Taha Abdurrahman

Taha Abdurrahman

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
7
Gösterim
Adı:
Taha Abdurrahman
Tam adı:
Taha Abderrahmane
Unvan:
Filozof, Yazar
Doğum:
El Jadida, Fas, 1944
Faslı bir filozof ve Arap-İslam dünyasının önde gelen filozoflarından ve düşünürlerinden biridir. Çalışmaları mantık, dil felsefesi ve ahlak felsefesi üzerine yoğunlaşmıştır.
“Hadis usulü” ile ilgili hususa gelince, hadis konusunda bu aşağılayıcı eleştiride bulunan ve tarihsel eleştiri yapmakla övünen bu kimselere şunu soruyorum: Şu hakikatlerle ilgili görüşünüz nedir; zira bu eleştiri metotlarını hadisçiler koymuşlar ve Batılılar bilmezden önce onlar bu yöntemleri hadis metnine uygulamışlardı. Bunun yanı sıra metnin, rivayetin tarihini de araştırıyor, onu tam bir biçimde tespit edip kontrol altına alıyorlar, ardından rivayetleri kendi aralarında karşılaştırma aşamasına geçiyorlardı. Eğer bu yöntem tarihsel eleştirinin ruhunu yansıtan bir eylem değilse, tarihsel eleştiri denilen şey ne olabilir acaba? Bu nedenle ben “hadis ıstılahları ilmi”nin, asırlar önce “modern tarihsel eleştiri"nin amaçları açısından daha yetkin olduğu hususunda hiçbir kuşkum yoktur. Bunların iki araştırma alanı arasında uygulanmalarının genişliği, yöntem ve tekniklerinin farklılığı bu yeterliliğin değerini eksiltmez.
Ahlakla ilgili yaygın kabullerden biri de şudur: Ahlak, olgun nitelikli sıfatlardır. Yitirilmelerinin (çiğnenmelerinin) insana hiçbir zararı olmaz. Zorunlu olmadıkları için onlardan müstağni kalınabilir. Bir bakıma lüks konumundadırlar; bu yüzden gerçekleşmemeleri bize zarar vermez. Hâlbuki iş böyle değildir; çünkü ahlaki ilkelerin yitirilmelerinden dolayi sadece yaşama biçimi zarar görmez, bütünüyle yaşam düzeni allak bullak olur. Sözgelimi ahlaki ölçülere ve bu ahlakın dayandığı değerlere bağlı olmayan bir toplumun varlığını varsaydığımızda, onu sadece bozuk bir toplum saymamız yeterli olmaz. Böyle bir toplum ölü bir toplumdur; çünkü ahlaksız bir hayat söz konusu olamaz.
Bu Alman filozof(Kant), gerçekte, analiz ve kurumsallaştırma açısından ahlakı dinden ayırıp, yerine aklileştirmeyi ona ekleyerek ahlakı “sekülerleştirmekten” başka bir şey yapmamıştır. Bugün Kant’ın yöntemiyle ahlakı sekülerleştirme çabalarımıza dair iki örnek verelim. Sözgelimi toplumsal ve insani faaliyetlerde uyguladığımız “dayanışma” kavramı din temelli, ahlaki bir kavramdır.

Hıristiyanlarda “ihsan'; Müslümanlarda ise “terahum” (hemcinslerine karşı merhametli olmak) manasına gelen bu kavram, sekülerleştirilmiş ya da aklileştirilmiştir de diyebilirsin. Muvatana (vatandaşlık) kavramı da bunun gibidir. Onun da dini anlamının sekülerleştirilmesi söz konusudur. Oysa vatandaşlığın dini bağlamdaki manası kardeşler, kardeşlik bağıyla birbirine bağlananlar topluluğudur. Kant’ın burada yaptığı, tamamen dine bağlı olmasına rağmen, ahlakı dinden ayırmaktır.

Bu ayırma eylemini, ünlü "Bilmeye cüret et, bilginleşme cüreti göster! Hiç kimsenin üzerinde vesayet kurmasına izin verme.” ilkesiyle belirlediği "modernite’nin ya da “Aydinlanma"nın gereklerine cevap vermek için yapmıştır. Bu noktada soyut aklın ahlaki meseleleri işgal altına alması, onların asıllarının dinle olan bağlantılarını kesmesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. Öyle ise geriye şunu söylemek kalıyor: Ahlakta asıl olan dini metindir. Bunun sebebi ahlaki değerlerin, tümellerin tikellerden soyutlandığı gibi, dış gerçekliklerden soyutlanmış modeller olmamalarıdır.
Dinler, sayılar ve başka soyut kavramlarla değil, somut degerlerle indirilmişledir. Bu bağlamda şu ayetin tefsiri ile ilgili düşüncemi burada zikretmek istiyorum: “0, bütün isimleri Adem’e öğretti.”[Bakara, 31] Burada geçen isim kelimesi iki manaya yorulabilir: İsim kelimesi “sime” kökünden türetilmiştir. Buna göre mana “ayırt edici işaret” şeklindedir. Ya da “sumuv” kelimesinden türetilmiştir; buna göre mana “ayırt edici seçkin değerler” demek olur. Sözgelimi herhangi bir kişiyi “Ey Abdullah!” diye çağırsam; burada maksadım, bu kişinin “Allah’a kulluk” manasında ideal olanı gerçekleştiren birisi olduğu ölçüde, onu başkasından ayırt etmek değildir. İşte bunun gibi içimizde taşıdığımız bu manalar, yaşama biçimimizde gerçekleştirmeye çalıştığımız özel değerler konumundadırlar. Bu durumda, söz konusu ayetle ilgili şu yargıda bulunabiliriz: “O, Adem’e bütün isimleri öğretti.” Başka bir ifadeyle insanın fıtratına yerleştirilmiş değerleri Adem’e öğretti; onu dünya hayatıyla ilgi bütün yapıp etmelerini, amellerini o değerler üzerine kurmakla görevlendirdi.
Modernist okuyucuların üç aşamalı bir yöntemden oluşan çabalarının nihai hedefi her zaman dinden ayrılma ve kopmadır.

Birinci plan: “İnsanileştirme" Modernistlerin esas aldığı insanileştirme planının belirgin vasfı Kur’an ayetlerini ilahi konumundan insani konuma indirgemektir. Bundaki gaye,
dini nastan kutsiyeti silmektir.

İkinci plan: 'Aklileştirme'" Uygun olup olmadığına bakılmadan modern bütün yöntem ve teoriler, Kur’an metninin anlaşılma sürecine bilimsellik söyleviyle dâhil edilir. Onların bu yöntemleri kullanmalarının altında yatan temel düşünce Kur’an’daki gaybiliğin bertaraf edilmesidir.

Üçüncü plan: “Tarihselleştirme.” Bu yöntemin belirgin özelliği ele aldığı her metni tarihin akışına ve şartlarına bağlamasıdır. Yöntemin gayesi Kur’an ayetlerindeki hükümlerin geçersiz kılınmasıdır. Başka bir ifadeyle vahyin “hükümselliğini" geçersiz kılmaktır. Bu planda kendini gösteren metodik işlemler, ahkâmın geçerliliğini geldikleri zamana bağlayıp, onu hükümsüz kılmak şeklinde kendini gösterir.

Hülasa gayeleri ve araçlarıyla tüm bu planlar, Batı’nın kendi dini geleneğiyle ilişkisinde izlediği metot ve teorileri aktarır. Kesin olarak inanıyorum ki, bizim dini geleneğimizle ilişkimiz, başka milletlerin kendi gelenekleriyle ilişkilerine hiçbir surette benzemez. Zira dini geleneğimiz, farklı ölçülerde olsa da her zaman bizim üzerimizde etkilidir.
Aklın sınırları meselesi bugün artık sadece felsefenin değil, özellikle matematiğin de bir problemi hâline gelmiştir. Sözgelimi Kurt Gödel gibi birtakım meşhur matematikçilerin, aklın sınırlılığını kanıtlayan matematiksel bir kurama ulaştıkları bilinmektedir. Bu hususla ilgili bazı hususları kısaca anlatabilirim. Mesela aklın her şeyi kuşatmasının mümkün olmadığını söylüyorum; çünkü aklın kendisi, bütünün bir parçasıdır; parça ile bütün nasıl kuşatılabilir?

Öte yandan aklın kendi üzerine delil getirmesi de mümkün değildir; zira aklın kendisine dair delil getirmesi için onun üzerinde daha güçlü yöntemleri ve teknikleri olan başka bir akla ihtiyacı vardır. Bu bağlamda, ikinci akıl üzerine delil getirmek istediğimizde, onun üzerinde de başka bir akla ihtiyacımız olacağı açıktır. Bu zincirleme sonsuza dek devam edip gider. Aklın belirlediği yöntem ve tekniklerle onun üzerine delil getirme yoluna gittiğimizde, kısırdöngüye düşeriz. Kısaca aklın sınırları vardır; matematikçilerin dışındakilerin anlamadığı uzun ve gerçekten karmaşık matematiksel deliller getirilerek aşılmaları mümkün değildir.
İnsanın kendi dış gerçekliğinden yola çıkarak, kendi başına asli veya birinci derecede önemli değerler belirlemesi ve ilke şeklinde koyması mümkün değildir; çünkü değerin, bir olay veya olgunun gerçekleştiği sırada var olması gerekir. Buna göre bizim bir olay gerçekleşirken, onunla ilgili gereken değeri bulup ortaya çıkarmamız mümkün değildir. Başka ifadeyle olması gerekeni bulup çıkarmamız imkânsızdır. Çünkü bu husus, sınırlandırılmış maddi olaylarla değil, hissi ve sonu olmayan manevi hakikatlerle ilişkilidir. Bundan dolayı doğrudan doğruya olgudan değere intikal etmek mantıki bakımından mümkün değildir.

Başka bir ifadeyle varlıktan üretilen zorunluluk (Vücub) yoktur. Varlık, zorunluluk üretmez.

Varlıktan üretilen zorunluluk söz konusu değildir. Zira zorunluluk değerler ya da dinamik manalardan ibarettir. Onlar insanın dışında değil, içinde bulunurlar. “Sayı” kavramı gibi soyut kavramlar cinsinden değildir. Bilakis insanın içine yerleştirilmiş yetkin anlamda müşahhas ve belirgin manalardır'. Varlık âleminde insanın yolunu aydınlatır; hayatta yaşama tarzını belirgin kılan olay ve olgular konusundaki bütün yapıp etmelerinin metodunu onun için açık ve seçik hâle getirir.
İbn Rüşd'ün akli kudretini takdir ediyorum. Yabancı metinleri, özellikle Aristo'nun metinlerini, kendinden önce hiç kimsenin erişemediği derecede özümsemeyi başarmıştı. Fakat İbn Rüşd’ün metinlerini asli dilleri olan Yunanca ile karşılaştırdığımda, çok sayıda yanlış anlamalara rastladım. İbn Rüşd konusunda tutucu davrananların, onun şerhleriyle Yunanca metinleri karşılaştırabilecek kadar Yunanca bilmeyenlerin, bu felsefi yanlışları açıkça ortaya çıkarma kudretinden tamamen yoksun oldukları hususundaki kanaatim kesindir. İbn Rüşd’ün Yunanca metinlerin maksatlarına ne kadar sadık kaldığını bilmek için Yunanca öğrenmekten başka çare yoktur. O, bütün kitaplarında, hatta taraftarlarının yaratıcı olduğunu kabul ettikleri Tehafutu’tTehafut kitabında bile hep mukallittir.

Sözgelimi bu kitabında, Gazzali karşıtı mukallit felsefecileri savunmaktan fazla bir şey yapmamıştır. Ona göre Aristo’nun sözünü benimseyip onun içeriğini taklitle yetinmeliyiz. Aynı şey El-Keşfkitabı için de söylenebilir. Orada da kelamcılara karşı bu tür taklidi savunur. Faslu’l-Makal adlı kitabında ise, aynı taklidi bu kez fakihlere karşı savunur. Doğrusu adamın kalbi Aristo taklidi ile meşbudur. Hatta İbn Seb’in bu hususu şöyle dile getirmişti: “Şayet Aristo 'İnsan aynı anda hem ayakta olan hem de oturan bir varlıktır.’ deseydi, İbn Rüşd de aynı şeyi söylerdi.”

Şunu demek istiyorum: “Aristo çelişkisizlik ilkesinin dışına çıksaydı, bu konuda İbn Rüşd de ona uyardı. Bundan dolayı İbn Rüşd’le ilgili şöyle diyorum: O Arapça konuşan Batılı bir felsefeciydi. Aristo felsefesini her türlü İslâmî “şaibeden” arındırmış, arı duru biçimde Batı dünyasına sunmuştur. Felsefeyi, kendinden önceki İslâm felsefecilerinin gerçekleştirdikleri içtihatlardan, tasarruflardan ve her türlü ilaveden temizlemek için çok itinalı davranmıştır. Öyle ki Batılılar İbn Rüşd’de Aristo metinlerini İslâm etkisinden kurtarma görevini yerine getirme hususunda kendilerine yetecek güvenceyi bulmuşlardır.
Sözgelimi modern akılcılık, kesinliğin yokluğu ilkesinden hareket eder. Mesela tercih ettiği gayenin yararlı ve zararsız olmadığına dair kesin bir bilgisi ve düşüncesi yoktur. Tercih ettiği sebebin yararlı olup olmadığı hususunda da bir kanaati mevcut değildir. Bunun delili, tercih edilen vesile ve gayeler üzerinde sürekli ve hızlı biçimde meydana gelen dönüşümler ve değişikliklerdir. Oysa imana dayalı akılcılık kesin kanaat (yakîn) üzerine kurulur. Buna göre müminin, yararı hakkında kendisinde kesin kanaat hâsıl olan değeri, faydasında kesin kanaat edindiği sebebe tercih etmesi gerekir. Evet, bazıları şöyle sorabilir: “Mümin bu değer ve vesileleri nereden edinecektir?” Kendi başına yararı konusunda kesin kanaate vardığı bu tür vesileye ve faydası konusunda kanaat hâsıl ettiği değerlere kendi başına ulaşması mümkün müdür?

Bu sorularla ilgili cevap dini pratiğin kendinden gelir; çünkü ilahi vahiy, asıl olarak, başkalarının yitirdiği kesin kanaati mümine yeniden kazandırmak için inmiştir. Buna göre vahiy, yararlılığı kesinleşmiş değer ve maksatları; faydaları ve üretkenlikleri kesinlik kazanmış vesileleri mümin için belirler. İmana dayalı akılcılığın üzerine kurulduğu kesin kanaatin kaynağı, kurucu dini metinlerdir.
Gerçekte vahiy, soyut aklın kendi zorlu çabaları ve değerlendirmeleri sonucunda evrensel hakikatlere ulaşabileceğini bildirmek için değil, sadece bu manevi hakikatler üzere yaratıldığımızı, yaratılıştan bunlarla donatıldığımızı, yaşam biçimimizi onlara uygun kılmamızı bize hatırlatmak için inmiştir. Buna göre vahyin görevi evrensel oluşumlarla -ben onlara kevniyat (maddi varlıklar dünyası) adını veriyorum- tarifte bulunmak değil; ayetlerle-ben ona melekutiyat (manevi varlıklar dünyası) adını veriyorum- tarif etmektir. O yüzden ahlaki değerler, bu anlamlarıyla yüce Allah’ın iradesiyle insanın içine yerleştirilmiş manevi ayetlerdir.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Taha Abdurrahman
Tam adı:
Taha Abderrahmane
Unvan:
Filozof, Yazar
Doğum:
El Jadida, Fas, 1944
Faslı bir filozof ve Arap-İslam dünyasının önde gelen filozoflarından ve düşünürlerinden biridir. Çalışmaları mantık, dil felsefesi ve ahlak felsefesi üzerine yoğunlaşmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 2 okur okuyacak.