Uygar Karal

Uygar Karal

Editör
9.4/10
563 Kişi
·
1.244
Okunma
·
0
Beğeni
·
73
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
984 syf.
·5 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda 2020 yılında okuduğum kitaplardan biri olan Hayatın Kaynağı için yaptığım yorumu dinleyebilirsiniz: https://youtu.be/Grnrj8QBHoU

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti."
İşte o kitabın adı Hayatın Kaynağı. Hani şu hiçbir yerde bulunamayan, baskısı olmayan, bir türlü okuma şansına erişilemeyen o kitap... Sizin de okuduktan sonra hayatınızı değiştiren bu tür kitaplar var mı?

Bu kitabın yeteri kadar abartılmadığını ve yorumlanmadığını düşündüğüm için geçmiş mesleği mimarlık olan biri tarafından incelenmesi gerektiğini düşündüm ve işte buradayım. Bu kitabın baskısını şehrinizde aradınız ve bulamadınız mı? O zaman şehrinizi iyice gezmemişsiniz ve tanımamışsınız demektir. Bu kitabın baskısını ülkenizde aradınız ve bulamadınız mı? O zaman ülkenizi iyice gezmemişsiniz ve tanımamışsınız demektir. Bu kitabın baskısını dünyanızda aradınız ve bulamadınız mı? O zaman dünyanızı iyice gezmemişsiniz ve tanımamışsınız demektir. Bu kitap da zaten onu dünyanın her noktasında arama çabasına girişip de bulmayı arzulayacak kişilerin okumayı hak ettiği bir kitap olacaktır.

Bu kitabı anca mimarlık okuyan öğrenciler ya da mimarlık mesleğinin içinde bir şekilde bulunanlar en iyi şekilde içselleştirebilir. Çünkü bu mesleğin içinde bulunmadan, mesleğin uygulanış biçimlerindeki yozlaşmışlıkları görmeden ve mimarinin estetiğini hissetmek için taşa, tuğlaya, tarihe dokunmadan bu kitabı tam olarak içselleştirmeye çalışmak, her zaman eksik bir yorum olmaya mahkumdur. Ama elini Sisifos gibi taşın altına koymayı seven bir insan olarak size bu kitap sürecinde aklımdan geçirdiğim bazı düşünceleri anlatmak istedim.

Mimarlık mesleğinden yeni istifa etmiş bir insan olarak artık bazı şeylerin anlatılması ve bu meslekten olmayan kişilerin de bilgilendirilmesi gerektiğini düşündüm. Öncelikle şu alttaki alıntıyı okuyalım:

"Ben bir mimarım. Bu düzensiz kuralların ne şekilde inşa edildiğini anlayabiliyorum. Üzerinde yaşamak istemediğim bir dünya meydana gelmek üzere." [s. 911]

Nedir bu düzensiz kurallar, üzerinde yaşamak istemeyeceğimiz bir dünya? Üzerinde oturduğunuz evlerin çoğunun betonlardan, duvarlardan ya da tuğlalardan değil de kul hakkı yenen işçilerden meydana geldiğini söylesem ne derdiniz? Gelin anlatayım...

Artık sabah kalktığımda CV atılmış mail'lara dönüş yapılıp yapılmamış olmasına bakmadığım, tanımadığım bir numara bana iş vermek için mi aramış diye beklemediğim, istediğim saatte yatıp istediğim saatte kalktığım bir işim var. Kulağa bu kitaptaki "Howard Roark" karakteri gibi çok ütopik geliyor değil mi? Ama "Hayatın Kaynağı"nı arayan insanlar için bu sonuçlar çok da ütopik olmasa gerek.

Meslekte şantiye şefi olarak çalışırken benden göz göre göre talep edilen kul hakkı istekleri, işçilerin ve kalfaların hak edişlerinden patron tarafından istenen haksız kesintiler, üstlerin ile altların arasında medcezir yapmak gibi şeylerin benim "hayatımın kaynağı" olmadığını çok önceleri anlamıştım. En basit şekilde bir örnek vermek gerekirse, bir işçi 500 lira değerinde bir iş yapmışsa o işçiye 500 lira verilmelidir, değil mi? Fakat patron tarafından benden oraya 300 yazmam istenirdi. Matematik kitaplarındaki işçi problemleri yalandı, esas işçi problemi buydu!

Bir gün şantiyede yemek aldığım sırada işçiler için verilen yiyeceklerde bazı şeyler olmadıktan sonra bir işçinin gözlerimin içine bakıp "Sizin tarafta her şey var bizde niye yok şef" demesi içimi kaç yıldır acıtıyor, o anda da aslında yanlış bir meslekte olduğumu anlamıştım. O anda "Hayatın Kaynağı"nın orası olmadığını, başka bir yerlerde beni beklediğini ve bu başka yerin de ancak benim kendimi aramamla oluşabileceğini anlamıştım. Kitapların dünyasına daldım.

Dostoyevski'yi okudum, acıdan acıya koştum. Kafka'yı okudum, sonucu olmayan sonuçlara aldandım. Camus'yü okudum, dünyanın saçmalığında kendimi en saçma insan olarak hissettim. Erich Fromm'u, Viktor Frankl'ı, Rollo May'i okudum, kendimi aramaya başladım. "Kendimi buldum" diyemem, bunu demeye haddim yok. Bunu hiçbirimiz hiçbir zaman diyemeyeceğiz, belki de ölüm, kendimizi bulduğumuz tek nokta olacaktır hayatımızda çünkü. Fakat bu başka bir tartışmanın konusu...

Mimarlığı bir sanat ve hayatı görüş biçimi olarak çok seviyordum, hala da çok seviyorum. Çünkü bir şeyleri sıfırdan başlayarak inşa etmek bana bir kimlik inşa etmeyi çağrıştırıyordu. İnsanın da temeli vicdan ve hoşgörü, döşemesi akıl, kolonları saygı, kirişleri empati ve çatısı da dış görünüşü olmalıydı. Fakat Zeki Demirkubuz'un sözüne benzer olarak "Bu ülkede paragöz insanlar tarafından yönetilen mesleklere dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyordum."

Hayatın kaynağı çok başka bir yerde arkadaşlar. Bu yazıyı buraya kadar okumuş olan bütün insanlar için belki de bu kaynağın her insan için ne olduğunu tek tek söyleyecek yeterliliğe sahip olamayabilirim fakat en azından "nerede olmadığını" söyleyebilirim. 8-5 mesailerde sürünüp kendi isteklerini değil sürekli bir başkalarının isteklerini yapmak zorunda kalmak, kendinden ödün vere vere malzemeden bile isteye çalarak bir kimliği inşa etmek, hayatının kaynağını patronların cebinden çıkacak miktarlarda aramak, meslek haklarınızı bile bilmeden kendinizi bir köle gibi kullandırmak, size işinizde yapılan psikolojik baskılara sesinizi bile çıkaramamak... Sizce bunlar "Hayatın Kaynağı" gibi geliyor mu kulağınıza?

Bence bu kaynağı sadece kitap okuyarak bulabilmek de mümkün değil. Esas gerçeklik ile kurgu gerçekliği dengelemek, dünyanın acılarını kendi acılarımızla üst üste koymak, empatiyi öğrenmek için dere tepe düz gitmek, gerçekten de bu "hayatın kaynağı"na layık olmak gerekiyor diye düşünüyorum. "Hayatın Kaynağı" ancak ve ancak sizin kendi benliğiniz olabilir, bunu bir başkasından beklemek yapacağınız en büyük hata olacaktır. Size diyeceğim şey, ne olursa olsun geleceğinizi başkalarının sizin için belirleyeceği şeylerden beklememeniz yönünde olacaktır. Siz, kendi benliğinizle, kendi düşüncelerinizle biriciksiniz.
984 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Hiç bu kadar güçlü bir kalemi okumamıştım. İnanılmaz tespitlerle dolu bir kitaptı. Kitapta genel olarak insanlığın var oluşundan beri insanın, dönüştüğü menfaatçi insan yapısına ve üreten insan yapısına değinilmişti. İnsanlık var olduğundan beri 2 tip insan vardır. Birincisi üreten insan tipi, ikincisi kullanan insan tipidir. Üreten insan genelde egoist olarak karşılanmıştır. Çünkü o var olana baş kaldırmıştır. Düzeni kabullenmemiş, isyan etmiştir. İnsan yaşıyorsa beynini kullanmalı, üretmelidir demiştir. Hayatta kalmak için üretmelidir. Çevresel etkenlerle başa çıkmanın yolu budur. Kullanan insan tipi her zaman üreten insan tipini dışlamış, onun yaratıcılık fikirlerinden korkmuş, ilk etapta ön yargıyla yaklaşmış, onun kabullenmeyişini gördükçe ondan nefret etmiş, öldürmeye kalkmıştır. Onun üretme arzusunu, ruhunu anlayamamıştır. Sonra utanmadan üreten insanın ürünlerini kullanmaya başlamıştır. Kullanan insan tipi başka bir yöntem geliştirip üreteni bencillikle suçlamış, önemli olanın paylaşmak olduğunu söylemiştir. Ona göre varsak başkaları için varız, kendimiz için değil. Hayır sever olarak kendini tanımlamış, insanlara iyilik yapmayı bir ilke edindiğini söylemiştir. Üretemediği için paylaşmayı meşru kılmaya çalışmış, üreten insanı geri planda tutmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım bana Victor Hugo’nun “siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk. “ sözünü hatırlattı. Bunun en temel sebebi bağımsız olarak yaşamayı becerememesidir. Birçok örneği vardır bunun. Bir ürün üretip, tarih sahnesinde kısacık yer alan üreten insan tipi ve bu ürünü ihtiyacı olanlara dağıtıp daha çok üne kavuşan bir sürü kullanan insan tipi vardır. Bizim gitmekte olduğumuz gelecek tamamen budur. Üretenler azalmakta, kullananlar artmaktadır. Bu birçok yönetim biçiminin de işine gelmektedir. Mantık yürütmeyen, düşünmeyen sadece tüketmeye odaklanmış bir toplumu yönetmekten kolay ne olabilir? Buradaki mantık böl parçala yönet değil, bütünleştir ve yönettir. Ortak bir fikir etrafında şekillenen bir toplum yaratıp, parmaklıkları, duvarları, kapıları olmayan birer zihin hapishanesi yaratmak her yönetim biçiminin isteyeceği şeydir. Üretmeye çalışalım arkadaşlar. Düşünmeye çalışalım. Bir fikrimiz olsun. Yanlış veya doğru fark etmez. Ama o fikir yeter ki bize ait olsun. Bu kitabı okuyup, kitabın ruhunu anlayan her kişinin dünyayı daha güzel kılmaya, üretmeye çabalayacağından eminim. Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Listenizin sonuna değil ilk başına almanızı rica ediyorum. Size kitaptan bir alıntı paylaşıp, incelememi bitiriyorum.

“Kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin “ortak çıkarı”, insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayır severin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? Bunun suçu insanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin yapısında mı? En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayır sever bir amaç uğruna öldürüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. Aktörler değişmekte, ama trajedinin akışı aynı kalmaktadır. Bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, onunda bir kan denizine varır. İnsanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmektedir ve edecektir. Bu durum, hayırseverin eylemine izin vermekte, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır.”
984 syf.
Aylar öncesinde bu kitaba inceleme yazmak istediğimde sadece bunları yazabilmiştim. "Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ne anlatacağımı bilmiyorum, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Jack London'un Martin Eden'inden sonra ilk defa bu kadar kararlı bir kişilik gördüm. İlk defa felsefesinden hiçbir şekilde taviz vermeyen bir adam gördüm."
Bu kitabı anlayabilmek, anlatabilmek, özümsemek için bir hayli üzerine düşünmek, konuşmak gerekiyormuş. Kitabın içinden belki de kitabın ötesine uzanmak gerekiyormuş. Bunu ne kadar yapabildim bilmiyorum ama bir şeyler demek istiyorum.

Howard Roark, üniversiteden çok büyük bir başarı ile mezuniyetine ulaşmaya çok yakınken son bir proje ödevinde hocasının, arkadaşlarının yani hakim felsefenin yerine çizdiği bina projelerine kendi fikirlerini, yaratıcılığını yansıtan, bu çerçevede modern bir anlayış kullandığı için içi boş da olsa eleştiriler alan bir iç mimar. Kendi fikirlerinin doğruluğu konusunda o kadar emin ki başta ona kızsanız bile sonraları hak vermeye başlıyorsunuz. Hani Martin Eden kitabında şöyle bir cümle vardı: "Çoğunluk onu beğeniyor veya beğenilmesi gerektiğine inanıyor diye, benim de beğenmemi gerektirmez." Roark da aynı şekilde düşünür. Kendi yaratıcılığı, kendi ortaya döktükleri her zaman daha önemlidir onun için.
Çoğunluğun isteklerinden ziyade kendi yapabildiklerine odaklıdır. Bu minvalde de bir alıntı yapmak isterim.
"Ben bugün, hayatımın tek bir dakikası üzerinde bile hiç kimsenin hakkı olmadığını söylemeye geldim. Enerjimin de. Başarılarımdan herhangi birinin de. Kim böyle bir iddiada bulunursa bulunsun, sayıları ne kadar kalabalık, ihtiyaçları ne kadar büyük olursa olsun. Buraya gelip, başkaları için yaşamayan bir insan olduğumu söylemek istedim."

Kitap 4 ana karakter üzerinden bir toplum şekillemesi çizer bize. Birincisi Howard'ın okuldan arkadaşı. Howard onu, fayda elde etmek uğruna ruhunu satmak ile itham eder. Toplumumuzda çokça görebiliriz böyle simaları. "Yalan söyleyen, hile yapan ama görünüşte saygınmış gibi davranan adam" cümlesinin vücut bulmuş halidir Peter. İnsanların beğeni kaygısı üzerinden kendini şekillendiren, onların doğrularını kendisinin doğrusu haline getirmekten asla çekinmeyen bir kişilik tipi. Nitekim kitaptan şu cümle de onu anlatıyordur.
"Bu doğru mu?" diye sormuyorlar. "Başkaları bunu doğru buluyor mu?" diye soruyorlar.
Yine şu cümleler çok şey anlatacaktır Peter hakkında. Hem de Howard'ın Peter'e bakışını görmek adına iyi bir kaynak.

"Sana öğretildiği için hep tekrarladığın şeyleri unutup, kendi beyninle, hakkıyla düşünebilir misin? Anlamanı istediğim şeyler var. Bu ilk şartım. Ne istediğimi söyleyeceğim sana. Diğer insanlar gibi düşünürsen, o bir şey değil dersin. Ama öyle dersen, o zaman yapamam bu işi. Sen tümüyle anlamalısın. Bunun önemini bütün zihninle anlamalısın."
"Çalışırım, Howard. Ben sana ... dün dürüst davrandım."
"Evet. Öyle davranmasan, dün reddetmiş olurdum. Ama şimdi, en azından birazını anlayabilirsin gibi geliyor."
"Yapmak istiyor musun?"
"İsteyebilirim. Bana yeterince cazip bir teklif yaparsan."
"Howard ne istersen. Ne olursa. Ruhumu satmaya hazırım ..."
"İşte anlamanı istediğim şey de o. Ruhunu satmak dünyanın en kolay şeyidir. Bunu herkes her saat yapıyor. Ben senden ruhunu korumanı istesem ... bunun neden daha zor olduğunu anlayabilir misin?"
"Evet... evet, sanıyorum."

Evet Peter böyledir ve böyle olmasında en az onun kadar kendisine dayatılan beğenilme kaygılarının da yeri vardır. Sigmund Freud böyle insanları çok büyük bir mevkiye gelse bile başarılı bir kişilik olarak tanımlamaz. Başarılı kişilik, kendi heykelini kendisi yapan, çekici hep kendine vurup kendi kendini inşa eden insandır. Burada fiziksel değil de bilişsel düzeyde bir kişilik inşasından bahsettiğimi de söyleyeyim.
Kitabın ikinci karakteri Toohey. Saygı değer bir insan onu Feto'ya benzettiğini söylemişti. Gerçekten öyle bir benzerlik var. Kitleleri etkileme konusunda çok başarılıdır. Özellikle kelimelerin gücünü ve onları iyi kullanmayı bilir. Benim bu kitapta hiçbir şekilde sevemediğim, okurken "arkadaş bir tane olumlu hareketin yok, bir tane sevilebilecek özelliğin yok" diyebileceğim adamdır.
Bir diğer karakterimiz ise Gail Wynand'dır. Hikayenin başlangıç noktasında Howard'a yol gösteren iç mimarın en büyük düşman olarak nitelendirdiği Gail. Büyük bir zenginlikle yaşamını sürdüren, her istediğini elde edebileceği gibi her istediği kişinin yaşamını bir anda parlatıp bir anda söndürebilecek bir isim. Bunu elde etmek için de kendi ruhunu feda etmiş bir isim. "Ermişlerle dervişler ancak maddesel şeyleri feda eder. Ruhun kurtulması için küçük bir fiyattır bu. Ruhunu kendine saklar, dünyasal şeyleri feda eder. Ama ben... ben otomobilleri aldım, ipek pijamaları aldım, çatı daireyi aldım, karşılığında da dünyaya ruhumu verdim. Eğer sevabın ölçüsü fedakarlıksa, kimin feda ettiği daha büyük? Asıl ermiş, asıl aziz kim?" Yine kendi deyimiyle aktarayım: "Kollektif bir ruh üzerinde güç istiyordum, onu elde ettim. Kollektif bir ruh." Kollektif ruh ise kitabın oklarını çevirdiği noktadır Howard üzerinden. Kitlelerin ne yeyip ne içeceğine nasıl giyineceğine nasıl davranacağına halkın tamamının ayrı ayrı değil de, bir kesimin bunu seçmesiyle diğerlerine şans tanımayacak şekilde onların hareketlerini düzenlemesidir diye açıklayabilirim sanıyorum. Ayn Rand'ın Ego kitabını da okuyunca bahsedilen bu kavramı daha iyi anlayabilmiş oldum. Kollektif yaşam biçiminde insanlar birbirleri için yaşar, nefes alır, birinin canı yanarsa ötekinin de yanar. Aynı anadan doğmasalar da insanlar kardeş olarak görürler birbirlerini. Ego kitabından alıyorum. "Bizi yöneten kanunlar; insanlar arasında hiç kimsenin, hiçbir zaman yalnız olamayacağını söyler. Çünkü yalnızlık, bütün kötülüklerin kökü ve günahların en büyüğüdür." Bu toplumun "Biz" kısmını içeren düşünceyi anlatıyor. Ama "Ben" ise şöyle söyler: "Sevgimi hiç kimseye laf olsun diye, sebepsiz yere veremem. Şans eseri yanımdan geçen, yanımda duran, yanımda doğup yaşayan kimse onun sahibi olamaz." Howard Roark işte bu anlayışla bahsi geçen bilince karşı çıkan kişidir. Kolektivizm yerine objektivizm'i savunan karakterdir. Ben'in yaşamı asla biz tarafından belirlenemez ona göre. O kendi yaratıcılığını savunur. Özgün düşünceyi savunur. Tarihin her noktasında yaratıcıların tüketiciler tarafından sindirildiğini düşünür. Kitabın hemen başında şu cümleler vardı: Sonunda Roark, "Eğer benim fikrimi istersen Peter, sen hatayı şimdiden yaptın," dedi. "Bana sormakla. Herhangi bir kimseye sormakla. İşinle ilgili konuları asla başkalarına sormayacaksın. Ne istediğini kendin bilmiyor musun? Nasıl dayanabiliyorsun bilmemeye?"
Belki de ta başından belliydi Roark'ın hikayesi ve 2.sayfadan itibaren bunu anlatmaya çalışıyordu; Özgünlüğü, orijinalliği, yaratıcı düşünceyi ve kendi olmayı... Peki yukarıdaki karakterler ile baş edebilecek miydi acaba? Bu kadar ruhsuz adamın karşısında kendi karakterini korumayı sürdürebilecek miydi, akıntıya karşı sonuna kadar yüzebilecek miydi?

"Sevgili oğlum, kim yaptıracak sana o binaları?"
"Mesele orada değil. Mesele, beni kimin engelleyeceğinde." (Ramiz Dayı konuşuyor :D)

Kitabı okuduktun sonra Roark'a, yaşadıkları sebebiyle hak veriyor olsam da, Ben'lik bilincine, hayatının başrolu olarak kendi kararlarını başkasının düşüncesini önemsemeden alışına hayran kalsam da objektivizm felsefesini hala doğru buluyor değilim. Sebebi olarak da sosyal medyada arada bir paylaşılan çok sevdiğim şu cümleleri örnek olarak gösterebilirim sanıyorum.

Bir şaman öğretisi şöyle der :
" Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz...
Nehirler kendi suyunu içemez...
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez...
Güneş kendisi için ısıtmaz...
Ay kendisi için parlamaz...
Çiçekler kendileri için kokmaz...
Toprak kendisi için doğurmaz...
Rüzgar kendisi için esmez...
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur...
Her şey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..
Eski çağlardan süre gelen bir anlayıştı bu..
Bütünlüğü anlatırdı..
Özü iki cümleydi..
“ Ben Biz olduğumuz zaman Ben olurum.”
“ Ben, Ben olduğum için Sen, Sensin"

Toplum bazı konularda bizi hapsedip kendiliğimizi oluşturmada engel teşkil ediyor olsa bile insanı anlamlı kılan şeyi insanlığa katkı noktasından yola çıkarak bulabileceğimizi düşünüyorum. Bencillik kadar biz olmanın da büyük bir değer ifade ettiğini düşünüyorum.

Kitap sayfa sayısı itibariyle çok uzun görünse de bir çırpıda okunabiliyor gerçekten. Okuyacak arkadaşların asla gözü korkmasın. Siz kitabı açın o zaten ilk sayfalardan itibaren akıp gidiyor. Akıcılık ve merak ettirme noktasında birçok dünya klasiğini geride bırakır. Elden düşürmeme garantili kitap bu.
Bu kadar az okunmuş olması kitabın okurları tarafından çokça şaşılan bir durumdur. İncelemede bu kadar çok alıntı yapmam normalde ama kitabı okumanız için bir merak oluşturmak istedim.

Kitaptan uyarlanan bir film de bulunuyor. 1949 yapımı. Çok iyi olmasa da güzel bir film yapmışlar. The fountainhead ismi ile ararsanız bulup Türkçe alt yazılı olarak izlersiniz.

Kitabın baskısı olmadığı için kütüphaneler dışında bulmak zor ama epub ya da pdf yoluyla da rahat rahat okunabilir bu sitede bu şekilde kitap okuyan birçok arkadaşımız var. Kitap linkleri bende var isteyene atabilirim pdf ya da epub.
984 syf.
·35 günde·Puan vermedi
Kendini gerçekleştirme cesareti elinden alınmış ve buna rağmen köleleştirilmiş özgürlüğüne şükran duyan, üzerindeki bu rezil işgalin farkında bile olmayan insanlığa, karanlıkta açılmış aydınlık bir kapıdır; 'The Fountainhead'... Herkesin içinde bir yerde olan o şüpheci ve egoist sesin, toplum yararına masallarıyla duyulamayacak hale nasıl getirildiğini, kişiliksiz bireylerin nasıl üretildiğini anlatan bu kitabın her okur tarafından muhakkak okunması ve yeter seviyede idrak edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kitap dört ana bölümden, dört ayrı davranış ve varoluş biçiminin insan hüviyetinde cisimleşmesinden oluşmaktadır. Bunlardan ilk üçünü, yeryüzünü ne yazık ki baştan sona kuşatmış olarak görürüz. Bunlar, zevahirde yaşayan lakin gerçekte ölü olan nesnelerdir; kendi benliği olmayan insanlar. Birinci bölümün ölü nesnesi, kendi yararına en kutsal değerlerini bile hayâsızca gözden çıkarabilen, ruhunu satmak hususunda bir an bile tereddüt etmeyen, dünyanın en aşağılık insanı da olsa önemli değil, yeter ki toplum nazarında bir itibar, bir ağırlık kazanmış olsun, toplumun şekillendirdiği insan modeli Peter Keating ile hayat bulmuştur. İkinci insan tipi ise, bu kişiliksiz yığınların zaaflarını kolaçan ederek onları fetheden, kanlarından ve kırılgan hayallerinden beslenen, arzularından istifade eden, vasatlığı pompalayan, böyle büyüyen, kendi fikirlerini onların fikirleri yapan, toplumu şekillendiren, krallığını asalak olmasına borçlu olan Toohey’dir. Üçüncü yaşamın ölü nesnesi ise Gail’dir. Şekillendirilen ve şekillendiren arasında şekillenen ikiyüzlü bir imparator! Her şeyin farkında olan, tüm kokuşmuşluğu gören; ruhlarını satıp geçinenlerle bu ruhları alıp şekillendirenler arasında aracı olan, komisyoncu bir imparator! İyilik, fedakârlık, hayırseverlik, diğerkâmlık adına yapılan sömürüyü kendi çıkarına kullanan, kimin canı ne duymak istiyorsa onu duyuran, ne görmek istiyorsa onu gösteren tutsak bir gazete; Gail. Ve Roark! Tüm ölü nesnelerin arasında yaşayan bir anıt! Her şeyden ve herkesten bağımsız, ne oyuncak olmaya gelmiştir dünyaya ne de oyuncaklarla oynamaya. Ne yönetmek ister ne de yönetilmek. O ateşi keşfedendir ve keşfettiği ateşte yakılan. O tekerleği icat edendir ve icat ettiği tekerleğin altında boynu kırılan. Benliği elinden alınmışların kurşunları önünde, kendi benliğini oluşturan çelik yelektir. Kurşun işlemez. O, içimizdeki yaratıcı güçtür. Eğilip bükülemez. Geride ayak izi bırakmış her ölümsüz isme selam olsun.
984 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu benim en zor ve en keyifli yazılarımdan biri olacak diye tahmin ediyorum. Kitabı ilk bitirdiğimde, iki gün önce, o kadar heyecan doluydum ki milyonlarca kelimem var gibiydi. Şimdi ise sakin, dingin bir şekilde kendimi ifade yolları arıyorum.
https://expectokitabum.blogspot.com.tr/...en-keyifli.html#more
984 syf.
1.Bölüm :Kısa inceleme
Malesef mutlaka okuyun diye tavsiye edemiyorum.Dizi veya film senaryosu çıkar.Hatta eskiden Dallas dizisi vardı aynı heyecanla izlenir.Ama insana birşey katar mı, sanmıyorum.Anonim şirketler ,şirket çalışanlarının üretip patronlarına armağan ettiği bir dünya anlatılıyor.Eğer çalışma hayatına yeni  başlayan bir bireyseniz yanlış fikirlere kapılabilirsiniz. Çünkü kitap karekterleri uç fikirler  savunuyor ve eylemlerde bulunuyor.

2.Bölüm: Uzun inceleme
Kahramanları gözümde canlandıramadım.
Nedenini düşününce anlatılan kişilerin tüm içsel çelişkileriyle yazılması diye karar verdim .Kendi adıma bu kadar derinlemesine bir insanı tanıyıp karar verebilecek öngörüm yok .Bu yüzden kafama bir fiziksel görüntü gelmedi.Yada gelenler de sanki bulutlar içinde kaldı.

Kitap bir çok  kitaba bedel hem sayfa hem içerik olarak çok yoğun.
Hayatın içinde var olan bütün alanlar :insan psikolojisi
siyaset, aşk ,ihtiras, delilik, felsefe
herşey var.
Kahramanlar eğitim almış kişiler ve sahip oldukları bilgiler ile hayat arasında dengeyi kurmaya çalışıyorlar.Bilgileri ile gerçekler arasında yaşadıkları çelişkiler çok uç noktalarla anlatılıyor.
Pdf olarak okudum. Çok uzundu.
Bir karekterin kabul edilir tavrını alkışlarken birazdan onu aşağılık,aptal ,mantıksız bulabiliyoruz. Önce bunun gerçek dışı olduğuna karar verdim.sonra  hayatta bu kadar keskin birbirine tamamen zıt karekteristik özellikeri kendi içinde  taşıyan bireyler olduğunu da düşündüm. Her zaman bizi şaşırtan insanlar olmuştur. Kitapta baştan sona  ömürleri anlatılan insanları bütünlük içinde görünce şaşırtıcı gelmemeye başladı.
Bireysel mutluluğu ön planda tutan bir kahramanın karşısında kapitalist toplumda  başkalarının üzerine basarak ilerlemeyi kendine yaşam biçimi seçmiş insanlar var.
Kahramanlardan biri başkalarının başarısızlığının kendini başarılı göstereceğini düşünerek bundan haz alıyor  ama  bu karekteri kendini rahatsız ediyor. vicdanını insani duygularını susturuyor. Böyle  susturarak iyi yerlere geleceğini düşünüyor.
Çünkü gerçek kapitalist dünyanın kuralı budur.
Bir yerde tüm değerlere güvenini yitirip inandığı hiç birşey kalmayınca ruhsuz bir adama dönen medya patronuyla karşılaşıyoruz.keske o noktaya gelmeseydi diye içimden geçti.
Bir şey dikkatimi çekti : karekterlerden  birini komünist olarak tanımlayan ve eylemlerine bu doğrultuda yön verdiğini yazan yazar sonra  bu karakteri  ısrarla kaypak ahlaksız vurgusu yaparak gözden düşürüyor.
Bunun bilinçli bir anti komünizm çabası olduğunu düşünüyorum.
Çünkü çok bariz vurgular var.
Medyanın,halkın sesi olmak, halkın yararını gözetmek yerine günlük çıkarlar peşinde olması bayağı bir şekilde işlenmiş.Velhasıl hayatı bu kitaptan öğrenmeye kalkmamak lazım.Bir hayat tecrübesine sahip olanların okuduktan sonra eleştirel bakması daha kolay olabilir ki bence öyle okunmalı.
Çok alıntı yaptım.Çünkü yaşam felsefesine dair konuşmalar var.Yapılanlar söylenenleri tutmuyor o da başka bir konu.
Yanlış anlamayın ama okuyucular eğer çok şey öğrenilecek bir kitap olarak görüp öğrendikleri şey olarak bireysel haz için yaşayan bir adamın felsefesini göklere çıkarıyorlarsa bu kitap yanlış şeyler öğretiyor. okunmasın daha iyi diye düşünüyorum.Evet ortalama üstü bir kitap çelişkileri görüp dile getiren için.Bireysel haz mı yoksa çıkarcı insan mı ? İkisi de değil.Ama yazar malesef tercih yapın diyor ve bu oyuna geliniyor.Yada kayıtsız şartsız teslim olan bir kadın mı yoksa teslim olmamak için çirkefleşen bir kadın mı ? Evet yine tercih edin diyor .İkisi de değil .İşte bunları görüyorsak doğru okuduk diyorum. Teşekkürler .Burada bırakayım uzun inceleme okumayı sevmiyorum.Benim gibi sevmeyenleri sıkmak istemiyorum.
788 syf.
·27 günde·Beğendi
https://youtu.be/8LHWyBVZ8ak
inceleme videosu için tıklayınn
.
Keşke daha erken karşıma çıksaydı dediğim ilk kitap. Lise yada üniversite yıllarında okumuş olsaydım keşke. Ayn Rand’ın Objektivizm felsefesini işlediği, 5 ana karakter ve yan karakterler arasında kurguladığı efsane eser.
Okurken birçok alıntısını paylaştım. Altını çizemediğim için renkli pinleri o yüzden kullandım.
Sayfalarını iştahla çevirdiğim ve gerçekten hayatı sorgulatan, farkındalık seviyemi yukarılara çeken bir kitap oldu.
Hayranlık ve öğrenme hevesiyle okuduğum karakter tabii ki Mimar Howard Roark. Zaten yaratma ve üretme kavramları onun üzerinden işleniyor.
“Yaratıcının temel ihtiyacı bağımsızlıktır. Mantık yürüten zihin, herhangi bir türlü zorlama karşısında çalışamaz. Kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. Gerek işlerlikte, gerekse amaçta, tam bir bağımsızlık ister. Bir yaratıcı için insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.”
Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1.244 okur okudu.
  • 172 okur okuyor.
  • 2.740 okur okuyacak.
  • 61 okur yarım bıraktı.