Sabri Esat Siyavuşgil

Sabri Esat Siyavuşgil

YazarÇevirmen
7.8/10
1.598 Kişi
·
10.196
Okunma
·
4
Beğeni
·
255
Gösterim
Adı:
Sabri Esat Siyavuşgil
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
400 syf.
·7 günde·8/10
Zaman zaman uyuklayarak,esneyerek okumaya başladığım kitaptır kendileri.Betimlemeler önce kelime oldu,cümle oldu,paragraf oldu,bölüm oldu,bitmek bilmedi.Tam niyeti bozdum "Yeteer!" diye başımı duvarlara vurmak üzereyken kitap tüm tılsımını,güzelliğini bırakıverdi bir anda.İlk kez bir kitaptan özür dilemek zorunda kaldım.:)

Yazar,bilindiği üzere Natüralizm akımının öncüsüdür.Madame Bovary'nin şanı ise yazardan daha önde gitmekte.Zamanında hükümet tarafından toplumun ahlaki ve dini duygularına hakaret ettiği gerekçesiyle yasaklansa da temize çıkmıştır.

Konusu genel itibariyle;yaptığı evlilikte umduğu hayatı bulamayan Emma'nın kendince çırpınışlarınını anlatmakta.Gözü hep yükseklerde,gösterişli ve zengin bir yaşam sürmek ister.Aşkı dibine kadar yaşayabileceği birilerini arar.Bu arayışlar onun hayatında onarılmayacak sorunlara mâl olur.Sadece kendini de değil çocuğu ve onun bu ihtiraslarını bir türlü anlamayan kocası da bu ateşten nasibini alacaktır.

Bu eseri okumakta fayda var.Belki başlarda biraz sıksa da sonunda hayatınız boyunca unutamayacağınız bir hikayeye tanık olmuş olacaksınız.
250 syf.
Şu muhteşem tiradı yazmadan geçemeyeceğim. Lütfen okumayan arkadaşlar bu enfes eseri okusunlar. Mümkünse tiyatro oyununa da gitsinler, mümkünse filmini de izlesinler. Bilhassa Rüştü Asyalı'nın sesinden.


" - Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi "yetenekli" demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
"Adım Mercuré dergisinde geçse" diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek...
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek...
Tek başına...
Özgür olmak...
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak...
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak...
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak...
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay'a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

- Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.
- Sus... "

Cyrano De Bergerac'tan... Unutulmaz "İstemem eksik olsun" tiradı.
Edmond Rostand
400 syf.
·7/10
Saflık derecesinde iyi kalpli, hiçbir şeyden şüphelenmeden karısına gözü kapalı inanan bir doktor olan Charles Bovary ve daha iyi yaşayabilmek adına yapamayacağı hiçbir şey olmayan lüks tutkunu karısı Emma'nın hayatın monotonluğundan kurtulmak için çevirdiği entrikaların ve yaşadığı yasak aşkların hikayesi. Madam Bovary, yazıldığı dönemde bir çok eleştiri almış, müstehcenlikle suçlanmış, öyle ki Flaubert kitabının tümünü yayımlatabilmek için mahkemeye bile başvurmak zorunda kalmış. Okurken biraz zorlandım, uzun betimlemeler kimi zaman yorucu geldi ama gerçek bir başyapıt okuduğum için memnunum.
400 syf.
·12 günde·7/10
Madam Bovary yıllardır aklımda “sıkıcı” bir kitap olarak kalmış. Bu yüzden kütüphanemde yer kaplamasına, neredeyse her gün görmeme rağmen, hiçbir zaman oturup da okumayı düşünmedim. Bir yerde merak üstün geliyor. Öyle de olması gerekmiyor mu? Verilenin ötesini araştırmak, onu sorgulamak en doğal hakkımız değil midir? Kör olacak kadar iş işten geçmediyse hiçbir şey için geç değildir.

Evet, Madam Bovary için de fikrimi değiştiren bu merak duygusu oldu. İsmini sürekli duyduğum bir klasiği okumamak olmazdı. İyi de yapmışım.:)

Kitaba geçelim mi artık? Çok konuştum, girişi hep böyle uzatıp duruyorum. Direk konuya giremiyorum.

Madam Bovary, bilindiği gibi Flaubert’in en bilinen eseri, hatta kendi isminden bile daha çok bilinen eseri diyebiliriz. Madam Bovary önce gelir, Flabuert ise daha sonra. Diğer klasiklerde buna şahit olduğumu hatırlamıyorum.

Kitap 1857 yılında basıma girmiş. Flaubert, bu eseri yazdıktan sonra bir çok suçlamalarla karşı karşıya kalmış. Etkili olduğu söylenen savunması sayesinde hapse girmekten kurtulmuş.

Anlatım dilinin sıkıcılığından dem vuranların şikayetlerini, günümüz çok satan kitaplarındaki aceleyle olayların birbirine bağlanması şekline alışkın olmalarına bağlıyorum. Sırf bu yüzden acaba diyerek yaklaşıyorum artık yeni ve çok satan ibaresini gördüğüm kitaplara. Olaylar içinde boğulurken kişilerin psikolojisini anlayamayıp, hiçbir empati kuramadan kitap bitiyor. Bu tip yazarların, yarattıkları karakter ile okuyucu arasındaki empatiyi çok da umursadıklarını sanmıyorum. Anlık hoşlanmalarla bir an önce tüketip başka şeylere yönelinmesi onlar için bir şey ifade etmiyor olsa gerek.

Ooo çok başka yerlere daldım ben. Hemen dönelim. Kitaba ismini veren Madam Bovary olsa da asıl karakter Madam Bovary’nin gelini olan Emma’dır. Genç kızlığında okuduğu aşk romanlarının etkisinden sıyrılamayışı, hayalindeki mükemmel erkeğe, kusursuz aşka kavuşma çabaları Emma’yı ahlaksız sayılabilecek davranışlara iter. Kocası Charles’in, Emma’nın geçirdiği buhranlardan, dalgalanan ruh hallerinden hiç haberi yoktur. Hiç mi insan şüphelenmez anlamıyorum. Gerçi Emma öyle güzel idare etmiştir ki Charles’i, adamın gözü karısından şüphe etmek şöyle dursun, ona layık olmak için her şeyini feda etmeye hazır hale gelmiştir. Öyle ki, taşındıkları yöredeki düztaban bir genci ameliyat edip ünleneceğine bile inandırılır. Ameliyat felaketle sonuçlanır, gencin ayağı kangren olur. Emma başka erkeklerle gönül ilişkisini sürdürür, Charles uykudadır. Çok sonraları, Emma’nın uğradığı hayal kırıklıkları sonucu hastalanıp elindeki tek şeyin, yıllardır yanındaki kocası olduğunu anlamasıyla olaylar biraz açığa kavuşur. Charles gerçeği öğrenir öğrenmesine ama verdiği tepki inanılmazdır. Beklenen, intikam ateşiyle karısının sevgililerinden öç almasıdır ama bunu yapmaz. Gider onlardan biri ile içki içer. Bu kadar vurdumduymaz olmasına içerlemedim değil. Ölmüş bir kadının arkasından ne yapılabilir ki başka, hele ki onu tüm hayatı boyunca sevdiyse?

Olaylara çok fazla girmek istemedim, zira nette her yerde bulunabilir benzer içerikler. Ayrıca başta kısaca değindiğim sıkıcı anlatım tarzından hiç rahatsız olmadığımı da söylemem gerekiyor. Yazıldığı döneme göre düşünürsek, böylesine bir konuyu bu kadar açıklıkla ifade edebilmesine hayran kaldım. Evet, Emma bayağı diye tabir edebileceğimiz bir kadındır. Ne var ki çok daha kötülerine şahit olmaktayız. Bir erkeğin gözünden bir kadının iç dünyasının böylesine açıklıkla anlatılabilmiş olması, değerini bir kat daha artırıyor gözümde.
250 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Spoiler var dikkat !

Abartmıyorummmmm diye bağırtmak istiyorum.... " Okuduğum en iyi tiyatro eseri beee" diyorum. " Ne oluyor be ! Bu nasıl bir inceleme başlangıcı ? " diyenler olacağını tahmin ediyorum içimden ve onlara yavaş yavaş fısıldamaya başlıyorum.

Cyrano De Bergerac uzun burunlu, delikanlı bir kahraman ve etkileyici bir dil. Ne oldu da Kemal bu kadar etkilendin sen bu Mösyö Bergerac'tan. Çünkü muhteşem bir kurgu ve öylesine içten duygu aktarımı var ki... Kitabı bitirdiğimde gözlerim doldu be.

Alla alla neymiş bu roman diye bakarsanız klasik bir tiyatro eseri. Belki de adını ilk kez duydunuz. Nedendir anlamıyorum bazı eserler niçin bu kadar az tanınıyor ve önemsiz ücra köşelere atılıyor. Kitabı okurken öylesine dua ettim ki; o Notos Dergi'sini aldım ve en iyi 100 çeviri listesine baktım. Evet özellikle çevirisi için aldım ve bu kitap ilk 20 deydi. Hemen aldım edindim koydum bir köşeye. Bir de baktım ki sitedeki bir dostum mustafa tamer akder bu kitabı okuyor; hemen sordum "Nasıl kitap? " cevabı gecikse de ben hem araştırdım hem de artık hissettim diyelim aldım o ücra köşeden koydum baş ucuma. Evet baş ucu derken yanlış değil artık başucu kitaplarımın arasında olacaktır.

Yazar ne anlatıyor derseniz muazzam bir aşk anlatıyor. Ama öylesine içten ve samimi ve günümüzden. Bire karşı yüz kişiyi karşısına alan Bergerac hem savaş kahramanı hem de aşk. Sonrasında bir arkadaşı var Christian onunla takılıyor. Christian'ın da sevgilisi var Roxanne bu isimleri tanıtırken kendimi dedikodu yapan teyzeler gibi hissettim ya neyse...

Evet aslında buna benzer bir olay oluyor. Bergerac'ın o hitabeti ve tatlı, romantik dili devreye giriyor. Roxanne ile Christian tam ayrılacakken birden Bergerac araya giriyor ve o sesiyle, diliyle Roxanne'yi tavlıyor ama Christian için. Roxanne öylesine bir kıvama geliyor ki " Öl de öleyim " kıvamı yani. Neyse bir anda bir savaşın patlak vermesiyle iki isim askere hatta direk savaşa gidiyorlar. Neyse gel zaman git zaman bu savaş yüzünden ayrılan Christian arkadaşı Bergerac'a benim yerime ona mektup yazar mısın diyor ? Savaş öylesine kızışmış bir durumda ve aşk öylesine derinleşmiştir ki.... Ah Bergerac neler yazıyorsun o Roxanne'ye....

O savaşın içinde Bergerac arkadaşı için mektuplar gönderir atıyla postaya giderek. Geri gelir. Arkadaşı ona çok dua eder sağol diyerekten ama sizce de böyle midir ?

Maalesef asıl tiyatro ve aşk burada yaşanıyor. Bergerac Roxanne'ye o mektupları öylesine içten ve aşk dolu yazmıştır ki kendini kaptırmıştır. Ama öyle dile aşık olunmaz mı be Kemal ? Delicesine romantik ve sırılsıklam aşık bizim Bergerac. Gel zaman git zaman savaşı tam kaybedeceklerine yakın bir araba evet şaşırmayın bir araba savaş alanına girer ve düşmanların arasından geçerek Christian'a ulaşır. Arabadan kim mi iner ? Tabiki Roxanne... Herkes şaşırır ! Sen kimsin ve nasıl buraya geldin ? Tabi Christian ve Bergerac şokta. Bu arada unuttum Roxanne çok varlıklı ve güzel mi güzel bir kız. Neyse güzelliği sayesinden düşmanın içinden geçer; hem de tek kurşun yemeden. Hemen sevgilisine koşan Roxanne yazılan mektuplardan o kadar etkilenmiştir ki düşünün arabaya binip geliyor. Durum böyle olunca Christian'ın aklına karpuz kabuğu düşer tabi. Bergerac'a danışan Christian neler oluyor der ve kötü bir son... Konuşunca Bergerac itiraf eder ayda bir değil , haftada bir değil her gün o atla sabah gidip akşam geldim ve mektup yazdım der. Bir anda deliren Christian düşmanın üstüne atlar; pervasızca..... İlk kurşunda ölür daha doğrusu kendini öldürür. İşte o vicdan, kahramanlık ve aşk burada çok derine işliyor. Bergerac Roxanne'ye kavuşur. Roxanne onu sahiplenir ama bir arkadaş olarak. Öylesine derine işler bu vicdan ölse bile diyemez Roxanne'ye aşkını yazıkcağızım. Erir gider hasta olur... Son demlerinde ise bir sürpriz olur. Bu inceleme de burada biter.

Uzun lafın kısası muhteşem bir aşk hikayesi ve kesinlikle dile getirmem gereken harika ötesi bir çeviri. Kafiyeler, uyaklar, dizelerin içinize işlemesi, şiirsellik falan hepsi muazzam. Sadece bu konular yok; bir çok konuya hitap eden klasik bir eser.

Kitabı mutlaka temin edin ve okuyunuz. Tiyatro eserinde es geçilmemesi gereken bir eser. Mutlu ve iyi okumalar diliyorum.
128 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Alphonse Daudet, 19.yy'ın ikinci yarısında yaşamış Fransız bir yazar. Kendisinin Charles Dickens'dan etkilenmiş olduğuna dair bir bilgiye rastladım okuduğum baskının önsözünde. Yine de ben Dickens'ın toplum eleştirisini, bütüne bakan yanını göremedim Daudet'de. Ama Dickens'ın gerçekçi bakışının çok daha ayrıntılı, irdelenmiş bi' halini gördüğümü söyleyebilirim.

Natüralizm, hayatı nesnellikle ele alan, gerçeği derin ayrıntılarla anlatan sanat akımıdır. Daudet'nin parlayan yanı da bu, gerçekçilikten çok ayrıntılarda dönenmesi yani natüralist olması. Değirmenimden Mektuplar'da bariz bi' şekilde natüralizmin o tasvirsever yanını, mikroskobik incelemesini gördüm ben. Daha da ötesini gördüm hatta; doğa tabloları gördüm, tiyatro sahneleri gördüm. Tasvire boğulduğum sırada olayların sakin, kimi zaman komik, kimi zamansa hüzünlü sonlanışları duraklattı beni. Yanısıra ucu sivri yorumlar, hicivci bi' bakış da vardı anılarda.

Eski bi' değirmende, basık bir odaya yerleşen Alphonse Daudet'nin, okuruna bazen bizzat yaşadığı, bazen şahit olduğu bazense "zevzek mi zevzek" insanlardan duyduğunu son derece ayrıntılı, sıcak ve genel olarak okurla konuşur bi' üslupla anlattığı anılardan, hikayelerden oluşuyor Değirmenimden Öyküler.

Kitap hiç de aklımda değildi ama bi' şekilde yolum yazarla kesişti, merakımı tetikleyen şey ise yazarın tarzıydı. Ve bu nedenle kapıyı aralamaya karar verdim. Bilinçli kararıma karşın kesinlikle beklenmedikti benim için kitap, ne beklediğimi bilemesem de eğlendim ben okurken. Tasvir ve ayrıntılardan başının ağrımayacağını düşünen, yazarı tanımak isteyen herkese doğayla ve insanlarla fazla yakın olan bu kitabı öneririm.

Kulübe isimli öykünün ilk paragrafı:
"Sazdan bir çatı, kurumuş ve sararmış kamışlardan duvarlar, işte kulübe burası. Bizim av köşkümüzün adı bu. Camargue'daki bütün evler gibi, kulübemiz de yüksek tavanlı, geniş, penceresiz, camlı kapısından ışık alan bir tek odadan ibaret. Akşam olunca camlı kapının kepenkleri çekilir. Sıvası pörtük pörtük beyaz badanalı yüksek duvarları boyunca çakılmış askılara tüfekler, av çantaları, bataklık çizmeleri asılır. Dipte zemine kakılıp da bir ucu tavana kadar yükselen ve çatıya destek olan kalın bir direğin etrafına, beş altı tane kadar yuvarlakça payanda sıralanmış. Geceleri poyraz esip de bütün ev çatırdamaya başlayınca uzaklarda kalan denizle, denizi yaklaştırarak gürültüsünü getiren ve bu gürültüyü büyüterek devam ettiren rüzgârla, insan kendini bir geminin kamarasında uyuyor zanneder."
400 syf.
Evet ilk başlarda benim gibi uzun uzun tasvirlerden hoşlanmıyorsanız kesinlikle sıkılacak hatta 'acaba bıraksam mi?' diye düşüneceksiniz. Yavaş yavaş ruha dokunan küçük dokunuşlar; yuvarlana yuvarlana büyüyen bir kar topu misali sizi o kadar güzel ele geçiriyor ki ele geçirmenin en güzeli bu olsun dersiniz. Son sayfalara doğru ise artık kendinizi ılık bir meltem havasında buluyorsunuz.
385 syf.
·12 günde·Beğendi·7/10
Beklenen gün geldi çattı sonunda kitabı bitirdim. Kitabı yıllar önce satın almıştım, kitaplığımın bir köşesinde boynu bükük kaldı. Öncelikle yıllar önce aldığım bu kitabın çevirisi konusunda baya sıkıntı yaşadım. Daha sonra 1000Kitap ailesinin görüşlerine de dayanarak İş bankası yayınlarını yeniden satın aldım, kolları sıvadım, en baştan başladım okumaya. Çeviri okadar önemli ki sanki farklı kitaplar gibiydi bu iki kitap. Neyse ki İş bankası yayınlarının çevirisi çok çok güzeldi. Sonunda iyi ki okumuşum dediğim klasiklerden oldu. Gustave Flaubert’in kalemine hayran olmamak elde değil. Okurken sizi zorluyor uzun uzun betimlemelere yer veriyor, olayları en ince ayrıntısına kadar ele alıyor. Öyle ki bu cümleleri yeri geliyor birkaç defa okumanız gerekebiliyor. Fakat kitabın yarısını okuduğunuzda artık yazarın üslubuna alışıyorsunuz ve kitap sizi içine çekiyor adeta.
Dikkatimi çeken bir diğer nokta 1800’lü yıllarda yurtiçinde ve yurtdışında genellikle ahlaki çöküş konusu ele alınmış. Tanzimat dönemi eserlerini okuduysanız veya okursanız demek istediğimi anlarsınız. Evet yazarların görevlerinden biri toplumsal sorunları ele almaktır. Yazar toplumun bir parçası olduğuna göre bir toplum ahlaki çöküşle parçalanırken aile kurumları yıkılırken yazar sessiz kalamaz. Bu nedenle birçok yazar değinmiştir bu tür konulara. Sadakatsizliğin ve müsrifliğin Madame’ la bütünleştiğini ve kendisinin bu olumsuz sıfatların timsali haline geldiği görüyoruz kitapta. Charles Bovary ise sevginin, saflığın, adanmışlığın simgesi...
Yeri geldi Charles’ a çok üzüldüm, Madame’ a sinirlendim. Masum evlatlarına acıdım. Öfke, acıma duygusu, heyecan bütün bu hisleri sayfaları çevirdikçe yüreğimde duydum. Eğer klasikleri seviyorsanız kitaplığınızda mutlaka bulunması gereken bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabri Esat Siyavuşgil

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 10.196 okur okudu.
  • 340 okur okuyor.
  • 4.885 okur okuyacak.
  • 466 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları