Uğur Ün

Uğur Ün

Çevirmen
8.6/10
739 Kişi
·
2.502
Okunma
·
1
Beğeni
·
104
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
124 syf.
·6 günde·10/10
Okumayı kafama koyup da bir sebeple okuyamadığım kitaplar var. Ya satın alamadım ya araya başka kitaplar girdi ya da daha farklı olaylar neticesinde okumaya vakıf olamadığım kitaplar. Bu kitaplar için küçük bir parantez. Doğrusu öylesine garip bir bilinçaltına sahibim ki en küçük ayrıntıları bile rüyalarımda bana detaylıca işlediği olur. Kan ter içerisinde kalıpta canavarlardan kaçarken onları atlatmak adına saklandığım bir kuytuda, o okuyamadığım kitabı buluveririm. Hatta açıp içinden okuduğum cümlelerde olmuştur. Emin değilim belki de Astral seyahat ediyor, ‘Okunamayan Kitaplar Tesisi’nde’ mola veriyor ve bu kitaplara göz atıyorumdur. Ben unutsam dahi bilinçaltımın unutturmadığı kitaplar.

Yıllardır okuyacağım deyip de bir türlü okuma fırsatı bulamadığım kitaplardandır, Godot’yu Beklerken. Doğrusu okumak için bilinçaltımın hatırlatmasını mı yoksa Godot’yu mu bekledim emin olamıyorum bir anlamda zihnimin dünüyle mutabık olamıyoruz. Düşüncelere dalarken o keskin şüpheyi yaşıyor haliyle tereddüde düşüyor ve neden bu kadar beklettim okumamı diye hayıflanıyorum. Beklemeye ne zaman karar verdim; dün mü yoksa ondan önceki gün mü ya da daha mı evveliyatı var beklememin? Zaman bir zaman sonra bataklığa dönüşüyor ve beni içine çekmeye başlıyor.

Daha başka neleri bekledim sorusu zihnimin dehlizlerinde hızla kendine varacak uygun bir yer arıyor. Bir sevgiliyi, dostu, huzuru ya da ölümü? Hiçbir şeyden emin olamıyorum… Sahiden beklerken aynı anda umutlanıp çevreme taze papatyalar attığım sonrasında umudumu yitirip intihar girişiminde bulunduğum da oldu mu?

Şüphe halinde zamanın kalıntıları üzerinden geçmişimi sorgulamak beni nereye vardıracak? En iyisi beklemeye devam etmek. Onun gelmesiyle yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim, seveceğim mesela sevilmesem de veya özür dileyeceğim affedilmesem de yahut her şeyi ardımda bırakıp gideceğim hatırlanmasam da ama şu an için beklemek gerek.

Yoksa Vladimir gibi uyku da mıyım?

“Başkaları acı çekerken ben uyuyor muydum? Şu an uyuyor muyum? Yarın uyandığımda ya da uyandığımı sandığımda bugün hakkında ne diyeceğim? Dostum Estragon’la, burada gece çökene değin Godot’yu beklediğimi mi?”
124 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Beckett ile Joyce sayesinde tanıştım. Öncesinde bir fikrim yoktu ve bu tanışma ile hayran kalmıştım. Okuduğum 4. Beckett kitabı oldu: 2 roman ve şiirleri sonrası oyun...

Joyce'a olan hayranlığı ve onunla tanışıklığı sebebiyle, okuduğum eserlerinde Joyce etkisini hissettim. Dilin işleyiş biçimi, konu akışı, çekinmeden ( Ulysses'in yasaklanmasına sebep olan müstehcenlik) düşünceler ve akla gelen cümleleri ifade etme şekilleri, benzerlik taşıyor.

Beckett kendi içinde yapmış olduğu yolculuğu, bu yolculukla birlikte sorgulayıcı yaklaşımı, aynı zamanda sonsuz arayışı eserlerinde çarpıcı şekilde yansıtmış bizlere. Bunun en güzel örneğidir Godot...

Kitaba değinirsek içerikle birlikte;

Estragon ve Vladimir'in günler ve gecelerden oluşan bekleyiş süreci son bulmuyor ve sürekli tekrar halinde başka nesneler ve şeylerin etkisiyle ilerliyor. Birisi her şeyi unutup bedeni ile ilgilenirken, diğeri her şeyi hatırlayıp düşünceleri ile boğuşuyor. Bu kişinin kendi iç savaşını yansıtıyor.

Yaşamak bir nevi cezadır. Bu sebeple kendini asmak ve yaşamını sonlandırmak isteği oluşturuyor. Ancak bundan bir tek Godot gelirse kurtulacaklardır. Kimdir bu Godot?
Buna verilen bir sürü yanıt var elbette. Benim yanıtım ise benliktir. Kişinin kendisine yönelimi ile kurtuluşa ereceğidir. Varoluşunu kendi kendine çözümleyerek ona sarılarak yaşamını devam ettirebileceğidir. Bunu bulamayan insan ya acı çekecek ya da durumunu kabullenecektir. Acı derken acı bitmez. Hayatın her yerinde yerini alır. Sadece burda, bundan dolayı acı çekmektir dediğim.

Bulduktan sonra ise rahat olacağı fikri ise tam bir muamma... Boşluğun içinde yuvarlanıp kara delikte kaybolabilir...
Bunlardan kaçış ölüm ile olabilirdi belki de yine...

Bulmasan yani gelmezse Godot, bu sefer de katlanılmaz rutin yaşamını devam ettirir. Bu süreç yine ölüme kadar devam eder. Her şeye sağır olarak, göz yumarak ve hiçbir şey hakkında konuşmayarak yaşamak... Yaşamak için yaşamak...

Eser bu şekilde iken biraz da kendimden bahsedeyim;
Beklediğimiz çok şey var. Ben kendi Godot'umu bulmuşken, bir anda her şey yerle bir oluveriyor. Tekrar başka bir arayış ile devam ediyorum. Godot dışında O'nu da bekliyorum ben. O'nu bulmuştum tüm benliğimle sarılmıştım/sarılıyorum ve bekliyorum. Gelmesini umarak bekliyorum. Kalmasını dileyerek ve isteyerek... O kimdir? Bunu söylemiyorum. İçimde saklı ve gizli...
Bazı şeyler saklanarak değerini yitirmeden korunur. Koruyorum onu içimde. Seviyorum onu kendimle birlikte... Anlatılmayacak ve yaşaması güç olan... Bu bekleyişler, arayışlar hiçbir zaman son bulmayacak sanki... Ölene dek...

Burada rutin hayat ile alakalı ve sıradanlaşan insanları en güzel anlatan videolardan birini paylaşarak sonlandırıyorum. Mutlaka izleyin. Sevgiyle...

https://youtu.be/XSSckVrfmEs
124 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Samuel Beckett edebiyatta modernizm temsilcisi ve Absürd Tiyatro’nun kurucusu olarak biliniyor. Eserlerini İngilizce ve Fransıza dillerinde yazıyordu, oyunu ‘’Godot’yu beklerken’’ yazdıktan sonra dünyaca tanınan biri oldu, dramaturji de en önemli eserlerinden biri de ‘’Godot’yu beklerken’’dir,1969 da Nobel ödülünü almıştır.

‘’Godot’yu beklerken’’ iki perdeden oluşan piyes, düzyazı o dönemde yazamadığı için kafayı dağıtmak amaçlı yazılan bir oyundur diye söylüyordu yazar.
Estragon ile Vladimir, iki arkadaş, zaman onlar için bir bataklıktır ve onlar bu bataklıktan çıkamıyorlar, onların çok beklediği Godot da bir türlü gelmiyor. Kendilerini kandırmaktan başka bir şey yapamıyorlar, gelecek onlar için yok, intihar bile akıllarına geliyor ama harekete bir türlü geçemiyorlar.
Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi ve Pozzo’nun emrivaki konuşmaları sürüp devam ediyorlar . Fakat Lucky’nin sözde dilsiz ve köle olup sonra olan monoloğu okuduğumda hiç de dilsiz sınıfa koyamadığım ,hatta köle düşüncesini göremedim.
Beşinci oyuncu Godot ile ilgili haberi getiren çocuktur. O masum, temiz ve yalansız biridir.
Oyunda ki ağacın belli bir coğrafyadan ayırt edilebilecek bir özelliği olmadığı için dünyanın neresinde olursa ve ne zaman olursa olsun Godot’yu beklemek mümkün gibi görünüyor.
Lucky’nin boynuna geçirilmiş ip Pozzo ‘nun elinde kalması sömüren ve sömürülenin arasında ki bağı simgelediğini düşünüyorum.


… Bekliyorlar, insanlar hep bekliyorlar sadece Vladimir ve Estragon değil hepimizin beklediği bir şey vardır mutlaka ve sadece beklemek, eylemde bulunmamak ise Godot’yu beklemek demektir. Godot bir tanrı, ölüm veya güçlü biri olarak görebilir adlandırabilirsiniz fakat o boş beklentileri, olmayacak hayalleri ile ibarettir.
112 syf.
·9 günde·10/10
Samuel Beckett.

Bu ismi hangi okur zikrediyorsa ona saygı duyarım, üzerine konuşuyor, fikir üretiyor ve yazımları üzerinden çözümlemelere ulaşmaya çalışıyorsa da hayranlık duyarım. Oldukça ciddiyim. Çok özel bir yazar, kelimelere derinlik ve değer katan bir yazar. Onu özel kılan özelliklerinin hemen hepsini şimdiden yazmayacağım biraz sabredin çünkü bazı övgülerimi konusu ve zamanı geldiğinde açık etmem gerekir ki hakkını teslim edebileyim kendisine.

Okurun zihninde ya da reel dünyasında karakterlerin kalıcılığı, yazarın başarısını gösterir. Mercier ile Camier zannediyorum ki biz okurların zihninden öyle çok çabuk silinecek karakterler olmasa gerek tıpkı Vladimir ve Estagran gibi. Bu iki ayrı ikilinin oldukça benzer yanları var. Misal bekliyorlar, birini ya da bir şeylerin olmasını ya da anımsamakla kuşku duymak arasında korkunç bir çelişkiye, hiç olmadı zamanın kayganlığı üzerine şüpheye düşüyorlar.

Yazarın anlatımını size şöyle tarif edeyim. Gözünüzün önüne loş bir tiyatro sahnesi getirin ve o sahnede yaşları oldukça geçmiş iki adam olsun, birini sıska uzun diğerini ise şişman kısa olarak hayal edin ve bunların o küçücük sahnede uzun bir yolculuğa çıktığını tahayyül edin. Şartlar değişsin, yağmur yağsın, soğuk bastırsın, ellerindeki nesneler kaybolsun tekrar gelsin, bataklıklardan, hanlardan ve mezarlardan geçsinler. Hemen sonrasında kentten şehre yolculuğa çıktıklarını düşünelim ama hep akıllarında kente geri dönmek olsun. Tüm bunlar olurken izleyiciler arasından bir kişinin tüm sahnede yaşananları kendi yorumuyla, kendi sorgulamalarıyla size yansıttığını düşünün. İşte okur olarak bizler tüm yaşananları o izleyicinin bize yansıtmasıyla öğreneceğiz, bir bakıma onun gözüyle izleyeceğiz sahnelenen oyunu. Atmosfer yazar tarafından böyle yaratılıyor.

Anlatının benim izah etmeye çalıştığım gibi basit olmadığını, çok çabuk kendini açmadığını ise ayrıca ifade etmem gerekir. Öyle ki oldukça zorlayan kapalı bir anlatım mevcut, bunun yanı sıra simgesel öğelerin fazlalığı ve metaforların varlığı kitabın görünenden daha ağır olduğunu biz okuyucuya belirgin bir halde hissettirmekte. Hoş, Beckett okumaları yapan arkadaşlar ne demek istediğimi daha iyi anlamış olacaklardır.

Yazarımızı hala anlatmaya devam ediyorum çünkü öyle üstün körü birkaç kelam edip geçilecek bir yazar değil asla dolayısıyla Beckett karakterlerine odaklanalım istiyorum. Karakterler, isyan çizgisine oldukça yakın olmalarına mukabil şaşırtıcı bir şekilde çok çabuk duygusallaşabiliyorlar ve bir zaman sonrada kahkahalar ile gülme aksiyonu gösterebiliyorlar. Çok daha ilginç bir örnek vererek karakterlerin ne kadar dikkat çekici olduğunu ise sizlere hissettirmeyi kendime görev addediyorum. Bir otele varan karakterlerimizden biri odasını şu cümlelerle talep etmekte;

“Gerekirse çekinmeden kendimi aşağı atabileceğim yükseklikte bir oda olsun.”

Her an yok olmaya meyilli olmakla birlikte değişken haleti ruhiye ye sahip bir karakter. Tüyler ürpertici! Kaldı ki karakterler de anlatıcı da asla bir şeylerden emin olamamakta. Bu durum anlatının her daim çekiciliğini arttırmaktadır;

“Bir güz ikindisiydi, görünüşte Kasım sonuydu belki de.”

“Doğuda soluk ve ısıtmayan bir leke belirdi, herhalde güneş bu.”

Zamandan emin olamamak hatta Güneşten dahi emin olamamak. Emin olamamaların, gizemli sorgulamaların, havaya bırakılan ve bir zaman sonra yok olan sorgulamaların keskinliği korkarım ki Beckett’ı benim nezdimde farklı bir yere konumlandırıyor. İşte bu sebeple onu okuyan okurlara saygı duyar, sorgulamaları özelinde fikir üretenlere ise hayranlık duyarım.

Son olarak yazarın simgesel anlatımına değinmek ve bu işi ne kadar başarılı yaptığını sizlere örneklendirmek istiyorum. Karakterlerin kimi fikirleri sorgularken, o fikirlerin içinden çıkamayacaklarını anladıkları esnada bataklıktan geçiyor olmaları ve bir an sorgulamalarını durdurup o bataklıkta solucanlar aramaları kesinlikle tesadüfi değildir.

Beckett’ın hala okumadığım kitaplarının olmasına fazlasıyla seviniyorum. Tümünü bitirip başka bir zaman diliminde tekrardan okuduğumda daha farklı alacaklarımın şaşkınlığını şimdiden görebiliyorum.

Bir varoluş sorgulamasıyla da bu yazıyı sonlandıralım o zaman;

"Sonra tamamen uçup gittiniz usumdan. Sanki hiç olmamıştınız Bay Conaire, yoktunuz. Hayır, doğru değil bu, sanki varoluşunuz tükenmişti. Hayır, bu da doğru değil, sanki vardınız da ben farkında değildim bunun."
124 syf.
Godot kimdir? Godot'yu beklemek nedir? Godot, insandır. İnsanın ta kendisidir. Peki ya Godot'yu beklemek? Godot'yu beklemek, hiçbir zaman gelmeyecek olanı beklemektir. Zamanı yitirmektir. Zamanın neresinde olduğunu bilememektir. Yaşamın gerçek mi rüya mı olduğuna karar verememektir. Kendini bu yaşama kimin veya neyin getirdiğini aramaktır. Neresi olduğunu bilmediğin yerlere gitmek isteyip nasıl gideceğini bulamamaktır. Aynada görüntünü görememektir. Aramak, düşünmek, unutmak, anımsamak, sonra yine unutmaktır. Hep en başa dönmek ve bu döngü içinde deliliğe yeniden bir dönüştür. Yitmektir. Biz ne yapıyoruz? Hepimiz! Godot'yu bekliyoruz. Peki Godot ne zaman gelecek?
124 syf.
·2 günde·9/10
Godot’yu Beklerken’i ilk kez NTV’de Önce Söz Vardı isimli programı izlerken duymuştum. Uzun süredir tiyatro eseri de okumamıştım ve bu şekilde kitaba başladım. Kitap kısa bir eser 124 sayfa ve ve iki perdeden oluşmakta. Samuel Beckett ilk postmodernislerden olarak anılıyor ve absürd tiyatronun en önemli yazarlarından ayrıca 1969 yılında da Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş.
Absürd tiyatro nedir peki ? : Absürd tiyatro; Bütün kalıplara, alışılmış düzene karşı çıkar. Mantık sınırlarını tanımaz. Olaylar arasında bağ kurulmaz. Kahramanları genelde zavallı, suçlu, bilgisiz ve zayıf kişilerdir. Belli bir olay dizisi yoktur. Verilmek istenen mesaj yoruma açıktır. Böylesi anlamı olan absürd tiyatronun en baba kitabından bizlerinde farklı anlamlar çıkarması sanırım gayet mümkün.

Kitapta iki ana karakter var Estragon ve Vladimir iki arkadaş bir yerde beklemektedirler Godot’yu. Beklerler, beklerler, beklerler… Beklemektir kitabın asıl teması isminde olduğu gibi. Sonrasında iki karakter daha gelir. Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi mevcut. Ama Pozzo’nun davranışları acımasızca, gaddarca; bana köleliği anlattı bu ikili. Eziyeti, vahşeti, acımasızlığı, sömürgeciliği gösterdi. Bu kısımda sinirlendiğimi belirtmek isterim. Bir de çocuk karakteri var tabi masumluğu, temizliği gösteren…

Kitap herkese farklı olarak kendini anlatmış yorumlarda. Gerçekten de öyle çünkü bu dalın yani absürd tiyatronun amaçlarından biri. Bu kitap bir klasik gerçekten. Her duyguya hitap edecek zenginlikte. Umut dolu derken bir anda kendini asmaya çalışmak gibi zıtlık ve bulanıklığa sahip. Bir anda sevinirken anında üzen bir yapıda. Anlamsız bir anlam içeriyor bu klasik. Gerçek dünyada mı yoksa hayal âleminde bu kişiler diye sorgulamanız mümkün. Biri unutur, diğeri hatırlatır ve döngü devam eder durur. Varoluşsal felsefenin dibine vurmuştur yazar bunu da belirtmek isterim. Gerek cümle ile gerekse anlattığı konu ile bunu bizzat belirtmiş.
Sonuç olarak kendilerini kanıtlayan karakterler, farklı konularda anlamlar taşıyan ve zıtlıklar oluşturan cümlelerle dolu; sıradan, basit, saçma konuşmalarla dolu ama bir o kadar da anlamlı, akıcı ve kısa cümlelerden oluşan bir eser. Umutla Godot’u bekleyen ikili.

Farklı bir türde, kendimce de bir klasik yapıt okuduğum için mutluyum, sizlere de tavsiye ederim.
160 syf.
SENİ BİR BEN ANLADIM SANIRIM BEN DE YANLIŞ ANLADIM..

Ben ona Behçet diyorum. Kendi karakterinden ötürü sanırım aramızda böyle bir yakınlık oluştu.
Eminim hayatta olsaydı ve bir karşılaşma imkanımız bulunsaydı “Behçeeeeeet” dememden kesinlikle rahatsız olurdu.
Bazı yazarları tanımıyoruz, tanıyamıyoruz. Ama nasıl?
Genelde çoğu kişinin düştüğü hata en bilindik kitaplarını okumak oluyor. (Benim için bir hata ve bu hataya ben de düşüyorum.)
Behçet için de geçerli olan “Godot’yu Beklerken” oldu. Onunla daha fazla tanındı.
Ya da insanlar diğer kitaplarına ulaşmak istese bile ulaşamadı? Anlayamadı... okunmadı.. Ha şu var -onu anlamak- herkese göre de değildi..

Yazar hakkında bilgi vermeyeceğim. Bunlar zaten internette türlü şekilde dolaşıyor. Fakat genelde kendisine varoluşçu diyen sayfalar olmuş. Bana göre varoluşçuluk ile pek bir alakası da yok. Tamamen bir hiçlik, yokluk..

Nobel edebiyat ödülünü kazanınca konuşma yapmaya gitmemiş bir yazardan bahsediyoruz. Hatta eşi bunun bir felaket olacağını söylemiş. (Kazanacağı ünden dolayı.)

Kendisi son derece umutsuzlar prensi. Her gün ölmeyi arzuluyor ama bunun olacağını da ummuyor. (?)
Hatta kitapta bir yerde babaannesinin notlarına ulaştığını ve onun ölmeyi arzulayan sayfalar yazdığını belirtiyor. Ama babaannesi gayet uzun seneler yaşamış bir kadın...
Kendisini ve ailesini bu konuda bir zayıflık gibi görüyor. Nasıl desem sanki bu düşünceyle lanetlenmiş gibi.

“MUTSUZLUKTAN DAHA HOŞ BİR ŞEY OLAMAZ,” bakış açısıyla yıllarını kendi karanlığında öylece sürdürüyor.

Kitap da tam bir kara kutu.
NOKTALAMA İŞARETLERİ SIFIR!
Ne virgülle cümlelerini ayırmış ne de noktayla paragraflarını bitirmiş....
Tamamen dümdüz yazılar.
Ben de aslında bu kitabın bir günlük olduğunu düşünüyorum. Ama nasıl günlük?
Sanki kendi hayatını bir şekilde yazıya dökmüş ve bunun anlaşılmasını istememiş. Zaten anlaşılmasın diye de elinden geleni yapmış. Ama bazen düşünüyorum da acaba kendini her zaman böyle gösterebildiği, daha fazlasını yapamadığı için mi hayattan bu kadar kopuk? Yoksa gerçekten mi anlaşılmak istemiyor?

Kitabın tanıtım yazısında Pim’e karakter yüklemişler. Bana göre Pim Behçet’in ta kendisi.
Kitapta çok fazla “çamur” “çuval” ve “konserve kutuları” üzerine paragraflar yazmış.
Bana göre “Çuval”, “çamur”, “konserve kutuları” bile karakter olabilir.
Kitapta bazı cümleleri o kadar çok tekrar ediyor ki...
Mesela;
“bir terslik var burada”
“Pim’den önce Pim’den sonra acaba nasıl?”
“Sağ bacak sağ kol ha it ha çek on metre on beş metre”
Hiçbir şey anlamadınız değil mi? Eminim sizlere de cümleler çok anlamsız geldi. Fakat kitabın yarısı bu cümlelerden oluşuyor.

Mesela biraz alıntılar üzerinden konuşalım çünkü başka türlü ne söylesem anlaşılmayacaktır.

“Daha az acı çekmek gibi kaygılarım yok bir parça güzellik olsun da istemiyorum soluk alışveriş durduğunda buna benzer şeyler duyamıyorum nasıl olduğunu söylemiyorlar bana bu kez”

“Daha iyi diyordum kendime dünden daha az iyi daha az çirkin daha az aptal daha az acımasız daha az kirli daha az yaşlı daha az mutsuz ve sonra ben diyordum kendime ben hep daha kötüye hep daha kötüye sürükleniyorum”

Nasıldı ama? Bir şeyler oluştu mu?


Mesela “çamur” kelimesini bir düşünelim.
Bazen şöyle anladım;
1-Hayatının en kötü zamanını “çamur” diye nitelendirmiş.
2-Kendi karanlık yüzünü ya da içinin karanlık tarafına “çamur” ismini vermiş.
3-Ya da cidden hayatına giren eşi, dostu, bir çocuk ne bileyim hayatını olumsuz etkileyen bir insandan “çamur” diye bahsetmiş.
4-Sözlükteki ilk anlamıyla. Bildiğimiz “çamur” olarak.

Örnekler vereceğim.

“Bazen bu konumda yine uyuyakalıyorum dil içeri giriyor ağız kapanıyor çamur açılıyor yine uyuyakalan benim içmeyi bırakıyorum ve uyuyorum yeniden ya da dil dışarıda tüm gece boyunca tüm uyku süresi boyunca içiyorum işte gecem bu benim böyle yazdım işte başka gecem yok benim uykudan uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var insanlarınkine hayvanlarınkine de uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var diye soruyorum kendime aktarmayı sürdürüyorum bir an daha sürüyor bu böylece olanaklarımdan başka biri de bu”

“Dil çamurla kaplanıyor bu da oluyor tek bir çaresi var bunun ağzın içine yeniden sokmak ve çamuru emip yutmak ya da tükürüp atmak biri ya da öteki soru besleyici bir değeri var mı çamurun farklı yaklaşımlar neler olabilir biraz daha sürdürmek bununla”

“Ağzıma dolduruyorum çamuru bu da oluyor olanaklarımdan başka biri de bu biraz daha sürdürüyorum bununla soru yuttuğumda besleyici değeri var mı çamurun nasıl açılımlar getirebilir konuya güzel anlar bunlar”

Aslında daha çok var. Ama eminim herkes kendisine farklı bir anlam çıkaracaktır. Noktalama işaretlerinin olmaması da tetikliyor bunu. Yazar zaten bilerek kullanmadı, anlaşılmak istemedi. Ya da gerçekten kendini böyle ifade etti. Belki de onun için bir kitap yazmak amacından ziyade sadece öylesine bir karalamaydı, aklındaki karmaşanın yazıya dökülmüş haliydi. Kitabın bir konusu yok. Roman desen değil. Günlük desen tam olarak o da değil. Kocaman bir boşluk, yokluk, anlamsızlık. Sanki içini bu satırlara kusmuş gibi.

Bazı cümlelerinde Pim benim, ikimizin birbirimizden farkı yok diyor. Sonra hayatına Bom’u sokuyor.. Sonra “Krim” geliyor “Pam” geliyor.. Sanki hepsi kendisi ama hepsi farklı..?!

BAKIN! Kendisi için diyor ki: “Az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydu çünkü”

“Adaletimiz böyle istiyor hiç bitmesin istiyor! Her şey öldü ya da var olmadı hiç kimse yarımız sürekli cellatız yarımız sürekli kurbanız” (kitapta böyle bir paragraf yok. Ben yazdığı cümleleri birleştirmişim. Aslında anlatılmak istenen bu diye not almışım.)

Valla incelemeyi nasıl bitireceğim, size şu an neler anlattım hiç bilmiyorum. Kendim ne anladım onu da bilmiyorum. Ama eğer bir imkanım olsaydı bu kitap hakkında yazarla sohbet etmek isterdim.

Hayat böyle işte. Kitapta da Pim, Bom vs isim verdiği karakterleri sürekli hayatına ekleyip çıkarıyor. Ve diyor:
“Üç yaşam var geçmiş yaşam şu anki yaşam gelecek yaşam
Ve Ben Bomdan ayrıldığım zaman başka biri Pimden ayrılıyor ben Pime ulaştığımda başka biri Boma ulaşıyor
Bom sensin bom benim Pim sensin Pim benim kaderlerimiz her şey aynı herkes aynı
Bir terslik var burada”

(Alıntılarda ve notlarımda noktalamalara, yazım kurallarına dikkat etmedim. Kendi yazdığı gibi bıraktım.)
124 syf.
Eser varoluşçu felsefeyi işleyen bir absürd tiyatro. Samuel Beckett bu oyununda insanın varlığını bile kanıtlayamadığı bir varlığı beklemesinin ve onun sayesinde kurtulacağını düşünmesinin saçmalığını ve bireyin bir yaşama amacının olmasının kendisini kandırmaktan başka bir şey olmadığını anlatıyor. Çoğu okur anlamasa da aslında Beckett eserde Tanrı ve ahiret inancını reddiyor. Ki zaten "Godot" da rastgele seçilmiş bir isim değil. İngilizcede tanrı anlamına gelen "god" kelimesine istinaden seçilmiş. Tanrıya ve ahirete inanan insanların ömürlerini sonu gelmeyen aptalca bir bekleyişe mahkum ettiğini savunuyor. Eserdeki bu alt yapıyı anlamasaydım eserin kurgusu ve üslubu sebebiyle beğenebilirdim ancak inançlarımla uyuşmadığı için eser beni irite etti. Varoluşçu felsefeyi benimseyen okurlara hitap eden bir eser.
214 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Size bu kitabı okuyun demeyeceğim.
Ama yine de okuyun. Belki Wattlaşırsınız.
Wattlaşırsanız ne yaparsınız bilmiyorum. Tencere, düdüklü olduğu gibi düdüksüzdür de. İçinde pişenden bize ne hem. Ham şeyler tencerede pişer, düdüğünün canı cehenneme... İste bu yüzden okunmalı diyemem. Bazen tahammül seviyesini o kadar aşar ki cümleler sıkılır, boğulursunuz.
Misalen " bir tencereye Bay Knott'un tencerelerinden birine bakarken ya da bir tencereyi, Bay Knott'un tencerelerinden birini düşünürken, boşunaydı Watt'ın Tencere, tencere, demesi." (Syf.68)
Bay Knott'un tenceresinin iki sayfalık döngüsü de var, buraya yazamayacağım kadar uzun uzun tekrarlı kelimeler ve cümlelerle ördüğü anlatılar da.

Peki bu cümleler ve hiçlikler dahilinde nasıl sevilir Beckett...

Watt. Beckett'in en karmaşık ve en olaysız, örgüsüz kitabı. Watt kimdir bilinmez. Nerde kaldığı, ne yiyip içtiği, dahası kitaptaki kahramanlar kimdir onlar da bilinmez. Herkes yoktur bu kitapta, hiçkimseler vardır. Ne Godot' u Beklerken, ne de diğer kitaplarındaki karakterler bu kadar "yok" değildir. " Eşlik " kitabında karanlıkta sırt üstü uzanan adam da değildir Watt.
Süssüz karakterlerinin güzelliğiyle sevdiğim Beckett'ın simgesellikten uzak, sere serpe yazdığı kitaplarını her okuyuşumda ağır travmatik süreçlere girerim. Aslında onun kitaplarında anlamsızlık asıl bütünlüğü oluşturur. Çünkü bazen anlamamanın verdiği huzuru hiçbir açık anlamla elde edemeyiz. Dili ağır ve zekice dokunmuştur. Yanı okuyup anlamak önemli değil..

Bazen karakterlerinin doğuş noktasında bize tüyolar verir. " Hiç doğru dürüst doğmamış olmak" (Syf 210)
Sanırım bu cümle Beckett okumak isteyenlere lazım olacak.
Bazen de donuk ve karmaşık olaylarının sinyalini verir.
"Dünün ölü mutluluğundan kalan ölü mutsuzluk."(syf 216)

Neyse işte efenim Beckett okumak isteyenlerin kesinlikle ilk kitabı olmamalı.
Bu karmaşık kitabı rafındaki yerine bırakıyor ve iyi okumalar diliyorum. Afiyet olsun. Yalnız simgesel birşey beklemeyin, demedi demeyin. Ki kitabın son cümlesi
"Yazdıklarımda simgesel anlamlar arayanların boynu altında kalsın ":))
Boynunuza dikkat edin, Beckett ' ı sevin...
162 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Samuel Beckett, alışılagelmiş kalıpların dışında kendine has biçimler üretir. Yazınlarında genel olarak parçalanmış kişiliklere sahip karakterler kurgular. Bu karakterler bozulmuş, anlamlandırlamayan mekan ve zaman içinde okuyucunun karşısına çıkar. Beckett, 19. ve 20. yüzyıl modern romanından farklı bir yol benimsemiş ve bu dönem içinde yazılan romanların aksine belirli bir mekan, zaman ya da karakter kurgulaması yapmaktan kaçınmıştır. Eserlerinde belirli bir olay örgüsü ve derin karakter betimlemelerine yer vermez.

İçine duygu yerine hava basılmış karakter, Belaqua. "Hiçbir ölüm çabuk değildir."

Aşksız ilişkiler, 1934 yılında yayımlanmıştır. Birden fazla öyküden oluşan bu kitap, aslında ana karakter Belaqua'nın  (Dante'nin aynı adlı kahramanından adını alan bu karakter, onunla aynı kişisel özellikleri göstermektedir. ) yaşamını, aşklarını, ölümünü ve cenazesini anlatır. Birbirinden bağımsız görünen bu öyküler, bütüne bakıldığında Belaqua'nın kronolojik bir yaşam öyküsüdür.

Kitap, Dante ve İstakoz adlı çarpıcı bir öykü ile başlar ve okuyucu Belaqua'nın hayatını ıstakozun yaşamı üzerinden sorgular. Istakoz üzerinde derin düşüncelere dalan Belaqua'nın karakter çözümlemesi de okuyucuya bırakılır.

Varoluşçuluk düşüncesinin sorgulandığı bu kitap ne bir ilişkiyi ne de aşkın felsefesini konu edinmiştir. İnsanoğlunu kuşatan evrensel olguların, kişinin zihninde fazlaca büyütüldüğünü, aslında yaşamın, gereksiz ayrıntılarının içinden boğuşmaktan çok daha fazlası olduğunu anlatır. Yazar, anlatıcı olarak yer yer metne müdahalelerde bulunur. Kişiler hakkında bizi yoruma çağırır, bireyi içinde yaşadığı toplum ile ele alarak, bilginin ve doğru bilinenlerin sorgulamasını yaptırır.

Elbette böyle yazınca çok karanlık ve kasvetli görünmüş olabilir. Ancak, Beckett sorgulamayı da, parçalanmış kişilerin ağzından hayatı çok da takmayan bir dille yaptırır. Okurken yüzünüzde tumturaklı bir gülümseme yaratır. Farklı mitos ve felsefi kaynaklardan yararlanılan, çeşitliliği de beslendiği kaynaklarla sağlayan bir kitap olmuştur.

Aşksız ilişkiler, eserlerinde bir bütün yaratmanın aksine onları sıkıştırıp daraltarak hiçliğe ulaşmaya çalışan Beckett'ın yazın dünyasını anlamak ve eserlerinin gittikçe nasıl minimal bir çizgiye ulaştığını görebilmek adına ilk okunacak kitaplardan biridir.

Keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 2.502 okur okudu.
  • 52 okur okuyor.
  • 2.429 okur okuyacak.
  • 35 okur yarım bıraktı.