Tansu Akgün

Tansu Akgün

Çevirmen
8.2/10
3.433 Kişi
·
18,6bin
Okunma
·
2
Beğeni
·
1.090
Gösterim
Adı:
Tansu Akgün
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1977
İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Rusça ve İngilizceden çeviri yapan Tansu Akgün, Maksim Gorki ve Anton Çehov’dan tiyatro oyunları, F.M Dostoyevski’den romanlar ve Jacob Abbott’dan biyografiler çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
188 syf.
·4 günde·8/10
Neyse ki Dostoyevski'nin , Öteki/Öteki Ben/İkiz gibi isimleri olan kitabını da bitirdim ve incelemesini yazabiliyorum. Neymiş, Dostoyevski'ymiş de, insan psikolojisinden en iyi o anlarmış da. Bakıyorum diğer incelemelerine kitabın, yere göğe sığdıramamış herkes. Ne alakası var kitabın Dövüş Kulübü ile. Altı üstü bir devlet memurunun maceralarını anlatmış. Yakov Petroviç Golyadkin'in kendisi gibi olan bir ikizi var. Şimdi uzun uzun yazıyor insanlar isimleri böyle Rus olunca. İnceleme daha uzun oluyor tabi haliyle. Ben de mi öyle yapsam ki- yok daha neler, ben herkes gibi niceliğe önem veren birisi değilim. Dürüst biriyim en azından. İnsanların ne düşündüğüne önem vermem- belki de bunun yüzünden kaybediyorum hep. Ya kısa diye beğenmezlerse- yok artık, beğenen beğenir, beğenmeyenler de - olur mu gerçekten beğenmeyen? Sanki herkes beğeniyor Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'yi. Bak Vladimir Nabokov'a, adam benim gibi dürüst. Dış kapının mandalı muamelesi yapıyor Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'ye. Gerçi bu kitabı için en iyi kitabı demiş. Kim bilir ne hinlikler peşindeydi Vladimir Nabokov o zamanlarda? Güven olmuyor ki hiç kimseye. Önemli olan kendisini bilmesi insanın. Mesela herkes bilir benim ne kadar sözümün eri olduğumu, kitaptaki Yakov Petroviç Golyadkin gibi. Hayır esas kahraman olan Yakov Petroviç Golyadkin'den bahsediyorum. Öteki, ya da ikizi olan Yakov Petroviç Golyadkin değil elbette. Herkes tanır beni, en çok da- Yo hayır, beni en iyi kimin tanıdığını açık edemem burada. Kim bilir nasıl bir şekilde kullanırsınız bu bilgiyi, kimin ne olduğu belli değil ki, Andrev Filipoviç gibi insanların olmadığı ne malum burada? O da en başta gülümsüyordu zavallı Yakov Petroviç Golyadkin'in yüzüne elbette. Öteki değil, esas Yakov Petroviç Golyadkin'dan bahsediyorum yine. Sonra o baloya bile almadılar. Balo ki ne balo, koskoca (O kadar da koca değil işin aslı) Fyodor Mihailoviç Dostoyevski bile kitabın içine giriyor baloyu anlatmak için. Neyse, bu kadar ayrıntıya girmemeliyim belki. Sonuçta her bölümü teker teker anlatırsam kitap özeti olmanın ötesine geçmez bu inceleme. Ama neden kitap özetlerine değer verilmiyor ki burada? Belki de gerçekten yapılması gereken böyle bir şey. Görmek güzel olurdu, ama ben kesinlikle böyle bir şey yapmam. Bir kere heyecanı kaçar kitabın. Sigmund Freud zamanında kaçırmış zaten herkesin heyecanını. Hasta demiş Yakov Petroviç Golyadkin'e, sözde öteki de yokmuş. İnanmıyorum ben böyle şeylere, sonuçta her insan ara sıra görebiliyor öteki kendini. Siz görmüyor musunuz? Hep bir şeyler peşindesiniz değil mi, başarıma engel olmak için? Kıskanıyorsunuz beni, uzun incelemelerim için. Ben de başlayacağım kitabı incelemeye, fırsat bulursam şu etraftaki seslerden. Evet, sustunuz sonunda, ilk bölüme geçelim. Kitabın başında dokuzuncu dereceden değerli memurumuz Yakov Petroviç Golyadkin tam da kendinden bekleneceği gibi nankör uşağı Petruşka'yla alışverişe çıkıyor. Bolca parası var kahramanımızın, kendisine kahraman demekte bir sakınca görmüyorum. Biriktirebilir insan azmederse o kadar para, ben de ... ben biriktirmedim hayır, beni niye karıştırıyorsunuz canım kitaba. Okumak istemeyen okumasın canım, incelemeyi. Okuyun ya da, yapacak başka bir işiniz mi var ki? Okuyun ve beğenin, uzun ve güzel yazıyorum çünkü ben. Başkaları gibi, fasa fisodan bahsetmiyorum hem. Bakın ikinci bölüme geçtim bile, ikinci bölümde doktor Krestan İvanoviç Rutenspitz'le görüşüyor kahramanımız. Başta girmeyecek içeri ama giriyor. Bu arada ben Öteki yayın evinin çevirisinden okudum kitabı. İletişim de güzeldi, Varlık ve Bordo-Siyah da. Hangisi en iyiydi derseniz, tabi ki yayın evine kitabın ismini veren Öteki ya da İletişim . Varlık daha iyi gibiydi galiba ama. Siz neden böyle sorular soruyorsunuz peki, bir şeyler mi ima ediyorsunuz? Ağzımdan laf almaya çalışıyorsunuz incelemenin başından beri. Sanmıyorum ama böyle bir şey olabileceğini. Çok değerli okurlar var çünkü bu sitede, bütün öteki incelemelerini okudum. Hepsi birbirinden güzel. Ben de onlar gibiyim, sizin gibiyim ben de. Dostoyevski'yi ilk defa incelemiyorum burada. Yeraltından Notları da inceledim ben. Ben değil miydim yoksa o? Suç ve Ceza da olabilir, ama daha zaman var ona da. Uzun uzun yazsa mıydım acaba Dostoyevski'nin adını? Ayıplarlar mı beni kısa kullandım diye ismi? Sanki çok biliyorlar da, anlaşılamıyorum ben, Dostoyevski de anlaşılamamıştı Belinski tarafından. Koskoca yazar, Belinski kim? Gogol kim? Puşkin kim? Dostoyevski kim? Ben üçüncü bölüme geçeyim en iyisi. Üçüncü bölümde Golyadkin bir balodan kovulur ama o hepimizin yapacağı gibi düşünür taşınır ve arka kapıdan gizlice girer bu baloya dördüncü bölümde. Beşinci bölümde Petersburg sokaklarında tanıdık bir tipe rastlar gece yarısı. Hepimiz kendimizin kötü ahlaksız ikimize rastlamışızdır bir yerlerde, beraber yaşadığımız. Bazen de aynadaki şahıs bizimle konuşur. Belki de konuşmaz, aslında bunları anlatmamam lazım size. Uzun olması lazım ama incelemenin. Diğer bölümleri de tek tek yazmam gerek buraya, öteki Yakov Petroviç Golyadkin'in aynı işe geldiği, haliyle kimse tarafından garipsenmediği, her türlü pisliği yaptığı bölümleri detaylı olarak açıklamalıyım ki kafanızda soru işareti kalmasın. Anlatayım ki Dostoyevski'nin anlattığı bu gerçek yaşam hikayesinin sonunda siz de bir parça göz yaşı dökün Yakov Petroviç Golyadkin için. Çok matah bir şey değil aslında kitap, okumasanız da olur. Günümüzle hiç bir ilgisi yok, inanmayın böyle safsatalara. 2013 yılında Richard Ayoade diye biri de uyarlamış sözde sinemaya, eminim uymamıştır fazla. Onu da izleyeceğim sonra, gerçi izlemem belki de. Daha incelemeyi bitirmem gerekiyor. On bölüm daha yazacağım, O alçak Yakov Petroviç Golyadkin'i anlatacağım size . Hayır öteki olan değil, sadece kendini düşünen. Benim gibi, sizin gibi ya da. Ben... benim biraz düşünmem lazım, daha sonra tamamlarım incelemeyi.
188 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Edebiyat dünyasının en uzun soluklu filmlerinden biri olan Dostoyevski'nin fragmanına hoş geldiniz.

Fight Club kitabını yazan Chuck Palahniuk'un, Zorba kitabını yazan Nikos Kazancakis'in hatta ve hatta Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini yazan Edip Cansever'in mutlaka okumuş olduğu bir eser olduğunu düşünüyorum Öteki hakkında.

Dostoyevski filminin fragmanı diyorum, çünkü bundan sonra ona dair okuyacağım kitapların sinyallerini verdiğini hissediyorum. Sanki Dostoyevski adında bir kasırga çıkmaya başlamış ve sirayet edeceği toplumlar, ülkeler, zihniyetler, beyinler ve edebiyat türleri derin bir heyecan içerisine girip onun oluşturacağı etki konusunda kendilerini hazırlamışlar gibi. Hatta ülkemizde bulunan ve gayet de nitelikli kitapları bize sunan Öteki Yayınevi'nin bu kitaptan geldiğini söylemeye gerek yoktur herhalde?

Daha Dostoyevski'ye ait okuduğum 2. kitap olmasına rağmen bugüne kadar okuduğum yazarlar arasında anlık duygu değişimlerini, bir insandaki derin ruhsal kara delikleri en iyi göz önünde canlandırmamı sağlayan yazar oldu.

Öteki kitabı hakkında ister şizofreniyi en iyi anlatan eser deyin, isterseniz de doppelganger vakasını en iyi yaşatan eser deyin. Tedirginlik mi istiyorsunuz buyrun tedirgin olun... Çıldırmak mı istiyorsunuz buyrun çıldırın... Dostoyevski Öteki kitabında bunların hepsini sizin iliğinize kadar işler. Hatta öyle sanıyorum ki bu kitap onun geleceğinden haberci olduğu için ona ait olan gayet yerinde giriş kitaplarından biridir.

Hiç mi kendinizi kaybettiğinizi düşünmezsiniz sanki bazen? Bir hareket yaptıktan sonra onun toplumunuza ve zamanınızın paradigmasına göre doğruluğuna ya da yanlışlığına bakmaz mısınız? Eğer siz de kendi ruhunuzun çift sesli olduğunu düşünüyorsanız okuyun bu kitabı. İnsanın içsel çatışmalarına, bürokrasi arasındaki büyük küçük gibi kavramlar fark etmeksizin küçük düşürücü iktidar çatışmalarına kulak vermek isterseniz okuyun. Duygularının olmadığını sandığınız ağaçlardan çıkan şu kitabın, duyguları olan bir insanın tüylerini nasıl diken diken ettiğine -çoğu insanın etkisiz kaldığı bir şekilde- tanıklık edin.

Bu kitabı okumayı seven Being John Malkovich filmini izlemeyi de çok sever. Çünkü hepimizin içinde, vücudumuzu saracak bir şekilde ya da şu dünyada kapladığımız hacmin herhangi bir yerinde olan bir ruh gerçeği var. Bu acaba ikinci bir benlik mi, yoksa etrafımızdakileri de bu ruha göre mi seçiyoruz ya da bizi sadece bir et parçası olmaktan ayıran bu ruh bizi aynı zamanda paranoyalara sürükleyen tek etmen mi? Bu soruların cevabını alacağınız değil, sorularınızı daha da artıracak bir kitap olur Öteki. Dostoyevski'nin öteki kitaplarını okuma isteğiniz perçinlenir. Hatta hayat boyunca aradığınız hayat arkadaşının, yani modern dilde ruh ikizinizin gerçekten de ruhunuz ve onun etrafında gelişen olayların derinliği olduğunu anlamanızı sağlar mı bilmiyorum. Bilmememin sebebi de Dostoyevski'nin kitaplarını tam olarak bitirmiyor olması. Kitabın sonuna geldiğinizde aynı İnsancıklar kitabı gibi en son sayfayı selülozuna kadar ayırıp başka yazı var mı diye bakasınız geliyor çünkü yine.

İçinizdeki, dışınızdaki, kişisel mekanınız dahilinde olan, ruh sınırlarınız ya da sınırsızlıklarınız içerisindeki bütün Öteki'lerinize selam olsun.
1750 syf.
·25 günde·5/10
“Savaş ve Barış” klasik kitaplar denilince akla gelen ilk kitaplardan biri… Yıllar geçse bile listelerin en üstünde kendine yer bulabilen bir eser… Kitabı tatil günlerimde okumak için almıştım. Çünkü kitabı aldığınız gibi kolay okunmayacak bir eser olduğunu anlıyorsunuz. 900’er sayfadan iki cilt halinde toplam 1800 sayfalık bir kitap. 15 tatilin sonlarına doğru kitabı elime alabildim. Okumaya başladım. Okur okumaz kendimi kitaptaki karakterlerin içinde kaybolmuş halde buldum. Karakterler benim dünyama girmeye başlayınca, ben onların dünyasında kayboldum. Hemen kitaba ara verdim. Bu kitap kesinlikle azar azar okunmalıydı. Öyle de yaptım, hızımı düşürdüm. Bu şekilde 10 günde bitireceğim dediğim kitabı, 25 günlük bir sürede bitirdim.

Okuma yavaş devam edecektim fakat karakter sorununa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Hemen interneti açıp araştırmaya yapmaya başladım. Bende oluşan kafa karışıklığının normal olduğunu gördüm. Çünkü 10-15 ana karakter etrafında şekillenen kitap yaklaşık 600 karakter barındırıyordu. Araştırmama devam ederken beni rahatlatan bir uygulama gördüm. Kitaptaki karakterlerin tanıtılmasında filminde oynayan kişilerin fotoğraflarına yer verilmişti bir sitede. Bende teker teker fotoğrafları kaydedip, yazıcıdan çıkardım. Daha sonra bunların altlarına isimlerini yazıp duvara yapıştırdım. Kitabı okudukça şemayı çıkarmaya başladım. Artık karakterleri tanımış ve aralarındaki bağlantıyı çözmüştüm. Fakat kitaptaki karakterlerin bu kadar fazla olması ve her karakter için iki–üç isim kullanılması okurken baya yorucu oluyordu. Kitabı okurken sadece beni yoran karakter çokluğu değil. Aynı zamanda yazı puntolarının küçük ve kitabın çok ağır olmasıydı. Belli bir süreden sonra elim ağrımaya başlıyordu. Bunlarla beraber kitabı okumaya başladım.

Kitap maalesef hem beni yordu hem de beklentilerimin altında kaldı. İlk olarak çevirisi çok kötü bir şekilde yapılmıştı. Kitabı Can Yayınlarından almıştım. Fakat kitap hem Fransızca hem de Rusça konuşmalar içeriyordu. Çevirmen nedense kitapta geçen Fransızca konuşmaları orijinal diliyle yani Fransızca yazmış. Türkçe karşılıklarını ise dipnot olarak vermişti. Kitabın nerdeyse çeyreği Fransızca konuşmalar içeriyordu. Haliyle bazı sayfalarda neredeyse sayfanın tamamı dipnottu. Bu şekilde, zaten zor okunan kitabın okuması daha da zorlaşıyordu. Bir düşünün bir sayfayı okurken 8 tane cümle için dipnota bakmanız gerekiyor. Sadece bir sayfayı okurken bile 8-10 kere dipnota bakmanız haliyle sizi epey yavaşlatıyor ve konudan uzaklaştırıyordu. Çevirmenin neden böyle yaptığını bir türlü anlayamadım. Kitabın çevirmeni de az buz biri değil ki: Nazım Hikmet… Hemen tekrar kitaba ara verip Nazım Hikmet’in neden kitabı böyle çevirdiğini araştırmaya başladım fakat bir türlü bunun nedenini bulamadım. Araştırma devam ederken Tolstoy’un bir gazete de yazdığı yazıyı gördüm. İşin gerçeği Tolstoy kitabı bu şekilde yazmış. Fransızca geçen konuşmaları aynen orijinal haliyle verip dipnot olarak Rusça açıklama vermiş. Nazım Hikmet’te kitabı çevirirken orijinaline sadık kalmaya çalışmış. Okumak isteyenler için tavsiyem kitabı almadan önce bu konuya dikkat etmeleridir. En azından can yayınlarından almanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bu şekilde kitabı okurken çoğu yeri anlamanız olanaksızlaşıyor.

Klasik eserlerin en büyük özelliği sadece o dönemle ve mekânla sınırlı kalmayıp hem dünyaya hem de çağlar ötesine sesleniyor olmasından kaynaklanır. İçerdiği muhteva açısından evrensel olmalıdır. “Savaş ve Barış”ı okudum, bitirdim. Kitabı evrensel olma konusunda sıkıntılı buldum. Kitap tamamen Napolyon’un Rusya seferini ve Rusların zaferini anlatıyor. Tamamen Rusya tarihini anlatan tarihi roman diyebiliriz. Tarihi anlatırken yazar kendine üç aile seçiyor ve bunlar üzerinden 20 yıllık bir süreci, savaşı merkeze koyarak anlatıyor. Bu aileler ve kişileri seçerken de elit tabakadan insanları seçiyor. Neredeyse halktan kimseye yer vermiyor. Tolstoy bunun sebebi açıklarken de halktan kişililerin dikkat çekmeyeceğini ve onları yazmayı sevmediğini söylüyor. Peki, halkı anlatmayı sevmeyen bir yazar, nasıl başarılı bir yazar sayılabilir?

Bir savaş kitabı evrensel olmaktan uzaksa siz ondan ne beklersiniz? Size o savaşı okurken yaşatmasını, sizi savaşın içine sokmasını, savaşı bizzat hissetmenizi… Peki, “Savaş ve Barış” savaş hissini size tam olarak yaşatıyor mu? Aklım bir savaş hissini bile size yaşatamayan bir savaş kitabının bu kadar değerli olmasını kabullenemiyor.

Bir yazar bu kadar kalın bir kitapta savaş hissini size veremiyorsa kitaptan ne beklersiniz? Akıcı olmasını… Daha doğrusu tüm romanların zaten akıcı olması gerekir. Akıcı bir roman her zaman başarılı bir roman da olmuştur. “Savaş ve Barış” ise akıcılıktan çok uzak. Kitap boyunca merak duygusu nerdeyse yok diyecek kadar az. Daha siz kitaba başlar başlamaz yazarın romanı kesip araya girmesiyle savaşı Fransa’nın kaybedeceğini anlıyorsunuz. Bu yenilginin, Napolyon’un Moskova’yı almasından sonra olacağını da öğreniyorsunuz. Onun dışında kitabın başkarakterlerinden biri olan Andrey’in savaşta öleceğini, Piyer’in Nataşa ile evleneceğini hemen anlıyorsunuz. Yazar da bu konuyu ( Olayları okuyucuya önceden romanı kesip arada vermeyi) yazısında belirtmiş ve bunun Rus edebiyatının diğer edebiyatlardan olumlu bir farkı olduğunu anlatmış. Ama ben pek olumlu bir fark olarak göremedim.
Peki, kitapta hiç mi güzel taraf yok? Tabi ki var. Fakat biz kitabı incelerken dünyanın en iyi romanı diye inceliyoruz. Bu gözle baktığımız da bu yönleri görüyoruz. Yoksa evet 3. Sınıf bir yazar tarafından yazılmış bir roman olsa, şimdi bu kadar eleştirmez. Kitabın iyi yönlerini açıklardım.

Sonuç olarak kitabın saydığım bu olumsuz yönleri ile beraber baya bir zamanınızın bu kitaba harcanacak olması, fiyat maliyetinin yüksek olması ve bu zaman zarfında çok daha iyi kitaplar okuyabileceğimizi düşünürsek kitabı okumayabiliriz.

Vesselam…
1808 syf.
·24 günde·Beğendi·9/10
spoiler

Şimdi size bir masal anlatacağım..lütfen ..gözlerinizi kapatın ..

ÇÜNKÜ AŞIĞIM

once upon a time ...1812 RUSYA ..
kitap raflarında onu ilk gördüğümde ...derin bir nefes alıp ..sen benimsin..demiştim
muhteşem kapağında... ardından ay doğan ..sadece gizemli gözlerini gözlerime dikmiş bir adam vardı...kan kırmızı adının altında ..topların önünde yatan ölüler ve on iki gölge ....OPRİÇNİKLER

Fransız yazar Jasper Kent in Danilov Beşlemesi ile başladığım Rus toprakları serüvenim ...great TOLSTOY a kadar ilerledi ..bu büyük çoğrafyanın muhteşem yazarlarına aşığım..olaylarına ..devrimlerine..savaşlarına..
katliamlarına....sürgünlerine...trenlerine
..istasyonlarına..insan öldüren soguğuna ..nehirlerindeki buzun genleştikçe çıkarttığı korkunç seslerine ....aşığım...

danilov ile dolohov arasındaki görüp geçirdiğim ..jivagosuna ..rasputinine ..korkunç ivanına aşığım..

Tolstoy ise başka bir his kalbimde.. çok büyük...
savaş ve barış için dünya üzerinde ismini imza olarak bırakan bir çok insan ..o kadar büyük kelimeler yazmış ki benim burada ilkokul çocuğu gibi ..orda o oldu burda şu vardı demem abesle iştigal eder... utanırım..
.sadece şunları söyleyebilirim ki ...

savaş ve barış...bir panaromadır...baktıkça detaylararında kaybolduğun bir tablodur..1800 cıvarı sayfa boyunca takriben 10 ana karakter ve yuzlerce yan karakter üzerinden hiç fire vermeden ..teklemeden ilerleyen bir roman...
tolstoyun kendisini de kitabın içinde yerleşmiş olarak bulabilirsiniz ..ki sonlara dogru bu iyice aşıkardır...

YIRMI YILLIK BİR YAŞAM VE DEĞİŞİM rüzgarıdır...

23 gün boyunca normal dünya yüzeyinden beni alıp ...bambaşka topraklarda gezdirebilmeyi başarmış çok ender bir anlatımdır...bazen kendimi sorguladığım
karakterlerin şaşağa ve şımarıklığına sinirlendiğim..kaderle mühürlenmiş eller birbirini geç te olsa bulduğun da gülümsediğim ..ölümlerde ağladığım sayfalardır ..savaş ve barış...

"mürekkep hokkasının içine vucudundan etler bırakarak" ...yazdığı söylenen Lev Nikolayeviç Tolstoy için..

"sayfalarına ruhumdan kabuklar bıraktım" ...dıyen okurları için...

saygıyla bu büyük romanın önunde eğiliyorum.....

YA blagodaren ...tüm dünya okuyucuları adına...........
159 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Dostoyevski'nin kaleminin sesleri artarak benliğinin saf haline doğru yaklaşmaya devam ediyordu.

"En azından deneme" kavramını yükseklere çıkarmış Dostoyevski, deneyselliğin sınırlarında dolaşan öykülerinde kendisi benim için kitaplarının son sayfalarında sanırım uyuyakalarak kitaplarını öylece bastıran bir adam oluverdi. Öyle ki şimdiye kadar okuduğum kitaplarında -bu kitap da dahil olmak üzere- yine sonlandırılmak istenmemiş öyküler gördüm. Aslında insanın varoluşu gibi bir yazını var Dostoyevski'nin, biz de korku ve ümit dengesi arasında yaşayıp gidiyoruz şu hayatta ve ölümümüzden sonra ne olacağımızın merakında yaşıyoruz... Dostoyevski de gerek Ev Sahibesi gerek bu kitaptaki diğer öyküleriyle son kelimesinden sonra nelerin gelebileceğinin merakında bırakıyor bizi. Kitapta bahsi geçen karakterleri ister al Rusya'nın 24 saat açık kalan lunaparklarında iliklerin donana kadar onlarla çarpışan arabalara bin, istersen de al onları unutulmaya yüz tutmuş bir kültür olan tiyatro kültürünün bir tiyatro parçasındaymışcasına doya doya izle, dinle, deneyimle.

Çok ilginç, çok özgün bir tarzı var yahu... Beğenip beğenmemek gibi bir şey gelmiyor aklıma Dostoyevski okurken. Adam sanki Le Corbusier'in 1929 yılında modern mimarlığın butonuna Villa Savoye ile basması, Van Gogh'un kendine has hayat dolu spiritüel çizgileri, Karuan'ın müziklerine Doğu ezgileriyle birlikte Batı ögelerini katması, matematiğin irrasyonel sayılar kümesi gibi bir adam.

Ev Sahibesi kitabıyla birlikte Dostoyevski'nin değişen ruhsal akımlarının etkisinde topraklanmalarımı kaybediyorum sanırım, yakın zamanda ona dair okuyacak olan kitapların heyecanı beni şimdiden etkisi altına aldı bile.
159 syf.
·10/10
Bugün benim adım Ordinov, ben bugün kilisede gördüğüm Katerina'ya aşık oldum.. Onun gezdiği yollarda geziyor havaya sinen kokusunu içime çekiyorum. Arasıra gökyüzüne bakıyorum. Katerina'nın derin mavi gözleri orada duruyor. Kocası var Katerinanın oda fark etmiş ki ters ters bakıyor. Bir gün çok hasta oldum Katerina'nın kollarındayım. Beni sarıp sarmalayıp iyileştirdi. Oda beni seviyor mu ne. Neyse daha fazla spoiler vermeyeyim. Zaten Dostoyevski okurlarına yazdıklarını içten içe, ilmek ilmek işliyor.

Eleştireceğim tek konu ise Dostoyevski ile değil bizimle ilgili. Konu Dostoyevski Tolstoy vs olunca kilise, din, ayin, mum yakma gibi dini ögeler gayet normal karşılanır. Konu bizim kendi yazarlarımız olunca cami, namaz, oruç, gibi dini öğeler yadırganır. Yobaz, dinci yazar diye yaftalanır. Müslümanlıkta hoşgörü var ama müslümanlarda hoşgörü yok.
1808 syf.
·34 günde
" Mutlu olmak için, mutlu olabilme ihtiyacına inanmak gerek! " der, Tolstoy.
Peki! O zaman hiç sordunuz mu, koşulları insanoğlunun tekelinde olmadığı halde, neden yaşanır savaşlar? Dökülen onlarca kan ve gözyaşına rağmen...

Şan mı yada şöhret elde etme payesi mi? Yoksa geçici bir heves uğruna mı, yaşanır bütün bu acılar! Yoksa devletin başında bulunan bireylerin, halkın iyiliği adı altında maskeleyerek, halka sundukları zorunlu bir yaptırım mı?

Savaş insanoğlunun kendi elleriyle yarattığı en büyük yıkımdır. Kaybedilecek onlarca can ve mal kaybına rağmen...

Tolstoy eserin de tarihi verilere göre, yedi yıl arayla gerçekleşmiş olan, Austerlitz ve Boradino savaşlarına bir yazar olarak tepkisini dile getirmiş. Savaş betimlerinden ziyade göze çarpan, zengin karakter tahlilleri. Eser de mujik diye adlandırılan sıradan halkın içinden çıkan karakterlere yer verilse de, yoğunluklu olarak işlenen karakterler prens ve prensesler.

Tarihi verilerin her zaman doğruyu olduğu gibi yansıtmadığını, aksine olması istenildiği gibi aktarıldığını Harbiyeli Rostov adlı karakterin diliyle aktarmış okura. Gerçekleşen savaşların müsebbibi olan, Napolyon'un bazı tarihçilere göre kahraman, bazılarına göre de sonradan görme olduğuna dem vurmuş.

Piyer adlı karakterle tanrısal inancı sorgulamış ve biz okurların da sorgulamasına vesile olmuş. İnsanoğlunun bazı anlarda çatırdayıp, çöktüğü ruhi bunalım sürecini Tanrı'ya olan inancıyla üstesinden gelebileceğine değinmiş. Burada ki betimlemeler bana, tıpkı Karamazov Kardeşler'deki Staretz ve Alyoşa arasında geçen diyalogları anımsattı.

Tolstoy Prens Andrey adlı karakterin dilinden de, yaşamın ve varlığının anlamını, aşkın var olduğunu hissettiğini ama yaşamadığı için anlayamadığına atıfta bulunmuş. Aslında kurguladığı her karakter üzerinden hakikate değinmiş.

Hayatta her zaman bazı aksiliklerle karşılaşılabilir. Önemli olan sağlam bir irade ile bu aksiliklerin üzerinden, yara almadan gelebilmektir. Hayatın ve sevdiklerimizin değerlerini anlamak ve kıymetlerini bilmek adına...
Değerli okur arkadaşlarım, Tolstoy'un akıcı bir kalem ile yazmış olduğu, yaşama dair bir çok soru işaretlerine cevap bulacağınız eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
159 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Ev Sahibesi kısa zamanda bitirebileceğiniz bir eser.Bu eseri okuduğum da Suç ve Ceza,Yeraltından Notlar,Karamazov Kardeşler ve Beyaz Gecelerden aldığım tadı alamadım.Ev sahibesi bana Dostoyevski’nin ilk eserden olduğundan sanki çıraklık eseri gibi geldi.Kitap konu olarak hasta bir gencin ruh halini ve aşk acı ayrıntılı bir şekilde tasvir edilmiştir.Diğer eserlerinde olduğu gibi ruh tahlilleri ve betimlemeler çok iyi okumanızı tavsiye ederim
1808 syf.
·36 günde
1869 yılında yayınlanan, edebiyatçılar tarafından oluşturulan çoğu listede gelmiş geçmiş en iyi romanlarda zirvede olan bir baş yapıt. Война и мир

Duymayanınız, bilmeyeneniz yoktur ama okumayananız çoktur. Neden? Çünkü 1800 sayfa. O sebeple çoğu kişi içeriğini tam bilmez. İşte savaşı falan anlatıyor denir. Ben dilim döndüğünce, klavyem yazdığınca anlatayım bari birazcık malumatınız olsun.
Kitap genel olarak tarihi kurgu roman olarak adlandırılabilir. Ama bu sınıflandırma eksik olacaktır. Evet tarih var "Para,para,para" sözüyle bildiğimiz imparator Napolyon'un Fransa'sı ile Rusya arasında 1800'lü yılların başındaki savaşı anlatır. Ana konusu tarihi bir gerçek olmakla beraber karakterler ve yazarın kattığı olaylar nedeniyle kurgu diyoruz. Ama aynı zamanda toplum psikolojisini, toplumsal olayları anlatan bir kitap olduğundan bence bir sosyoloji kitabı olarakta görülebilir. Zira Tolstoy ile Dostoyevski bu noktada ayrılıyor. Tolstoy, Dostoyevski'ye göre daha bir sosyolojinin önde olduğu eserler veriyor, Dostoyevski ise daha psikolojik derinlemesine karakter analizi olan eserler vermiştir. Kitabı oluşturan konu ışığında yazar, çok fazla da tarihin nasıl oluştuğu, liderlerin tarihe yön verip vermedikleri vs. gibi tarih üzerine konuşmalar ve aforizmalarda içeriyor. Sadece bu kitap içerisindeki tarih üzerine fikirlerinden ayrı bir tarih yorumu olan kitap çıkabilir o kadar yani. Yalnızca bu konuda değil, kitapta o kadar fazla ayrı olay, karakter var ki yalnız bir karakterin kısmını alıp ayrı bir roman da oluşturulabilir. Bunları kitabın ne kadar yoğun olduğunu anlatmak için söylüyorum.

Romanın içeriğine geçecek olursak, kitap kraliçe onuruna verilen bir davetle başlıyor, burası önemli çünkü bu bölümde yazar bize karakterleri tanıtmak istiyor. Zira bu davete romandaki başkarakterlerin hemen hemen çoğu katılıyor ki daha sonra hepsini bir arada neredeyse hiç görmüyoruz. Peki kim bu Tolstoy'un baş yapıta girme sansını verdiği karakterler. Esas oğlanımız Piyer, Prens Bezukof’un nikahsız bir kadından olma çocuğudur. Romanda en fazla git gellerini gördüğümüz karakter öncelikle, hem iç dünyasında hem düşünce ve kişilik yapısında hem de özel hayatında bir çok yol ayrımı ve değişiklik yaşadığını görüyoruz roman boyunca. Ve Bolkonsky ailesi; Prens Bolkonsky, oğlu Andrey (ki kendisi yardımcı erkek oyuncu olup beni en fazla etkileyen karakterlerden biri) ve kızı talihsiz Marya. Ve de romanın olmazsa olmazı Rostov ailesi; anne, baba Rostov, oğulları Nikolas (diğer yardımcı erkek karakter), ufak oğlan Peyta, kızları Vera, ve diğer kızları esas kızımız, ayran gönüllü Nataşa. Elen, Denisov, Doholov va falan filan bir sürü kişi. Roman Bolkonsky ve Rostov ailelerine üye olanların kişisel ilişkileri üzerine kurulu. Okuduğum kitap İş Bankası Kültür Yayınlarından Tansu Akgün tarafından Rusça aslından çevrilen 2 ciltlik bir kitap. Birinci ciltte Savaş kısmına pek girilemedi, daha çok bir aşk romanı gibiydi. Çok fazla sosyete hayatına girilmiş, karakterlerden ötürü ortam hep böyle. Fakat 2. Ciltte savaşı iliklerimize kadar hissediyoruz. Kahramanlarımızdan tabiki erkekler, peyderpey bazısı devamlı bu savaşa iştirak ettiler. Karakterler arasındaki değişen ilişkiler bu savaş ortamında şekilleniyor. Yani tamamen cephede geçen bir kitap olarak düşünmeyin. Mekan ve zaman olarakta çok geniş ve yoğun bir kitap. Moskova ve Petersburg başta olmak üzere çok fazla yer, şehir, konak vs. yerde geçiyor.

Peki ben 36 gün gibi uzun bir macera olan bu kitap okumasından ne anladım? Öncelikle çok uzun zamandan beridir okumayı isteyip bir türlü fırsat bulmadığım bir kitabı Tolstoy okuma etkinliği vesilesiyle okumuş olmanın verdiği rahatlık ve mutluluk. Konu olarak ise savaştan ziyade insanları, ilşkilerini ve toplumu anlattığını düşünüyorum. O yüzden farklı bir millet farklı bir çağda olsa savaş insanlarını, ilişkilerini, duygu ve düşüncelerini Tolstoy gibi usta bir yazardan öğrenip anlamanın kattığı bir şeyler var illaki. Velhasılı çok zor ama güzel bir okuma oldu. Ben her ne kadar zor ve kalın bir kitapta olsa özellikle çok kitap okuyan kendini kitapkurdu olarak tanımlayan 1000k sakinlerinin gelmiş geçmiş en iyi romanlardan gösterilen bu kitabı okumaları gerektiğini düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tansu Akgün
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1977
İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Rusça ve İngilizceden çeviri yapan Tansu Akgün, Maksim Gorki ve Anton Çehov’dan tiyatro oyunları, F.M Dostoyevski’den romanlar ve Jacob Abbott’dan biyografiler çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 18,6bin okur okudu.
  • 922 okur okuyor.
  • 13,1bin okur okuyacak.
  • 649 okur yarım bıraktı.