Sümeyra Özkan

Sümeyra Özkan

Çevirmen
6.6/10
10 Kişi
·
4
Okunma
·
1
Beğeni
·
65
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Ali Baba ve Kırk Haramiler,Alaaddin'in sihirli lambası, Sinbad .. Masallarına sıra gelsin diye heyecanla okuyorum 32. gecedeyim 4 ciltlik bir seri, Alfa yayınlarından benim aldığım kitabın sayfaları okumakta zorluyor sayfalar kalın olduğundan olsa gerek kitabın iç kısımlarına doğru ne yazıyor diye iyice gözlerime yaklaştırmaktan gözlerim bir süre sonunda puslu görmeye başlıyor bu nedenle acele etmeden her gün uyumadan önce birkaç masal okuyarak devam etmeye karar verdim , sürükleyici , eğlendirici ,ibretlik masallarlarla dolu .Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabının, Umberto Eco’nun Baudolino romanının Binbir gece masalların etkisini taşıdığını,Voltaire kendi öykülerini yazmaya başlamadan önce bu masalları defalarca okuduğu, Borges 'in ilham kaynağı olduğunu öğrendim ayrıca 4 cildi bitiren ölür diye Efsane varmış hiiççç acele etmeyim o halde :)
3000 syf.
·217 günde·3/10
Binbir Gece Masalları hepimizin bir şekilde duyduğu, belki başlayıp sonunu getiremediği bir eser. ben de bir iki defa başlamama rağmen bitirememiştim. bu sefer burada oluşturduğum okuma listesi dolayısıyla (#49158376) inat ettim ve bitirdim. bitirince daha önce neden yarıda bıraktığımı da anladım çünkü gerçekten sıkıcı ve çağdışı bir kitap.

aslında buna bildiğimiz anlamda bir kitap diyemeyiz. BGM farsi ve islam coğrafyasında halk arasında anlatılan masalların çeşitli dönemlerde anonim olarak derlenmesiyle oluşmuş bir metin. belli bir yazarı yok., bazı dönemlerde kişiler masalları derleyip bir araya getirmiş. masalların kaynağı kronolojik sıra ile 4 döneme ayrılıyor:

1- hint masalları
2- irandan gelen masallar (sasani imparatorluğu dönemi 224-651)
3- halife harun reşid dönemi (786-809) masalları (islam rönesansı olarak bilinen "beyt-ül hikme" aynı dönemde, aynı coğrafyada yaşandı).
4- fatımiler (909-1171) ve Memlükler (1250-1571) dönemi masalları

TARİHSEL ALTYAPISI

islam peygamberi muhammed'den sonra 4 halife dönemi yaşandı biliyorsunuz. bu dönemde islam dini arap yarım adasından çıkarak genişledi ve diğer kültürlerle kaynaşmaya başladı. 4 halife ve ondan sonra gelen emeviler-abbasiler döneminde islamiyet batıda kuzey afrikaya genişlerken, doğuda ise iran, orta asyaya yayılarak fars kültürünü içine almaya başladı. kitapta halife harun reşid'in adını sık sık duyacaksınız. bu kişi en tanınmış abbasi halifesidir (786-809). bir çok masal harun reşid ve bağdat etrafında dönüyor. bu dönemde bağdat önemli bir ticaret merkezidir ve dünyanın çeşitli coğrafyalarından (iran, çin, hindistan, afrika, avrupa) tüccarlar bağdata kervanlarla gelip ticaret yapar. harun reşid aynı zamanda "islam rönesansı" olarak da bilinen "beyt-ül hikme" ilim merkezinin kurucusudur. masalların derlenmesinde beyt-ül hikme'nin etkisi mutlaka vardır. derleyen kişi Ebu Abdullah imiş bu arada.

BGM'deki hikayelerin çekirdeğini eski bir fars (iran) kitabı olan Hazar Efsane (bin efsane) oluşturuyor. zaten islamın ilk doğduğu yıllara giderseniz, arap kültüründe sanat-kültür ürünü (hikaye, masal, yazı vs) göremezsiniz. islam, çöl şartlarında yaşayan ve kervan ticareti yapan bir grup zengin bedevi tüccar ile doğuyor. islam dünyasına kültürel zenginliği ise farslı düşünürler getiriyor. mesela, beytül hikme'de faaliyet gösteren düşünürlerin çoğu fars kökenlidir.

yani toparlarsak, BGM anonim halk masallarıdır. kaynaklık eden ilk masalları da hesaba katarsak 7-8yydan, 16yya kadar uzanan bir tarihi var. derlendiği tarih 9yy. halifelik fatımi ve memlüklere geçince, bu döneme ait yeni masallar da kitaba ekleniyor. 16yya kadar devam eden bir yazım süreci var yani. bu zaman farkını masalların kendisinde de görebiliyorsunuz. hikayelerin çerçevesini oluşturan Şehrazad olgusunun ise esere 14yyda girdiği düşünülüyor.

18yy başlarında fransız Antoine Galland (1646-1715, Fransa) çevirisi sayesinde avrupaya yayılıyor. fakat Galland, yazı dilini değiştirmek, kendisi yeni hikayeler eklemek suretiyle eseri bir miktar tahrif etmiş. bizim coğrafyamızdaki ilk taş baskısı 19yyda sultan abdulaziz zamanında yapılmış. şunu da eklemek lazım. "elin gavuru" galland, taa fransadan kalkıp istanbul ve kahirede araştırma yaparak bu eseri fransaya taşırken (ve oradan da tüm avrupaya yayılıyor), bizde ilk baskının ancak 100 yıl sonra yapılabilmesi manidardır. hem osmanlı hanedanının kendi kültürüne ne kadar sahip çıkabildiğini, hem de osmanoğlu imparatorluğunda halkın kültür faaliyeti ile ne kadar ilgili olduğunu gösteren bir işaret olarak görülebilir.

20yy başlarında, Joseph Charles Mardrus yeniden araştırma yaparak eseri çeviriyor. Mardrus'un tercümesi Galland'a kıyasla daha bilimsel bir çalışma. Yapıkredi Kültür Yayınlarından çıkan BGM seti Mardrus'un çevirisine dayanıyor mesela. Alim Şerif Onaran fransızca çevirisinden türkçeye çevirmiş.

sonuç olarak BGM şu an tüm dünya dillerine çevrilmiş ve bir çok sanat dalında (edebiyat, sinema, tiyatro, bale, resim vs) uyarlaması yapılmış bir eser.

HANGİ YAYINEVİ

bende YKY'dan çıkan setin bir iki kitabı vardı. fakat internette kısa bir sorgulama yapınca, AŞO'nun fransızca çeviriden çeviri yaptığı için eserde bir miktar anlam kaybı olduğu yorumlarına ulaştım. ne kadar doğru bilmiyorum. ben ALFA yayınlarından (Binbir Gece Masalları) okumayı tercih ettim. hem arapça aslından çevrildiği, hem de çevirinin bir kurul grubu tarafından yapıldığı için daha doğru olduğunu düşündüm. iki çeviri arasında kısa bir karşılaştırma yaptım. aralarında gerçekten büyük fark var. hem düzyazıdaki tasvirler, hem de şiirlerin kendisi farklıydı. fransızca çevirisinde anlatım sanki süslenmiş gibi geldi bana. arapça aslının hangi derlemeden yapıldığı bile çeviriyi fark ettiriyor sanırım.

ALFA arapça aslının derlemesini kimin yaptığını belirtmemiş. kitabın baskısında önsöz de yok. direkt olarak hikayeye giriyorsunuz. bu da eksi bir puan...

ALFAnın iki versiyonu var. biri 2 ciltli sert kapaklı, diğeri 4 ciltli kapaksız. hem ciltlerin hafifliği, hem de fiyatından dolayı ben 4 ciltli olanı tercih ettim, fakat kağıt/baskı/cilt kalitesi diğeri kadar iyi değil.

KONUSU

sasani imparatorunun iki oğlu var. şehriyar ve şahzaman. her ikisi de eşleri tarafından aldatılır. iki kardeş gezintiye çıktığında bir kadın ifritle karşılaşırlar. kadın bunları tehdit eder, benimle hemen ilişkiye girin diye. artık bu durum şehriyar'ın canına tak eder ve dünyadaki bütün kadınların hain, ahlaksız tıynette olduğuna kanaat getirir. bunun üzerine şehriyar saraya döndüğünde karısını, bütün cariyerlerini ve onların kölelerini öldürür... ve intikam almak için (aynen kitaptaki ifadeyi kullanıyorum!) "o günden sonra her gece bir kızla evlenip bekaretini bozduktan sonra öldürmeye başladı". bu şekilde 3 yıl her gün bir kızı öldürdükten sonra artık şehirde başka ırzına geçilecek kız kalmayınca... bir gün karşısına şehrazat diye bir kız çıkar. şehriyar bunun bekaretini bozar. sıra öldürme faslına gelince, şehrazat her gün sonunun çok merak edildiği bir hikaye anlatarak günün sonunda ölümünü öteler. şehriyar hikayenin sonunu merak ettiğinden dolayı şehrazatı öldürmeyi bir sonraki güne erteler. bu süre içinde, şehrazat 3 tane erkek evlat dünayaya getirir. bu çocukların hatırına canının bağışlanmasını ister. şehriyar da "iffetli" bir kadın olmasından dolayı ayağının altını öptürüp affeder. mutlu mesut yaşarlar.

olay kısaca bu şekilde...

---------------------------------------------------------------------

gelelim detaylarına...

açıkçası bu kadar kötü bir kitabın orhan pamuk, stendhal, tolstoy gibi yazarlar tarafından beğenilmesi beni şaşırttı. kötü derken edebi anlamda değil direkt olarak kötü olmasını kastediyorum. hükümdar ve zengin tüccar sınıfı dışındaki bütün kesimler kötü değerlerle işleniyor.

Alim Şerif Onaran da kitabın ana temasının "kadının sadakatsizliği" olduğu söyleniyor. ama siz bunu kadın düşmanlığı olarak anlayın. kitapta inanılmaz ifadeler var. alıntı olarak paylaşmıştım, mesela bir tane örnek vereyim.

... kölenin söyledikleri doğrulanmıştı. hemen bıçağımı çıkardım ve karımın göğsüne binip boğazını kestim. her bir uzvunu bir parçaya ayırdım. onları da aceleyle bir sepete koyup üzerlerine örtü serdim. onun üstüne de bir parça yaygı attım. sonra sepeti bir sandığa indirip kendi ellerimle Dicle'ye attım. ona kısas olarak hemen beni öldürmenizi istememin sebebine gelince, ahrette karımın benden hak istemesinden korkuyorum (sayfa 159).

adam cennete gitmek istiyor. pişman olmasının sebebi de bu. karısı ahirette hesabını sorar, adam da cennete gidemez cehennemde yanar diye korkuyor. halbuki öldürene kadar hiç korku duymamış, kadını parçalara keserek vahşice manyakça duygularla öldürmüş.

yani işte anatema dediğimiz şey bu.

kitapta bol bol kadın düşmanlığı, kadınların katledilerek öldürülmesi, kadının erkeğe hizmet etmek için yaratıldığı, kadının ikinci sınıf insan olması örnekleri var. bunun yanında köleler, diğer dinler ve yabancı milletler aşağılanıyor. mazlum ve yoksullara tamah etmeleri ve ahirette çektikleri çilenin ödüllendirileceği salık verilirken, tüccar kesimi için allahtan kazançlarını artırması isteniyor.

ek olarak, küçük yaşta evlilik (kızların yaşının çok küçük olduğu söyleniyor), oğlancılık, ensest ilişki, şiddet, fahişelik, kölelik ve cariyelik (köleler çarşıda mal gibi alınıp satılıyor), saraylardaki israf... bunlar da sık sık işlenen konular.

***

kitabın sonunda iffetli kadın olmasından dolayı şehrazat'ın affedildiğini söylemiştik. işte bu mutlu sondan dolayı, AŞO kitaba yazdığı önsözde, BGM'nin dünyanın ilk feminist tezlerinden biri olduğunu söylüyor. şimdi profesör mertebesinde bir akademisyenin böyle ahmakça bir çıkarımda bulunması gerçekten vahim bir durum. bir akademisyenin bu tezi ileri sürebilmesi için katıksız bir şarkiyat aşığı olması gerekir diye düşünüyorum. konunun buraya kadar gelmesi dahi AŞO'ın yanıldığını gösteriyor. yani bir hükümdar 3 yıl boyunca genç bakire kızların bekaretini bozar, onları öldürüp atar, en son bulduğu kızı da öldürecekken ondan çocuk sahibi olur, 3 yıl boyunca ha gün ha yarın öleceksin diye işkence çektirir... sonunda hiçbir suçu olmayan bir günahsızı affettiği için de, dünyanın ilk feminist tezi olur... saçmalık...

tez saçma, fakat BGM önemli bir kitap. bize erken ortaçağ döneminde, doğu toplumlarıyla ilgili önemli ipuçları veriyor. AŞO önsözünde, BGM ile boccaccio'nun decameronu ve chaucer'in canterburry hikayeleri arasında benzerlik kurmuş, her ikisinde de BGM gibi normal tabaka insanların hikayelerinin anlatıldığını söylemiş. ki bu da ahmakça bir iddia. BGM, Decameron ile karşılaştırılması, üstelik bunu bir akademisyenin yapması tam bir cehalet örneği. BGMde anlatılan sultanların ve zengin tüccar sınıfının hikayeleri iken (burada fakirler figürandır ve tüccarlar gerçekten çok zengindir), decameronda yeni oluşmaya başlayan tüccar sınıfı ve alt tabaka insanlardır (burada krallar, prensler figürandır). üstelik, BGMde şahısların ve yaşam standartlarının önemi yokken, canterburry hikayelerinde şahısların kendi müstakil ve hatta sınıfsal hayatları vardır. BGMde bırakın sınıfı, insanın beşeri bir kimliği dahi yoktur. kadınların cariye olarak satıldığı, erkek çocuklarla gönül eğlendirildiği bir ortamda insanın kimliği olur mu hiç? dolayısıyla, böyle bir karşılaştırma yapılması ve denk görülmesi yanlış. hatta, bu iddiayı bir profesörün dile getirmiş olması, türkiyede akamedik eğitimin sorgulanması gerektiğini dahi gösteriyor!

BGMde karın tokluğuna yaşayan ve ertesi gününü dahi göremeyen yoksul insanlar vardır (cilt3, sayfa 316). kitap, malı mülkü başarıyı verenin allah olduğunu söylendikten sonra (c4 s385), fakirlere, zenginlerin bu kadar malı mülkü nereden edindiğini sorgulamamaları grektiği söyleniyor (c4 s715).

***

burada bir parantez açıp sanırım şunu söylemek gerekiyor. BGM gerçekçi bir metin değil. mesela Decameron çok büyük oranla gerçekçi bir metindir. araştırmacılar, tarihi belgelerde D.daki hikayeleri karşılaştırıp bunu doğrulamış. (tabii D. ve BGM arasında yaklaşık 500 yıl zaman farkı olduğunu hesaba katmak lazım). yazılanları direkt olarak dönemin yaşantısı olarak okuyabilirsiniz. fakat aynı şeyi BGMde yapamazsınız çünkü kitapta bol cinler, ifritler, saçmasapan mucizeler vs gibi doğa dışı olaylar var. bunlar tabii ki gerçek değil. fakat bu konuların kitapta sık sık işlenmesini, o dönemde toplumun cahiliyeti olarak okumamız gerekir. yani toplumun yapısı budur. böyle topluma da böyle akıldışı masallar hitap etmektedir. günümüzde ise insanlığın ortak aklı artık geliştiğinden biz bu ifrittir, yok efendim asayla denizleri ikiye ayırdı falan bunların eski zaman masalları olduğunu biliyoruz. bilimsel gelişmeler de böyle varlıkların olmadığını, bunların uydurma masallar olduğunu kanıtlayabilir hale geldi. oysa 17yya kadar bunlar gerçekti. ifritlere gerçekten inanılıyor, müslümanların ifritinin hristiyanların ifritinden daha güçlü olduğu düşünülüyordu (tersi de doğrudur!).

o dönemin kafasıyla bir örnek vereceğim. müslümanların ifriti aklın alamayacağı derecede çoktur. bir tane ifrit komutanının altında 1000 tane ifrit çavuşu vardır (bin islam kültüründe sonsuzluğu ifade eder, o yüzden 1001 gecedir sonsuzluğun ötesinde yani). her bir ifrit çavuşunun altında da 1000 tane ifrit askerine komuta eden 1000 tane ifrit onbaşısı vardır (bu bayağı metod kitaptaki bütün mübalağlarda kullanılıyor!). haydi buyur. noldu? 9yy gariban fukarasının aklı bu kadar sayıyı almadı ve ambale oldu. sonuç nedir peki? direkt kitaptan alıntı ile söylüyorum:

"sultan allah'ın yeryüzündeki halifesidir" (c2 s657). sultan iki rekat namaz kılarak yeryüzündeki BÜTÜN cinleri helak edebilir, o yüzden sultan bütün ifritlerin komutanıdır (c4 s670).

sonuç olarak herkesin derdi şudur: mülkiyet.

doğu toplumlarında mantık şudur: "bütün mülk allaha aittir. sultan da allahın yeryüzündeki halifesi olduğuna göre, bütün mülk, toprak ve eşyaların tamamı sultana aittir". toprakların üzerinde yaşayan insanlar dahil. batı toplumlarında bu mekanizma daha farklı. mülk vardır, fakat iyi bir hristiyan bu mülkten kaçınmalıdır. doğu toplumlarında din sultanın emri altındayken, batı toplumlarında din (ruhban sınıfı, din adamları yani) ayrı bir iktidar grubudur ve kralla çekişme halindedir. doğu toplumlarında ise, din, sultanın topluma hükmetme, onlara ulaşma, ve açıkçası cahil bırakılmış halkın kafasını bulandırma aracıdır.

aslında daha söylenecek şey var fakat uzatmamak adına burada bitirmek istiyorum. son sözüm az önce dediğim şekilde. biz bugün BGMyi çoçuk masalları kitabı olarak okuyoruz, fakat aslında BGM 8-16yy arası doğu toplumlarının gerçeğidir. ve biz bugün BGMyi "aa ne kadar nostaljik cariyelik varmış, kölelik varmış, kadınları katur kütür kesiyolarmış, insanlar ifrite inanıyomuş" diye tebessümle okuyabiliyorsak, bu, anadolu topraklarından cehaleti, cariyeliği, köleliği söküp atan cumhuriyet devrimi sayesindedir.


***

kitaptaki vahim olguları sıralamak gerekirse şöyle bir liste yapılabilir:

1 kadın düşmanlığı ve kadına şiddet (adamın biri karısının organları parça parça kesip öldürüyor, sonra da cennete gidemem diye pişman oluyor)
2 oğlancılık (mesela adamın biri erkek çocuğunun güzelliğini kendi karısı ile kıyaslıyor...)
3 zenginlere mülkü teşvik etmek (başarıyı mülkü veren allahtır)
4 fakirlere yoksulluğa tahammül etmek (onlara cennette ödül vardır). ayrıca kitabın bazı yerlerinde yoksul insanlar aşağılanıyor.
5 cin, ifrit, doğadışı saçma olaylar, mucizeler
6 küçük yaşta evlilik (10 yaşında falan)
7 karşılıksız iyilik yapmamak
8 medreselerde hocaların çocuk talebelerine şiddet uygulaması ve cinsel istismar
9 cariyelik, kölelik ve köle ticareti (insanlar çarşı pazarda sokakta satılıyor, krallar sultanlar birbirlerine "insan" hediye ediyor!)
10 fahişelik
11 ahlaksızlık
12 doktorlar tehdit altında, iyileştiremeyen doktorlar öldürülüyor (yanlış hatırlamıyorsam ibni sina da bu sebeple dönemin sarayından kaçmıştı, öldürülmekten korktuğu için)
13 din istismarı, din ile insanları kandırmak
14 israf şatafat (alt tabaka insanlarda yoksulluk ve açlık hakim iken, saraylarda çok büyük şatafatlar ve israflar var)
15 eğitim yok, halk cahil
16 diğer dinlere karşı şiddet (islamın hoşgörü dini olduğu sıkça söylenir biliyorsunuz. kitapta müslümanlığa geçmediği için babasının kafasını kesip kopartan kızın hikayesi anlatılıyor. yahudiler, yezidiler, hristiyanlar sık sık aşağılanıyor, kuranı kerimden ayetler gösterilerek onlara şiddet uygulanması tavsiye ediliyor)
17 diğer kavimlere karşı şiddet (türkler, kürtler, batılılar, acemler vs aşağılanıyor ve onlara karşı şiddet uygulanması tavsiye ediliyor)
18 hurafeler (evrenin, insanın yaratılışı ile ilgili bilimdışı, doğadışı iddialar. insan vücudunu iradesel olarak kalbin yönettiğine inanılıyormuş mesela. ben detayını bilmiyorum bir arkadaşım söylemişti. aynı yanılgı kuranı kerimde de varmış. kuranın yazıldığı dönemde bilim olmadığı için tabii, vücudu kalbin yönettiği sanılıyormuş ve bu yönde de ayetler varmış. aslında beynin yönettiğini bugün ilkokul çocuğu bile biliyor)
752 syf.
·278 günde·Puan vermedi
Ortadoğu'dan anonim çıkmış, 3000 sayfalık bu efsane eserin 4 ciltlik baskısının 2. kitabı.

Bu bölümde kelleler havada uçuşuyor, canice olaylar gelişiyor. Hele upuzun bir öykü var ki...
"İşte hükümdar Ömer Numan, oğulları Şerkan ve Davu'l Mekan, kızı Nüzhetü'z Zaman, torunları Kanemakane ve Kazafekane' den bize kalanlar bunlar.."
Bu hikaye beni yordu, çok sinir etti, kitaptan soğuttu.

Binbir Gece Masallarını yazan tek kişi olmadığından öykülerden bazıları okura çirkin bazılarıysa çok güzel gelebilir. Bana da öyle oldu. Kitabın Nüzhetü'z Zaman' dan arındıktan sonraki kısımlarını beğendim.

Kitaptan bir de alıntı koyayım:
"Ne demiş bilge:
Sana sorulmayan şeyi söyleme. Çağrılmadığın yere gitme. Seni ilgilendirmeyen şeyleri bırak, kendini ilgilendiren şeylere bak. Kötülere boşu boşuna nasihat etme. Çünkü onlar senin nasihatine kötülükle karşılık verirler."
128 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Eser, Mısırlı ünlü bir akademisyen ve yazar olan Mahmud Hamdi ZAKZUK’un çoğunluğunu el-Ehram gazetesinde yayınladığı makalelerinden oluşmaktadır. Bununla beraber kitap yazarın çeşitli ülkelerde katıldığı sempozyum ve konferanslarda sunduğu bazı tebliğlerini de içermektedir. Yazar kitabın başında küreselleşme konusuna dikkatleri çekerek Müslümanların bu meseleye bakış açılarını irdeliyor. Küreselleşme konusunda Müslümanların bakış açısı birbirine zıt iki fikirde yoğunlaşmaktadır. Bir kısmı İslam’ın küreselleşmeyi kesinlikle reddettiği fikrini öne süren ve bu konuya tamamen sırt çevirenlerden oluşmakta. Diğer bir kısmıysa İslam’ın küreselleşme karşısında yetersiz kaldığı dolaysıyla İslam esaslarını böyle bir çağda savunmanın gericilik olacağını ileri sürenlerden oluşmaktadır. Müslümanların geri kalmışlığı, dinin kendisinden değil duyarsız anlayışlar katılaşmış donuk fikirler ve bunu İslam’ın kendisi zannedip kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla küfürle itham eden sığ anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, İslam’ın küreselleşme karşısındaki durumunu söz konusu bu iki marjinal yaklaşımdan farklı yorumlar. Ona göre, İslam özü itibarıyla iletişime ve diyaloga sürekli açık bir din olarak küreselleşmenin önünde engel değil tam tersine imkân sunar. İslam’ın özünde yeniliğe sürekli açık bir din olduğunu söyleyen yazar, buna: “Allah her yüzyılda bir müceddid gönderir” Hadisini delil gösterir. Ayrıca İkbal’in “İctihad İslam’ın hareket kaynağıdır” ifadesiyle de bu meseleyi destekler.


Girişten sonra dört bölümden oluşan bu eser, birinci bölümde İslam ve asrın değişimleri, ikinci bölümde İslam ve Batı, üçüncü bölümde çağın meseleleri ve dördüncü bölümde ise geleceğin beklentileri başlıkları altında çeşitli makaleleri ele alır. 

Yazar birinci bölümde küreselleşme çağında İslam başlıklı makaleyi iki yönden ele alıyor. Öncelikle ölçüler ve tutumları kritik eder. Batıdan ithal edilen fikir, düşünce, iktisat, demokrasi gibi meselelere karşılık İslam dünyasında iki akımın oluştuğunu dile getirir. Bunların birincisi mutlak reddedenler ikincisi ise mutlak kabul edenlerdir. Bu iki kesim de birbirlerini çok ağır bir şekilde eleştirirler. Biz ise der yazar, “Ne küreselleşmenin karşısındayız ne de yanında, sadece ona ve diğer ithal edilen akımlara karşı bilinçli ve eleştirel bir bakış açısına sahibiz.” Yazar, İslam için diğer fikri akımlar karşısında endişelenmek gereksizdir der. Çünkü İslam, sıradan akımlar gibi geçici olarak ortaya çıkmış bir fikir ya da olgu değildir. Yazara göre küreselleşme önce ekonomi alanında başlayıp sonra siyasi ve kültürel alanlara kadar uzanmış hiçbir şekilde reddedilemeyecek bir gerçektir. “Bu gerçekliğin karşısında yapılması gereken onunla işbirliği yapmaktır. Bu işbirliğini yaparken ise gerçeğin tamamının şer yahut hayır olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.”  Müslümanların yapması gereken en önemli vazifelerden birini de şu ifadelerle ortaya koyar: “Müslümanlar hiç gecikmeden kendi ekonomik bloklarını kurmalıdır.” Batı küreselleşme yoluyla bazı kalıplarını bize dayatmaktadır. Özellikle de sosyal, ailesel ve cinsel bazı kabullerine bizi de teşvik etmektedir. Küreselleşmeye karşı kapılarımızı tamamen kapatmak kesinlikle çözüm oluşturmaz. Zira internet televizyon ve diğer birçok iletişim aracıyla zaten evimize girmiştir. Müslümanların küreselleşme konusunda özellikle demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramları takip etmesi gerekir. Ancak yönetimi sadece demokrasi olarak dayatmak yanlış bir yoldur. Bunda İslam’ın temel savı “şura”dır. Şura, esas tutulmakla beraber yere ve zamana göre yönetim biçimi değiştirilebilir. 

Yazar İslami küreselleşmeyi bazı evrensel değerler üzerinden şu ifadeleriyle özetler: “İslami küreselleşme, insani değerleri ve ahlak ilkelerini yaymayı bütün insanlığın insanlık onurunu korumayı; herkese eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayı; canı, malı, aklı, inancı, şerefi himaye etmeyi, insanlar arasında adaleti ikame etmeyi, aile kurumunu düzeltmeyi, kadına saygı gösterilmesini ve sömürüyü engellemeyi hedefler.” Buna karşılık Modern Küreselleşme, özgürleştirme adı altında bireyi ahlaki, dini ve örfi bütün değerlerden tamamen soyutlayarak adeta bir yokluk seviyesine düşürür.

Küreselleşme çağında İslam başlığının ikinci kısmı olan amaçlar ve araçlar bölümünde yazar, İslam’ın ekseninde döndüğü temel konunun Allah’ın varlığı ve birliği konusu olduğunu ve insan hayatını baştan sona dizayn eden meselenin, bu ontoloji üzerinde şekillendiğini ifade eder. Kur’an’daki ayetlerle de sabit olan imanın fıtriliği bu meseleyi daha da netleştirir. İslam, gerek dünya hayatında gerekse ahiret hayatı konusunda amaç-araç dengesinin gözetilmesini ister. Bu bağlamda yeryüzünün imarı ve medeniyetin inşası İslam’ın en az diğer farzlar kadar ehemmiyet verdiği bir konudur. Bu da Müslümanlar için farz kılınan ilim ile mümkün olabilir.

Yazar, Müslümanların dünya devletleri karşısında geri kaldıkları üzerinde özellikle durur. Bu konuda gücü elinde bulunduramayan Müslümanların, sürekli dünya dengelerinde etkisiz elemen olarak kalacaklarını vurgular. Eleştiriye açık bir ifadeyle bu konuyu ortaya koyan yazar, “ içinde bulunduğumuz şu çağda zayıflar için yer yoktur” der. Müslümanların bu devirde acınacak bir vaziyette darmadağın olduklarını ifade eder ve biraz da abartıya kaçarak Müslümanlar için “Karmaşık dünyada şaşırıp kalmış bir topluluk” ifadesini kullanır. 

Yazar, İslam Âleminin endişeleri başlığı altında Müslümanların özellikle özeleştiride bulunmaları gerekliliğini vurgular. Biz iyiyiz demekle hakikate gözümüzü kapatmış oluruz. Suçu batıya atmakla da sadece kendimizi geçici olarak rahatlatırız. Bütün bunların yerine gerçek bir özeleştiri yapmak durumundayız. Düşünce ve fikir üretme konusunda ne kadar geri kaldığımıza dikkat çeken yazar, batıyı eleştirmeyi bile yine batılılardan öğreniyoruz der. Küreselleşmeye dönük eleştirilerimizin çoğu maalesef yine batı menşelidir. Bilgi güç dengesini sürekli vurgulayarak “öyle bir dünyada yaşıyoruz ki orada ne zayıflara merhamet olunur, ne de güçlülerden başkasına saygı gösterilir, bilgisi olanın gücü de vardır, gücü olan saygı görür” der.

İkinci bölümde Doğu ve Batı başlığı altında yazar, bu iki medeniyetin arasına set çekmeye çalışan batılı fikirleri çürütmeye çalışır. Bazı batılı düşünürlere karşı en ciddi eleştirilerini ortaya koyar, Doğu ve Batı medeniyeti kaynak itibariyle bir bütündür, bu iki medeniyetin birbiriyle ayrı olduğu düşüncesi gerçekliğe aykırıdır der. Nitekim 1900 lerin başında “doğu doğudadır, batı batıda; ikisi asla bir araya gelemez” diyen Kipling ve 1993 te “Medeniyetler çatışması” teziyle gündeme gelen Huntington’un bu düşüncelerinin temelinde sömürü zihniyeti yatar. Buna karşılık yazar “evrensel işbirliği” tezi üzerinden konuyu işlemeye devam eder. Bütün medeniyetlerin temelinde şüphesiz din yatar. Doğu medeniyetinin temeli İslam, Batı medeniyetinin temeli de Hıristiyanlıktır. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki Hıristiyanlık da doğu temellidir. Bu anlamda Doğu-Batı arasında hem din hem de kültür üzerinden net sınırlar çizilemez. Kültürel anlamda ayrışmanın gerçekliğe aykırı oluşunu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinden batıya aktarılması ve Endülüs tecrübesini nazara vererek örneklendirir.

Batı’da İslam’ın geleceği başlığı altında, Batı’da Müslüman göçmenler ve Müslüman olan Batılılar üzerinden İslam’ın yeni bir yüzünün ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Batı’da İslam’ın hızla artması bu yüzü her geçen gün belirgin hale getiriyor. İşte bu gerçeklik İslam’ın batıdaki yanlış imajını düzeltmek için en iyi fırsattır. Bununla beraber eserde İslam’ın Batı’daki varlığı ve yaşadığı problemlere de ayrı bir başlık ayrılmıştır. Bu konuda, maalesef İslam karşıtı bazı gruplar medya başta olmak üzere Batı’daki İslam imajına çok ciddi zararlar vermektedirler. İslam’ı karalamaya çalışanlara Batılıların sahip çıkması ve İslam’ı sindirmek için var gücüyle çalışanların oluşu yazara şu soruyu sorduruyor. “Peki, dünyada o kadar din arasında neden sadece İslam bu haksız muameleye uğramaktadır?” Batı’daki yanlış İslam algısı ve sebepleri başlığında ise, Batı’nın İslam’a karşı yanlış algısının tarihi bir kine dayandığını ifade eder. Özellikle Haçlı seferlerinin oluşumu için İslam’a çok çirkin iftiralar atılmış ve bu tarihi kin maalesef hala bazı bakış açılarını şekillendirmektedir. Bununla beraber Avrupa’da bazı okullarda İslam’ı karalama faaliyetleri de devam etmektedir. Bu anlamda yakın tarihte meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova faciaları Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunun en bariz göstergelerindendir.

 Yazar İslam’ın Batı’daki dayanaklarını üç boyutta ele alır. Birincisi İslam âlemiyle bağlantılı olan boyutudur. Bu kısımda Müslümanlara düşen vazifeler, Batı’da yaşayan Müslümanlarla irtibat halinde olmaları ve onların haklarını bütün uluslar arası görüşmelerde öncelemelidir. Ayrıca İslam dünyasında insan hakları, demokrasi ve insan onuru İslam’ın öngördüğü çerçevede hep gündemde tutulmalı bu bağlamda gerekleri yerine getirilmelidir. Bir diğer vazife ise İslam’ın tarih boyunca Hıristiyanlığa ve Semavî dinlere gösterdiği hoşgörüyü sürekli göz ününe sermeli. İkinci boyut ise Batı’daki Müslümanlarla alakalı olan kısımdır. Bu noktadan Batı’daki Müslümanlara düşen vazifelerin başında birlik olmaları, dar hizipçi ve siyasi tartışmalardan uzak kalmaları gelir. Aynı zamanda Batı zihniyetini iyi anlamaları ve bu yolla onlarla iletişime geçmelerinin ehemmiyeti de önem arz eder. Belki de en önemlisi, diğerlerinin gözünde İslam için parlak bir imaj çizmeleri gerekir. Batılılarla ortak ilmi sempozyumlar yapılmalı, ortak olumlu noktalara dikkat çekip pozitif diyaloglar kurulmalıdır. Atılan adımlar, yaşanılan toplumun realiteleri göz ününe alınarak atılmalı. Üçüncü boyut ise Batıyla ilgili olan kısmıdır. Burada Batı’ya düşen en önemli vazife medya ve okullardan başlayarak yanlış İslam imajının düzeltilmesinin gerekliliğidir.

Eserin belki de en önemli başlıklarından biri sayılabilecek Avrupa’daki Arap-İslam mirası makalesidir. Yazar burada yazma eserlerin Batılılar tarafından nasıl incelendiğini ele alır. Bununla beraber Doğu’da yapılan tercüme faaliyetleri başta olmak üzere bilimin gelişmesi adına yapılan birçok faaliyetin Batı medeniyetine dayanak oluşturduğu üzerinde durulur. Avrupalı oryantalistlerin elyazması eserlerin toplanmasında çok katkıları olmuştur. Bunların başında da Hollanda’nın Leiden üniversitesi gelir. Bir dönem Avrupa’da Doğuyla ticaret yapan gemilerin yanlarında elyazması eser getirmelerini şart koşan yasalar çıkartılmıştır. Uzun bir dönem Doğu’dan Batı’ya legal ve illegal yollardan binlerce elyazması eser taşınmıştır. Bu yolla Batı’ya taşınan eserlerin sayısı yüz binleri bulmuştur. Yine bu eserlerin inceleme ve yayınlamasında da Oryantalistlerin sayısız faaliyeti olmuştur. İbn Hişam’dan Zamahşeri’ye kadar birçok temel İslam kaynaklarını yayınlamışlardır. Bu konuda Doğu eserlerinin Batı dillerine sayısız tercümelerini de dile getirmek gerekir. Bütün bu faaliyetler Arap mirasının Avrupa’daki etkilerini gözler önüne serer. Yazar, Oryantalistlerin Arap eserlerine hizmeti konusunda Carl Brockelmann (ö. 1956)’a özel bir yer verir. Onun “Arap Eserleri Tarihi” adlı büyük eseri yarım asra yakın muazzam bir emeğinin neticesidir.

Yazar eserin üçüncü bölümünde çağın meselelerini masaya yatırır. Bu anlamda İslam ve dinler arası diyalog konusuna ayrı bir önem verir. Yazar dinler arası diyalog konusunda Kur’an’dan (Âli İmran-64) ve Hadislerden deliller getirir. Bu konuda Hans Küng’un şu ifadeleriyle meseleyi özetler: “Dünyada barışın sağlanması, dinler arasında bir barış sağlanmasına bağlıdır. Dinler arasındaki bu barış ise, dinler arası diyalog kurulmadıkça gerçekleşmez.” Yazar, yeniçağ ve medeniyetler arası diyalog seçimi başlığı altında dünyanın diyalog dışında bir çıkar yolunun olmadığına dikkatleri çeker. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” hatta ABD eski başkanı Nixon’un “Batı’nın İslam Dünyasıyla Kaçınılmaz Çatışması” tezlerine rağmen dünyanın diyalog dışında bir tercihi olamaz der. Özellikle Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası Soğuk savaşın bitmesiyle Sovyetler’in yerini İslam dünyasına bırakması tezi de çokça dillendirildi. Yine de yazar bütün bunlara karşın kendi tezini şöyle özetler: “Biz, her ne kadar küreselleşme tarafından, diğerlerini kışkırtacak olan belli değerler ve sistemler yayılmaya çalışılsa da yeniçağda medeniyetler arasında çatışmaların olmayacağını iddia ediyoruz.” Yazar bu tezini ise, dünya problemlerinin ortak oluşuna, medeniyetler arası çatışma tezlerine olan ciddi tepkilere, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devlet adamlarının diyalog yanlısı tavır ve söylemlerine dayandırır. Doksanların en popüler gündemlerinden biri olan “Kolonlama” meselesine gelince; yazar, İnsan kolonlanmasını hem İslam’a hem de fıtrata göre şaibeli bulur. Konunun ihtisas sahibi kimselerce iyice araştırılması gerektiğini vurgular. Bu meselenin en tehlikeli boyutu ise aile, anne-baba, akrabalık gibi insanlığın temeli sayılabilecek ilişkilerin sonu olabileceğinden hareketle ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini ifade eder.

Son bölümde geleceğin beklentileri üzerinde duran yazar, yirmi birinci yüzyılda İslam başlığı altında İslam’ın, özünde bütün farklı boyutlarıyla birlikte bir yaşam dini oluşuna dikkatleri çeker. İnsanı, İslam öğretileri çerçevesinde çizdiği formül olan “üç çember” ile izah eder. Bu formülü, insanın kendisiyle, Allah’la ve varlıkla olan bağı diye niteler. Konunun devamında insanın iki yönlü oluşunu yani beden ruh dengesini anlatır. Allah’ın temel emirlerinden olan ilmin farziyetine ittibası ile gerçekleşecek olan. İnsanın şerefli kılınışı, manasını bulacaktır. Yazar eseri modern çağda dinlerin rolü konusuyla bitirir. Bu konuda bütün dinlerin ortak görüşlerini şu şekilde sıralar: 1. Ailenin korunması, 2. Savaşların durdurulması, 3. Zulümlerin durması ve 4. Bağnazlığın ortadan kaldırılması.

Yazar eserinde, İnsanlık ve İslam âleminin temel problemlerini ele aldığı yılların güncel meseleleri ışığında yorumlamaya ve çözüm yolları sunmaya çalışmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, eserde öne sürülen bazı çözüm önerileri şimdinin değerleri karşısında hükmünü yitirecek kadar zamana yenilmiştir. Yine de bundan yaklaşık yirmi sene önce yazarın ele aldığı problemlerin aynen devam ettiğini de üzülerek ifade etmek zorundayız. Ümit ederiz ki bu fikri gayretler pratiğe de yansır ve istikbaldeki nesiller özellikle İslam âlemini kuşatan karabulutlar yerine aydınlık günlere gözlerini açarlar.                      

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 4 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 15 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.