1000Kitap Logosu
Samiha Ayverdi

Samiha Ayverdi

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.6
925 Kişi
3.236
Okunma
671
Beğeni
26,4bin
Gösterim
Unvan
Türk Mütefekkir ve Mutasavvıf Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 25 Kasım 1905
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 22 Mart 1993
Yaşamı
Sâmiha Ayverdi (d. 25 Kasım 1905, İstanbul - ö. 22 Mart 1993, İstanbul), Türk mütefekkir ve mutasavvıf yazar. Roman, hikâye, hatırat, makale ve inceleme türünde yapıtlar verdi. Rifailik tarikatına bağlı idi. Piyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey ile Fatma Meliha Hanım’ın kızıdır. Mimar ve tarihçi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi'nin kız kardeşidir. Şehzadebaşı semtinde doğan Samiha Ayverdi, Süleymaniye Kız Numune Mektebi'nde eğitim gördü; daha sonra özel derslerle eğitimini sürdürdü. Çok iyi derecede Fransızca öğrenerek tarih, tasavvuf, felsefe alanlarında kendini yetiştirdi. Ayverdi, Kubbealtı Cemiyeti kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, 1966'da Türk Ev Kadınları Derneği'nin (Türk Kadınları Kültür Derneği) kuruluşuna önayak olmuş, 1970'te ağabeyi ile birlikte Kubbealtı Cemiyeti'nin kurulmasını sağlamıştır. 22 Mart 1993 tarihinde ölen Sâmiha Ayverdi'nin mezarı, İstanbul Zeytinburnu'ndaki Merkez Efendi Camii'nin bahçesindedir.. İstanbul'un Fatih ilçesinde Edirnekapı'dan Saraçhane'ye kadar uzanan Fevzipaşa caddesi ve Hırka-i Şerif Camii yakınındaki Koyun Baba Parkı'nda 1976 yılında ağaçlandırma çalışmaları yaptırdı. Eserleri Samiha Ayverdi, 1938'de ilk romanı Aşk Budur'u (Aşk Bu imiş) yayınladı. 1946'dan itibaren daha çok fikir ve tarih eserlerine ağırlık verdi. Yapıtlarında, tarihi yoğun biçimde kullanmıştır. İnceleme yazıları ve romanları İstanbul üzerinedir. Tasavvuf düşüncesi ve tarih özellikle romanlarında canlanmış, Kenan Rifai'yi eserleri yoluyla okuyuculara tanıtmaya çalışmıştır. "Batmayan Gün" ve "İnsan ve Şeytan" adlı romanları geçmişi arayışının ürünleridir. Geçmişe duyduğu özlemi en iyi yansıtan romanı 100 Temel Eser listesi'nde de yer alan İbrâhim Efendi Konağı'dır. Kubbealtı Neşriyat tarafından Samiha Ayverdi Külliyatı adıyla çıkan kitapların sayısı 47 adettir. Ödülleri 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı; 1984’te Millî Kültür Vakfı tarafından verilen Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı; 1985'te Yeryüzünde Birkaç Adım isimli eseri nedeniyle Boğaziçi Yayınları tarafından Boğaziçi Başarı Ödülü almıştır . 26 Nisan 1986’da, Türk Edebiyat Vakfı tarafından kendisine "Millî Sanata Hizmetleri"nden ötürü bir plaket sunulmuştur. 1988 yılında yayınlanan “Hey Gidi Günler Hey” isimli eseri nedeniyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nce kendisine Yılın Dil Ödülü verilmiştir. 1990'da Başbakanlık aile araştırma kurumu kendisine bir şükran plaketi sunmuştur. 1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği'nce (İLESAM) verilen Üstün Hizmet Ödülü'nü almıştır. İstanbul, Fatih'te Vatan Caddesi üzerinde bulunan Vatan Anadolu Lisesi'nin ismi 2005 yılında değiştirilerek, Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi yapılmıştır. Kaynak: tr.wikipedia.org/wiki/Sâmiha_Ayverdi
İbrahim Efendi Konağı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yaşayan Ölü
OKUYACAKLARIMA EKLE
Ateş Ağacı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Mesihpaşa İmamı
OKUYACAKLARIMA EKLE
İnsan ve Şeytan
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yusufcuk
OKUYACAKLARIMA EKLE
Hancı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Batmayan Gün
OKUYACAKLARIMA EKLE
Dost
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kölelikten Efendiliğe
OKUYACAKLARIMA EKLE
Mabette Bir Gece
OKUYACAKLARIMA EKLE
Ne İdik Ne Olduk
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yolcu Nereye Gidiyorsun
OKUYACAKLARIMA EKLE
İstanbul Geceleri
OKUYACAKLARIMA EKLE
240 syf.
Aynamız Dünyamız
“Tâne her ne şeye gebe ise ondan başka şey doğmuyordu.” Sorunlar hayatın daimi parçası. Eli ve koluyla sarıldığı hayat ipinde biri çözülse hemen peşinden hali hazırda orada yer alan fakat sırası gelmediği için görünmeyen bir başka düğümle karşılaşır durur insanoğlu. Sorunu iri de olsa, minik de olsa vardır; kısa da sürse, ömrüne de yayılsa vardır. Şu da vakidir ki ip üzerindeki düğümler misali sorunlar bir olabileceği gibi bin de olabilir; çözüleni olabileceği gibi gemici düğümü misali çözülmesi devasa çaba gerektireni de mevcuttur, kör düğüm gibi asla ve kat’â çözülemeyecek olanı da vardır. İnsanoğlunun amacı tüm sorunları çözmek olursa hayat ipini tutuyor görünse dahi bir vakit sonra ellerinden kan boşalacak ve belki de ip elinden kayıp gidecektir. Hâlbuki kimi düğümlerle yaşayabilirse bu, onun, ipi tutmasını kolaylaştıracak ve hayatını yaşanabilir kılacaktır. Zira her düğüm çözülmek için atılmamıştır ipe, bilakis kimi düğümler mukavemet için oradadır. Sâmiha Ayverdi Hanımefendi sorunların bin olduğu bir çağda dünyaya teşrif ediyor. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, Dünya Savaşları’nın vuku bulduğu, dünyanın üçte birine hâkim olan koca imparatorluğun adım adım çöküşünün yaşandığı ve hilafetin ilgâ edilip cumhuriyetin kurulduğu devir bu. Madden yaşanan tükenmişliğin iliklere kadar hissedildiği işbu devirde zamanla mâneviyat da nasibini alacak; işin maddi kısmı öyle veya böyle zamanla düzelirken çekilen ruhî buhran şu zamana kadar sürecek. Çok insan bu sorunları çözmek adına fikir çilesi çekmiş, bedenini çürütmüş, mürekkep bitirmiş. Bazısı tüm bunlara rağmen saman alevi gibi yanıp sönmüş, bazısıysa ilelebet yurdun üstünde inleyecek olan nefesten pay almışçasına kalıcı olmuş. Sâmiha Hanımefendi işin daha çok mânevi kısmında o zamandan bu zamana kuvvetli sesini, yazdığı eserlerle ulaştıran engin nehirlerden. Sâmiha Hanımefendinin, bilinen tabirle Sâmiha Annenin, bu romanındaki Mesihpaşa Camii İmamı Hâlis Hoca sertliği ve katılığıyla bilinen medrese tahsilli, hemen tüm ilim kitaplarını yutmuş bir insan. Bu karakterinden mütevellit kendisi halk nezdinde Mızmız İmam, Keskin İmam gibi lakaplarla anılıyor. Yeşilçam filmlerinde yansıtılan cahil, sapık, dolandırıcı bir karakter değil; aksine, doğrucu, son derece dürüst, haksızlığa gelemeyen birisi. Ona isnad edilen lakaplarsa bu hak karakterleri çok keskinlikle, huysuzlukla yaşamasından ötürü. Hâlis Efendi, eşi Gülsüm Hanım, üç çocuğu ve kayınvalidesi Pembe Hanım’la yaşadığı evde hayatta karşılaşmayı kimsenin istemeyeceği düğümlerle karşı karşıya geliyor. Eşine karşı onu hiç kıskanmayacak denli sevgisiz, kızı küçüklükten sakat, büyük oğlu inanç asiliği yapıyorken, çok güvendiği diğer oğlundan da darbe yemekten nasibini alıyor. Biri çözülmeden diğeri gelen kördüğüm cümbüşü ve bu hayat narin ip değil belki eli kesen halat. Yetmiyor, mahalledeki ayyaş Marangoz Tahir’in tasallutuyla bunalıyor; Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle cami avlusu Rumeli göçmenleriyle doluyor. Yaşamın bu giriftli cenderesinden çıkış yolu arayan Hâlis Efendi, manasına inemediği ilim kitaplarında aradığını bulamıyor. İlmi, yüzeysel kalıyor, derinliği yok. Aşk eksik; hem o kadar eksik ki evinde, ömrünü birleştirdiği kadına sevgi kırıntısı dahi duymuyor. Malum tabirle, mecazi aşkta tümüyle yoksunluk yaşayan Hâlis Efendi, ilahi aşkta da eksiklik yaşıyor. Kitabın cümlesinde kalıyor, tefsirine giremiyor; şeriatı biliyor, tasavvuftan bihaber. Hikmettir, sual olunmaz. Ayyaş Tahir bir Dost vesilesiyle nurlanıyor. Zamanında ondan kurtulmak için dört köşe bucak kaçan Hâlis Efendi, o Dost’un ateşinden pay alan Tahir’in kapısını aşındırır oluyor. Aşk ateşinden bir kıvılcım olsun kapmak adına önünden geçmeye imtina ettiği marangozhanenin müdavimi oluyor. Adı sanı bilinmeyen Dost ile sadece mektup aracılığıyla iletişim kurabiliyor imam efendi. Kapıldıkça kapılıyor, mektuplar yetmez oluyor, Dost’un yamacına gitmek istiyor. Yani aşk ona nasip oluyor ve tam da bu sırada genç bir Rumeli dilberine gönlü akıyor. Hem o hem bu. Hem mecazi, hem ilahi. Aşk birdir, herkesin kabına göre şekil alır sadece. Peki ya düğümler? Mevsimler değişiyor, kuşlar kubbenin etrafında turluyor, yaşlar ilerliyor, bulutların kimi kaybolurken kimi siyaha bürünüyor… Düğümlerdense çözüleni çözülüyor, çözülmeyeni kalıyor. Pamuk hafifliği ve çelik sertliği… Hayat devam ediyor. Rumeli göçmenlerini, mahalleli, kardeşimizdir deyip ikişer üçer gruplarla kendi evlerine alıyor. Sakatlıkla boğuşan evin küçük kızı bir kemençeyle hayata tutunuyor. Baba ve yaratıcı asisi büyük oğul vatanı için cepheye gidiyor. Gülsüm Hanım kocasının mutluluğu için kendinden feragat edip dua ediyor. Evet, hayat devam ediyor. *** “Ne tuhaf, insanoğlu her şeyi bilmeye çalışıyor da ibretten haberi yok.” Konudan uzaklaşıp içeriğe ve kendimce ders çıkardığım kimi noktalara temas etmek istiyorum. Sâmiha Ayverdi, soyadıyla müsemma, Türkçe’nin üzerine ayın ondördü gibi bir armağan. Bazı okuyucular bu dile Osmanlıca diyor lakin böyle bir dil hiç olmadı. Bu dil özbeöz Türkçe, bunu Murat Bardakçı diyor. Bizler kendimizi aklamak adına dile suç atıyor, ona eski diyor, onu ağır olmakla yaftalıyoruz. Hâlbuki bu güzide dile uzak kalmak bizzat bizim hatamız. Bunu kabul etmek ve ırak kaldığımız o ziynetli dili bilmek boynumuzun borcudur. Bu güzellik sadece bilinmeyen, uzaklaşılan demek daha doğru olsa gerek, kelimelerden gelmiyor; cümlelerin birbiriyle olan ahenginin nizamiliği ve betimleme sanatının zoru basit göstermesinin etkisi bu güzelliği aşikâr eden nedenlerdendir. Ek olarak şu da belirtilmeli ki söylendiği gibi bu bilinmeyen (uzaklaşılan) kelimelerin sayısı çokça değil. Ortalama iki hatta üç sayfada birdir; ki “darülfünun, mazruf, zelil, ifsat etmek” gibi kimi isim, sıfat ve fiiller okumayla az çok ilgisi olanların aşina oldukları sözcüklerdir. Başta genç okuyucular olmak üzere kimsenin gözü korkmasın. Buraya leziz teşbihlerden bir tutam bırakayım; … körebe oynarken arkadaş eteği yakalayan bir çocuk telâşı … açılmak üzere iken koparılan kalın bir cildin baskısı arasında kurutulan çiçekler gibi ölü ve gösterişten ibâret … bir kadın dizinde ince ve zarif bir çizgi gibi kapalı yatan mâzi yelpâzesi … ve tüyleri tersine okşanarak huylandırılan bir kedi huzursuzluğu - Malumdur ki son yıllarda halen devam eden büyük bir göç dalgasıyla iç içeyiz. Topraklarımızda temelli kalanları da var, burayı Avrupa’ya açılan köprü olarak kullanan da var. Her iki türlü de meskun nüfus oldukça artmış durumda. Çok uzatmayacağım. Unuttuğumuz bir gerçek var ki bu insanlar tek taraflı bir zulümden kaçtılar. İnsan olmakla beraber iyisi var kötüsü var. Buna sözüm yok. Demem o ki kitapta Balkan Savaşı sebebiyle memleketlerini terk etmek durumunda kalan Rumeli göçmenleri anlatılıyor. O zamanlar ki katmerli yokluk zamanları, bu göçmenler mahallelice evlere alınıp onlara ensarlık yapılıyor. Birçoğumuzun ilkokuldan, liseden, mahalleden oralardan arkadaşları hatta eşleri vardır, olmuştur. Bunlar o evlerde misafir olanlardan. Şimdiyse bize oldukça ilginç gelen bir vaka bu, zira değil uzak diyarlardan gelenlere, karşı komşumuza bile güvenmez durumdayız. Bunu hangi sosyolojik ve psikolojik sebeplere bağlayabiliriz bilmiyorum. Bildiğimse çok ama çok ciddi şeyler kaybettiğimiz. Allah sonumuzu hayretsin. - Şimdi bizler kendi tarihimizi bilmemekle yeriniyor, elin gavurunun bizi bizden iyi bilmesini kıskançlıkla garipsiyoruz. Bu o zamanlarda da olan bir şey imiş. Sâmiha Anne, Hâlis Efendi’nin düşünceleri vasıtasıyla bunu garipsediğini belirtip hayıflanıyor. Ecdadımız diye övündüğümüz yüce şahsiyetlerin bıraktığı eserleri yabancı seyyahlar ve meraklıların hazırladığı eserler aracılığıyla öğrenmemize kızıyor. Önümüzde duran devasa mirası, o mirasa sahip olmayanların eliyle tutmaya çalışıyor hatta belki onu bile yapmıyoruz. Bu bir kitap olabilir, bir çeşme, cami, kütüphane yahut alet olabilir. Şuan bile nice kadim eser İngilizce, Fransızca hatta Rusça’da varken bizim günümüz Türkçe’sinde yok. Olsa bile onu anlayacak donanıma sahip değiliz ne yazık ki. *** "Anladım ki dünya bir ayna... biz iyi, biz güzelsek, o da iyi, o da güzel. Biz çirkin, biz kötü isek, o da çirkin, o da suratsız. Sana yemin ederim bu böyle." Böyle söylüyor kitabın bir yerinde nurlanan Tahir. Neye nasıl ve hangi zaviyeden ve donanımla baktığımız dünyamızı değiştirir. Değiştirdiğimiz dünyada olduğumuzdan ötürü o değişiklik dönüp dolaşıp bize tekrar sirayet eder. Sâmiha Anne’nin okuduğum işbu kitabıyla (naçizane bitirdiğim üçüncü eseridir) kendisinin aynasına (yine) hayran oldum. Tekrar tekrar okunası ve ders alınası pasajlar, altı çizilesi şahane teşbihler, bildiğimizi sandığımız ama yaşamaktan bihaber olduğumuz aşkın sonsuz katmanlarına şahitlik bu hayranlığı tarif etmenin ancak girizgahı olabilir. Kendisini küçük büyük herkes tanımalı ve onun şefkatli kollarından dünyaya bakmalı. Çünkü onun kollarındaki aynada nice güzellikler mevcut. Belki bu vesileyle kendi aynamızdaki lekeleri temizlemeye çalışırız. İstifadeli okumalar.
Mesihpaşa İmamı
Okuyacaklarıma Ekle
11
49
200 syf.
Bu Sesleniş İçli Bir Dua...
Bu konuşmalar yazarla okurun konuşmaları değil, kişinin kendisiyle yahut nefsiyle konuşmaları da değil... Bu konuşmalar; ruhun menbağına, an'ın sonsuzluğa, damlanın okyanusa, zerrenin galaksiye, hüzmenin güneşe seslenişi... Bu konuşmalar kahırda sırlı bir neşe... Neşe de derin bir ah!.. Bir insanın ruhunda boy veren zümrüt hüzünlerin nasıl ışıl ışıl parladığını Samiha annenin, bir insanın uslubundan çok öte ahvalinde buluyor, imreniyoruz. Bu bir kandil gecesi küçük bir kasabanın camisinde, omuz omuza vermiş, gözlerini kapatıp dua edenlerin, nasırlı ellerinden yükselen toprak kokusuna, heybetli bir ağacı sırtında taşıyan tohumun hayat soluğuna, sermayesizliğiyle övünen, iyiliği ve kötülüğü sırtından atmış bir dervişin asasına dayanışına benziyor... Bu konuşmada kendi kayıplarımız birer satır arası boşluk, o cennet gibi ruhun feryatlarında ümitlerimiz var... Kulak verin... Varlık ve yokluk aleminde bir bütünün iki yarısıymış gibi birbirini arayan sırlar ve neyi aradığını bilmese de bu sırların tesiriyle sarhoş ruhlar... Her gördüğümüzde bize sunulmuş bir mâna, her mâna da özümüzden yansıyan bir ışık var... Kaçıp izimizi kaybettirmek istediğimizdir, asıl susuzluğunu çektiğimiz... O bomboş geçirdiğimiz günlerin uzaklaşan birer cevher olduklarını, ziyan ettiğimiz her anın, hayati fırsatlarımız olduğunu ve elimizde kalanın, yıllarca annesini görmemiş bir evladın açılan yüreği, sarmalayan kolları gibi tarifsiz bir nimet olduğunu anlamış olmanın ürpertisi... Yine de anlar içinde nice sonsuz nefesler var, insan bin yıl yaşasa, bin yıl ibadet etse belki o nurlu göz yaşına, o bir anın himmetine erişemeyecek... Dünyayı yerli yerine koyuyor bu sesleniş, 'neyi duymuş ki beni de duysun!.' diyor... Burada uzun bir yolculuk başlıyor; Kainatın Efendisi tok sesliydi, duyanda hep bir yeniden duyma isteği uyandırırdı... Bu dünya neyi duymuş ki!.. Küba mescidinde sabah namazı vakti, kaldırım taşlarında bir hicap var, bir ayak sesi duyuluyor... Sokakta yürürken ashaba 'Ben en arkada yürüyeyim, benim arkamı meleklere bırakın' diyen Resulullah'ın ayak sesleri...Tevazu ve duyanı sarhoş eden bir koku... Bu dünya neyi duymuş ki bunu duysun... O bütün ümmeti kalbine sığdıran, titriyor, 'örtün beni örtün.' diyor, bu sesten yedi kat gök sarsılırken, dünya (...) neyi duymuş ki... Şükretmiyoruz Sâmiha anne, değil iki göze, bu gözün sayısız seyrine şükretmiyoruz... Değil iki kulağa, bu kulağın sayısız duyduğuna şükretmiyoruz, değil aklımıza, bu aklın alemleri aşan kudretine şükretmiyoruz... Öyle güzel bir niyazı vardı ki Sâmiha Ayverdi'nin, bunu canı gönülden dilemeyi dua eyledim; "Ya Rabbi madem ki şu garip kulunun emanetini almazsın, o vakit yalnızca seni yaşamayı nasip eyle bana..." Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazanının Kadir Gecesi'nde doğmuş, 1993 'ün Ramazan ayında Mevlâ'ya kavuşmuştur. Bu nedenle Ramazan ayında eserlerini okumak ayrı bir lezzettir benim için. Bu eseri de Ramazan ayına saklıyordum, fakât şimdi okumak nasipmiş. Bir mektubunda şöyle yazar: "Allah'ım verdiği lutfun kıymetini bildirsin." Notlarımı Abdulkadir Geylani Hz. nin ezberimdeki duası ile sonlandırmak istiyorum; "Ey acı ve tatlı su arasında duvar koyan Rabbimiz (cc)! Bizimle sana karşı nefret veyâ hoşnutsuzluk göstermenin arasına duvar koy. Bizimle senin takdirinle çekişmenin arasına perde koy. Bizimle günahlar, isyanlar arasına rahmetinden bir perde çek." Amin.
Dile Gelen Taş
8.1/10
· 63 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
9
55
280 syf.
kitaphaber.com.tr/kelimelerin-ruhunda... Kelimelerin Ruhundan Geçenler Uçurumdan yuvarlanan taş ve o taşı atan bir el… Taşı atan ellerle, yuvarlanan taşların kalbine isabet ettiği kimseler, birbirlerinin elini tutar bazen. Körpe bir bedenin dimağına, kalbinin uçurumundan itilen taşlar bir bir düşer ve uyanma başlar. Bu uyanış kimi zaman bir hoca-talebe, kimi zaman bir abla/abi- kardeş, kimi zaman iki dost, ana-kız/oğul gibi uzayacak ikili listelerin ilişkisinden doğar. Muhakkak karşılıklı bir muhabbet alışverişi vardır burada, yani bir sevenle, sevilen birlikte çıkar sahneye. Benim sizlere aktaracağım bu sahnede iki seven ve iki sevilen var, her ikisi de birer kişi; Sâmiha Ayverdi ve manevi kızı Belkıs Dengiz. Sahnedeki eser Kubbealtı yayınlarının Sâmiha Ayverdi’nin mektuplarını neşrinden ilki, “Mektuplar-1” Bu eseri okurken itiraf etmek gerekirse Belkıs Dengiz’e çok imrendim, Sâmiha Ayverdi mektuplarında öz evlatlarından ayırmayacak bir sevgiyle kucaklıyordu çünkü onu. Böyle katıksız bir sevginin içinde Belkıs Dengiz hayatına dair ne zaman şikâyetlense, Sâmiha Anne‘si onu şükür hizasına sokuyordu. İlk Karşılaşma Bir babanın kızına verebileceği en büyük hediyelerden biridir Sâmiha Ayverdi. Dengiz’in babası İsmail Beşeli, öğretmen okulunu bitiren genç kızının manevi ve fikri bir iklimde yetişmesi için onu Ayverdi’nin gönül himayesine sokmak istemektedir. Ayverdi’nin kapısını bu anlamda ilk çalışında olumlu yanıt alamaz çünkü Ayverdi o sırada çok sevdiği hocasını kaybetmenin derin hüznü içerisindedir ve böyle bir mesuliyet altına girmek istemez. Lakin İsmail Bey, kararlıdır kızı için. Ayverdi’yi kitaplarından tanıyıp hayrandır ona, kızının da böyle bir mütefekkirin kalbinin ahlakıyla ahlaklanması istemesi olağandır. İkinci sefere Ayverdi’nin kapısını eşi ve kızı Belkıs’la birlikte çalar. Ayverdi bu sefer hayır diyemeyip Belkıs’ın boynuna sarılır ve aralarındaki çözülmez düğüm o gün atılmış olur. Ayverdi 25 Ekim 1950 tarihli kitabın ilk mektubunda bu durumu şöyle ifade eder: “Çünkü beybabanın ortaya attığı ağ, artık iki dünyada da seni bana bağlamış bulunuyor.” Mektuplaşmalar Eserdeki ilk mektup Sâmiha Ayverdi’ye ait olup 1950 yılının ekim ayına aittir. Son mektup ise 10 Nisan 1980 tarihli Belkıs Dengiz’in mektubudur. Neredeyse otuz yıllık bir kalp birlikteliği örülmüştür iki kişi arasında harflerle. Ayverdi en yoğun zamanlarında bile manevi kızı Belkıs’ın hiçbir mektubunu neredeyse cevapsız bırakmamıştır ki Sâmiha Ayverdi’yi bilenler mektup konusundaki hassasiyetine de vakıftır. Mektupları cevapsız bırakmayışı Belkıs Dengiz’e özgü bir davranış değildir. Memleketin her köşesinden kendisine ulaşan mektupları cevapsız bırakmamak gibi bir şiarı vardır Sâmiha Anne’nin. Bugünse dijital platformların birçoğunda çevrimiçi hayat yaşayan bizler, tarafımıza yazılan bir mesaja “görüldü” ibaresini bırakmaktan pek rahatsız olmuyoruz nedense. Ya da yazdığımız bir mesaja karşılık gelmemesi gönlümüzü kırsa dahi muhatabımıza belli etmiyoruz. Özellikle dost cephesine aldığımız isimlerse bunlar kalbi korumak namına “işi vardır, yoğundur, nasılsa arar, nasılsa bakar vs.” cümleleri ile kalbimizi eyliyoruz. Sonra oturup vefadan, zarafetten dem vuruyoruz! Modern çağ bizden karşılıklı hassasiyet duygumuzu çaldı. Sâmiha Ayverdi’nin bu muazzam hassasiyeti öylesine aşikâr ki biz elimizdeki esere bu hassasiyet sayesinde ulaşıyoruz. Bu özen sayesinde mektuplar bir seri halinde yayımlanma imkânı buluyor. Elbet muhatapları da öylesine edepli ve vefalı ki mektupları onca sene saklamışlardır. Karşılıklı olan bu özene hayran olmamak gerçekten elde değil. Talebenin hocanın kıymetini bilmesi her devirde mühim iken, hocanın da talebesinin kıymetini anlaması ne derece elzem bu eserde çok açık bir şekilde karşımızda Kelimelerle İnsan İnşası Dengiz’in babası İsmail Beşeli kızını bir insan mimarına emanet ettiğini şüphesiz biliyordu. Birbirilerine uzak dahi olsalar mektuplar bu inşa için kutlu bir yol arkadaşıydı Ayverdi ve Dengiz’e. Mektuplardan birinde Ayverdi Belkıs Hanım’a şöyle yazar: “İstemek, olmak demektir. Gıybet etmemeye yani adam çekiştirmemeye karar vermiş kimsenin dilini, kim bu işe zorla döndürür? Gene kendi. Şu halde o kimse, verdiği kararda lazım olduğu kadar samimi değildir.” İnsan türünün en çözülmez düğümlerinden biri de kendine verdiği sözleri tutmayışıdır. Söz namustur esasını insan muhataplarından önce kendine uygulasa, el âlemden ziyade kendimize olan mahcubiyetimiz aklımıza düşse, eyleme geçmek bu kadar zor olmasa gerek. Kendini yaratana verdiği sözü tutamayıp ihlal etmiş insanın kendine mahcup olamama gerçeği, günümüzde muhatabına mahcupluğu kadar konuşulmadığından bugün postmodernizmin tekmeleri ile karnımıza ağrılar girmektedir. İnsan insana samimi olmalıdır elbet ancak insan evvela kendine samimi olmalıdır. Çünkü kendine samimiyet bir yaratılış gerçeğidir Âdem’den beri. Âdem kendine samimi olabilseydi Havva’ya olduğu kadar, bir elmanın peşinden sürüklenip dünya çukuruna düşmezdi belki, Havva kendine samimi olsaydı bir tavus kuşunun ağzındaki inciye meyletmezdi! Yine mektuplardan birinde Ayverdi: “Eğer insan hakiki ve samimi bir Müslüman olabilse, şu gökkubbenin altında başka hiçbir ideolojiye ihtiyaç duymaz.” Görüldüğü üzere meselemiz yine samimiyet ve hakikat yolundan ilerler. Ayverdi Dengiz’in kişiliğini bu mektuplarla ilmek ilmek örerken temel taşları en doğru ve sağlam yerlere koymak ister. O gün ve dahi bugün ideolojik tutumların bölük pörçük ettiği insanoğlu kalbinin tarafını seçmeli ve o safta kalmalıdır. Ayrıca mektuplardan Ayverdi’nin yaşadığı dönem içerisinde şahit olduğu tarihi ve siyasi olaylara bakış açılarını görmekte pek tabii mümkündür. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirildikten sonrasındaki şahitlikleri muhtemelen ona şu cümleleri kurdurur: “Alaşağı ettiğimizin Sultan Hamid olduğunu zannediyorduk. Hâlbuki o, müesses bir nizamın ve sistemin çivisi idi. Bu nâzım kuvveti devirdik; yerine gelen çeteci ve komitacı ruhun temsilcileri, eski devre rahmet okutacak bir terör idaresi kurdular.” Belkıs Dengiz, Sâmiha Anne’sine yazdığı mektuplarda görevi, evliliği, çocukları münasebetiyle esasında uğraş vermek istediği mevzularda yeterince gayret gösteremeyişinden yakınır. Manevi anlamda kendini dolduramadığı ile ilgili dertlenir. Aslında kadının her devirde aynı mevzulardan ötürü dar zamanda kısa heveslerle ilgilenebildiği, kendi ağzına bir parmak bal çalacak kuvveti olduğu lakin hiç doya doya bal yiyemediği gerçeğiyle karşı karşıyayızdır. Zaman değişmiş lakin günümüz için de hâl aynı kalmıştır! Ancak bu hal için Sâmiha Anne Dengiz’e öyle güzel bir cümle etmiştir ki bugün bile insanın içi ferahlayasıdır: “Mesela çocuklarına hizmet etmenden tabiî bir şey olamaz. Lâkin onları istikbâlinin gâyesi olarak değil, Hakk’ın bir emâneti ve senin de bu emânet, muhâfaza, müdâfaa ve yetiştirmede vazifeli bir memur, bir vâsıta olduğunu düşünerek muâmele etmen lâzımdır. Bu takdirde değil benlik, menfaat ve gurur gibi bir nefs payı, yaptığın bu işten dolayı bir ibadet hazzı duyman tabiîdir.” Esasında Sâmiha Anne fıtrata işaret eder burada, modern dünyanın domestik kadınlarını toplum kabul etmiyor gibi görünse de kadın evvela kendini kabulde sorunlar yaşar. Çünkü bu bilinçle değil, ayakları üzerinde durması gereken güçlü bir varlık olarak yetiştirilmiştir kadın artık günümüzde. Eteklerini bir yandan fıtratı çekiştirir, diğer yandan öğrendikleri. İkisi arasında köprü kuran yardımcıları bulunanlar bu işi kotarsa da şanslı zümreye dâhil olmayanlar arkalarında çok kırık bırakır. Ayverdi ve Dengiz’in karşılıklı mektupları çerçevesinde daha birçok konu başlığına değinilebilir ancak bu iş meraklı okura kalsın isterim ben. Kelimelerle örülen bir kimlik inşasını hakkıyla yerine getiren Ayverdi, insanın insanla muhabbeti için diz dize ve göz göze olmak gerektiğinden çok kalp kalbe olunması gerektiğini ispatlar mektuplarında. Dengiz de hocası, annesi saydığı Ayverdi’ye olan muhabbeti, saygısı ve minneti ile kelimeleri yoluyla el pençe divandır huzurda hep. İnsan ümit etmeden geçemiyor bu eserin içinden, mürşit mürit ilişkisinin yeniden canlandığı bir âlem vardır yine bir yerlerde belki diye… Eğilmeyi öğrenmek gerek bazı kapılardan geçerken, eğilenlerin dikleştirilmesi namına çabalayanların kapılarından elbet. Sâmiha Ayverdi- Belkıs Dengiz Mektuplar-1 Kubbealtı Yayınları 279 Sayfa Gülnaz Eliaçık Yıldız - 09.07.2021
Mektuplar 1
9.3/10
· 11 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
13