Svetlana Aleksiyeviç

Svetlana Aleksiyeviç

Yazar
8.9/10
533 Kişi
·
1.135
Okunma
·
153
Beğeni
·
4.942
Gösterim
Adı:
Svetlana Aleksiyeviç
Tam adı:
Svetlana Aleksandrovna Aleksiyeviç
Unvan:
Rus Araştırmacı Gazeteci, Yazar
Doğum:
İvano-Frankivsk, Ukrayna, 31 Mayıs 1948
Svetlana Aleksandrovna Aleksiyeviç (Rusça: Светлана Александровна Алексиевич; Beyaz Rusça:Святлана Аляксандраўна Алексіевіч Svyatlana Alyaksandrawna Alyeksiyevich; d. 31 Mayıs 1948) Beyaz Rusyalı araştırmacı gazeteci, yazar. 2014 yılında, Ural Federal Üniversitesi tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterildi.

Ukrayna'nın Stanislav (1962'den sonra adı Ivano-Frankivsk olan yerleşim birimi) şehrinde, Beyaz Rusyalı baba ve Ukraynalı bir annenden dünyaya geldi. Çocukluğu Beyaz Rusya'da geçen yazar, Beyaz Rusya Devlet Üniversitesi gazetecilik bölümünden 1972'de mezun oldu. Sonrasında bazı yerel gazetelerde çalıştıktan sonra, Minsk'te yayınlanan Neman isimli edebiyat dergisinin muhabiri oldu.

II. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan Savaşı, Çernobil faciası, SSCB'nin dağılması gibi dramatik olayları yaşamış, bu olaylara tanık olmuş kişilerle röportajlar yaptı. Bu insanlardan dinlediklerinin izlerini yazdığı kitaplarda kolayca görmek mümkündür.

Yazıları Lukashenko rejimini rahatsız etti. 2000 yılında hakkında yasal kovuşturma başlatıldı. Bunun üzerine ülkesini terk etti. Hayatının sonraki on yıllık kısmını, kendisine kucak açan Paris, Gothenburg ve Berlin gibi şehirlerde, siyasi sürgün olarak geçirdi. Nihayet 2011 yılında ülkesine, Minsk şehrine geri döndü.

Yazarın kitapları, SSCB'de yaşamış insanların, ülke dağılmadan önce ve sonrasındaki, duygusal hayatlarındaki değişimlerin edebi kroniği olarak tanımlanmaktadır. Sovyet-Afgan Savaşı'nın ilk ağızdan anlatıldığı Çinko Çocukları ve Çernobil kazasının ele alındığı Çernobil'den Sesler isimli kitapları en önemli eserleridir. Kitaplarında ele aldığı konuları şu şekilde tanımlamaktadır:

« SSCB dönemine ve sonrasına dönüp baktığımızda, tarihimizin koca bir mezar ve büyük bir kan banyosundan ibaret olduğunu görürüz. Kurbanlarla cellatlar arasındaki tükenmek bilmez diyalogları duyarız. Sürekli olarak karşımıza aynı lanetli sorunsallar çıkar: Ne yapmalı, suçlu kim? Devrim, toplama kampları, II. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan Savaşı sırasında halktan gizlenen gerçekler, büyük bir imparatorluğun çöküşü, devasa ölçekte bir sosyalist ütopyanın paramparça dağılması, yeni ortaya çıkan evrensel problemler, Çernobil faciası vs. Bunlar, Dünya üstündeki tüm insanların cevaplaması gereken sorulardır ki, tümü bizim kendi gerçek tarihimizdir. İşte tüm bu cehennemden çıkma soru ve sorunlar, benim kitaplarımın izleğini oluştururlar. »

Savaşın Kadınsı Olmayan Yüzü isimli ilk kitabını 1985 yılında yazdı. Kitap, kısa sürede birçok baskı yaparak, iki milyon adetten daha fazla satış rakamına ulaştı. Romanda, II. Dünya Savaşı daha önce çok da ele alınmayan yönleriyle, bir kadının monologları şeklinde anlatılmaktadır. The Last Witnesses: the Book of Unchildlike Stories (Son Tanıklar: Çocuksu Olmayan Öyküler) isimli kitabında, savaşı yaşayan çocukların anıları yer almakta, savaş kadın ve çocukların gözünden adeta yeniden anlatılmakta, yepyeni bir duygu dünyasına kapı aralamaktadır. 1993 yılında, SSCB'nin dağılması sonucunda umutsuzluğa kapılıp, intihara teşebbüs eden insanların öykülerinin anlatıldığı Ölümle Efsunlananlar (Enchanted with Death) isimli kitabını yayınladı. Gerçekten de kendilerini ve yaşam biçimlerini komünist ideoloji ile özdeşleştirmiş çok sayıda Sovyet vatandaşı, ortaya çıkan yeni düzeni kabullenmekte ve bu tarihsel gerçekliği algılamakta zorluk çekmişti.

Aleksiyeviç'in kitapları, aralarında Türkçenin de bulunduğu toplam 19 farklı dile çevrilmiştir. Kitapların yanı sıra 21 adet belgeselin metnini hazırlamış ve üç adet de tiyatro oyununun senaryosunu yazmıştır. Tiyatro eserleri, Fransa, Almanya ve Bulgaristan'da sahnelenmiştir.
Bir zamanlar sevdiklerini sevmekten vazgeçemiyorlar. Savaşta cesaret, fikirde cesaret... İkisi ayrı şeylermiş. Ben aynı sanırdım oysa.
Özgürlük peşinde koşmadılar, kot pantolon peşinde koştular... süpermarket peşinde... Parlak paketler aldık. Artık dükkânlar her şeyle dolu. Bolluk var. Ama sosis dağlarının mutlulukla bir alakası yok.
...Önceleri ölümden korkuyorduk, şimdi yaşamdan.

5 yıl savaşın ortasında kalmış bir kadın. Kendisi keskin nişancı. Savaş bittikten sonraki korkusu. Birlikteki hemen hemen tüm kadınların aklından geçirdikleri düşünce... Savaş bitti, şimdi ne yapacağız?
Yalnızca kepimi küçük oğluma hediye ettim. Çok istemişti onu. Hemen taktı, bir daha hiç çıkarmadı. İki yıl sonra oğluma beyin tümörü teşhisi koydular.
Svetlana Aleksiyeviç
Sayfa 130 - Kafka yayınları 4. Basım 2020
Kötülük mekanizması kıyamet koşullarında bile çalışıyor. Anladığım budur. (...) İnsanoğlu sonsuza kadar aynı kalacak. Daima.
404 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Sizce kaç yaşındadır ataerkil dünya? İnsan(oğlu) dediğin hangi yüzyıldan itibaren daha eşitlikçi yaşamaya başlamıştır ya da başlar?
Erkeklerin savaşı, erkeklerin siyaseti, erkeklerin tarihi...
Kadın? Çoğu defa atlatılmış, unutulmuş, itilmiş, kakılmış...
Bir gün yeryüzünün tüm ülkelerinde kadın sokağa çıkarken arkasına bakma ihtiyacı hissetmediği taktirde gerçek medeniyetten bahsedebiliriz. Sizce bunun üzerine bir kitap yazılsaydı türü ütopya mı olurdu distopya mı? (:

Benim annem eskiden çok dayak yerdi babamdan. Küçükken kendi kendime söz vermiştim, ben babam gibi olmayacağım, diye. Olmadım.
Büyüdüm.
Öğretmen oldum.
Şimdilerde annem gurur duyuyor benimle.
Bizim evde artık annemin borusu öter. Yeri gelir babama bağırır çağırır, hafiften tedirginlik hissetse de...
Burada bu kısmı kısa keseceğim. Kötü günlerdi, tekrar hatırlamak istemiyorum. Yer yer değineceğim.

Üniversitede psikoloji bölümü okuyan kız arkadaşım vardı. Onun da sayesinde feminizmle alakalı bir çok seminere gittim. Kendimi geliştirdim. Kitaplar okudum. Bana kazandırdığı bakış açısı için teşekkür ediyorum. Zira bu bir bayrak yarışı gibi. Öğrencilerime kadının önemini anlatırken o bayrağı öğrencilerime kendisi vermiş olacak.

Kitap...
"Kadın yok savaşın yüzünde."
Son yıllarda okuduğum en iyi 5 kitap arasına girer. Baştan sona tüylerim diken diken oldu. Hayır, salt kadını anlatmasından kaynaklanmıyor bu denli etkilenmem. Kadının ne olmadığını da anlatıyor zira. Gelenekselliğinden kurtulamamış, bağnaz, gerici, dini kendisine kalkan olarak kullanan insanların yüzüne tokat gibi vuruyor belgeleri.

İnsan kendi tarihinden, savaşından bahsederken övünülecek yerleri bir başka anlatır. Parlatır, yüceltir, milli duygularla şahlatır duyguları. Yazarımız Svetlana Aleksiyeviç, kendi yayın evlerinden sansüre uğrasada, otosansürlerini dahi yayınlamış kitapta. Tarihini yüceltmek yerine savaşı lanetlemiş. İşte bu yüzden de eline Nobel 'i tutuşturmuşlar. Ve kadını anlatmış tabi. Sıradan kadını. Cephedeki askerlerin kamyon kamyon kirli çamaşırlarını yıkamak durumunda olan kadını, kendi çocuğunu doğumundan 2 dk sonra suda boğmak zorunda kalan kadını, çocuklarını doyurmak için kedi köpek avlayan kadını, 3 yıl boyunca erkek iç çamaşırı ve kıyafeti giymek zorunda kalan kadını, yaşadıkları acılardan ötürü yıllarca regl olmaktan kesilen kadını...

Benim kendi tezim şu ki kadın, dünyaya acı çekmek için gelmiştir. İlk cinsel ilişki, doğum, uykusuz geceler, dayak, şiddet, regl dönemleri, diş çıkaran bebeğini doyurmak zorunda olan kadının yara olan meme uçları, gece rahatça gezme özgürlüğü olmaması...
Sizce de kadın dünyaya yaşamı boyunca ne kadar "yaşamak" için gelmiştir ki?

Erkek, kassal büyüklüğün hükmünü sürer azizim. Hepsi bu.

Kassal büyüklük... Komedi. Benim vücudum avcılık - toplyacılıkdan dolayı asırlardır evrimleşti ve bu yüzden ezil, sürün...

Kitapta dikkatimi en çok çeken kısımlardan biri, Stalin dönemindeki kadın askerlerin bir dönem yazara röportaj vermek istememeleri, eşlerinin kadınlara röportaj öncesi şanlı tarih kitaplarını ezberletmeleri oldu. Korkuyorlardı. Savaşta yaşanılanların bilinmesinden korkuyorlardı. Naziler yenilmiş başarı gelmişti. Onca yaşanılan şeylerin konuşulması iktidarlara gölge düşürürdü. Kolu bacağı kopmuş gazilerin savaş sonrası geçimlerini sağlamak için dilenmelerinin bilinmesi gerekmiyordu, istenmiyordu. (?)

Yazarımızın Nobel konuşmasından: [Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi. Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.]


Kadın, tarih kitaplarının söylediklerinin aksine hayatımızın her köşesinde ve biz erkekler kadının gücünden hep korkmuşuzdur. Bize kadının merhameti lazımdır. Bunu da söyleyemeyiz çoğu defa.

Umarım bir gün...
Ama ütopya ama distopya...
Umarım.
293 syf.
·Beğendi·10/10
En fazla iki ya da iki buçuk yaşlarında olmalıyım.. Üç değilim kesinlikle çünkü hatırladığım bu olay ilk evimizde geçiyor .. O dönemlerde şofben denen teknoloji var mıydı hatırlamıyorum .. Vardıysa da bizde yoktu .. Annem piknik tüpünde suyu ısıtır kendi yıkardı beni .. Ama illa ben , kendim yıkanmam lazım .. Aksi bir çocuk değilmişim ama inatçı olduğumu söylüyor annem .. Hele ki o dönem .. Kırmızıya mavi dediysem , onun adı artık mavi .. Kadıncağızı artık nasıl bezdirip bunalttıysam şöyle bir formül bulmuş o dönemler kendince.. Güğümde ısınan suyu , bakır ve epeyce ağır bir kazanın içine pay ettikten sonra ılıtıyor .. Hamam tası içinde bezi sabunla ben köpürtüyorum .. İnsanlık için küçük ama benim için BÜYÜK bir adım !! Bu, kendim yıkanabilmem için ilk level .. Bu arada tüm bunlardan bağımsız olarak banyonun sonunda ,o dönem ritüel haline getirdiğimiz kazanın dibinde kalan son iki ya da üç tas suyu "damatlık suların olsun" diyerek komple boca ediyor üzerime.. Duş muş hak getire tabi.. Kim kaybetmiş biz bulacağız.. Dolayısıyla inanılmaz bir zevk iki yaşında bir çocuk için bu işlem.. İşte ben eğer yeterince güçlenip, "GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA" o ağır bakır kazanı kaldırıp suyu kendim dökebilirsem başımdan aşağı , bir gün kendim yıkanabileceğim .. Gel zaman git zaman , yine bu karşılıklı ezeli derbilerden birinde annem nasıl olduysa bu damatlık su faslını unutuyor .. Ritüel bozuluyor !!! Ortalık kan gölü tabi .. Tanrılar kurban istiyor .. Feryatlar figanlar göklere yükselmekte.. Dövse olmaz .. Sövse olmaz .. Benimle mantık çerçevesinde konuşması zaten imkanlar dahilinde değil .. O hiç olmaz ! Hastalanacağım diye de korkuyor kadıncağız .. Tamam dediğini hatırlıyorum .. İçeri gidiyor .. Boş kazanla başbaşa kalıyoruz banyoda.. Ben içi nasıl dolacak acaba diye beklerken içerden şu sesi duyuyorum ..

https://www.youtube.com/watch?v=ku9SkNkYRgw

Üç tekerlekli bisikletime meğer zil alınmış da ben duştan çıktıktan sonra bana verilecekmiş .. E tabi dünyalar bizim oluyor , annem de rahat bir nefes alıyor.. Bu arada incir yaprağı falan da yok ,paldır küldür koşu modu .. Dakar rallisindeki off road araçların insan versiyonuna dönüşüyorum ..Engel , barikat hak getire !! =)) En sonunda Sümerbanktan alınma bir havlu ile yaprak sarması ortamları .. İşte bu çocukluğumdaki hatırlayabildiğim ilk ve aynı zamanda tüm hayatımdaki en mutlu an .. Bir nesnenin , bir sesin , bir olayın bendeki karşılığı .. Bana hatırlattıkları ..Envai çeşit konsere festivale gittim , sırf tatmin için kaç adet limited edition plak - cd ve merch aldım .. Onları kimlere kimlere imzalattım ama hayatım boyunca o noktaya bir daha hiç ulaşamadım .. Ah bir tane daha var gerçi .. Dolmuş cinnetim !! Dolmuşta giderken ,o eski Magirusların motorunun üstünde oturan üç yaşındaki benim, içinde bulunduğumuz aracın yanımızda motorla gitmekte olan babamı geçtiğini görünce cinnet geçirip seyir halindeki araçta şoföre saldırmam , dolmuşun sağa çekilmesi, babam gözden kaybolana dek tüm dolmuş sakinlerinin ve şoförün hazır kıta bunu seyretmesi .. Bir de o motor ve sesi unutulmaz sanırım .. Bugün dahi bir chopper görsem kalbimin ritmi bozulur ..

Peki size bunları niçin anlattım ?

2. Dünya Savaşı' nda Rusya'da çocuk olma talihsizliğini yaşamış şahısların anılarından derlenmiş bu kitabı okurken sık sık "hatırlıyorum" kalıbıyla başlayan anılara gark oldum .. Kitabı göz önüne aldığımızda , anılarını anlatan bu şahısların yaşlarının pek çoğunun 5 yaş ve altında olduğunu gördüm .. İki yaşında bir kaç çocuk dahi vardı .. Akıl almaz ama öyle ayrıntılardan bahsediyorlardı ki kendime şunu sordum : Sen neyi hatırlıyorsun .. Ya da hatırlayabiliyor musun ? Hangi döneme dek taze kalmış anıların .. İyi mi , kötü mü ? Görüldüğü üzere normal bir çocukluk geçiren benim , kitapta anlatılanlar kıvamında bir buhranlı anılar fihristim yok .. Şanssız olanlardan da bahsedeceğim ama ben şanslı paydadayım ..

Peki az sonra kısa kısa bir kaç örneğini vereceğim bu buhranlı anıların ve travmaların kaynağı neydi ?

Rusya'yı işgal eden ve kimi zaman SS'ler olarak da adlandırılan Nazi Ordusu .. Pek çok şey duymuşsunuzdur onlar hakkında .. Kainata , Japonların Unit 731' i ile gelen en şeytani birim ve ordu .. Namı diğer Gerçek Kötüler! Yeryüzünde benim bildiğim kadarıyla ordusunun yürüyüş marşında (ya da herhangi bir marşında) "ŞEYTAN' IN ŞARKISINI SÖYLÜYORUZ" diyen tek bir ordu daha yoktur Wehrmacht' tan başka.. Hal böyle olunca, yollarına çıkma talihsizliği yaşayanların dünyasına konuk olacaksınız kitapta .. Onları görüp hayatta kalabilmiş (ki bu çok büyük bir şans!) ve yaşananları anlatabilecek olan bir zamanların çocukları olan "Son Tanıkların" dünyasına ..

Çok fazla kan , gözyaşı ve travmatik unsur var kitapta ama ben şuraya bir kaç örnek bırakayım ..

Hiç tanımadığınız , ömrü hayatınızda "o ana dek" bir kez dahi görmediğiniz üç askerin ismini aradan kaba taslak 50 sene sonra hatırlama sebebiniz ne olabilir sizce ? Aklınıza ne geliyor .. Sanmıyorum ki mantıklı bir açıklamanız olsun .. Ya da arkadaş edinmekte zorluk çeken o çocukların bu durumunu, "safi" savaş sonrası travma olarak görenlerden misiniz ? Peki ya kaçınız bir tuğlayı eline alıp çocukluğunda onun bir bez bebek olduğunu hayal ederek mutlu oldu bombardıman altında ? Ya da içinizden kaç kişi bombardıman sonrasında gerçekten parçalanan bez bebeği için hayata küstü .. Annenizi , babanızı geçtim ama kaçınız yakın bir akrabanızın suratında mermi deliği görüp aklından , "Oysa öylesine güzeldi ki .. Niçin teyzemi suratından vurmuşlar?" demek durumuna düştü .. Kaçınız 900 günlük kuşatma yaşadı .. Ya da kaçınız açlıktan düğme kemirmek , kedi - köpek kesip yemek zorunda kaldı ..Hiç suya tat versin diye kemer - deri eşya kaynatan bir anne babanız oldu mu ? Kaçınızın aklına gelmiştir savaş zamanı yiyecek konan kasaların altındaki toprağın karaborsada satıldığı .. Safi tadı toprağa geçmiştir denilerek .. Kaçınız yanan evinizin ardından, gözyaşı dahi dökemeden yalın ayak kaldıktan sonra , -40 derecede donmamak için ayaklarını kendi evininin külleri içine sokup ısınmıştır ? Ve mutlu olmayı başarabilmiştir ? Kaçınız şarapnel parçası buldunuz köy yerinde tarlanızda .. Ya da uçak enkazından patlamamış mühimmat alıp eve gelince annenizden azar işitip, anlamlandırmakta güçlük çektiniz? Öyle ya düşen uçak kendi ülkenizin uçağı !! Onun içinden çıkacak bomba ya da mühimmat sizi NASIL öldürebilir ki.. Kaç kişi çıkar aranızdan .. Çıkmaz yaa şöyle sorayım .. Annenizi gözlerinizin önünde öldürürlerken size gülmenizi söyleyen adamları aklınıza getirebiliyor musunuz .. Kaç kişi buna cevap verir aranızdan ? Tüm bunlara ek , hayatta kaldıktan sonra alman ordusunun birebir kullandığı "canlı" mayın dedektörü olduğunuzu kaçınız aklına getirebiliyor ? Bir göl kenarında , yaşlıların botlara bindirilip gölün ortasında kasıtlı olarak batırıldığını duyan - gören - şahit olan çıkar mı aranızdan .. Bir toplama kampı görmediniz pek çoğunuz - ki MUTLAKA GİDİP GÖRÜN - ama orada kalan ve yetersiz beslenmeden ötürü yakında ölecek olan bir kız çocuğunun ölmüş ana babasına yazdığı mektubu rüzgara emanet etmek istemesi ne demek aklınız alıyor mu ? Evet " Ama Fareler Uyurlar Gece " demek geliyor içinizden .. İnsan şurda adı geçen çocuklara yapılanları başka "insanlara ve hatta insansılara" dahi konduramıyor .. BAKINIZ ,hayvan demiyorum fark ettiyseniz ! Nedir bu ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ NEFRETİN sebebi ve yol açtıkları diyecekler alıp okusunlar .. Okumaya karar verenler şu alıntıya bir kez daha baksınlar ve şu soruları kendilerine sorsunlar..

Bu kitabı gerçekten okuyabilecek miyim ? Gerçekten okumak istiyor muyum ben bu kitabı ?

"Kucağında el kadar bebeğiyle duran bir kadın vardı, biberondan su emiyordu bebek. Önce biberona ateş ettiler, sonra bebeğe... Sonra da anneyi öldürdüler..."
528 syf.
·Beğendi·10/10
Selam çokomeller .. Sabah beri alkol yüklemesi yapmaktayım .. Yeni yeni bünye refresh oldu ..Kaleme alayım gare dedim tanıtım yazısını .. Niçin tanıtım yazısı diyorum açıklayayım .. Saygıdeğer caniko bu kitabı alır da okursan, Rus Devrim Tarihi ve Rusya yakın tarihine gark olacaksın ister istemez .. Benim az sonra size aktaracaklarımı bilmiyorsanız okuduklarınızın altı muhakkak boş kalacak .. Kendim her incelemede ve her mecrada söylediğim gibi yine tekrar edeyim .. Kesinlikle otorite değilim .. Kesinlikle bilirkişilik iddaam yok .. Kendi az bildiğimi sizlerle paylaşıcam .. Kitap içerisinde geçen kimi kavramları ve siyasi figürleri sizlere tanıttığımda okuyacağınız bu kitabın gerçek manada bir "elmas" olduğunu çok çok daha iyi anlayacaksınız .. Böylelikle de, Antalya' da çalışmayan yürüyen merdiven için imam çağırtıp arkasında dua eden Antalyalıların yaşadığı dramı yaşamamış olacaksınız (sene 2020 yauw ?!?!).

Sevgili kabaklı drajeler .. Biliyorsunuz ki , '940 larda hammaddeye bağımlı sömürü sisteminin içine düştüğü çıkmazdan dolayı patlak veren 2 Dünya Savaşından sonra galip devletler arasındaki denge dağılımı sonrasında Dünya çift kutuplu bir döneme girdi .. Beyaz köşede Amerika , Kızıl köşede ise SSCB... Bildiğiniz Soğuk Savaş olarak adlandırılan devir .. Bu dönemde barışı garanti edecek güç , inanılmaz ama nükleer silahlar idi .. Hem Amerika , hem de Rusya Dünya'yı yüzlerce kez yok edecek nükleer güce sahipti ... Olay nükleer olunca işin şakası olmuyor tabii .. Kurulan bu istemsiz mutabakat , Dehşet Dengesi olarak adlandırıldı.. Sonrasında silahlar vitrinlerde dururken, bu kez ideolojiler savaşmaya başladı .. KAPİTALİZM vs. KOMUNİZM.. Amerika, çoğunlukla Latin Amerika ülkelerinde darbeler yaptırarak kendine bağımlı diktatörlükler ve askeri rejimler inşaa etti.. Buna mukabil Rusya da nazileri kovalıyorum diyerek daha öncesinde yutmuş olduğu Avrupa' nın yarısında at koşturdu .. Yalnız Amerika biliyorsunuz ki Vietnam' da çok ama çok sert bir kayaya tosladı .. Dünya'yı "komünizmden kurtarmak için" girdiklerini iddaa ettiği bu savaşta, mağaralarda bayat pirinç yiyip , gerilla taktikleri ile savaşan Vietnamlılara yenildiler .. Savaş kaba taslak (65 ila 75 arası) 10 sene sürdü.. ABD' ye faturası milyonlarca dolar, 55 bine yakın asker ve tasdiklenmiş HEZİMET oldu.

Bu arada sene 70 lere geldiğinde Rusya cephesinde de olaylar raydan çıkmıştı .. Sosyalizmdeki kimi uygulamalardan kaynaklı hatalar ülkeye zarar verir olmuştu .Bu hatalardan en büyüğü , partinin ülke yöneticilerini seçerken uygulamış olduğu despotik tavırlar idi .. Misal Kruşçev sonrası göreve gelen Leonid Brejnev , ülke güllük gülistanlıkmışçasına sorunlara gözlerini kapıyor , kendini eleştiren muhalifleri de akıl hastanelerine kapatıyordu.. Brejnev tüm bunları yapmaya yapıyordu ama kendi sağlığı da iyiden iyiye bozulmuştu ...Kameralar karşısına geçtiğinde salyaları akmaktaydı.. Kendinden sonra gelen parti genel sekreterlerinin de durumları kendisinden pek farklı değildi .. Ve Brejnev sonrası görevi devralan iki kişi de imamın kayığına binmeden öncesinde ülkeyi hasta yatağından yönetmeye çalışmışlardı .. Tüm bunlara ek olarak Rusya'daki ekonomik düzen de cort bayrağını çekmişti .. Evet Ruslar istedikleri o muazzam menzilllere sahip nükleer füzeleri ve uzay araçlarını üretebilmişlerdi ama Stalin döneminden kalma 1930lu yıllarda açılan fabrikalar, bilgisayar teknolojisine ve otomasyona geçişte sıkıntılar yaşamaktaydılar .. Kötü işletilen , yetersiz donanıma sahip çiftlikler yüzünden üretim iyiden iyiye düşmüştü..Öyle bir zaman geldi ve üretim öylesine düştü ki , neredeyse sınırsız ve ölçülemeyecek derecede büyük ovalara sahip bu süper güç hem Avrupa'dan hem de baş düşmanı olan kapitalist Amerika'dan tahıl almak zorunda kaldı.. Bunların halka etkisi işsizlik ve düşen alım gücü oldu .. Her 5 kişiden biri işsizdi ve aileler "TEK BİR" banyo ve tuvaletin ortak olarak kullanıldığı ortak yaşam alanlarında kalmak zorunda kaldılar... Burada bir es verelim Rusya tarihine ve bizim Morison Sülüman' ın zamanında yapmış olduğu muazzam bir tespiti sizlerle paylaşayım .. "KAYNAMAYAN TENCERENİN DÜŞÜREMEYECEĞİ HİÇBİR İKTİDAR YOKTUR!" Anladın sen onu sevgili kikirella =))

Bozulan denge ile komünizme inancına yitiren insanların o gün için birbirlerine çokça anlattıkları şu fıkra gayet düşündürücü :

Kapitalizm , insanın insan tarafından sömürülmesidir.. KOMUNİZM İSE TAM TERSİ !

Tüm bunların vuku bulduğu senelerde Rusya bir de kazanamayacağı bir savaşa girişti . O dönemde Rusya' nın güneyinde yalçın dağları barındıran bir Afganistan vardı ve Afganistan içinde de bir iç savaş .. Ruslar mücahitler olarak adlandırılan kesime karşı bir tavır aldı ve birliklerini bölgeye konuşlandırdı .. Yalnız daha önce de bahsettiğim gibi Vietnam'da sütten ağzı yanıp yoğurdu üfleyerek yiyen Amerika dersine iyi çalışmıştı.. Onlar da Yeşil Kuşak Projesi ile kuşatmak istedikleri Rusya' ya karşı mücahitleri silahlandırdılar ve ılımlı islam dedikleri ekol ile yol almayı seçtiler.. Bu cephede savaş 9 yıl sürdü : 14 bin Rus ve 1.4 milyon Afgan... Bu sıralarda , yani 80 lere gelindiğinde Amerika'nın başındaki isim , Rusya' nın bir ŞER İMPARATORLUĞU olduğunu dillendiren eski California valisi ve eski sinema yıldızı Ronald Reagan idi .. Amerika tüm dünyaya Rusya' nın nükleer silahlanma yarışında ( ki kanıtlar TAM AMA TAM OLARAK AKSİNİ İDDAA ETMESİNE RAĞMEN ) ipi birincilikle göğüsleyeceği kıvamında haberler pompalıyordu .. Halkının ve tüm dünyanın gözünü boyayan Reagan buna mukabil "savunma harcamalarını " iki katına çıkardı ve sıfırı neredeyse tüketmiş Rusya'yı kendisine ayak uydurmaya zorladı .. Bu esasen bir blöftü .. Amerika da neredeyse savunma ve silahlanma harcamaları dolayısıyla dibe vurmuş idi.. Rusya bu blöfü maalesef göremedi ve dibe vurdukları bu dönemde politbüro ( partinin karar organı) istikrarsız yönetimlere bir son vermek kararıyla , 54 yaşındaki içlerinden en genç ve en etkili isimi yani Gorbaçov ' u iktidarın başına geçirdiler .. Gorbaçov , söz konusu Rus siyasi tarihi olduğunda çok tartışmalı bir isim .. Politbüro kendisinin yapacağı temeli kökünden sarsacak değişiklikleri biliyor muydu ? Bu şu an için bir sır .. Belki bir gün açığa çıkar ..

1985 ve 1991 ' e kadar süren zaman aralığında Gorbaçov hüküm sürdü .. İcraatlerine gelir isek .. Partinin iktidardaki tekelinin sona ermesi ... Basın özgürlüğü .. Yasa koyucu bir meclis ve bir Başkan ...Çoklu adaylarla yapılan seçimler .. Tek merkez cevresinden planlanan seçimler ve kolektif yapıya sahip çiftliklerin azaltılması .. Yoksulluğun , have ve su kirliliğinin açık açık ayan beyan tartışılması .. Özel girişimler ve kendi işini yapmaya başlayan insanlar .. SOVYET BİRLİĞİNİN "GÖNÜLLÜLÜĞE DAYALI" bir birlik olduğunun yazılı olarak açıklanması ve Rusya'nın Vietnamı olan Afganistan' dan çekilinmesi .. Ana konuları bu olan tüm hareketlerin karşılığı Rus dilinde o zamanlar Perestroyka idi .. Yani yeniden yapılandırma ... Tüm bu uygulamalar ile esasen daha da fakirleşen ve suç oranı iyiden iyiye artış gösteren Rus halkının önüne getirilen iki maddeydi .. KAPİTALİZM VE DEMOKRASİ ! =)) Bu uygulamaların sonucunda Rus hakimiyetinde bulunan tüm uydu devletler Rus hakimiyetinden çıktı .. Gorbaçov müdahil olunmamasını tembihledi .. Ve bu devletlerin neredeyse tamamına yakını serbest piyasa ekonomisini benimseyerek liberal ekonomilerle kapitalizm limanına yelken açtılar .. En güzel örnek Doğu Almanya .. Doğu Almanya' da halk uzun müddettir kapalı kutu kıvamında yaşamaktan bıkıp kazan kaldırdı (tıpkı kitapta bahsedilen Rus halkı misali) ve Berlin duvarını önce küçük bir delik açmak suretiyle alenen yıktı .. Bunun anlamı şuydu : KAPİTALİZM :1 - KOMUNİZM : 0

Sonrası mı ? Sonrasını pek sevdiğiniz anılarımdan bir kesit ile önünüze getireyim .. Sene '93 .. 12 yaşındayım .. Bolu' da eski milletvekili olan uzaktan bir akrabamızın evine gittik .. Aile ziyareti .. Oğlu zibidi metalci .. Ben o dönem metal mütal falan bilmiyorum pek tabii .. Yani biliyorum ama o dönem Türkiye'sinde kaset falan bulmak cidden imkansız ötesi .. TRT 3 'teki Rock Market'te izlemişim adamları ama internet falan yok .. Vhs bir kaset çıkardı .. Taktı cihaza .. 1991 Metallica Rusya - Moskova konseri ..AL İZLE !!

https://www.youtube.com/watch?v=C0xcvOEXqrk

- B İ R - M İ L Y O N - Y Ü Z - B İ N - KİŞİ !!!

Okurken kolay geliyor adama .. Dünyanın kaydetmiş olduğu en kalabalık 2. konser .. Bu rekor o gün bugündür daha halen kırılamadı .. Havada helikopterler , yerde stage önünde askerler !!! Rus kızıl ordusu !! Aboooooww !!! Olacak gibi değil !!! Aklımı kaçırmak üzereyim !! Yanımda akrabanın oğlu anlatıyor da anlatıyor .." Rus halkı baskı altındaydı ... Artık engeller kalktı ! İnsanlar haklarını arıyorlar" falan fistan gülistan .. Aklım ermiyor tabii o dönemler .. Kapitalizmin ne olduğunu geçtim , Moskova dahi literatürümde yok o dönem .. Ben Ankara' nın komşularını biliyorum ancak o zamanlar .. Çorum - Çankırı - Yozgat .. "Hani Maykıl Ceksın en büyüktü?" falan kıvamında sorular kafamızda .. İnandık Metallica' ya tıpkı Rus halkı gibi .. Bilmiyorduk o dönemlerde yeşil dolarların köpeği olup , senfoni orkestralarıyla kayıtlar yapıp konserlere çıkacaklarını.. Kızmayın eti puf sever kardeşlerim .. Bilmiyorduk o zamanlar SLAYER 'ı , S.O.D'i.. Daha NAPALM DEATH dinlememe 10 sene var !! O dönem basmıyordu kafamız Rusya' ya giren kapitalizmin elçilerini .. İnanmıştık .. Baksanıza giriş parcası ENTER SANDMAN !!! =))

Exit, light
Enter, night
"TAKE MY HAND "
"We're off to never-never land"

Sonrasında gelen parca "Creeping Death" ...SÜRÜNEREK GELEN ÖLÜM =)) RUSYA O ELİ TUTTU ! AMA MAALESEF HARİKALAR DİYARINA GİDEMEDİLER ..

Serbest piyasa ekonomisi ile açık pazar haline gelen Rusya'yı betimleyen ve kitapta geçen bir alıntıyı kaba taslak aktarayım buraya ..

Komunizm sonrasında etrafımız süpermarketlerle doldu .. Ama onlar bizim için tıpkı gezip , dolanıp ama asla el süremediğimiz mallarla dolu müzeler gibiydi... Bakıyorduk ama alamıyorduk ..
392 syf.
·Beğendi·8/10
Okuduğum dördüncü Svetlana Aleksiyeviç kitabı oldu bu .. Daha önce okumamışlar varsa yazarı kesinlikle tavsiye ediyorum ... Önce bunu hemencik belirteyim.. Sonrasında her tanıtım yazısında yaptığım gibi spoilersız tarlalarda jetski keyfinin tadına varacağımızın bilgisini vereyim .. Yazar hakkında da üç beş kelam etmek lazım bu arada .. Daha önce okumayan varsa tereddüt etmeksizin alıp okusunlar .. Rus halkı ve Rus tarihinde yaşanan dramların katığı olmuş insanlarla röportaj yapar gibi tek taraflı bir sohbet , bir iç dökme tadında sohbetler okuyacaksınız .. Daha öncesinde Çernobil , Devrim sonrası Rusya ve Rus halkı ve 2. Dünya Savaşı sırasında cenk eden Rus kadınının hikayelerini , anılarını okudum kendisinden .. Kendi adıma pek çok şey öğrendim .. O yüzden okuyacak olanlar zerrece pişman olmazlar .. Şimdi böyle dedik ama ortaya, ben pişman olmadıysam siz de olmazsınız gibi bir anlam çıktı =) Neyse efenim .. Bu kitaba gelecek olur isek .. Kitabımıza konu olan olaylar silsilesi Afganistan' da geçiyor .. Niçin Afganistan diyenler olabilir .. Çok kısa tutarak Rusya' nın Afganistan' ı işgalini sizlere aktarayım .. Sonrasında kitaptan "içün" ( VAR OL AZİZ BABA!! ) şerbetli muhabbetlere akarız ..

Kitapta bahsi geçen işgalden öncesinde Afganistan , monarşi ile yönetilen bir ülkeydi .. Başında da Kral Muhammed Zahir Şah vardı.. Babasının ölümü üzerine çok genç yaşta tahta çıkan bu emmimiz uzun müddet geri planda kaldı .. Geri plandaydı çünkü akrabaları , akraba modundan çıkıp AKBABA moduna geçmek suretiyle devlet ricalinde tüm önemli köşe başlarını tutmuştu .. Zaman içinde güçlenen kral, akrabalarını pasifize etti ve yetkiyi tamamı ile kendi elinde topladı ... Pek tabii bu üzerinde bulunduğu kazanın kaynamasına da yol açtı .. Bir darbe ile uzaklaştırılmadan öncesinde ,pragmatist bir yol izleyerek ve soğuk savaşı da son damlasına kadar kendi leyhine kullanarak hem Rusya hem de Amerika' dan yardımlar aldı .. Kendi yetki alanının sonuna , kuzeni ve eski başbakan olan Muhammed Davud' un darbesi ile geldi ve İtalya' ya sürgün edildi... Darbe kansız yapılmıştı ama sonrası hiç de hesap edildiği gibi gelişmedi.. Öncesinde ülke içinde kutuplaşan çeşitli siyasi dengeler ve milliyetçiler arasında bir iç savaş patlak verdi .. Bu kaosun sonuna da Nurmuhammed Taraki' nin başkanlığındaki Afganistan Demokratik Halk Partisi darbesi nokta koydu .. Davud' u bayrak gibi göndere çekerek idam ettiler.. Devir soğuk savaş devri .. İdeolojiler savaşıyor ve kimse kale kaybetmek istemiyor..SSCB , ilkin bu savaşta öne geçmiş gibi görünse de ADHP ' nin davetiyle sosyalizm inşaası için one way ticket ile ülkeye asker çıkartması yaptığında çok büyük hatalar yaptı .. Afganistan tam da şu günlerde olduğu gibi o zamanlarda da bir din tarım toplumuydu .. Ve SSCB ülkeye girdiği andan itibaren inanılmaz radikal kararlarla bu olgularla mücadeleye girişti .. Kim ne derse desin İslam' a ve müslümanlara karşı inanılmaz sert tepkiler gösterildi .. Ve işin affedilmez tarafı bu tepkiler askeri olarak gösterildi .. Hal böyle olunca etkiye karşı da büyük bir tepki gördüler .. Vietnam' dan dersini almış Amerika , komunizmin win- win ilkesiyle artı puanları hanesine ışık hızıyla yazdırmasına pek tabiidir ki göz yumamazdı .. Bu yüzden olay mahalinde bulunan mücahitlere can suyu niyetine mühimmat yardımı yaparak , radikal azınlıkları silahlandırdı .. SSCB' nin gereksiz sertlikteki müdehalesi ve Amerikan yardımı Sovyetlerin bataklığının mimarı oldu ..

Kitapta okuyacaklarınız bu batağa saplanmış askerlerin anlattıklarıdır .. Başlarından geçen olaylardır .. Dolayısıyla okuyunca kafanızın allak bullak olacağı "Amerikan askeri ne arıyor orlarda yauw" soruları ve onlardan ele geçirilen ganimetler sanıyorum ki şu yukardaki açıklamalarla beraber Bim' de satılan ve son tüketim tarihini tamamlayan Murat Bey peynirleri misali ilgili raflara kaldırılmış oluyor .. Merak edenler için bkz : Bim Rubailerim ..

Neyse efenim ... Az da kitapta gözüme çarpan ve diğer incelemelerde eleştirilmemiş husulardan bahsetmek istiyorum .. Kitabın bendeki versiyonu 2. basım (2019).. Kitap esasen 1 , 2 ve 3. gün olarak üç bölümden oluşuyor .. Bir de son bölümde daha sonrasında kitaptaki anlatıcıların yazara karşı açtığı davalardan dava tutanakları ve yazara gelen olumlu olumsuz eleştiri ve destekler bulunuyor .. Bunu şunun için açıklama gereği duyuyorum .. Bu eleştiriler yani olumsuz olanlar, geneli itibari ile sivil kesimden gelmiş .. Bu hususta ben hemen kendi safımı belirteyim ki sonrasında birbirimizin kafasını yarmayalım .. KESİNLİKLE AMA KESİNLİKLE ANTİ-MİLİTARİST değilim .. Orduya da çok büyük saygım vardır .. Askerlik apayrı bir mevzu .. Kitap içerisinde gelen eleştirilerin %75' i neredeyse askere dönük..

Kimsenin fikrini manipüle etmek gibi bir niyetim yok .. Askerden için mantığın bittiği yerdir denir .. Evet doğrudur .. Sivil için "sivil mantığın" bittiği yerdir askerlik .. Bir kişi bir hata yapar 500 kişi hep beraber çekersiniz cezayı orada ..
Sivilde öyle midir ?
Hayır değildir!
Sivilde ceza da , mükafat da bireyseldir .. Her koyunu ayrı ayrı kendi bacağından çekerler göndere hem mükafat hem de ceza için.. Ama akıllardan çıkarılmaması gereken husus şudur ki ,toplumsal alanda yakılan bir sigara için siz kendiniz , bireysel olarak ceza ödemek zorunda kalırken , savaş alanında o ateşi bilmem kaç yüz metreden gören biri cezayı kesmeye HAVAN TOPUNU gönderiverir ..Hep beraber yok olursunuz .. Askerde emir ve komuta vardır .. Verilen emir - hep denir ya - demiri keser .. Kesmek zorundadır! İtaatin olmadığı yerde disiplin ve dolayısıyla ordu kavramı ortadan kalkar çünkü .. Asker ne kadar da size ve havsalanıza uymayan emirler veriyor olsa da , uymak zorundasınız .. Olay itaati perçinlemektir .. Ha uygulamada sorunlar çıkmıyor mu? Çıkıyor .. Çıktı da !! Ben ordudayken kitap okuyorum diye çarşımı kitlediler .. Üstelik akşam içtimasından sonra ! Bunu hangi mantıkla açıklayacaksın ?! Güneş tepede , yatakta kitap okuyorum yatacaksın diyor adam .. Sıkıysa yatma! =)) Anlatmak istediğim şu : Sivil mantıkla askerlik hayatı ve askerlik mesleği anlaşılamaz .. Çünkü tüm mesleklerin özünde insanı yaşatmak vardır , askerlikte ise ÖLDÜRMEK ! Kitabı okuyacak olanlar ve benim okurken gördüğüm üzere askere ateş püskürecek olanlar varsa bu anlattıklarımı bir kez düşünsünler derim .. Asker siyasi erkin emrindedir her daim .. Görevi alır , yerine getirir.. Nedeni , niçini ve nasılı ile ilgilenmez .. Bu savaş haklıymış , haksızmış o askerin değil , siyasi karar mekanizmasının sorunudur ..

Gelgelelim savaş , Atatürk ' ün de belirttiği üzere zaruret olmadığı müddetçe akla zarar bir olgudur .. Cinayettir.. Hiçbir mantığı yoktur.. Tıpkı burda olduğu gibi .. Kitabın ismi Çinko Çocuklar .. Milyonlarca TON ÇEKEN bu başlığın altında yatan muhabbeti burada açıklamak istemiyorum .. Kitabı okuyacak olanların neşesi kaçmasın.. Kopan kollar , kafalar , uzuvlar .. Mayına basanlar , ağaçlara kurulu mayın düzeneklerine takılanlar .. Mayın korkusu yüzünden asflatlanmış yol haricinde yolda yürüyemez hale gelen , psikolojisi bozulan insanlar.. Açılması devlet sırrı olduğu gerekçesi ile kanunen yasaklanmış BOŞ tabutları teslim alan , onları gömüp günlerce mezarda nöbet tutan hatta tabutun boş olduğunu düşündüğü için bir gün evladının savaştan sağ sağlim döneceğini düşünen anneler , parçalanmış , kopmuş , ortalığa saçılmış bedenleri toplayıp tabutlara yerleştirmek zorunda kalan askerler .. Sırf yönetim emrettiği için HİÇ TANIMADIKLARI İNSANLARI kendilerine düşman olarak görüp girdikleri bir ülkede Afgan halkına yapılanlar .. Askerlerin ilk günlerde saldırdıkları bu sarıklı insanların da gerçekten insan olduklarını ve haklı olabileceklerini durup düşünmeye başlaması .. Diyorum ya .. Savaş bambaşka bir olgu .. Öylesine saçma sapan ki !! Hele bu örnekteki , bu kitaptaki .. Bakın bu savaşta Rusya Afganistan' ı işgal etti .. Afgan halkına kim yardım etti ? Amerika !! =)) Hangi Amerika ? Bölgeden Rusları sürüp atmaları için mücahitlere silah veren Amerika ! Sonrasında o mücahitlere savaş açan Amerika .. Kim bu savaşın kazananı sizce?

Her neyse... Her gün bir Khaled Hosseini incelemesine denk geliyorum neredeyse .. Şu inceleme yazarken üzülüp , büzülüp ,hunilerden süzülüp ,kulak memesi kıvamına gelip tepsilere dökülüp iki büklüm olan çokomelimsiler .. Afganistan' da doğup yurdunu işgal eden Amerika' ya hicret edip , oralardan soğanlı sarımsaklı gözyaşartan kolpa senaryolarla kitaplar yazan Halit Hüseyin'in sizler sayesinde bu ülkede cep boyuna kadar milyar basımı yapılan o kitaplarının içindeki Afganistan gerçeğini gökyüzünde Uçurtma Avlayarak yakalayamazsınız .. Buyrun Halil İbrahim sofrasına .. Yalnız çorbanın içine 3 5 tane demir leblebi düşmüş .. Dişiniz falan dökülmesin .. Uyarmadı demeyin ..
460 syf.
·Beğendi·10/10
Selamlar civelekler .. Pek zamanınızı almayacağım .. Öncelikle kitabı alıp muhakkak ama muhakkak okuyun ... Bu noktada bir kez anlaşalım .. Ben biraz farklı noktalardan yaklaşacağım kitap içerisinde denk geldiğim olaylara .. O yüzden bu incelemede nükleer santral çalışma prensibi ya da gün gün kronolojik felaket tarihi falan yok .. Zaten kitabı alır da okursanız kitabın bunlarla da bir alakası yok .. Az bahset bari dersen kısaca sadece şu kadarını söyleyeyim sizlere .. İKTİDARIN CEHALETİ İLE ŞAHA KALKAN CEHALETİN İKTİDARI.. İnsan hayatının hiçe sayılması .. Ve bundan , 2020 senesi itibari ile halen ama halen daha insanoğlunun ders almaması...

Hepimiz radyasyon nedir üç aşağı beş yukarı biliyoruz .. Kimimiz röntgen çektirirken öğrendik bunun ne olduğunu .. Kimimiz kitaplardan okuduk .. Kimimiz belgesellerde denk geldik de izledik .. Ben gibi ilkokulda dağatılan Fiskobirlik' in elinde kalan fındıklarını alıp gelip, evde zopa yiyeniniz var mı bilmem =)) Hem radyasyon hem dayak yedik!! Üstüne annem komple ozona bastı bünyeyi =)) İyi mi !??! '80 jenerasyonu iyi bilir bu fındık hadisesini .. Neyse efenim .. Kimimiz ise Çernobil ile duyduk radyasyonu , nükleer santrali ve getirilerini ..

Bakın Çernobil' i falan boşverin .. Zaten dizisi de var .. HBO yapmış ..Oturup izlersin sonra şekerim .. Ben size bambaşka bir felaketten bahsedeyim .. Pek azınız size az sonra bahsedeceğim nükleer felaketi duymuştur .. Pek azınız duymuştur çünkü ÜSTÜ KAPATILDI.

Dün kaleme aldığım tanıtımda da ( #70040618 ) bahsettim .. Çift kutuplu dünya ile gelen nükleer güç ve uzay yarışı .. Japonya' ya iki nükleer bomba atan Amerika ile Rusya karşı karşıyalar .. Ruslar o dönem ,Amerikalılara tokatın hasını atıp Sputnik 'i yörüngeye oturttular ..Tarih 4 Ekim 1957.. Ekim devriminin 40. yılının kutlanmasına iki üç hafta falan var.. Yalnız bu uydunun yörüngeye oturtulmasından yaklaşık bir hafta önce, Amerika' ya karşı atom bombası yapımı için kurdukları Ural Dağları civarındaki Kiştim bölgesinde bulunan Mayak Nükleer Tesisinde bir patlama meydana geldi .. Ruslar, uzay yarışında henüz öne geçtikleri ve yaklaşan Ekim Devrimi'nin yıl dönümü dolayısıyla olası bir skandala dönüşecek olan bu felaketin üzerini örttüler .. Amerikalılar ise CIA vasıtasıyla yakınen takip ettikleri ve bal gibi bildikleri bu felaketi dünyaya ilan etmediler ..
NİYE ?
Niyesi var mı cicim!?!? Kendileri de Manhattan Projesi ile açtıkları uranyum soslu denemelerin yolundan gitmekteydiler .. Dünya kamuoyunda masaya yatırılacak bir nükleer güç tartışması her iki tarafın da işine gelmiyordu .. Bahsettiğim bu felaketi Rusya tamı tamına YİRMİ SENE dünyadan sakladı ..

İçerisinde 80 tonluk sıvı nükleer atık bulunduran tanklardan biri, soğutma sisteminde meydana gelen arızadan ötürü patladı ve hem çevreye hem de atmosfere 160 tona yakın radyoaktif madde salındı .. Kim öldü , kim kaldı ? Çevre ne oranda etkilendi ? Kaç kişi etkilendi , bölgede kaç kişi sakat kaldı , bölgedeki kanser oranı nedir .. Bunların hepsi bugün bir muamma .. Neden ? "Çünkü öyle istediler"...

Kitabı alıp okuduğunuzda sinirinizi en fazla zorlayacak olan şey işte bu vurdumduymazlık .. Olay anında oraya gönderilen itfaiyeciler olsun , sonrasında olaya müdahale için gönderilen askerler olsun , kandırılıp olay bölgesine getirilen bilim adamları olsun .. Bölgeye uzak da olsa cayır cayır öten dozimetrelerden habersiz orada yaşayan ve hiç haberdar edilmeyen halk olsun .. Bu olgu hiç değişmiyor .. Öyle dramlar okuyacaksınız ki , Kemalettin Tuğcu yattığı yerden kalkar da af diler ; ben ne hakla bunları yazdım diyerek .. Bambaşka bir kitap bu ..

Olayda adı geçen enerji türü nükleer olduğunda %0,000001 oranındaki bir risk dahi tölere edilemez .. Olasılığa mahal verilmemelidir ...Ve hepimizin bildiği o ünlü Murphy Kanunları vardır olasılıklarla ilgili .. Hani şu "çokelleli" eppek elinizden düşerse yere mutlaka çikiletalı tarafı denk gelir diye anlatılır ortamlarda.. Şuraya yazayım bir kaç tanesini ..

"Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir."
"Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir."
"Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır."
"Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır."
"Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır."

Şimdi kitapta ellerinde "dozimetrelerle" dolanan ve akıl sahibi olarak addedilen yetkililere rağmen sırra kadem basan arıların ve kuşların hikayesini okumuş biri olarak Eduardo Galeano ' dan bir kısım bırakayım şuraya ..

"Bir 1986 İlkbaharı gecesi Çernobil Nükleer Santrali’nde bir patlama meydana geldi.

Sovyet Hükümeti, konuyla ilgili konuşma yasağı getirdi.

Korkunç sayıda insan ya hayatını kaybetti ya da yürüyen bombalara dönüştü, ama televizyon, radyo ve gazeteler olaydan hiç bahsetmediler. Üçüncü günün sonunda gizliliği ihlal ettiler ama bunu yaşanan radyoaktif patlamanın yeni bir Hiroşima olduğu konusunda insanları uyarmak için değil, meydana gelenin küçük bir kaza olduğu, her şeyin kontrol altında bulunduğu ve paniğe kapılacak bir durum olmadığı konusunda halkı yatıştırmak için yaptılar.

Yakınlarda ya da uzaklardaki topraklarda ve sularda yaşayan köylülerle balıkçılar çok ama çok ciddi bir durumun söz konusu olduğunu anladılar. Kötü haberi iletenler hemen uçmaya başlayıp ufukta gözden kaybolan arılar, eşekarıları ve kuşların yanı sıra yerin bir metre derinliğine kaçıp balıkçıları yemsiz, tavuklarıysa yemeksiz bırakan solucanlar oldular.

Bundan birkaç on yıl sonra Asya’nın güneydoğusunda bir Tsunami meydana geldi ve dev dalgalar çok sayıda insanı yuttu.

Trajedi kuluçka aşamasındayken ve denizin derinliklerinde, toprağın daha yeni çatırdamaya başladığı sırada filler hortumlarıyla umutsuz sızlanma sesleri çıkarttılar, ama hiç kimse anlamadı. Ardından bağlı bulundukları zincirleri kopardılar ve paniğe kapılmış bir halde ormanın içlerine doğru kaçmaya başladılar. Ayrıca flamingolar, leoparlar, kaplanlar, yaban domuzları, geyikler, mandalar, maymunlar ve yılanlar da felaketten önce oradan kaçtılar. Dalgalara yenik düşenler sadece İNSANLARLA kaplumbağalar oldular."

Bir de sıralı tam liste bırakayım şuraya ... Bugüne dek yaşanmış Nükleer felaketlerin ..

Mayak Nükleer Santrali, SSCB, 29 Eylül 1957
Windscale yangını, İngiltere, 7 Ekim 1957
Idaho Ulusal Laboratuvarı (INL) 3 Ocak 1961
Three Mile Island Nükleer Santrali, ABD, 29 Mart 1979
Çernobil Nükleer Santrali, SSCB, 26 Nisan 1986
Tomsk-7 (bugünkü adıyla Seversk), Rusya, 6 Nisan 1993
Tokaimura kazası, Japonya, 30 Eylül 1999
Mihama Nükleer Santrali, Japonya, 9 Ağustos 2004
Fukuşima Nükleer Santrali, Japonya, 11 Mart 2011
Marcoule nükleer kompleksi, Fransa, 12 Eylül 2011

EŞEKLİK İDİ DEĞİL Mİ BAKİ KALAN ?!?!
404 syf.
·6 günde·10/10
"Ben beş kitap yazdım,ama bana hepsi tek
kitapmış gibi geliyor " demiş Aleksiyeviç.

Ben de onlarca acı hikaye okudum ama sanki tek hikayeyi,tek kadını okudum.Ve ortak duygularını hissettim:Izdırabı.

KADIN

Çocukluğunda:

"Okulda bize ölümü sevmeyi öğrettiler.Falan
şey uğruna ölmeyi nasıl da istediğimize, hayal ettiğimize dair kompozisyonlar yazardık." (sayfa 11)

Savaşa girmeden:

"Şahane lüle lüle saçları olurdu...Komutan zeminliğe girer:

--Erkek gibi kesin,derdi.
--Ama kadın bu.
--Hayır, o bir asker.Savaştan sonra tekrar kadın
olacak "(sayfa 223)

Savaşla Yüz Yüze Geldiğinde:

"İnsan birini öldürebileceğine hatta buna mecbur olduğuna ilişkin çılgın fikirle nasıl başbaşa kalır?"(sayfa 45)

Savaş Sürerken:

"Biz istiyorduk ki...Biz kimseye "Ah,şu kadınlar
dedirtmek istemiyorduk...O yüzden erkeklerden daha fazla gayret ediyorduk işte,
onlardan kötü olmadığımızı kanıtlama derdindeydik."

Savaş Bittiğinde:

"Zaferi bize yar etmediler.Onu usulca sıradan kadın mutluluğu ile takas ettiler.Zaferi bizimle bölüşmediler.Bu çok inciticiydi...Anlaşılmazdı.
Çünkü cephede erkekler bize mükemmel davranıyorlardı."

Bunları anlattığı zaman kadın altmış yaşlarında. Bir ömür kaç şey ile savaşmış, dersiniz.

Yaşama sevincinden uzak tutulmak, ölümle iç içe yaşamak, sevdiklerini kaybetmek,vatan sevgisi ve yaşama isteği arasında bocalamak...

Ya kadın bedeninde erkek gibi yaşamanın zorluğu,erkeklerden geri kalmama kaygısı...

Açlık,yorgunluk,uykusuzluk öyle geri planda ki bunların yanında.

Üstelik asıl ızdırap savaştan sonraya saklıymış. Savaş biter,erkekler alkışlanır. Savaş kadınlarından ise çekinilir,korkulur, evlenilmek istenmez.

Erkeklere savaşın korkunçluğunu hatırlattığı için mi?
Zaferi kadınların yardımı ile kazanmanın ezikliği mi?
Cephede onlarca erkekle beraber yaşadıkları için mi?

Bence hepsi.

Oysa onların en çok özlemini duydukları şey kadınca yaşamaktı.Güzel hissetmek,hoş sözler duymak,aşık olmak ,çocuk doğurmaktı.

İçlerinden biri Almanya'ya girdiklerinde en çok zoruna gidenin Alman kadınlarının evlerinde beyaz örtülü masalarda,porselen fincanlarda kahve içmeleri olduğunu söylüyor. Onca acının ortasında kadının buna takılmasını sanırım bir erkeğe izah etmek zor.

Kadın askerin tüfeğine menekşe takmasını, sargı bezlerini aşırıp elbise dikmesini anlatmak zor...


Yazar bir çiftle konuşurken adam" Karım daha güzel anlatıyor, bir sürü ayrıntıyı hatırlıyor, ben de yıllarca onu dinleye dinleye onun anılarını yaşamış gibi oldum" benzeri bir cümle kuruyordu.


Sanırım bu kadınların yaşadıkları bir daha yaşanamaz,onları anlayamayız,acılarını çekemeyiz.

Ama otuzbeş numara ayaklı minik bir kızın kırk iki numara erkek botlarıyla kilometrelerce yürüyüşünü okuduğumda ayaklarım karıncalandı çünkü benim de ayaklarım otuzbeş numara. Ağır bir ayakkabı giyince yoruluyorum.Acıyı ayaklarımda hissettim.Kan kokusundan midem bulanır,çiğ etten tiksinirim.Onlarsa savaş sonrası yıllarca kırmızı rengi görmeye tahammül edememişler. Hayal edebilirim ancak bu yüzden çektiklerini.

El arabasına doldurulan kesik kolları,bacakları, hayvan gibi tasmayla gezdirilen çocukları, kendi bebeğini suda boğmak zorunda kalan anneleri anlatamadım. Bunları anlattım ben de.

Sarsıldım,düşündüm bol bol. Sanırım zenginleştim de. Kitap yanına ne başka kitap istedi ,ne film... Öyle sızı olarak tek başına yaşamak istedi bende. Mola vere vere okumak zorunda kaldım. Normalde tek oturuşta epey okurum.

Sığınacak bir yer aradım.O sırada:

"Bir şekilde insan,insana iyi geliyor."(sayfa 165) dedi bir kadın.

Evet,insan insana bütün bu dehşeti yaşatıyor. İyileşme de yine insanla.O zaman derdimiz ne bizim?

Yazarın öğrenmek istediği de insan."Tek bir insan".Bu yüzden ruhların tarihini yazıyorum,demiş. Başarmış da.

"Yeryüzünde binlerce savaş yaşanmış(...) ama savaş insanlığın başlıca sırlarından biri olarak kalmayı sürdürüyor."

Savaşı tekrar tekrar okuyoruz,dinliyoruz, izliyoruz, görüyoruz. Hala merak etmemiz bundan mı?
232 syf.
·3 günde·10/10
Çernobil faciası yaşandığında biz çocuktuk. O güzel Karadeniz şehrinde dik bir tepenin üzerindeki evimizde geceleri hırçın dalgaların kayaları döven sesleriyle uykuya dalarken, başımızı nemli yorganın altına sokar, güvende olduğumuzu hissetmenin rahatlığıyla uykuya dalardık. En büyük derdimiz, sabah olunca o tepeden epeyce aşağıdaki bakkala ekmek almaya kimin gideceğiydi.

O sırada mutfakta demlenen mis gibi çayın ne kadar kıymetli olduğunu bilecek yaşta değildik. Bir de Havva Teyze’nin kocaman tabakta getirdiği fındıkların değerini...

Tabiat karşısında çaresiz olduğumuzu henüz bilmiyorduk. Sonra biz çocuklar bile korkuyu öğrendik. Havadan korktuk, sudan, topraktan, yiyeceklerden... Üstelik Çernobil ve bizi ayıran koskoca bir denizin ötesinde bu kadar çok korktuk. Orada bu felaketi yaşayanların ne halde olduklarını hayal bile edemezdik.

Sonra biz duyduk, dinledik, gazetelerde okuduk, televizyonlarda izledik. Daha çok korktuk. Evlerimizde artık çay demlenmiyordu. Çevremiz balık ve fındıkla doluydu ama biz artık yiyemiyorduk. Ne kadar da mağdurduk! Neyse ki büyük adamlardan biri çıkıp televizyonda çay içti de içimiz rahat etti. Oh, neyse ki korkacak bir şey yoktu!

Sonra yıllar geçti, ailemizde, çevremizde kanser olmaya başladı insanlar. Bir kuzenim doğdu, hiç göremedik, iki hafta içinde öldü. Yıllar geçtiği halde annesi o travmayı hiçbir zaman atlatamadı. Nasıl bir canlı dünyaya getirmişti bilmiyorum ama ailede bizden gizli yapılan yorumlardan korkutucu bir şey olduğunu anlayabiliyorduk.

Net olarak anlayabildiğimiz şey, toprağın, havanın ve suyun yıllarca zehirli kalacağıydı.

Şimdi bu kitabı okurken o zamanlara geri dönmüş gibiyim. Zaten bugün de başka korkularla uğraşıyoruz. Bu defa sadece Çernobil değil, bütün dünya...

Tabiat kafamıza kafamıza vuruyor; haddini bil, sana sunduğum nimetleri kabul et ve benimle uğraşma diyor. Hâl böyleyken bile hırslarımızdan arınamıyoruz. Ormanı yağmalıyor, göllere saldırıyor, denizleri katlediyoruz. Sanırım insanoğluna müstahak.

Çernobil faciası çok uzun bir hikâye. Birkaç yıl değil, nesiller boyu sürecek elim bir hikâye.
Kitap, orada bu faciayı yaşayanların, tanıkların anlattıklarıyla dolu. Reaktör çalışanları, mühendisler, işçiler, ev kadınları, gazeteciler, yaşlılar, gençler... Yaralılar, ölenler, tahliye edilen evler ve köylerin dramıyla dolu.

“Bebekler neden ölüyor?"
“Çünkü onlar bizim çocuklarımız, bizim çocuklarımız yaşamayacak. Doğacaklar, sonra da ölecekler.”
Artyom yedi yaşında; beş yaşında gibi duruyor. Gözlerini kapattığında, uyuyor sanıyorum. Beni görmediği için ağlamaya başlıyorum. Sonra gözlerini açıp, "An­ne, şimdiden öldüm mü?" diye soruyor.

Okuması bile bizlere acı verirken, bunu yaşayanların neler hissettiğini hayal etmek dahi mümkün değil.
Yine de hepsinin vardığı son nokta; nereye gidebiliriz, biz burada yaşamak zorundayız düşüncesi oluyor.

Nükleer enerji günümüzde nasıl da ayağa düştü değil mi? İnsan her şeyin sahibi olmaya çalışıyor. Endüstri devrimi, atom bombası, nükleer başlıklar; her şey bizim kontrolümüzde! Yaşanan faciaları politikalarla örtmeye çalışıyor, sorumluluktan kurtulsak bize yeter diyoruz. Suç kimde?

Sonra, yeni baştan başlıyoruz. Yeni felaketler yaşanana kadar devam ediyoruz.
Kabul et artık, bilim ve doğa senden hoşlanmıyor. Çünkü sürekli karşısına çıkıp çelme takmaya çalışıyorsun. Onlarla beraber uyum içinde yürümeyi öğrenmedikçe, sana daha güzel bir dünya yok!
460 syf.
·7 günde·Beğendi
Çernobil

Çernobil'in Rusça sözlük anlamı 'kara hikaye' demek. Burası kara hatta kapkara başka renk yok.

Facia 26 Nisan 1986 yılı saat 01:23 de Sovyetler Birliğine bağlı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali'nin 4 numaralı reaktöründe gerçekleşen kazadır. Sebebi olarak da elektrik kesilmesi deneyinin ardından reaktörün acil kapatılması sırasında çekirdeğin kazara patlaması olduğu belirtilmektedir. Meydana gelen kazada direkt 31 kişi hayatını kaybetmiştir. Facia bugüne kadar meydana gelmiş en büyük nükleer kazalardan biridir. Ölçeği de 7 olarak belirtilmektedir. Facianın gerçekleşmesi esnasında ölen 31 kişi dışında yapılan araştırmalara göre doğrudan ya da dolaylı olarak 200 bin kişi hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce sakat çocuk dünyaya gelmiş ve kanser vakalarının da arttığı belirtilmiştir.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye'de dahil olmak üzere bir çok ülkeyi etkilemiştir. Özellikle o dönem Hopa da kanser vakalarında artış gözlemlenmiştir. En çok etkilenen ülkeler ise Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna'dır.
Kazadan sonra 500.000 den fazla işçi nükleer faciaya müdahale de bulunmuş, bir çoğu radyasyona maruz kalmıştır. Tahmini yapılan masraf 18 milyar ruble olmuştur.
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda tartışmalar sürmekle birlikte komisyon suçlu bulduğu kişileri 2 ila 10 yıl arası hapis cezasına çarptırmıştır. Kazaya deprem, sabotaj ya da terör eyleminin yol açmış olabileceği yönünde iddialar olsa da buna dair kanıt bulunamamıştır. Sovyet Birliği hükümeti faciayı gizli tutmaya çalıştığı ve kaza ile ilgili hızlı karar almadığı gerekçesiyle suçlanmıştır ki bence asıl suçlu hükümettir.

Svetlana Aleksiyeviç;
Yazar 1941 Ukrayna doğumlu, 1972 yılında Beyaz Rusya Devlet üniversitesi gazetecilik bölümü mezunu. Çernobil duası kitabı ile 2015 yılında Nobel edebiyat ödülüne lâyık görülmüş. Yazar tıpkı bizim yazarlarımız gibi yazdıkları ile otoriteye rahatsızlık vermiş, sürgün yemiş, ülkesini terketmiş ve 10 yıl sonra 2011 yılında ülkesine dönebilmiştir.
Tarihlerinin koca bir mezar ve kan banyosundan ibaret olduğunu belirten yazarın diğer kitaplarını okuduktan sonra ciğerimi kedilere atsanız burun kıvıracaklar eminim.
Kitap uzun bireysel monologlardan oluşuyor ve tarihe ışık tutuyor.

Çernobil Duası

Gelgelelim ben kitapta ne gördüm?
Var mısınız beraber astral bir yolculuk yapalım?
Hadi gelin benimle.
Bahçeli bir eviniz var. Sizden önceki kuşaklar burada oturmuş, sizinde niyetiniz sizden sonrakilere mirası devretmek. Sabahın en erken saatlerinde uyanmışsınız, hani daha gün tam doğmamış, etraf hafif karanlık, birazda serin hava ( benim en sevdiğim zamandır her ne kadar çok yakalayamasam da) biraz dışarı çıkayım diyorsunuz. Doğayı dinleyeyeyim. Evden dışarı adım attınız. Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes aldınız. Kollarınızla kucakladınız doğayı. Tekrar açtınız gözlerinizi ve Bingo. Aslında her şey aynı ama her şey çok farklı. Bir şey var. Tanımlayamıyorsunuz. Dışarda çıt yok. Ne bir arı vızıltısı ne de kuş cıvıltısı.. Üstelik koku da alamıyorsunuz. Hiç koku yok. Daha dün domates topladım ben bu bahçeden diyorsunuz. Neden kokmuyor? Çünkü Çernobil bu, Çernobil ne görünüyor, ne de kokuyor. Ama her yerde hatta içinize kadar sızmış.
Bir iki güne kalmaz o aile yadigarı evinizden de karga tulumda atılacaksınız. Üstelik tek bir çöp alamadan. Eşyalarınızda evinizde yağmalanacak. Sizde maruz kaldığınız radyasyon nedeniyle gittiğiniz her yerde ucube muamelesi göreceksiniz. Hem bedenen hem ruhen acılar içinde yok olup gideceksiniz. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... Bizim seyahatimiz bu kadar. Ne kadar korkunç değil mi? Bir de bunu yaşayan insanları düşünün..

Bölgede yaşayan insanların dışında farklı meslek gruplarından binlerce insan gönderilmiş Çernobil'e. İnsanlara kısa vadeli çalışacakları belirtilmiş ancak belirtilen sürelerin belki 10 katı fazla çalıştırılmışlar. Giden sağlıklı insanların çoğunluğu binlerce dozimetre ile ölçülen radyasyon nedeniyle insanlıktan çıkmış, korkunç mutantlara dönmüşler.
Hükümet ise Çernobil'in trajik durumunu saklamaktan başka bir şey yapmamış.İnsanları ölüme terk etmiş. Konuşmak yasak, Çernobil desen telefon hatları kesiliyor, yardım etmek isteyenlere de panik yarattıkları gerekçesiyle izin verilmiyor. Bölgede radyasyona maruz kalan meyve, sebze, eşyalar da farklı yerlerde satışa çıkarılıp başka insanların da zarar görmesine yol açıyor. Anlayacağınız en büyük suç yine Hükümette ve tek yara almayanlar yine en tepedekiler.

Felaket ile alakalı olarak 2019 yılında yapılmış bir dizi mevcut ve dünyada ses getirmiş. E bu fırsatçılardan kaçar mı? Krizi fırsata çevirip bölgeye tur düzenlemeye başlamışlar. Turlara katılanlara da akıl sır erdiremedim. Çünkü kalıntıların daha milyonlarca yıl etkili olacağı belirtiliyor ki son dönemde çıkan ve 2 hafta söndürülemeyen orman yangını da bunun kanıtı. Hani acı çekerek ölmek isterseniz buyrun, ben almayayım.

Kitap çok can yakıcı bir kitap ve ben dilim döndüğünce size anlatmaya çalıştım. Son olarak beni en çok etkileyen tanığı paylaşmak istiyorum sizinle. Biraz uzun oldu biliyorum. Ama inanın bu kitap için kitap boyutunda inceleme yazılırdı. Dayanıklı olanlara tavsiye etmekle birlikte sözü itfaiye erinin eşine bırakıyorum.

Çarşafını her gün değiştirirdim ve her günün gecesinde kan içinde kalırdı o çarşaf. Onu doğrulturken deri parçaları kalırdı elimde, ellerime yapışırlardı. Rica ederdim ondan "Canım! Bana yardımcı ol. Ellerinden, dirseğinden güç alarak biraz doğrul olabildiğince ben de yatak çarşafını düzelteyim. Tek bir kırışıklık, tek bir kat kalmasın." Herhangi bir kırışıklık bile bedeninde yara açıyordu hemen. Tırnaklarımı kanatacak kadar etimin dibinden kesiyordum ki, kazara bir yerini çizmeyeyim.
"Lyudmila İgnatenko"
Ölen itfaiye erlerinden Vasiliy İgnatenko'nun eşi

Artık ne zaman tırnaklarımı kessem bu aklıma gelir...
392 syf.
"Parlak ışık..
Renk fıskiyesi..ve sönüyor..
Sonrası gece..karanlık..
Kapkaranlık.."


"Artık daha fazla savaş hakkında yazamam.." diyerek başlıyor anlatmaya. Bedeninden kanı çekilmiş gibi.. Belki de bedeninden canı çekilip çinko tabutlara koyulan askerlerinkinden çok, ruhu çinko tabutlara hapsolmuş ama nefes alan ölülerin hikayelerini..

Özgür olduklarını sanan insanların, özgürlük adına katıldıkları savaşlar sonucunda, ne kadar özgür olmadıklarını anladıkları yerdeyiz..
Korkunun ne kadar insani bir duygu olduğunu farkettiğimiz yerde..

Korku ki insanları nasıl sessiz ya da azgın hayvanlar haline getiriyor ve yaşananlar nasıl mıh gibi beyninize çakılıyor, göreceksiniz.

Öğrenilen şeylerin gerçek hayatın neresinde kaldığına, insanların öldüklerini farketmeden nasıl yaşadıklarına, olaylar arasındaki mesafenin neden zaman imzası taşıdığına, insanüstü sınavlara mecbur tutulan, dayanamayanların nasıl bir gümbürtüyle yuvarlandıklarına şahit olacaksınız.

Değişen zaman içinde kıyametin orta yerine çakılı kalacaksınız..

Kurşun askerlerin hikayeleri mi bunlar?

Ondan mı çinko tabutlarda geri dönüyorlar?

Bacakları dizin üstünde kesilen bir asker, nasıl, bacakları dizin altından kesilen birini kıskanabilir?!

Bu nasıl bir fırtınadır, savrulmadan önünde kimsenin duramadığı?..

Insan savaşta mı değişir, savaştan sonra mı?

Neden bize düşünmeden önce inanmayı öğrettiler?

"BEN BU SORULARI KİMİN SURATINA ÇARPAYIM?!!"

Kolları, bacakları, parmakları olmayan insanlar, tabutlarla konuşanlar, bekleyen anneler, sevgililer, sevme duygusunu tamamen yitirenler, bir tek gün bile fazladan yaşamak istemeyenler..Hepsinin ağzından dinliyoruz anlatılanları.
Gerçeği en çıplak haliyle ifade eden, umutsuz , onlarca insandan bahsediyorum.

Ruhları çinko tabutlara hapsedilenleri beklediler çünkü. Ama bekledikçe hapsoldular.
Zaman zaman gıpta ettiler, tabutlardaki cansız bedenlere. Çünkü hepimiz biliriz; yaşayanların kızıl kıyametine inat,
"ÖLÜLERİN CANI YANMIYOR.."

Svetlana Alekseyeviç, savaşın bütün korkunçluğunu farklı insanların kelimeleriyle seslendiriyor. Hepsi, o acıyla ömürlerinin sonuna kadar yaşamak zorunda kalan, hiç iyileşmeyen, yaralı insanlar. Ölenler her zaman biraz daha şanslı onlardan..

Savaşın ağır bedeli, hayalleri, hayatları, umutları söndürüyor.
Yazarın bunları ifade tarzı ve kelimeleri, çığlıklara benziyor. O yüzden tahammül etmek ve okumak çok zor.

Kitapta, yazarın konuştuğu kişilerin de bir listesi var. Askerlerden sağlık personellerine ; sosyalist ideolojisini yaymak, enternasyonalist görevini yerine getirmek için savaşa katılanlardan, savaş hakkında en ufak bir fikre bile sahip değilken kendini Afganistan topraklarında bulanlara kadar..
Ama içine düştükleri cehennem aynı ve savaşın kazananı diye bir şey yok, çünkü tüm insanlık kaybediyor..

Yıl 1979.
Yer Afganistan.
On yıla yakın süren savaşta 15 binden fazla Rus askeri ve 1,5 milyon Afgan hayatını kaybediyor.

Nasıl bir cehennem, ne korkunç bir hatıra, ne dayanılmaz bir kıyamet..varın siz düşünün..
392 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10
#spoiler#

Svetlana Aleksiyeviç ne yazar ? nasıl yazar? derseniz ... cevap şudur "Aleksiyeviç bir duygu yazarıdır " ..... onun beynınde kayıtlı binlerce acı vardır...
ve yüzlerce insanın sesi bir kulağından bir kulağına geceler ,günler boyu gider gelir..
ve parmaklarından kitaplarına akar ...

Biz onunla.fırsat buldukça buluşuruz..o yazmışsa ben okurum ...O her ne yazarsa yazsın okurum ..içinde biriktirdigi tüm çığlıkları öylesine naif döker ki ..bu kadın mı geçmiş ateşin çemberinden ? O küçücük bedeni nasıl dayanır bu ruh yüküne? demeden gecemezsin ...

kahve ikram ederim ona... koltuğumun üzerinde yer açarım , üşüyen yüreğine kat kat sevgi sarar. ..yeni hikayeler getir bana derim ...ben gidip göremiyorum gördüğün gerçekleri ..sen getir. ..bekletme... hep getir..

Svetlana Aleksiyeviç efendim bu kez çinko çocuklar ile savrulmus Afgan toprağına..Sovyet /Afgan savaşı ..savaş da denirmi buna ..bir medeniyetleştirme operasyonu ,ne demekse bu ...biz size "medeniyet getirdik " ama birkaç bin insanınızı öldürmemiz gerekecek
_tabii canım öldürün lâfı olmaz .. ha yalnız bizde mücahitler olarak ..bu dağları, taşları iklimi sizden daha iyi bilen"medeniyetsiz" tayfası...sizi kollarınızı ve bacaklarınızı kesip "Çinko tabutlar"ile annelerinize geri göndereceğiz. ..

Işte bu sebeple "Çinko "yepyeni bir şekle bürünüyor içimde. .tabut demek artık benim sözlüğümde. .
Burnumuzun dibinde olan ne çok savaş var farkindamiyiz ???
Hâlâ insanlar ölüyor farkindamiyiz ??
Değiliz ...
Neden .
Neden umursamiyoruz ?

ALEKSİYEVİÇ bu sefer çok sert yazmış ..görevden dönen askerlerin hayata uyumsuzluğu, donemeyenlerin anıları, bir insan öldürmenin sehvetini..pişmanlığını... afyon tarlalarını...çocukları...
tozutopragi..özlemleri, 37 santimlik bir bıçakla kaburganın neresinden kalbe ulasılcağını ..psiko terapileri ..kültablasınını mesken eden kertenkelenin hikayesini yazmış ...

Son bölümde hakkını savunduğu insanların onu nasıl sırtından vurduğunu anlatmış ...kitabının mahkemeleri ..savunması , kalbinin kırıklıklarını yazmış.

"Kitapta anlatılanlar savaşta yaşananlarla karşılaştırıldığında sadece birer çiçektir " demiş
Pavel Şetko(bir Afgan )

Okuyun ...yoksa ben kitabın her sayfasını paylaşmak zorunda kalıcam :)

Bitti ...son..

Yazarın biyografisi

Adı:
Svetlana Aleksiyeviç
Tam adı:
Svetlana Aleksandrovna Aleksiyeviç
Unvan:
Rus Araştırmacı Gazeteci, Yazar
Doğum:
İvano-Frankivsk, Ukrayna, 31 Mayıs 1948
Svetlana Aleksandrovna Aleksiyeviç (Rusça: Светлана Александровна Алексиевич; Beyaz Rusça:Святлана Аляксандраўна Алексіевіч Svyatlana Alyaksandrawna Alyeksiyevich; d. 31 Mayıs 1948) Beyaz Rusyalı araştırmacı gazeteci, yazar. 2014 yılında, Ural Federal Üniversitesi tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterildi.

Ukrayna'nın Stanislav (1962'den sonra adı Ivano-Frankivsk olan yerleşim birimi) şehrinde, Beyaz Rusyalı baba ve Ukraynalı bir annenden dünyaya geldi. Çocukluğu Beyaz Rusya'da geçen yazar, Beyaz Rusya Devlet Üniversitesi gazetecilik bölümünden 1972'de mezun oldu. Sonrasında bazı yerel gazetelerde çalıştıktan sonra, Minsk'te yayınlanan Neman isimli edebiyat dergisinin muhabiri oldu.

II. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan Savaşı, Çernobil faciası, SSCB'nin dağılması gibi dramatik olayları yaşamış, bu olaylara tanık olmuş kişilerle röportajlar yaptı. Bu insanlardan dinlediklerinin izlerini yazdığı kitaplarda kolayca görmek mümkündür.

Yazıları Lukashenko rejimini rahatsız etti. 2000 yılında hakkında yasal kovuşturma başlatıldı. Bunun üzerine ülkesini terk etti. Hayatının sonraki on yıllık kısmını, kendisine kucak açan Paris, Gothenburg ve Berlin gibi şehirlerde, siyasi sürgün olarak geçirdi. Nihayet 2011 yılında ülkesine, Minsk şehrine geri döndü.

Yazarın kitapları, SSCB'de yaşamış insanların, ülke dağılmadan önce ve sonrasındaki, duygusal hayatlarındaki değişimlerin edebi kroniği olarak tanımlanmaktadır. Sovyet-Afgan Savaşı'nın ilk ağızdan anlatıldığı Çinko Çocukları ve Çernobil kazasının ele alındığı Çernobil'den Sesler isimli kitapları en önemli eserleridir. Kitaplarında ele aldığı konuları şu şekilde tanımlamaktadır:

« SSCB dönemine ve sonrasına dönüp baktığımızda, tarihimizin koca bir mezar ve büyük bir kan banyosundan ibaret olduğunu görürüz. Kurbanlarla cellatlar arasındaki tükenmek bilmez diyalogları duyarız. Sürekli olarak karşımıza aynı lanetli sorunsallar çıkar: Ne yapmalı, suçlu kim? Devrim, toplama kampları, II. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan Savaşı sırasında halktan gizlenen gerçekler, büyük bir imparatorluğun çöküşü, devasa ölçekte bir sosyalist ütopyanın paramparça dağılması, yeni ortaya çıkan evrensel problemler, Çernobil faciası vs. Bunlar, Dünya üstündeki tüm insanların cevaplaması gereken sorulardır ki, tümü bizim kendi gerçek tarihimizdir. İşte tüm bu cehennemden çıkma soru ve sorunlar, benim kitaplarımın izleğini oluştururlar. »

Savaşın Kadınsı Olmayan Yüzü isimli ilk kitabını 1985 yılında yazdı. Kitap, kısa sürede birçok baskı yaparak, iki milyon adetten daha fazla satış rakamına ulaştı. Romanda, II. Dünya Savaşı daha önce çok da ele alınmayan yönleriyle, bir kadının monologları şeklinde anlatılmaktadır. The Last Witnesses: the Book of Unchildlike Stories (Son Tanıklar: Çocuksu Olmayan Öyküler) isimli kitabında, savaşı yaşayan çocukların anıları yer almakta, savaş kadın ve çocukların gözünden adeta yeniden anlatılmakta, yepyeni bir duygu dünyasına kapı aralamaktadır. 1993 yılında, SSCB'nin dağılması sonucunda umutsuzluğa kapılıp, intihara teşebbüs eden insanların öykülerinin anlatıldığı Ölümle Efsunlananlar (Enchanted with Death) isimli kitabını yayınladı. Gerçekten de kendilerini ve yaşam biçimlerini komünist ideoloji ile özdeşleştirmiş çok sayıda Sovyet vatandaşı, ortaya çıkan yeni düzeni kabullenmekte ve bu tarihsel gerçekliği algılamakta zorluk çekmişti.

Aleksiyeviç'in kitapları, aralarında Türkçenin de bulunduğu toplam 19 farklı dile çevrilmiştir. Kitapların yanı sıra 21 adet belgeselin metnini hazırlamış ve üç adet de tiyatro oyununun senaryosunu yazmıştır. Tiyatro eserleri, Fransa, Almanya ve Bulgaristan'da sahnelenmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 153 okur beğendi.
  • 1.135 okur okudu.
  • 101 okur okuyor.
  • 1.951 okur okuyacak.
  • 35 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları