğendim. Özellikle de Değirmen hikayesini...
Sabahattin Ali, duygusal biri olduğu için eserlerinde de bu duygusallığı görüyoruz. Sabahattin Ali'nin yaşadığı dönemde malesef onun bu duygusallığını anlayamadılar ve hayatını daha da zorlaştırdılar. Onu anlamak için hikayelerini, romanlarını, şiirlerini okumalıyız.
Anadolu'da geçen hikayeler Osmanlı Dönem'indeki Anadolu'da geçmektedir.
Birbirinden sıcak, birbirinden anlamlı hikayeler okuyoruz.
Birinci öykünün ismi Değirmen. Bu hikayede, Çingene olan Atmaca ile Değirmen sahibinin kızının aşkını anlatılıyor. Çengi, Edremit'e doğru göç etmişlerdir ve Edremit'in oralarda bulunan, Değirmen'in etrafında konaklamaya karar verirler. Çengi'nin en yakışıklı oğlu olan Atmaca, Değirmen sahibinin kolu olmayan kızına aşık olur. Kız kolunu küçükken Değirmen'e sıkıştırarak kazayla kaybetmiştir. Ve bu aşkın engeli de kızın kolunun olmamasıdır. Atmaca'ya sarılmak istediğinde ona sarılamayacaktır ve daha da mutsuz olacaktır. Atmaca bu durumu düşünürken iyicene mutsuz olmaya başlar ve ne yapacağını kara kara düşünür. Bir gece herkese toplar ve değirmenin içinde klarnetini çalar. Gece de Değirmen çalıştığı için herkes bu durum karşısında şaşırır ama kimse bir şey demez. Klarnetini çalarken bir anda kolunu Değirmen'e atar ve kolunu kaybeder. Bu olayı fark ettiklerinde artık çok geçtir ve o kolunu aşkına feda etmiştir.
İkinci öykü Kurtarılamayan Şaheser'dir. Bir şair sevgilisi için 8 yıl boyunca en güzel şiirleri yazmaya çalışır. Çünkü ancak o zaman kız ona kalbini verecektir. Dünya'yı dolaşır ve en sonunda o muhteşem eseri yazar. Kıza gösterdiğinde kız esere bayılır ve daha sonra onu ateşe atar. Şair bu duruma katlanamaz ve eseri ateşten almaya çalışır ve kızı sinirden öldürür kendisi ise kaderine yanarak cansız bedenin ve yanan eserinin üzerinde ölür.
Üçüncü öykünün adı Kırlangıçlar'dır. Diğer kırlangıçlardan farklı düşünen iki kırlangıç bir bahar günü birbirleriyle konuşmaya başlar. Onlar diğerlerinden farklıdır çünkü onlar için en önemli olan şey yaşamaktır. Sonbahar geldiğinde ikisi de birbirlerinden ayrılacaklarını bilmelerine rağmen birlikte olmak isterler. Fakat yaşamla ilgili düşünceleri aile olmak gibi bir durumda gerçekleşemez. Ve sonbahar geldiklerinde başka yerlere göç ederler ve birbirlerini bir daha göremezler.
Dördüncü hikayenin adı Viyolonsel'dir. Nişanlı olan bir adam nişanlısını çaldığı viyolonselden bile kıskanır. Nişanlısı da o istediği için viyolonsel çalmayı bırakır. Fakat o eğer bir gün ölürse ölmeden önce nişanlısından kendisine istediği şarkıyı viyolonsel ile çalmasını ister. Evlenirler ve gemiyle dünyayı gezerken bir kaza olur ve Afrika'nın bir kentine akıntıyla gelirler. Kadın bu kazadan sonra hastalanmaya başlar. Kocası bu durumu fark ettiğinde sözünü yerine getirmek için ağaçlardan viyolonsel yapar ve çalmayı öğrenir. Karısının istediği şarkıyı karısı ölmeden önce ona öğretir ve o da öğrenmek için ormana gider. Tam onun için çalmaya gelirken kadın ölmüştür ve o da karısı onu duysun diye her gün ormandaki mezarlıkta bu şarkıyı viyolonselle çalar.
Beşinci öykünün adı Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi'dir. Tenha bir binanın çatı katında yaşayan bir kişinin kendisini çatı katına götürerek ona bu hikayeyi okutmasıdır. Bu hikayede birden bire sönen bir mumum peşinden takılan bir yazarla ilgilidir. Mumları söndüren hayaleti görmesi ve hikayeyi yazarken ölü olarak bulunmasıyla sonuçlanır. En sonunda tüm ailesi bu şekilde ölmeye başlar.
Altıncı öykünün ismi Bir Delikanlının Hikayesi'dir. Kitaplarıyla birlikte yaşayan bir adam bir gün herhangi bir kadınla beraber olmak için sokakta yürümeye başlar. Sokakta yürürken bir kadınla karşılaşır ve adamın kitaplarla dolu evine giderler. Adam hemen kadını öpmeye başlar ve kadın onu itmeye çalışır. Adam da bu duruma sinirlenir ve kadına bütün lafları söyler. Bir anda kadının gerçekten ağladığını görür ve yaptığından pişmanlık duyar. Kadından özürler diler ve istediği zaman bu odaya gelebileceğini söyler. Kadın onu öper ve teşekkür eder.
Yedinci öykünün adı Bir Gemici Hikayesi'dir. On dokuz yaşındaki ateşçi, babasını kaybettikten sonra annesi ve kız kardeşine bakmak için gemide çalışmaya başlar. Fakat bu gemideki kaptan bütün güzel yemekleri kendisi yiyip çalışanlara sadece bir çeşit yemek vermektedir . Bir gün çalışanlar genç ateşçinin konuşmasıyla isyan eder ve kendilerine güzel yemek verildiğinde çalışacaklarını söylerler. Kaptan da onlara et yaptırır. Fakat o eti de çalışanlar yiyemez ve denize atarlar. Kaptan da bu duruma sinirlenir ve genç ateşçiyi ve çalışanlarını tekneden atar.
Sekizinci öykünün adı Bir Orman Hikayesidir. Yaşlı adam ormana bakarak ağlar çünkü eskiden bu orman çok büyüktür ve o da ailesiyle birlikte bu ormandan geçimini sağlamaktaydı. Bir gün bu ormandaki o güzelim ağaçları kesmeye başlarlar ve ilk başta kendi bölgelerini kurtarmaya başarabilselerde orman artık eski orman değil, inşaatların olduğu bir yer olmuştur. Grevleri işe yaramadı, şikayetleri işe yaramadı. Güçlü olan kazandı.
Dokuzuncu öykünün adı Kazlar'dır. Dudu'nun kocası birisini öldürdüğü için hapistedir ve ona mektup yazarak yerini değiştirmek için ondan iki tane kaz ister. Fakat onda sadece bir tane kaz vardır ve geçimini onunla sağlamaktadır. Gidebileceği her yere gider ama kimse ona kaz vermez. O da geceleyin komşusunun kazını çalar ve kocasının yanına gitmek için yola koyulur. Küçük oğlu ve iki kazla.. Fakat kocası hapishane şartlarından dolayı verem olmuştur ve Dudu gelene kadar ölmüştür. Dudu geldiğinde onun cesedi çıkarılır ve polis onun iki tane kazla görünce kocasının öldüğünü söylemez ve kocasına vereceğini söyleyerek iki kazı da alır. O da köye döner ve kocasının öldüğünü öğrenemeden komşusunun kazını çaldığı için tutuklanır.
Onuncu öykünün adı Bir Firar'dır. Mahallede bir olay gerçekleşse herkes İdris'ten bilir. Yine bir olay olmuştur ve iki jandarma İdris tutuklar. İdris de yapmadığı halde yaptım diyerek suçu üstüne alır ve mahallede sadece ona inanın kişinin adını da söyler. Süleyman Ağa'yı tutukladıklarını gördüğünde hatasını anlar ama iş işten geçmiştir.
On birinci öykünün adı Kanal'dır. İç Anadolu Bölgesinde yaşayan Dedemköylü Mehmet ve Zağar Mehmet iki yakın arkadaştır. Fakat bir gün Dedemköylü Mehmet ve kardeşi Zağar Mehmet'in tarlasından akan kanalı kendi tarlalarına aktarırlar. Hiç bir düşmanlıkları olmasa da İç Anadolu'nun kurak ikliminde su önemlidir ve geçim kaynağıdır. Kanaldaki suyu Zağar Mehmet'in tarlasına aktarmadıkları için Zağar Mehmet, Dedemköylü Mehmet'le kardeşini öldürür, kanalı kendi tarlasına aktarır ve hapse girer.
On ikinci öykünün adı Candarma Bekir'dir. Çallı Halil Efe, tanık olmak için bir hapishaneden diğer hapishaneye gitmek için uzun bir yol sarf etmesi gerekiyordu. Dinlenmesi için onu memleketindeki karakolda gece kaldı. Bu arada Candarma Bekir de bu durumdan istifade ederek onu bütün köyün önünde rezil etti. Çallı Halil Efe'de bunu kendisine yapılan bir hakaret olarak görüp diğer hapishaneye giderken yolda onu öldürür. Bu yüzden de ona yüz yıl hapis verirler.
On üçüncü hikayenin adı Sarhoş'tur. Kanuni Kamil, her gün hanede bir saat kalarak içki içer ve Muhsine'yle konuşur durur. Otele geldiğinde de eşi camdan "Yine ona gittin değil mi ?" diye bağırır durur. Fakat camdan içeriye çekilecekken pencereye başını çarpar ve eşi orada ölür. Otele doğru koşar ve iki yaşlarındaki çocuğunu ağlarken bulur.
On dördüncü hikayenin adı Bir Cinayetin Sebebi'dir. Aşk için bir kişiyi öldür müsünüz? O zaman bu hikayeyi bakalım. Öğretmen olarak Anadolu'da görev yapan Hüsameddin, kamyoncu Nuri'yi aşkı için öldürmüştür. Çünkü sevgilisi onu terk ettiğinde ona hala aşıktır ve onu tekrardan görmek istiyordur. O da sevgilisinin, halka açık davalara gitmeyi çok sevdiğini bildiği için adam öldürür. Fakat sevgilisi davaya gelmemiştir.
On beşinci öykünün adı Bir Siyah Fanila İçin'dir. Kaymakam olarak Anadolu'nun ucra bir yerine tayini çıkan Ömer, kendini orada çok mutsuz hisseder. İstanbul'daki hayatını özlemeye başlar. Orada çok yalnızdır. Bir gün siyah fanila içinde kendine bakar ve ayakkabı boyacısı olarak İstanbul'a gider.
On altıncı hikayenin adı Komik-i Şehir(Ünlü Komik)tir. Rahmi'nin tiyatro ekibi Anadolu'nun her yerine tiyatro oyunlarını oynarlar. Tıpkı bu şehirdeki gibi.. Fakat oyun sırasında tabancalar patladı ve ortalık karıştı. Bu karışıklık sırasında Rahmi'nin sevgilisi Viktor'u kaçırırlar. Viktor'u kurtarmak için polise gider, işe yaramaz. Kaymakama gider, işe yaramaz. En sonunda kendisi Viktor'u kurtarır. Kaymakam da olay çıkmasın diye Viktor'u odasına çağırır ve onu görünce ondan hoşlanır ve onu öpmek isteyince Viktor ona tokat atar. Bunu yediremeyen Kaymakam, onu genelevine yollar. Rahmi bunu dayanamaz ve Viktor'u bırakıp gitmek istemez. Gitme vakti geldiğinde yolda arabanın yönünü değiştirmek isterken, kaza yaparlar ve Viktor'da veremden ölür.
222 syf.
·Beğendi
SABAHATTİN ALİ VE "KUYUCAKLI YUSUF"A DAİR YÜREĞİMDEN GEÇENLER
Ben zaman zaman bazı kitapları bir an evvel alıp okumak için sabırsızlanırım. Öyle ki kargo beklemeyi bile göze alamam, hemen dışarı çıkıp evime en yakın kitapçıya koşup kitabı alır ve okumaya başlarım. Böyle koştuğum kitaplarda genelde pek yanılmam. O kitabı okumaya nasıl karar verdiğimi soracak olursanız aslında bu tamamen benim dışımda gelişen bir durum olur. Ya bir arkadaşımın ısrarla önerdiği bir filmi izlerim ve film beni öyle derinden sarsar ki hiç beklemeden kitabı da alıp okurum. Yabana Doğru’da (In to the Wild) böyle olmuştu. Ya da bir inceleme okurum çok etkilenirim, o anki ruh halime çok uygun bulurum ve kitabı hemen o an okumak isterim. Ya da bu seferkinde olduğu gibi yazarın başka bir kitabını okurken dili ve üslubu karşısında çarpılıp yazarın başka eserlerine de gitme ihtiyacı hissederim. Sabahattin Ali’nin hikayelerini okurken çok etkilendim. Bu aralar lezzetli eserlere takılmış durumdayım. Konudan çok kitabın cümlelerine vuruluyorum. 1 k sayfasına bolca alıntı bırakmamı mazur görün lütfen.:) Kendimi kontrol ettiğim halde yine iki buçuk A4 sayfası alıntı paylaşmışım. Gecenin kör vaktinde kitabın bendeki büyüsü, boğazımda bıraktığı yumru geçmeden bir şeyler yazmak istiyorum.

Yazarken türlü türlü ruh hallerinden geçerim ben. Bazı kitaplar daha bitmeden kafamda yazının şablonu oluşur. Böyle okuduğum kitaplarımın her tarafı çizilmiş, kitabın bütün boş alanları notlarla dolmuş olur. Öyle ki geriye sadece paragrafları planlayıp yazması kalır. Bir çırpıda, su gibi yazarım böyle okuduğum kitapları. Bazen de şimdi olduğu gibi tutulur kalırım, akmaz cümlelerim. Bazı kitaplar okunup biter ama yazmaya hiç gönlüm olmaz, onları yazmak için böyle uzun uzun girizgahlar yapmam gerekir. “Huzur” ve “Sevgili Arsız Ölüm”ü yazarken de kitaptan hiç bahsetmeden bir sayfa kendi kendime konuştuğumu fark etmiştim. Sanırım bu kitapta da öyle olacak.:)

“Kuyucaklı Yusuf”u okumadan önce Sabahattin Ali’nin hayat hikayesini anlatan bir belgesel izledim. İçim paramparça oldu. Hayatının büyük bir kısmı maddi manevi sıkıntılar, hayal kırıklıkları ve polis takibi altında cezaevi duvarlarının gerisinde geçen Sabahattin Ali’nin, 41 yıllık kısa ve çileli hayatına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırması son derece etkileyici geldi bana. Bilhassa ölümünün üzerindeki sır perdesinin kaldırılamaması, Kızı Filiz Ali’nin babasının ölümüne dair konuşurken gözlerine doluveren yaşlar içimi acıttı. Belgesel bittiğinde içimi müthiş bir isyan dalgası kapladı. “Bu kadar kıymetli bir kalemi nasıl da göz göre göre harcamışız.” dedim içimden. Üstelik bu durum sadece Sabahattin Ali ile sınırlı da değildi. Koca edebiyat tarihimizi gözden geçirdiğimde rahat yüzü görmüş yazar, şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hangi görüşe mensup olursa olsun çoğunun ömrü sürgünlerde, hapislerde göz hapsinde geçmişti. Boğazım düğüm düğümdü, aklım da gönlümle birlikte isyan ediyordu. Okumalıyım ve yazmalıyım dedim kendi kendime ve Kuyucaklı Yusuf’a başladım.
(belgeselin linki: https://youtu.be/D2EQX4EvDZo)

Biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” romanından bahsetmek istiyorum. Eser, yazarın 1937 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Sabahattin Ali’nin bu romanı 30 yaşında yazmış olması ve bu romanın yazarın ilk romanı olmasından dolayı bir acemilik görmedim, tam tersi roman; diliyle, üslûbuyla, kurgusuyla gayet başarılıydı. Bazı kaynaklarda Türk edebiyatının en romantik kahramanı olarak tanıtılan Kuyucaklı Yusuf, Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünde dünyaya geldiği için Kuyucaklı lakabını almıştır. Çok küçük yaşta anası ve babası köyü basan eşkıyalar tarafından öldürülen ve kimsesi olmadığı için kasabaya tetkikat için gelen kaymakam Salâhattin Bey tarafından evlat edinilen Yusuf, hayatının bundan sonraki kısmını kaymakamın evlatlığı olarak Edremit’te geçirecektir. Yiğit ve sözünü sakınmayan bir kahraman olan Yusuf, bu özelliklerinden dolayı pek çok sorun yaşar ama her seferinde -tesadüfler zinciri halinde- bir şekilde kendini kurtarır ve hayatına devam eder. Roman son derece gerçekçi bir dille kaleme alınmıştır. Romanda anlatılan aşk hikayesi ise şimdilerde bize pek inandırıcı gelmeyecek şekilde saf, temiz, masum ve derin bir aşktır. Bu romanı okumak da biraz Yeşilçam filmi izlemek gibi bir deneyimdi benim için. Bunu olumlu bir yorum olarak eklediğimi de belirteyim.

Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”unu ben çok sevdim ve pek çok açıdan kendime yakın hissettim, belki de bu sebeple çok alıntı biriktirdim bu romana dair. Kitabımın her tarafını bol bol çizdim. Ben Yusuf’un suskun ve içe dönük hallerini kendime çok yakın buldum. Bir arkadaşım benimle Hasan Ali Toptaş’ın “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” sözünü paylaşmıştı. (Geçmiş Şimdi Gelecek, s.68) Kuyucaklı Yusuf’tan alıntıladığım şu cümleler de aslında susmanın da bir anlatma biçimi olduğunu ve Yusuf’un susarak anlattıklarını öyle güzel anlatıyor ki:

“Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve boş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.” (s.146)
"(Yusuf) gitgide konuşmayı daha az sever olmuştu. Mektebi bitirdikten sonra babasının işini eline alan Ali ile Bayramyeri'ndeki dükkanın önünde iki alçak ve aralıksız iskemle atarlar, saatlerce hiç konuşmadan yan yana otururlardı." (s. 25)

"Bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür."(s.11)

Buzzati’nin Tatar Çölü’nü yeniden okuduktan sonra Kuyucaklı Yusuf’u okuduğumda iki karakterde ve yazarların onları anlatış biçimlerinde bir paralellik yakaladım. O alıntıları da burada arka arkaya vermek istiyorum:

"Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? Bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti. Sırtını ağaçtan ayırdı; derin bir nefes aldıktan sonra, kasabaya doğru yürümeye başladı." (Kuyucaklı Yusuf /s. 75)

"...hatta sadece kalede değil tüm bir dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu." (Tatar Çölü /s. 33)

Yusuf’ta dikkatimi çeken bir diğer özellik de yalnızlığı kendisine yoldaş edinmiş olmasıydı. Bu halleriyle bana Hesse’nin “yalnız kovboyu” Knulp’u hatırlattı. Tek farkla ki Knulp, ilk aşk deneyimini bir hayal kırıklığı olarak tecrübe ettiği halde Yusuf hem çok sevmiş hem de çok sevilmişti. Hatta bence Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının en güzel aşk romanlarından biriydi aynı zamanda. Yusuf’un yalnızlığını, herkeslerden başkalığını anlatan şu alıntılar bir yazar olarak Sabahattin Ali’nin Hesse’den hiç de geri kalır yanı olmadığını gösterir nitelikte bence:
"Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı." (s. 75)

"Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhalde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf'un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebildiği şeyleri söylemeliydi." (s. 69)
"Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik bir duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi."(s. 69)

Kuyucaklı Yusuf’u okumadıysanız muhakkak ilk fırsatta okuyun derim. Yusuf’un saflığına, temizliğine, o suskun ama derin hallerine vurulacaksınız. Yazımı bana Yusuf’u hatırlatan bir şarkı ile sonlandırmak istiyorum. Sözleri Sabahattin Ali’ye bestesi Ali Kocatepe ve Nükhet Duru’ya ait olan “Ben Gene Sana Vurgunum” şarkısı fonda çalsın ve siz de bir Sabahattin Ali hikayesi ya da romanına başlayın. Keyifli okumalar ve dinlemeler efendim.
https://youtu.be/ueS2EZWBecE

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA VE MÜZİK EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yuregimden-gecenler/

Not: Bloguma yazımda bahsi geçen belgeseli de ekledim.
268 syf.
Sabahattin Ali'nin 1940 yılında yayımlanmış eseri İçimizdeki Şeytan. (İş yoğunluğu sebebiyle ve kitabın genel havası itibariyle sanırım) Uzun süre elimde sürünen, bitirmekte zorlandığım bir kitap oldu benim için.
••• Kitapları sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, tatkaçıran, sürprizbozan) içerebilir. Kitapla ilgili daha genel bilgiler okumak isteyenler bu bölümden sonraki kısmı okuyabilir.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitap Ömer adında Balıkesir'de doğmuş bir gencin, arkadaşı Nihat'la olan sohbetiyle başlamakta. Ömer üniversite öğrencisidir. Aynı zamanda bir tanıdığı aracılıyla bir dairede masabaşı bir işte çalışmaktadır. Aslında kendisine çalışmak değil de, daireye arada bir uğruyor demek daha doğru olur. Kitap, belirttiğim gibi Ömer ve Nihat'ın fikir sohbetleriyle başlamakta. Vapurdan inecekleri esnada Ömer bir kız görür. Sanki evvelden beri tanıyormuş ve seviyormuş gibi garip duygulara kapılır. O, kıza doğru dalmış bakarken Balıkesir'den tanıdığı Emine Teyze Ömer'i fark eder ve konuşmaya başlarlar. Emine Teyze, yanındaki kızın akrabası Macide olduğunu, üniversite öğrencisi olduğu için evlerinde kaldığını söyler. Tanışırlar. Laf arasında gizlice kızın babasının bir hafta önce vefat ettiğini ancak söyleyemediğini fısıldar Ömer'e Emine Teyze. Ömer bu duruma -ona yakınlaşmasına vesile olabileceğini düşündüğü için- içten içe sevinir, ancak hemen bu düşüncesinden utanç duyarak üzülür. Macide kararlı, iradesine sahip çıkabilen, içe dönük bir kız. Ömer ise tersi. Kararsız, dışa dönük, iradesini alıkoyan her şeyi içinde olduğunu düşündüğü şeytana bağlayan, sorunlarını öteleyen çözüme kavuşturmak için son ana kadar umursamayan bir erkek. Emine Teyze ve ailesi hiçbir şeyden geri kalmayan elini eteğini çekmeyen bir aile. Macide'nin babasının ölmesi -ondan gelecek birkaç liranın eksilmesi nedeniyle- onları üzer. Bir akşam Macide'ye babasının öldüğünü söylerler ve Macide çıkan bir tatsızlık sonucu ertesi sabah gizlice evi terk eder. Macide, Balıkesir'deki annesinin, ablasının ve eniştesinin evine gittiğini tahmin etmekte ancak oraya gitmek istememektedir. Ne yapacağını bilmeyen Macide, az ötede Ömer'i kendisini beklerken bulur. Ömer onu kendi kaldığı yere götürür. Bir evde kiralık bir odada kalan Ömer, Macide'yi de hayatına dahil eder. Macide hem evi toparlar hem de okula gidip gelir. Bunca zaman boyunca ev geçindirmenin ne olduğunu bilmeyen Ömer ise "Ay sonunu nasıl getireceğiz?" düşüncesiyle baş başa kalır. Sürekli gerekli gereksiz her şeyi almak ister ancak Macide'nin itirazlarıyla buna karşı koymaya çalışır. Ömer arkadaşlarından borç para alıp günü geçirmeye çalışır. Bu nedenle arkadaşlarının onaylamadığı davranışlarına ses çıkaramaz. Arkadaşı Nihat, Ömer'in evinde (odasında da denebilir) çevresine topladığı kişilerle kendi fikirleriyle ilgili toplantılar düzenler. Bu toplantılarda konuşan kişiler Macide ve Ömer'e göre anlamsız sözler sarf ederek kendini önemli göstermeye çalışan kimselerdir. Profesör Hikmet, Emin Kamil, İsmet Şerif, Muharrir Hüseyin Bey ve Bedri Ömer'in arkadaşlarından bazılarıdır. Bu isimlerden Bedri, Macide'nin lisedeki müzik öğretmenidir. Macide, Bedri'yle Ömer'in bir arkadaşının eğlence davetine gittiklerinde karşılaşır. Bedri, hasta bir ablası olduğu için ona bakmaktadır ve öğretmenliği bırakmıştır. Kazandığı birkaç kuruşu da Ömer borç istediğinde ona vermektedir. Bir gün ablası bu durumu fark edip Macide'nin oturduğu evin kapısını çalar ve bunları Macide'nin yüzüne haykırır, Macide bunları duyunca fenalaşır. Bedri'nin ablası da oradan uzaklaşır. Yine bir akşam Ömer'in arkadaşlarından birinin bir davetine istemeyerek de olsa katılırlar. Öğrencilerin hazırlamış olduğu derme çatma bir gösteriden sonra eğlenmeye çeşitli mekânlara gidilir. Bu olaylar esnasında Ömer, Macide'yi unutup üniversiteden arkadaşı Ümit denen bir kızla başka bir arabaya geçer. Alkolün etkisiyle sersemleyen Macide bu duruma içerler ancak toparlanır. Sabaha karşı eve dönüşte Ömer her zamanki gibi yaptıklarına pişman olup kesin (!) bir karar vererek " Bundan sonra ne saza ne müsamereye gitmeyeceğiz." der. Bu olaylardan sonra bir süre her şey eskisi gibi oldu sanarken bir gün Macide dışarıda arkadan gördüğü bir adamı Ömer'e benzetir, yanında da bir kadın vardır. Yaklaşıp görmeye çalışır, sonra kendini dizginleyerek eve gelir. Son yaşadıklarından sonra Ömer'in kendini toparlaması gerektiğini ancak Ömer'in bunu yalnızken yapabileceğini düşünen Macide, Ömer'e bir mektup yazar. Mektubunda uzun uzadıya hissettiklerini anlatır. Mektup, Ömer- Macide ilişkisinin bir özetidir aslında. Aylardır içinde adeta gitmek duygusunu kamçılayan, benimseyemediği eşyalar bu sefer ona "kal" der gibi gelmektedir. Çok kısa bir süre sonra eve Bedri gelir. Nihat ve Ömer'in tevkif edildiğini söyler. Nihat'ın fikirlerini yaymak üzere yaptığı toplantılar neticesinde içeri alındığını, ancak Ömer'in suçu olmadığını söyler. Macide ve Bedri, Ömer'i görmeye giderler bir süre. Bu görüşmeler esnasında Ömer, Macide'ye bir yabancı gibi davranır. En son görüşmelerinde Ömer, Macide'yi istemez sadece Bedri'yle görüşmek ister. Neden böyle yaptığını da şöyle açıklamaktadır: Ömer'in suçsuz olduğu anlaşılmıştır. Biraz sonra salıverilecektir. Ömer kendini toparlaması gerektiğini düşünür.Ancak bunu yapabilmesi için yalnız kalması gerektiğini, Macide'yi kedni peşinde sürüklemeye hakkı olmadığını düşünür. O nedenle görüşmeye onun gelmesini istememiştir. Onu görürse kararından vazgeçeceğini düşünür. Onu Bedri'ye emanet ettiğini söyler. Çıktıklarında Bedri bunları Macide'ye anlatır, Macide yürürken içinden gelen hisse karşı koyamayarak arkasına bakar ve Ömer'i görür. Ömer, Macide'nin arkasını döndüğünü görünce hemen oradan uzaklaşır. Bedri bunu görünce Macide'ye "Onu unutamayacaksınız, ondan ayrılamayacaksınız!" der. Ancak Macide durumun öyle olmadığını Ömer'den ayrılmaya önceden karar verdiğini söyler. Önceden yazmış olduğu mektubu verir. Kitap bu şekilde sona erer.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Sabahattin Ali'nin bu kitabı taşraya ait izler barındıran iyi bir gözlem gücüyle yazılmış bir kitap. Kitapta Ömer ve Macide'nin iç seslerinin söylediklerinden etkilendiğim kısımlar oldu. Ancak Ömer, bana sorumluluktan kaçan bir karakter olduğu için biraz itici geldi. Macide'nin ise biraz daha garantici bir karakter olduğunu düşündüm (belki de haksızlık ediyorum Macide'ye). Kitabın önsöz kısmında Selim İleri'ye ait 'Belki de İktidardaki Şeytan' başlıklı bir açıklama kısmı kaleme alınmış. Kitap için düşündüklerinden bahsetmiş yazıda. Romana yönelik eleştirileri okumadığından, birtakım gerçek kişileri (Peyami Safa, Hüseyin Nihal Atsız) hedef aldığını düşünmemiş Sabahattin Ali'nin. Ona göre, roman sanatı 'kurmaca'dan öte değerlendirilmemesi gerektiğinden, ismi geçen kişilerin eserlerinde birbirlerini kast ettiklerini düşünmemiş. Bütün bu cümleler sayfa onbirde kendine yer bulmakta. Aslında kastedilen Hüseyin Nihal Atsız mıdır veya başka birileri midir bilmiyorum. Ancak ben kitabın bazı bölümlerinde bazı ideolojileri hedef aldığını (bu sözcük uydu mu tam olarak bilemedim) düşündüm. Bu durumu ilk olarak sayfa 128'de fark ettim, daha sonra sayfa 146, 188, 239, 240, 243, 248 ve 250. sayfalardaki bazı diyalogları okuyunca emin oldum. Sabahattin Ali bunları bazı karakterler üzerinden (Emin Kamil, İsmet Şerif, Profesör Hikmet, Muharrir Hüseyin Bey, Nihat) örnekleyerek açıklamış. Eğer ki iddia edildiği gibi kast edilen Nihal Atsız'sa karakter olarak Nihat karakterinde bunu yansıtmış olduğunu düşünüyorum, Muharrir Hüseyin Bey karakteriyle değil. Kitaptaki Ömer karakteri bana Kürk Mantolu Madonna kitabındaki Raif Efendiyi hatırlattı o kitabın sonunda kızıyla karşılaşmaktan kaçan bir adam var burda da Macide'den kaçan. Belki burada kendini düzeltme çabasıyla bunu yapıyor ancak Ömer, karşısındaki kişiyi kendine bağlayıp sonra çekip giden bir tip hissiyatı bıraktı. Bir de Macide'nin -iradesine bu denli hâkim olan bir kişinin- Ömer'in ardına takılıp gittiği gibi Bedri'nin de peşinden gitmesi bana biraz rahatsız edici geldi. Otokontrolü bu kadar fazla bir portre çizilip hayatî kararlarda duygusal kararlar veren bir karakter... Bilmiyorum garip buldum. Bunların dışında Sabahattin Ali'nin romanları arasında bence en gerçekçi olanı da bu kitap. Bence herkesin içinden saklı olan hesabî tarafını ortaya koyuyor. Ancak dili bakımından eski kelimeler barındırması veya gidişatının kestirilememesi bakımından yer yer okuyucuyu sıkabilir. Aslında yazılabilecek birçok cümle var ancak bu kadarını toparlayabildim. Spoiler kısmında bahsetmediğim birçok olay var, veznedar Hüsamettin Bey, Ömer'in Bedri'ye çıkışması gibi... Kitap hakkında birçok şey yazabilmek mümkün ancak okuyucuyu daha fazla sıkmak istemediğimden incelemeye burda son veriyorum. Değerli okurlara keyifle okumalar dilerim...
268 syf.
·Puan vermedi
İçimizdeki Şeytan YKY’de 33 baskı yapmıştır. Yazarın bu kitabının baskı sayısı Türkiye şartlarında iyi bir rakamdır. Nitekim bu sayı şüphesiz ki ölümünden sonra fazlaca artmıştır. İlk baskıda roman kapağında hiçbir resim yoktur ama günümüze yaklaştıkça romanın kapağına yazarın resmi konmaya başlanmıştır. Çoğu insan bu romanı sadece Sabahattin Ali yazdığı için almaktadır. Yani esreden çok yazar ön plandadır ve bu istenmedik bir durumdur. Çoğu solcu kitabı alış amacı okumak değil fikirleri uyuştuğundan romanın çok satması ve çok insana ulaşmasıdır. Yayınevleri de bunu çok iyi kullanır. Aslında Sabahattin Ali yaşasa idi bunu istemeyeceği bir gerçekti fakat ortada bir gerçek var ki Türkiye’de romancılık böyle işliyor ve yazarların da paraya ihtiyacı var. Roman zamanında birçok tartışmalara sebep olmuş ve Sabahattin Ali’yi mahkemelerde süründürmüş ve davalar Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra kapanmıştır. Sabahattin Ali’yi sol görüşlü insanların daha çok tercih ettiği bir gerçektir çünkü Sabahattin Ali’de sol görüşlü bir yazardır diyebiliriz. Türkiye’de şöyle bir gerçektir ki okurlar yazarlarını kendi gibi düşünenlerden seçer. İçimizdeki şeytan ruh çözümleriyle dolu ve insanlara kötü şeyler yaptırtan bazı şeylerden söz eder. Romanın bir bölümünde yazar şöyle söyler; ‘’Evet, evet onun korkusu… İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu… Hiçbir şeyi bana tam ve iyi yaptırmayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam…’’.
Romanın bize vermek istediği mesaj şudur;
İradesiz tutarsız ve içindeki şeytana boyun eğmiş Ömerlerden olmamalı. Bu özelliklere sahip Ömerler her zaman hayatta kaybetmeye mahkumdurlar, buna eşleri de dahil. Sabahattin Ali bunun yanında başka birçok öğretisi daha vardır. Toplumcu gerçekçi bir yazardır ve bunu eserlerinde fazlaca hissedersiniz. Kendisi sanat hakkında şunları söyler:
‘’Benim kanaatimce sanat insana insani ve hayatı ve bunların manasını öğrenmekle muvazzaftır. Ancak bu takdirde geniş bir kütlede daha çok insan olmak, daha iyi bir hayata varmak arzuları belirir. Bizim istikbaldeki edebiyatımız bu gayelere varmak için, yollar gösterecek kadar yükselmiş, yani yeni bir devir açacak olan büyük dehalar yetiştirmiş olursa o zaman bizde dünya edebi orkestrası içinde mevkimizi almış bulunuruz.
Bütün bir beşeriyeti ve bir kainatı içine alacağı yerde kendi cılız ve ama benliğine saplanan bir edebiyatın, bence psikopatoloji etüdlerine mevzu olmaktan başka bir vaziyeti yoktur.
Sanat bütün teferruatiyle hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye, daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır.
Hülasa sanat gaye değil, vasıtadır. Gaye hayattır.’’(Sabahattin Ali, 1938 ,( Filiz Ali, Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, S278)).
Sabahattin Ali bu romanında insanların kapana kısılmışlığını, ruhumuzun kötüleştiğini ve bize bunları yaptıran bir gücün olduğunu anlatmak istemektedir. Teknik bakımdan birkaç sıkıntısı vardır, mesela Ömer’in Macide’ye olan hislerini anlatması çok uzun tasvir edilmiş nedeyse 4 sayfada sadece bundan bahsedilmiştir. Romanda rastlantılar tesadüfler oldukça boldur.
Roman İstanbul’da yaşayan iki genci ve onların çevresiyle olan ilişkilerini konu alır. Romanda ve o zamanın toplumunda ve sahip olunmak istenen şey paranın ve gücün ve güzelliğin sahibi olmaktır. Bu insanları öyle bir noktaya getirmiştir ki bu istek onların şeytanı olmuş ve bu amaç uğruna kötülük hatta namussuzluk bile yapar roman karakterleri tabi bu kötü şeylerin sadece sağ görüşlü insanlar üzerinden verilmesi de romanın biraz sığ kaldığı gerçeğini ortaya çıkarır.
Romanın Ömer ve Nihat’ın vapurda Macide’yi görmesi ve Ömer’in Macide’ye aşık olmasıyla başlar. Roman birçok roman gibi İstanbul’da geçmektedir. Ömer’in bu ilk görüşte aşkı Shakespeare’ın Romeo ve Juliet’de ki ilk görüşte aşkını andırmaktadır. Sabahattin Ali Rus, Alman ve Fransız yazarlardan etkilenmiş ve birçok araştırma yapmıştır. Ömer Macide’nin onu değiştirebileceğini düşünmüştür fakat son yine hüsrandır Ömer için. Macide’nin peşine düşen Ömer aslında Macide’nin akranı olduğunu öğrenir ve sonrasında Nihat ile kahveye gider burada Emin Kamil ve İsmet şerif adında iki sağ görüşlü adam ile münakaşaya girer. Nihat bu yazarlara hayranlık duymaktadır ve Ömer her ne dediyse onu suçlamakta ve azarlamaktadır. Romancı aslında bu eseriyle asıl gayesi dönemindeki sağ görüşlülere faşizme ve Turancılara ders vermektir. Yazarın bu eseri yazdığı sıralar ülkede büyük bir sağ sol kavgası vardır ve Sabahattin Ali’de bu eserini bu amaç uğruna yazmıştır zaten romanın yazılış amacı da budur.
Kadrodaki İsmet Şerif, Nihat, Profesör Hikmet, Muharrir Hüseyin, Emin Kamil kötü karakterdedirler ve romanda sağ görüşü temsil ederler. Bedri ise Sol görüşlü olarak çıkar karşımıza ve nitekim romanın iyi kahramanı Bedri’dir. Bedri’nin haksızlığa uğraması iftiraya kurban gitmesi aslında yazarın yaşadığı dönemden kesitler verir yazarda birçok sol görüşlü insana haksızlık yapıldığını ağır ithamlarda ve aşağılamalarda bulunduğunu Bedri üzerinden vermek istemektedir.
Romanı okuduğumuzda Ömer’e değil Nihat’a ve diğerlerine kızarız roman aslında şunu söyler Ömer’i bu hale getiren aslında içimizdeki şeytanlardır. Bu şeytanlar Nihat gibi tüm gücü ve parayı elinde bulundurmak isteyen, Profesör Hikmet ve İsmet Şerif gibi arkadaşının karısını taciz eden devlet işlerini ve mesleğini düzgün icra etmeyen adamlardır. Yazara göre Ömer böyle olmaya mecbur kalmıştır. Romanda devlet memurları işlerini doğru yapmaz. Esnaf ise adaletli değildir. Romancı bunun yanlış olduğunu okuruna hissettirir nitekim Sabahattin Ali’nin de gayesi budur çünkü yaşadığı dönemde insanlar gerçekten de böyledir. Okurlarına Bedri gibi olmayı Nihat ve diğerleri gibilerden uzak durmayı öğütler. Romanın yazıldığı dönem sağ sol çatışmasının iyice hissedildiği bir dönemdir ve bu eserde ana konu olarak yer edinir. Yani sadece eseri okuyan kişi yazarın eseri yazdığı dönemde bu çatışmanın olduğunu anlayabilir. Hatta çoğu eleştirmen romanda ki çoğu kişinin o dönemde yaşayan insanlar olduğunu söyler değişen tek şey isimleridir. Roman işte bu denli dönemi anlatır. Sabahattin Ali’nin bu romanla başı çok belaya girmiştir. Romanı gerçekten anlamak için Hüseyin Nihal Atsız ve Sabahattin Ali arasında geçenleri iyi bilmek gerekir. Roman karakterlerinin gerçek hayata uyarlaması şu şekildedir;
‘’… Bunların arasından Profesör Hikmet diye gösterilen insan aslında tarihçi Mükremin Ali’dir. Çünkü ikisi de Maraşlıdır. İkisi ise de Anadoluludur ve Anadoluluları sever. İkisi de arkadaşlarına yardım etmekten hoşlanır. İkisi de daima Taberiden, Selçuklulardan, Arap müverrihlerinden bahseder. İkisi de Beyazıt meydanındaki kahvelerde oturur. Muharrir ve İsmet Şerif milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde, boş, manasız, ahlaksız insandır…. Bununda Peyami Safa olduğu anlaşılıyor… Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya Profesör Zeki Velidi, yahut Abdülkadir İnan olacaktır’’ (Atilla ÖZKIRIMLI, Sabahattin Ali, S308)
Sabahattin Ali’nin romanı işte bu denli yaşadığı dönemle iç içedir. Hüseyin Nihal Atsız bu romana karşılık İçimizdeki Şeytanlar adlı broşür yayımlamıştır. Daha sonrasında Sabahattin Ali’ye vatan haini suçlamasında bulunmuştur. Bu olaydan sonra Sabahattin Ali, Hüseyin Nihal Atsız’a dava açmıştır.
‘’… 26 nisan 1944’de Ankara’da başlayan ilk mahkeme, üniversite öğrencileri tarafından hıncahınç doldurulmuş, mahkemenin her celsesi farklı bir olaya sahne olmuştur. Davanın sonucunda Sabahattin Ali’ye ‘’vatan haini’’ dediği için altı aya mahkum edilen Atsız’ın cezası hakim tarafından ‘’ milli tahrik’’ gerekçesi ile dört aya indirilmiş, cezası ertelenmiş, ancak Atsız mahkemeden çıkarken kapıda tutuklanmıştır…’’ (A’dan Z’ye SABAHATTİN ALİ, Sevengül SÖNMEZ,S267)
Bu roman işte bu denli yaşadığı dönemi etkilemiş bir romandır. Nitekim Berna Moran’a göre, gücünü bir gerçekliği yansıtmaktan alan romanlar bir belgesel kadar bilgilendirici olabilir (Moran, 1999: 15). Bu eser sadece döneme ait belgeler bilgiler bulundurmamış adeta döneme damga vurmuştur. Sabahattin Ali’nin ölümüne bile bu roman dolaylı yoldan sebep olmuş diyebiliriz.
164 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
KİTABI OKUDUM.MADONNA'NIN AŞK HAYATINI ANLATIYOR.

"Kürk Mantolu Madonna"yı ilk başta bundan dört sene önce kırtasiyemizin en alt rafında Anna Karenina'nın yanında görmüştüm.O zamanlar yaşım on dört,Madonna'yı bilip bir kaç şarkısını seviyorum falan ama aklıma bir an olsun "Madonna'nın aşk hayatını anlatıyor..." gibi saçma ve ironik cümle gelmemişti ki;maalesef seneler sonra bu cümle bir büyüğümün ağzından çıkacaktı,üstelik milyonların gözü önünde (Gözünüzü seveyim biraz mantıklı olun,ben bir sohbette olsun bilmeden pot kırdığımda uzun süre yerin dibine girerim ki pot kırdığım şeyler cidden hakim olmadığım konulardır ve daha sonra eksiğimi kapatmışımdır.Sen bir sunucusun, program yapacaksın kaç milyonun önünde,aracınla stüdyoya giderken bir arattırsaydın keşke, biz de sizin yerinize bu kadar utanmamış ve memleketin hâline üzülmemiş olurduk.Düşündükçe üzülüyorum,yerin dibine geçiyorum,Allah'ım sen ıslah et...).

Neyse işte Kürk Mantolu Madonna,daha sonra bu olayla patlayacaktı.Sıralarda edebiyat-sever arkadaşlarımın (!) bile bu kitabı okuduğunu görecektim.Ancak ben kitabı geciktirerek okuyacaktım ki,okurken yine memleketin hâline üzülmeyeyim diye.

▶▶Bu kadar ön bilgi yeter artık incelememe geçebilirim:
Öncelikle ilk defa bir erkek karakterde kendimden derin izler bulundum.Evet,Raif Efendi idollerim arasına girdi.Bir kaç özelliğinden bahsetmek istiyorum,özellikle şu davranışını kendime örnek aldım:

"İnsanlar zor yaratıklardır.Ne anlatırsan anlat 100 kişiye aynı şeyi anlatamazsın,ortada çekiştirilecek bir şey bulunmasın, her şey eksiksiz olsun ancak bil ki seni bu dünyada en fazla 99 kişi anlar,sen ne kadar açık olursan ol,o 100 insanın 100'ünden seni anlamasını beklemeyeceksin.İnsan böyle bir mâhlukattır.E hayatında hep o %99'luk kısım denk gelmeyecek; ki böyle bir ihtimalin bulunabilecek en yüksek ihtimal olduğunu söyledim,örnek diye yoksa; 'aslında öyle yüksek bir rakam da yok' en fazla iki yüzlülükte çığır açan insanların sen öteki yüzünü göremezsen dersin: 'Evet ben 100 insandan 99'uyla geçinirim,onlara laf anlatabilirim,'.

Neyse sonuca gelelim,sen belki o 100 insan içinden 50'sine belki 90'ına laf anlatabileceksin orası senin düşüncene,tecrübene ve gözlemine kalmış bir şey ama benim diyeceğim o ki;hayatınızda sizi anlamaya çalışmayan insanlar olacak,hem de o 100 kişide bu tip insanların oranı daha yüksek görülecek,peki bu insanlara karşı davranışın nasıl olacak?

Raif Efendi gibi yapacaksın,Kafka gibi olacaksın:

Seni küçük görmelerine alışacaksın,seni sadece çıkarları için kullandıklarını bileceksin,seni aptal yerine koymalarına izin vereceksin,evet yeri gelecek damarınıza basacaklar,sizi konuşturmayacaklar,küçük balık olacaksınız,kolay lokma olacaksınız,hatta bazen zayıf halka olacaksınız;"istenmeyen bir böcek" olarak göreceksiniz kendinizi,evet bunların hepsine 'evet' demeyi öğrenmelisiniz ki,başka bir düşük ihtimal ama bir gün iyi insanlar sizi anladığında sizin yerinize üzülecek ve hayatınızı örnek alacak!

Raif Efendi neden yalnızdı,Kafka niye yalnızdı?...

Yalnız olmasalardı bugün bu kadar derin işleyecekler miydi kalbimize,o insanlara cevap verselerdi,haklıyım ben deselerdi (zaten sonuna kadar da öyleydiniz fakat bu dünya da,büyük balığın küçük balığı yediği bir dünya,n' yaparsın?!) bizi bu kadar etkilemezlerdi değil mi,yazmazlardı değil mi?

Yazamazlardı...

Benim bu kendi örneğimden,hayranı olduğum Kafka'dan ve bu kitaptan çıkardığım yargı şu:

Bu tarz insanlara karşı nefesini tüketme,kafaya takma,o 100 insanın her biri seni anlamayacak,bunu bekleme;o kadar da pembe bakma hayata sandığın gibi toz pembe değil, ha istersen kendini kandır senin bileceğin iş bu.Ama şunu da unutma ki;bu dünyada iyi insanlar da var.Şu an sen nefes alırken veya son nefesini verdikten sonra iyi insanlar senin için üzülebiliyorsa,pişman olabiliyorlarsa bil ki görevini lâyıkıyla yerine getirmişsindir.

Bir diğer ayrıntı,yazmak zorunda değilsin,yazamayabilirsin.Raif Efendi yazdı,Franz yazdı;üstelik fark ettin mi?Onlar tek başına yazdı,yazmaya başladıklarında 'Hadi ben bunu birine okutayım.'gibi bir amaçları yoktu,bunun tersine iç dünyalarını açığa çıkaran en ufak bir detaydan kaçınıyorlardı ve bu onların korkulu rüyalarıydı.
Biliyorum onlar gibi kendini ifade etmek istiyor insan,yapamayabilirsin.Kurtuluş yazmak değil zaten,onlar neden yazdı,yetenek belki ama çoğunluk yetenek değil 'bu insanlar arasında kıvranıp durmaktan' bıktılar.Yazmak, bir gereksinim oldu,havasız bir ortamda oksijen tüpüne duyulan bir istek oldu onlarda.

Ki şunu da kabul et,maalesef genç yaşta gözlerini kapadılar hayata ama şu bir gerçek ki "çok çektiler,çok,tahmininden daha çok,daha ağır...".

Ve fark ettin mi,sen de bu durumları yaşıyorsan eğer,kim bilir belki de sen de bir gün yazacaksın!

Ama yok ben debelensem de yazamam diyorsan,sabredeceksin.Bu tür seni rahatlatan,seni anlatan insanların eserlerine sığınacaksın.Oyunculuklarıyla seni bu hale getirenlere karşı "oyuncu" olacaksın.İki yüzlülüğü kast etmiyorum,demek istediğim:

"Kendini iyi tanı,haklı olduğunu bil ama 'istenmeyen bir böcek'rolü de senin ikinci tenin olsun."

Zor biliyorum, çok zor,ancak böyle yaparak kafan rahatlayabilir üzgünüm başka kurtulma yöntemi yok(Aslında var ama küçük çaplı şeyler...).Aksi takdirde üzülen yine sen olacaksın...

Bakın başaranlar insanlar var:

Başardın Raif Efendi,Başardın Kafka'mm,başardınız.Siz ve belki tanımadığım daha çok insan,yazar,içimizden birileri...

Tabi bu kendi düşüncelerimdi,girişken biri değilimdir,haklı olduğum bir olayda daha çok ben çekilmişimdir.Kimine göre 'yenilgiyi kabul etmek' bu ama yukarda verdiğim örnekte bunu izah ettim,ben bu kişileri kendime yakın bulduğum için seviyorum.Siz,pek âlâ yakın bulup belki hayatta daha savunmacısınızdır,daha girişkensinizdir ama ben kendi huylarımı,kriterlerimi,mizacımı biliyorum ve olaylara bakış açım,verdiğim iki idolüm gibi olur genelde...

Ben bu savunma mekanizmasını kullanıyorum,kimseyi takmam,boş insanlar için kendimi üzmem en azından.Ancak bazı zamanlar geliyor ki, kendimle çelişebiliyorum;üzülüyorum,takıyorum da.Zor,türlü türlü insan var,kimisi Hollywood'dan, kimisi Bollywood'dan... "

***

İncelememin başında "birkaç şeyden bahsedeceğim" demişim ancak şu an beynim uyuştu bence doyurucu bir örnek de oldu (ne bileyim,incelememin başında aklımda bir kaç satır yazarım demiştim ama sonradan, "Aman aman,Raif Bey ve Kafka'nın ortak yönlerini bulmuşum,hiç boş durur muyum?.." durumu oldu herhalde.)

...

Neyse;esenlikte kalın, SEVGİLİ KAFKA'NIN BÖCEKLERİ<3

(Trake solunumu biraz zorluyor insanı yoksa diğer türlü tabiki de böcek olmak daha rahat.Hem daha fazla bacağa sahipsin,ayakların yere daha iyi basıyor,küçücüksün gözlerinin gördüğü dünya daha küçük ve bu insanken gördüğünün yanında biraz daha az,umut verici en azından.Ama gel gör ki;bu dünyada da kurtuluş yok,'Ağustos Böcekleri' misal.Neyse ben de bir gün yazarsam daha nitelikli bir yaratığa dönüştüreceğim kendimi.Ah Kafka Ah, ağustos böceklerini nasıl unuttun?Doğru gerçi; insanlar,kafanın içinde de seni rahat bırakmadı ki!Ancak sen acıya alışıksın,onlarla da çarpışırsın!..)

Burda da son vermezsem, kitinli dış tabakam,ev sahibemin terliği altında kalacak.

Bu sefer gidiyorum hadi,iyi metamorfozlaaarr:)

(Kürk Mantolu Madonna'dan nerelere geldim Rabbim,bağışlayın...Korkarım ki Dönüşüm'ü incelediğimde antenlerin faydalarına kadar yardıracağım.;) )
132 syf.
·4 günde·9/10
Bazı yazarlar vardır; bir defa kalemiyle tanışıp, kendinizi satırların büyüsüne kaptırdığınızda bırakamaz, okumadığınız da kalemini özlemekten kendinizi alamazsınız. Sevgili Sabahattin Ali'nin de okurları üzerinde böylesi bir etkisi vardır. Okumadığınız da kalemini özler, boşluğunu hissedersiniz. Nitekim biz de kitapdaşlarımla bir sohbet esnasında bir süredir Sabahattin Ali okumadığımızı ve bu usta kalemi özlediğimizi fark ederek, minik bir etkinlik yapmaya karar verdik. Her birimizin çeşitli Sabahattin Ali eserleriyle taçlandırdığı bu keyifli etkinlik kapsamında, ben de Kamyon isimli eserini okudum.
Sabahattin Ali'nin öykü kitaplarından derlenen seçme öykülerinin yer aldığı Kamyon, Değirmen ve Kağnı isimli öykü kitaplarından yedi, Ses ve Yeni Dünya isimli öykü kitaplarından ise birer öyküyü içeren on altı öykülük bir eser. Daha önce sevgili Sabahattin Ali'nin öykü türünde vermiş olduğu üç eseri severek okumuş biri olarak, bu eserlerin iki tanesinden seçme öyküleri Kamyon'da yeniden okuyarak hafızamı tazeleme imkanı buldum. Yeniden bu öykülerle karşılaşmış olmak sadece hafızamı tazelemekle kalmayıp, aynı zamanda okuma etkinliğimizi de benim açımdan daha anlamlı kıldı. Öyle ki, "özlem gidermek" düşüncesi etrafında şekillenen bu güzel etkinliğimizde, daha önceden okumuş olduğum öykülerle yeniden karşılaşmış olmam benim için etkinliğin tamamlayıcı parçasını oluşturmuş oldu. Her ne kadar özlemimi gidermiş olsam da söz konusu isim Sabahattin Ali olunca öykülerin tadı insanın damağında kalıyor. Her haliyle Anadolu insanını öylesine sade, öylesine ustaca kaleme alması, öykülerinde yer verdiği olayların yazıldığı dönemden bugüne kadar güncelliğini koruması ve bundan sonra da güncelliğini korumaya devam ederek, zamana meydan okuyacak olması, her daim dile getirdiğim gibi Sabahattin Ali'ye duyduğum hayranlığı okuduğum her bir eserinde ikiye katlıyor. Kamyon, daha önce okuduğum, okumadığım tüm öykülerle tadı damağımda kaldı ve Sabahattin Ali hayranlığıma hayranlık kattı diyebileceğim bir eserdi. Ancak, bunların yanında kitapta Sırça Köşk isimli eserden öykü görememenin beni bir parça üzdüğünü de dile getirmeden edemeyeceğim. Kamyon'un benim için eksi yönleri derlenme aşamasında Sırça Köşk'ten öykü bulundurmaması ve eserlerdeki seçme öykülerin dengesiz dağılımı oldu. Kitabı derleyen sevgili Sevengül Sönmez, kitap için kaleme aldığı ön sözünde Sabahattin Ali'nin öykü kitapları için şu şekilde kısa değerlendirmelere yer vermiş :

"(...) İlk öyküsünden son öyküsüne kadar karakteristik çizgiler taşıyan, olay eksenli bir yapı kuran Sabahattin Ali'nin öykü kitaplarına tek tek bakıldığında yapısı değişmese de öykülerinin konu ve anlatım olanakları açısından zamanla geliştiği görülecektir:

Değirmen: 1926-29 yılları arasında yazılmış öykülerden oluşan kitabın ilk bölümünde ( Değirmen, Kurtarılamayan Şaheser, Viyolonsel, Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi vb.) Sabahattin Ali'nin olağanüstü düşsel ve bazı motifleri ve olayları ele aldığı görülmektedir. Bu öykülerin dili dönemine göre sade olsa da anlatın şairanedir. Betimlemelere ve benzetmelere fazlaca yer verilmiştir.
İkinci bölümdeki öyküler ( Bir Delikanlı Hikâyesi, Bir Orman Hikâyesi, Kazlar, Bir Firar vb.) yeni bir anlatıma yönelişin habercisidir. Bazılarında romantik öğeler bulunsa da bunlar Sabahattin Ali'nin öykücülüğünün karakteristik özelliği "gerçekçiliği"yle yoğrulmuş, çarpıcı öykülerdir.

Kağnı: Biri dışında hepsi 1935-36 arasında yazılan öykülerin çoğu köy ve hapisane yaşantılarını anlatmaktadır. İlk kitaptaki acemilikten, şairane söyleyişten ve süslü anlatımdan uzaklaşan Sabahattin Ali, özellikle "Kağnı","Apartman", "Düşman" öykülerinde sınıf kavramına, ekonominin insan hayatındaki belirleyici özelliğine göndermeler yapar, hayatın içinden gözlem yoluyla devşirilen olaylar, sorgulayan ve eleştiren birer öyküye dönüşür.

Ses: 1936-37 yıllarında yazılan, pek çoğu, işçi ve köylülerin yaşamlarıyla ilgili öykülerdir. "Ses", "Köpek", "Sıcak Su" gibi öykülerde Sabahattin Ali'nin yurt sevgisini açıkça görmek mümkündür. Anadolu köylüsünü yabancı bir seyyah gözünden kaleme alan yazarları konuşmalarında sıkça eleştiren Sabahattin Ali,"Ses"te Anadolu'nun çileli, çaresiz ve kimsesiz insanlarını çok içten ve yalın bir biçimde dile getirmektedir.

Yeni Dünya: 1936-42 yıllarında dergilerde yayımlanan öykülerin oluşan kitap, Sabahattin Ali'nin ustalık ürünüdür. Öykücülüğünün temelini oluşturan klasik olay yapısı değişmez; ana dil çok daha yalın ve pürüzsüzdür. Dış dünyaya ait gözlemler, kahramanları iç dünyasıyla çok başarılı bir şekilde buluşturulur ve ortaya derinlikli öyküler çıkar. "Asfalt Yol" ve "Bir Konferans" isimli öykülerinde eleştirilerine mizahi bir üslup sinmiştir.

Sırça Köşk: 1944-47 yılları arasında yazılan öykülerden oluşan kitap Sabahattin Ali'nin son öykü kitabıdır. bu öykülerinde Sabahattin Ali artık "kent"e bakmakta , halkı sömüren tüccarları,doktorları ve sözde aydınları eleştirmektedir."Böbrek", "Cankurtaran", "Dekolman" hastane öyküleridir ve bu öyküler konu bakımından Türk edebiyatında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Kitabın sonundaki dört masaldan "Bir Aşk Masalı" aşk öyküsüdür, diğer üçü "Sırça Köşk", "Devlerin Ölümü" ve "Koyun Masalı" alegorik anlatımlı eleştirel öykülerdir. Özellikle "Sırça Köşk"te Sabahattin Ali içinde yaşadığı çağı, iktidarı ve giderek tehlikeli bir hal alan faşizmi çok sert bir dille eleştirir. Siyasi olarak daha sert bir söylemin habercisi olan bu masallar,,etkisini kısa sürede gösterir, 1947'de yayımlanan Sırça Köş Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır.
Sabahattin Ali'nin gerçeği ve acıyı katıksız bir yalınlıkla anlatan öyküleri , modern tragedya olarak değerlendirilebilecek ölçüde etkileyicidir. "

Kitabın ön sözündeki bu kısa, öz ve bir o kadarda güzel değerlendirmeler doğrultusunda, kitabın Sabahattin Ali'nin öykü türünde vermiş olduğu tüm eserlerden eşit sayılabilecek bir oranla seçilmiş ve derlenmiş olmasını çok isterdim. Bu vesileyle sevgili Sevengül Sönmez'in dile getirdiği yıllara yayılmış gelişim sürecini okurlar olarak tek bir eserde daha yakından gözlemleme olanağı bulabilirdik. Ama yine de tüm bu güzel öyküler Sabahattin Ali'nin kıymetli kaleminden döküldüğü için nasıl derlenmiş olursa olsun, her haliyle okurunu etkileyecek, tadını damaklarda bırakacak türdendi.Eğer Sabahattin Ali'nin kalemi ile tanışmadıysanız mutlaka tanışmanızı, güzel eserlerini okumanızı ve okutmanızı tavsiye ediyorum. Yavaş yavaş tüm eserlerini tamamlama yolunda, Kamyon'u en son hatta bir süre ara verdikten sonra okumanızı özellikle tavsiye ederim.Böylece bu derleme eserle Sabahattin Ali'ye duyduğunuz özlemi taçlandırabilir, anlamlı kılabilir ve üstada güzel bir veda edebilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabahattin Ali
Unvan:
Türk Öğretmen, Gazeteci, Şair, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Edirne, Türkiye, 25 Şubat 1907
Ölüm:
Bulgaristan, 2 Nisan 1948
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur.

Babası piyade yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır.

Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930).

Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.

Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır.

16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir.

Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır.

1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).

"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır.

Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"

Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Jandarma karakolunda katledilmiş daha sonra da cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmuştur.

Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926).

Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930).

Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".

Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir.

Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir.

1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır.

'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.

Yazar istatistikleri

  • 12.157 okur beğendi.
  • 112.163 okur okudu.
  • 3.909 okur okuyor.
  • 51.272 okur okuyacak.
  • 1.470 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları