Vedat Türkali

Vedat Türkali

Yazar
9.0/10
3.119 Kişi
·
8,7bin
Okunma
·
1.295
Beğeni
·
29,5bin
Gösterim
Adı:
Vedat Türkali
Tam adı:
Abdülkadir Demirkan, Abdülkadir Pirhasan
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Samsun, Türkiye, 13 Mayıs 1919
Ölüm:
Yalova, Türkiye, 29 Ağustos 2016
Vedat Türkali (doğumu. 13 Mayıs 1919, Samsun) Abdülkadir Demirkan 'ın (1950'li yıllarda Abdülkadir Pirhasan olmuştur) yazılarında kullandığı ismidir. Senarist, şair ve romancı olan Türkali, liseyi Samsun Lisesi'nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olmuştur. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan'la evlenmiştir.

Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951'de siyasi eylemleri sebebiyle tutuklanmış; 9 yıl ceza almış 7 yıl sonunda koşullu olarak serbest kalmıştır. Gar Yayınları'nı Rıfat Ilgaz ile kurduktan sonra, 1960'da Dolandırıcılar Şahı ile senaristliğe başlamıştır. Senaristliğine devam eden Türkali, 1965'de yönetmenliği denemiştir.

Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık gibi romanları Türk edebiyatının en büyük eserleri arasına girmiş; daha sonra da Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve Tek Kişilik Ölüm romanlarını da yazmıştır.

Mihri Belli'nin yakın arkadaşı ve Atıf Yılmaz'ın arkadaşı ve akrabasıdır. TKP'nin eski üyelerindendir. 2002 seçimlerinde DEHAP'dan aday olarak aktif siyasete atılmıştır.

Vedat Türkali, oyuncu Deniz Türkali ve yönetmen Barış Pirhasan'ın babası, Deniz Türkali'nin kızı şarkıcı Zeynep Casalini'nin dedesidir.
"Bitmeyen ne var ki? Dünya da bitecek. Güneş bitecek. Yıldızlar bitecek. Kıpkırmızı umudumuz, sevgi yüklü tomurcuk, sen bitmedikçe hiçbir şey bitmeyecek! ..."
Vedat Türkali
Sayfa 630 - Everest - 1. Baskı - Ekim 2004
- Evet, dedi acılıkla, bu rezil soygun düzeni öldürmeyi öğrettikçe tüm çiçekler kanlı!
Vedat Türkali
Sayfa 603 - Everest - 1. Baskı - Ekim 2004
"— Halkın gözü ne zaman açılacak? dedi. Bu kez yine baktım da halk öylesine uykuda ki... Çıkın Anadolu'ya umutsuzluk çöküyor içinize..."
Vedat Türkali
Sayfa 130 - Ayrıntı Yayınları - 9. Basım 2019
"Gerçek devrimci yolunu hiç sapmadan bitirendir... Devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur."
Vedat Türkali
Sayfa 290 - Ayrıntı Yayınları - 9. Basım 2019
"Örgütsüz hiçbir şey olmaz... Yiğitlikler yapmışsın, dayanılmaz acılara katlanmışsın, ölmüşsün tek tek, bir örgüt içinde olmadıysa bunlar, boş..."
Vedat Türkali
Sayfa 226 - Ayrıntı Yayınları - 9. Basım 2019
Süleymaniye'ye uzanan sokağa girince bir sızı düştü içine. Yetmişli yıllarda, tam bu sokağın başında, yürüyüşteki solcu öğrencilere bomba atıp yedi genci öldürmüşlerdi faşistler. Yapanları da çıkarmamışlardı ortaya.
Vedat Türkali
Sayfa 39 - Everest - 1. Baskı - Ekim 2004
"Çıkarlarımızdan, hemde günlük çıkarlarımızdan başka ölçü yok ki elimizde; vermemişler ki..."
Vedat Türkali
Sayfa 76 - Ayrıntı Yayınları - 9. Basım 2019
Hangi nedenle olursa olsun, insanların birbirlerini öldürmek zorunda oldukları dünyayı sevmiyorum ben.
Vedat Türkali
Sayfa 343 - Everest - 1. Baskı - Ekim 2004
752 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Günaydınlar kokocambolar .. Bir başka "tanıtım" yazısından daha herkeşlere merhabalar .. Lafı uzatmadan ,her zaman olduğu gibi ben yazar hakkında bir kaç kelam edeyim, sonrasında kitaptan ve geçtiği döneme dair yine bol bol konuşuruz ..

Vedat Türkali olarak tanıdığımız Abdulkadir Pirhasan , Atatürk' ün Samsun' a çıkışından tam altı gün evel doğmuş bir isim .. Dar gelirli bir ailede dünyaya geliyor .. Yoksul bir çevrede oturmaktalar o günlerde .. Kendi anlatımından bildiğimiz kadarıyla "yobazlık" kertesinde muhafazakar bir baba ve onun hükmettiği bir aileye sahip .. Gün geliyor , okul çağına eriyor.. O dönemler eğitim öğretim seferberliğinin hızlı yılları.. Yalnız laik eğitim sisteminden şikayetçi olan ve oğlunun hafız olmasını isteyen baba ile o dönemlerde Kemalist olan Abdulkadir arasında soğuk rüzgarlar esmekte .. Baba her ne kadar oğlunu zorla hafız yapsa da oğul okumayı seçiyor.. Yukarda da bahsettiğim üzere yakalarına yapışan dar gelirlerinden ötürü türlü türlü işler yapmak zorunda kalıyor Vedat Türkali .. Tütüncülüğe varıncaya kadar .. Ortaokul günlerinde annesini kaybeden yazar, liseye başladığı dönemlerde ve gizliden gizliye okuduğu Nazım Hikmet şiirlerinin de etkisiyle çevresine daha farklı bir gözden bakmaya başlıyor.. Liseyi bitirip , gözünü üniversiteye diktiğinde ise artık hedefi belli .. Türkoloji okuyacak .. İstanbul Üniversitesi' nin açtığı ve sadece iki kişinin alınacağı sınavlara giriyor büyük bir ümitle .. Ve dördüncü oluyor hüsranı yaşayarak .. Hani derler ya bir kapı kapanırsa bir diğeri açılır diye .. Tesadüf bu ya , o sıralarda Savunma Bakanlığının Tıbbiye' de öğretmenlik yapmaları için çeşitli fakültelerde öğrenci okuttuğu bilgisi çalınıyor kulağına .. Yapıyor başvurusunu ve Türkolojiye kapağı atıyor.. Artık bir Türkoloji öğrencisi ama üzerinde "üniforma" olanından .. Asker oluyor sizin anlayacağınız .. Bir garip çizgi , bir garip hayat onunkisi .. Tabii 40 'lı yıllar biliyorsunuz ki Almanya ile yakınlaştığımız , turancılığın , ırkçılığın ve soy ile kan üstünlüğüne dayalı nazizm rüzgarlarının sert estiği dönemler.. Okuldaki siyasi ve genel hava da tam anlamıyla bu yönde .. Kaydını yaptıran Vedat Türkali daha ilk günlerden anlıyor ki yanlış bir seçim bu yaptığı .. Pişman oluyor olmasına ama elden ne gelir .. Lakin şans yüzüne gülüyor bir kez daha .. İlerde "Saatleri Ayarlamak için Enstitü" kuracak ve hepimizin canından çok sevdiği o MUHTEŞEM, o GADDAR , o ACIMASIZ Zombi Zarife Hala karakterine can verecek olan Ahmet Hamdi Tanpınar ve profesörlerin kutbu Ordinaryus Profesör Fuad Köprülü 'nün öğrencisi olmaya hak kazanıyor .. Eğitimin kalitesine ve o günlerde okuyan insanların şansına bir bakar mısınız ?!? Bugün bu anlattığım olay aklımızın köşesinden kuyruklu yıldız olup katrilyarlarca ışık yılı uzağımızdan dahi geçemez !! Çok şey öğreniyor haliyle onlardan .. Tabii içinde bulunduğu üniforma da sıkmaya başlıyor kendisini inceden inceye .. TKP' ye yakınlık duyuyor bu sıralarda .. Bir başka isimle karşılaşıyor tam o günlerde okuduğu kitaplarda.. Babası eski bir Kuvayı Milliyeci olan ,marksist düşüncenin ve cephenin Türkiye' de önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Hikmet Kıvılcımlı ile .. Ki biz onu bu romanda "BABA" karakteri olarak okuyacağız .. Uzadığının farkındayım ama 40 'lı yıllar deyince ve bu dönemi sola yakın yazarlarımızla bir kesişim kümesine dahil ettiğinizde aklınıza anayasanın o günkü hangi maddesi geliyor? Pek tabii ki o ünlü 141 ve 142 . madde !! Kaçar mı be caniko ?!?!? =)) Hal böyle olunca 9 yıllık bir hüküm ile hapis hayatı başlıyor .. Öğretmenlik gidiyor elden .. 7. yıl şartlı tahliye ile salıyorlar kendisini .. "Ekmeğimi kazanırım emeğimle ben de!" diyor , gidiyor bir başka 141 hükümlüsünün kapısına.. Çalıyor kapıyı .. Açan Rıfat Ilgaz !!! "Gel" diyor , "seninle bir yayınevi kuralım arkadaş!" "Tamam" diyor bizimki .. Kuruyorlar "Gar Yayınevini"... Kurmaya kursunlar emmeeğ Karartma Geceleri ' nden idmanlı siyasi polisimiz ve jurnalcileri huzur verir mi !? Hele de o günlerde valiz içinde yurda gomanizm sokmaya çalışırken yakalanan ve ilerde o günleri bize Poliste isimli kitabıyla anlatacak olan Aziz Nesin ' i ( BABA SAYGILAR !) enselemişlerken ?!? =)) Olmuyor uzun lafın kısası .. Napalım napalım derken ... Çirkin Kral Yılmaz Güney ile yolları kesişiyor .. Güney diyor ki bizimkine , "Gel kardeşim bize senaryo yaz .. Senarist hamuru var sende." "Tamam" , diyor yine bizimki .. Ama o yıllarda Amerika'nın dümen suyuyla teeeee Korelere dek yelken açıp komunizm kovalayan ve sınıfsal tüm uyanışları , edinilmek istenen tüm çalışma ve özlük haklarını komunizm şiarıyla kovuşturan hükümet buna izin verir mi ? Başlıyor mu senaryolar takır takır sansür kuruluna takılmaya .. Bizimki "TOPLUMCU GERÇEKÇİ" bir yazar lakin iş olacak gibi değil .. İşte hepimizin bildiği Vedat Türkali ismini o günlerde kullanmaya başlıyor .. Sansüre takılmamak adına .. Tıpkı Mehmet Nusret - Aziz Nesin , Kemal Sadık Gökçeli - Yaşar Kemal , Mehmet Raşit Öğütçü - Orhan Kemal , İsmail Kemalettin Demir - Kemal Tahir örneğinde olduğu gibi .. Gördüğünüz üzre gayet ironik ama sansürleyip yok etmeye çalıştıkça, Türk Edebiyatının tüm Amiral Gemilerini kendi elleriyle inşa ettiler!! =))

Neyse efenim.. Vedat Türkali uzun yıllar senaryo yazıyor.. Ta ki 1974 yılına kadar .. Sene 1974'ü gösterdiğinde ilk romanı ve tartışmasız efsanesi Bir Gün Tek Başına ' yı yayınlıyor .. 750 sayfa !! Dile kolay ! Türk milleti pek çok şeyle övünebilir lakin bunların arasında okuma alışkanlığı maalesef ki yok .. "Sen" , diyorlar, "aklını kaçırmışsın be adam! Bunu kimse okumaz." Bir röportajından buna verdiği cevabı aktarıyorum .. Buyrun okuyun :

“Şunu vaat ediyordum, ilk elli sayfayı okuyan kitabı elinden bırakamayacak. Büyük bir iddiaydı ama bir yandan da umarım haklı çıktım derdim içimden tabi. Haklı çıktım. "

Haklı çıktı !! Haklı çıktı çünkü roman büyük sükse yapıyor.. O günden bugüne dek kaç ayrı yayınevinden, kaç ayrı baskısı çıkmış .. Bendeki Ayrıntı Yayınları dahi 10. baskı ( Sizin KARALTINIZ KALKA !!! ) ..Bakın buraya kadar sürekli yazardan bahsettim .. Niye ? Niyesine Yaşar Kemal çok kullandığı ve kullanmayı da çok sevdiği meşhur cümlesiyle cevap versin..
"Her yazarın KENDİ ÇUKUROVASI vardır."

Vedat Türkali' nin Çukurova'sı kentler .. Toplumcu gerçekçi yazarlarımızın pek çoğunun aksine köyleri değil, kentleri mesken tutmuş kendine .. Yukarda hayatına dahil olmuş tüm o saydığım değişkenler ve isimler , hatta ve hatta Tanpınar' a varıncaya kadar dahil olmuş romanlarına ..

Bu romana gelecek olursak .. Öncelikle sayfa sayısı sizi KESİNLİKLE korkutmasın .. Bana güvenin !! Senarist olmasının verdiği etkiyle olguları , mekanları, kent insanının içine düştüğü buhranları diyalog ağırlıklı olarak öyle güzel anlatmış ki, okurken zihninizde biriken bu artı değerleri işlemek ya da birleştirmek zorunda dahi kalmıyorsunuz .. Olayı birebir yaşıyorsunuz.. Bu kitabı okumak tıpkı koltuğunuza kurulup , önünüzde açılan bir portaldan , bir pencereden , full hd seçeneği ile hiç ama hiçbir ayrıntıyı kaçırmaksızın Adnan Menderes dönemi Türkiye'sini izlemenizi mümkün kılıyor .. Çok iddaalı oldu di mi? Okuyacaklar , okuduktan sonra geri gelsin yorum yazsınlar..

Biliyorsunuz sizlere tanıttığım kitaplarda asla Ali yazıyor , Veli gözün kör ossun diyip ,gelip bozuyor kelli olay aktarımı yolu izlemiyorum .. Burda da romandaki 27 Mayıs Darbesi öncesi dönemde arzı endam eden buhranlı kent insanlarından oluşan cast imize göz atıp geçeceğiz .. Kısa kısa dönemsel olaylardan da örnekler vererek .. Öncelikle romanda çok zengin ve kalabalık bir kişi kadrosu var.. Ve bu şahısların hepsi ama öyle ama böyle toplumla kavgalı tiplemeler .. Dolayısıyla olay ve kişi anlatımından ziyade, diyaloglarla aktarılan bireysel bunalımlar paralelinde toplumsal bunalım anlatımı göz kırpıyor sizlere sayfaları çevirirken.. Ön planda bir aşk mevcut .. Kenan abimiz ve Günsel ablamızın içinde bulunduğu .. Tüm bunların akabinde Menderes Hükümeti'nin ve Demokrat Parti'nin akıl almaz ve gerçekten yaşanmış icraatleri var.. O dönemki Ankara - İstanbul olaylarında öğrencileri kurşun yağmuruna tutan polisin , emri veren Menderes' in yaptıkları birebir alınmış kitaba.. Bu Kenan abimiz sürekli içten patlamalı motorlar misali , pimi çekik el bombası kıvamında dolanıyor .. Toplumla olduğu gibi kendisiyle de kavgalı .. Savunduğu ideolojisine sırtını döndüğü için kendisine saygısını kaybetmiş bu karakterin yaşadığı cinnetler yer yer beni güldürmedi desem yalan olur .. Öte yandan dönem Türkiyesinde yükselen feminist değerlerin temsilcisi romandaki Günsel karakteri .. Bal kaymaklı sofraların ve öncesinde tutulan çeşme başlarının temsilcisi olan bir güruh da Kenan' ın çevresinde .. Hepsi dönemin iktidarından yanalar .. Bu bağlamda Kenan' ın kan kusturduğu karısı , kaynanası , ağız dolusu sövüp saydığı komprador burjuvazi yani yandaşların ağa babası olan çocukluk arkadaşı Rasim karakterinin ele alınış biçimi tek kelimeyle MUHTEŞEM !! Vedat Türkali zerrece acımamış !! Gelgelelim roman bambaşka bir yerde bitiyor .. Darbeden bir gün önce .. Ve yukarda saydığım kadrodan biri " Bir Gün Tek Başına " kalıyor.. Kaybedilenler var .. Kazanımlar var .. Bir garip gölge çöküyor üstünüze .. Rahatsız etmeyeninden.. Ama yine de karanlık .. Vedat Türkali bu romanı için şöyle demiş : "Karamsarlığın , ürkünün , korkunun taşlamasıdır bu roman. Eğer en ufak bir karamsarlık sezse idim bu romanı yazarken, yırtar atardım." Sanırım benim sizlere anlatamadığım o garip gölgeyi ancak bu kadar anlatabileceğim sizlere .. İnanılmaz uzadı bu inceleme ama son olarak "YUMRUĞU ANCAK YAZARKEN İNDİ" dedikleri Vedat Türkali' nin şu satırlarını buraya bırakmak boynumun borcu ..

"Bu ülkenin yurttaşı olarak, acı çeken insanlarımız için ne yapabilirim, ülkemizi daha güzel, daha iyi günlere nasıl götürebiliriz? Temel sorunum bu oldu benim. Namuslu her yurttaşın yüreğinde olan o duyguyu içimde duydum ve bunu yerine getirmeye çalıştım ben de. Böyle bir sorumluluğu üstümde taşıyordum aslında. Çok yoksul kesimden geliyordum. Bu ülke okutmuştu beni. Üniversiteyi bitirdim bu ülkede. Evet bedava okudum…. Köyünde okul olmayan, çocuğunu okutacak, giderek doğru dürüst besleyecek gücü olmayan milyonlardan toplanan vergilerle, yoksul halkımız ödüyordu onu. Bir şansım oldu; bu bilince, çok gecikmeden kavuştum ben. Hep bu acı çeken emekçi halktan yana olmanın yollarını düşündüm daha ortaöğretim günlerinde…"

CİDDEN ÇOK BÜYÜKSÜN Vedat Türkali !! Huzur içinde yat ..

Not : Bu arada romanın arka planını daha iyi özümsemek adına Demirkırat belgeselinin şu iki bölümüne bakmakta kesinlikle yarar var ..

https://www.youtube.com/watch?v=IVPS6KSE1GU
https://www.youtube.com/watch?v=DzNr4rwXsq4
---------------------------------------
Şimdi "zurna konçertosu" : Ayrıntı Yayınları !! Ulan Ayrıntı Yayınlarııııı !! Ulan sizin boyunuz bosunuz devrile.. Atom Bombaları düşsün be sizin büronuza , matbaanıza da külleriniz göğe savrula !! Dünyanın parasını verip töbe yapmayacağım şeyi yapıp sıfır kitap aldım .. Ulan insan kitabın sırtına sürdüğü tutkaldan kısar mı ?!? O kadar mı gözünüz döndü ?!?! Meksika' da çorak ve kavrulan topraklarda fink atan cıngırdahlı yılanlara sebep ayakları yere basmasın , uf olur diye sahip olduğu civcivleri donunda besleyen Maritza Nene edasıyla gözümden sakına sakına okuduğum kitabım CORT diye ayrılıverdi .. Yok olun ulan !!
120 syf.
·2 günde·Beğendi
Daha önce senaryo olarak yazılmış olan, Fatmagül'ün Suçu Ne? kitabının filmini de dizisini de izlemediğimi belirtmek isterim. Gelecekle ilgili hayalleri olan Fatmagül kasabalı gençler tarafından tecavüze uğrar ve yaşamı altüst olur. Fatmagül'ün bundan sonra yaşadığı dram aslında ülkemizde pek çok kadının yaşadığı açığa çıkmamış yaşanmışlıkların da bir öyküsüdür. Sığınacak yeri olmayan Fatmagül'ün: Kanun tarafından, tecavüzcülerin cezadan kurtarılması için, tecavüz edenlerden birisiyle evlendirilmesi, kadının aşağılanmışlığının zirve yaptığı noktadır. Mevcut iktidarın kadına bakış açısının problemli olması nedeniyle, kadın sorunlarının katlandığı ve her zaman gündemde olduğu günümüzde bu kitabın okunması gerektiği inancındayım.
752 syf.
·4 günde·10/10 puan
“Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
...
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanatını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın”

İstanbul’a verdiği sözü tutmaya bir ömür adayan Vedat TÜRKALİ, “Nazım varken, Yahya Kemal varken insan şiirden ürker” sözleriyle kendine şair demekten imtina etmiş. Yüce gönüllülük bu olsa gerek.

O, Türk Edebiyatı’nın usta yazarı, direniş kalemi.
Sosyalist hareketin çınarı.
Sinema emekçisi.
Senarist.
Şair.
Öğretmen.
Gerçek bir aydın.

“Boşuna çekilmedi bunca acılar”

97 yıllık yaşamında Türkiye’nin yakın tarihine ettiği tanıklığı eserleriyle bize taşıyan Türkali, kalemiyle ezilenlerin, hakkını arayanların sesi olmuş. Tutuklanmak, cezaevinde yatmak, işsiz kalmak onu inandığı yoldan alıkoymamış.

Yazarın ilk romanı, 27 Mayıs’tan hemen önceki Türkiye’de siyasi durumu öğrenciler, aydınlar ve küçük burjuva karakterler üzerinden işleyen BİR GÜN TEK BAŞINA, edebiyatımızın klasikleri arasında yerini almış.

Menderes iktidarı ile CHP muhalefeti arasında bölünmüş bir halk.

Sınırlar çekilmiş yaşamının seyrinden yılmış ancak, korkularını yenemediği için düzenin içine hapsolmuş bir baş kahraman. Buradan da memnun değil, oradan da. Hem aydın kafası taşımak istiyor, hem feodal düşünce kabuklarını kıramıyor. Kenan sanki Türkiye’nin bir insanda vücut bulmuş hâli. Ancak ben bu Kenan’ı hiç sevmedim.

Henüz yirmili yaşlarında olmasına rağmen ayakları yere basan, kararlı, ülkesine dair umutlarının peşinde yılmadan koşan, mücadeleci bir kahraman, aydın bir kadın; Günsel. Sanırım en çok Günsel’i sevdim.

Siyasi baskıların ortasında filizlenen Kenan – Günsel aşkını merkeze alarak, o günlerin Türkiye’sini, toplumun farklı kesimlerini, karakterlerini ve savrulan duygularını gözler önüne seren muhteşem bir eserdi. Öylesine akıcı bir anlatımı var ki insan kitaba mola vermekte zorlanıyor. Bir tarafta yükselen sınıf mücadelesini takip ederken, diğer tarafta çıkarları uğruna en yakınlarını bile feda eden asalaklar geçiyor önümüzden. Oradan kendimizi kolluk kuvvetleriyle girilen çatışmaların ortasında buluyoruz. Gerçek karakterlerin hikâyelerinden kesitlere de tanık olduğumuz eserde, hele üniversite öğrencilerinin eylem sürecini anlatan yirmi küsûr sayfalık o müthiş bölümü ise soluksuz okudum.

“Hiçbir kuşkunun bulandırmadığı bir inançla, pırıl pırıl bir doğruluk duygusuyla bağırıyorlardı: Hürriyet!”

Nazım Hikmet’in,

“Bir ölü yatıyor
on dokuz yaşında bir delikanlı
gündüzleri güneşte
geceleri yıldızların altında
İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda”

dizelerinde anlattığı Turan Emeksiz’in polis kurşunuyla can verdiği bölüme gelince, nedense o günün gazetelerine bakasım geldi. Gerçeği bildiğim hâlde, bu sahiden yaşanmamış olsa diye hissettim belki. Öyle çaresiz, acı hisler işte...

Bazı karakterleri şöyle bir araştırayım diyerek kısa molalar verdim. Örneğin “Baba” karakteri acaba Vedat TÜRKALİ mi diye düşünürken, zaaflara teslim olmayan, mücadelenin yol göstericisi bu karakterin aslında Hikmet KIVILCIMLI olduğunu öğrendim.

Öğrencilerini korumak için polisi karşısına alan İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami ONAR, rektörü darp edip yerlerde sürükleyen polis şefleri Bumin Yamanoğlu ve Zeki Şahin ve daha başka gerçek karakterlere rastladıkça, yine haber kaynaklarına gitti elim.

Kitabın yine çok beğendiğim yanlarından biri; kahramanların zihin akışı öyle yalın diyaloglarla aktarılmış ki insanın arada bir cevap veresi geliyor. (Oğuz Atay’ı sık sık andım.) Bir diğer yanıysa, karakterlere dair hislerimizi kalıplara sokmamıza fırsat vermeyişi. Bir yerde sevdiğim karaktere başka bir yerde sinirlenirken buldum kendimi. Yeri geldi, “Amaan, ne hâlin varsa gör!” dedim.

Eserde bir dönemin olayları anlatılıyor olsa da günümüz siyasi atmosferine hakim olanlar rahatlıkla bunun bir dönemle sınırlı olmadığı çıkarımını yapıp, bugünlere yansımalarını göreceklerdir.

Ne bileyim, hani Nazım Usta ,

Güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz…

deyince, ben de gerçekten o günler gelir sanmıştım.

Bir değil, birden fazla kez okuyacaklarım arasında yerini alan bu eseri şiddetle tavsiye ederim.
752 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
Öhööm öhööm!! Bu da neydi şimdi?? Yok bir de balgam atsaydın!.

Sağcı mısınız, solcu musunuz, muhafazakâr mı, milliyetçi mi, devrimci misiniz yoksa ülkesinde ne olup bittiğinden haberi olmayan birisi misiniz?

Nesiniz ki??

Kimsiniz ??

İyi misiniz?? Belki de kötü ?? Kim bilir .. Hem kime nasıl güvenilir ki . Ortalık hıyarağalarından geçilmiyor. Bu hıyarağası da  Vedat Türkali den geçti bana. İyi bir şey mi acaba. Yoksa kötü mü ?? Amaaan ne bileyim. Bilmezsin tabii, işime mi gelmiyor yoksa??


Kafamda binlerce soru, düşünce birbirine değmeden birbirlerini incitmeden çözüm arıyorlar. Pekiiii bu mümkün mü?? Neden olmasın ki??

Hiç ben ölsem de şu insana aşık olmam onunla birlikteliğim olmaz çünkü o şöyle düşünüyor onun ideolojisi şu dediniz mi?

Peki hiç benim ideolojim şu ben şunu giymem falancaya gitmem efendime söyleyeyim şu kitabı okumam bu adamla konuşmam dediniz mi?

Aşk mı yoksa kavganız mı?


Ne saçma sorular bunlar diyebilirsiniz, kitap yorumlarından önce kısacık beyin jimnastikleri güzeldir. Şimdi gelelim kitabımıza;

1960 askeri darbesinden önceye gidiyoruz (8 ay kadar) ama bu gidiş bizi yormuyor çünkü aşkla gidiyoruz. Aşkla yapılan bir şey yormaz yorsa da tatlı bir yorgunluktur.(klişeler klişeler..) Darbeye bir gün kala yolculuğumuz bitiyor.

Öğretmenlikten ihraç edilen, eşinin desteğini alarak açtığı kitapçıda çalışan Kenan abimiz ve felsefe bölümünde okuyan Günsel ablamız etrafında dönüyor olaylar.
 
Vedat Türkali'nin kalemine hayran kaldım. Bununla yetinmedim çok çok etkilendim. 752 sayfa kitap elinizde su gibi akıyor. Sanki okumuyor izliyorsunuz, yaşıyorsunuz. Neden? Çünkü iç konuşmalara sıkça yer veriyor, roman kahramanları günlük hayatta karşılaşabileceğimiz türden insanlar. Bizim gibi yiyip-içiyor, sarhoş oluyor, aşık oluyor, küfür ediyor, uyuyor, bazen uyuyamıyor düşüncelerden.. Hal böyle olunca yani karakteri olduğu gibi önüne koyunca Türkali hayran kalmamak elde olmuyor.

Yasak aşk kavramı. Dince, törece ve kanunca uygun görülmeyen aşk demek. Peki gönül ferman dinler mi? Kanunların ruhu yok o yüzden kanunlar bu konuyla ilgilenemez kesin çizgiler vardır. Kanunlar insanlar için yapılmıştır düzeni sağlar. Kafam karıştı yine neden yasak oluyordu aşk. Olaya objektif bakmak gerekiyor ama içinden çıkamadım ben. Çıkan olursa haber etsin.. Kızamadım Kenan abiye çünkü çok güzel sevmişti..

Küçük burjuva duyarlılığı. Bu cümleyi çok sevdim kitabı okuyacak olursanız sıkça karşılaşacaksınız. Sitarbaksta kahve içmeden kendine gelemeyen karakterler yok ama basit bir eylemi atıyorum arkadaşlarıyla buluşması gerekirken sevgilisine zaman ayırınca bunu küçük burjuva hareketi olarak gören karakterler var.

Darbe yaklaşıyor, faili meçhuller, olaylar olaylar... Kimseye güvenemiyorsun kimin eli kimin cebinde belli değil.

Günsel ve Kenan'ın yasak aşkı arka planda ise siyaset. Günsel pratikte Kenan da teorikte devrimci. Günsel mesele icraat diyenlerden Kenan abimiz biraz korkak bu biraz sert oldu ama başka da terim bulamadım..

Devrimcilerin "kaypak" dediği tipler var ya en güzel örneğini Türkali, Kenan üzerinden vermiş.

Güven kelimesini hatta güvensizlik kelimesini kitabın o çarpıcı sonuyla iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz. Dönemin sosyolojik yapısının da etkisi var tabi ki.

Türkali'nin "Bekle Bizi İstanbul" şiiri de bu kitapta. Kitaptaki Baba karakteri Hikmet Kıvılcımlı'ya, üniversite olaylarında ölen üniversiteli gençler de Turan Emeksiz'e işaret ediyor.

Kitabın ismi Bir Gün Tek Başına, düşününce karakterler de iç dünyalarına dönük. Burda aslında benim de çok sevdiğim kişinin kendisiyle yaşamasını bilmesi olayı anlatılmaya çalışılıyor. Çünkü aslında her kes tek başına.


Kitap yazıldığı dönem büyük bir yankı uyandırmış.1970'lerin ortalarından sonra doğan kız çocuklarına Günsel ismi konulmaya başlanmış.

Şiddet içermeyen bir şiddetle tavsiye ediyorum.

Son olarak Günsel için Adnan Yücel'in Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek şiirini bırakıyorum.

https://youtu.be/h1mZ2QE5E1g

Keyifli Okumalar...
744 syf.
·7 günde
Vedat Türkali’nin edebiyatımızda klasikleşen eseri Bir Gün Tek Başına, toplumun kargaşasında birbirlerine tutunan insanların dramını ve umudunu anlatıyor:

“Ağır ağır çıktı odadan, banyoya girdi, şofbeni yaktı, suyu açtı. Büyük bir gürültüyle akan suya baktı, elini tuttu, ılıktı tam istediği gibi. Fakat yine de bir türlü giremiyordu suyun altına. Değişmek istemiyorum da ondan. Bu suyla birlikte içindeki her şey akıp gidecek. Sonra yavaşça girdi. Hiçbir şeyin akıp gideceği yok. Ne kolay öyle! Korkaksın da ondan. Her şey hemen değişiversin istiyorsun. Sanki daha mı iyi olurdu? O zaman da peşinden koşar, bir türlü yetişemezdin. Şimdi de geri kalıyorum; bak şimdi de… Altından çekiliverdi, çok kızmıştı su. Gözlerindeki sabunları akıtmak için uzattığı eli bile zor dayanıyordu. Sende iş yok oğlum. Bu sıcak, beriki soğuk… Öteki sert, beriki yumuşak… Ömrünce sınırda kalacaksın. Sende iş yok oğlum, sende iş yok… Biraz ferahlamıştı. Şofbeni ayarladı, tekrar girdi suyun altına. Her vakit böyle olurdu. Sonunda dönüp dolaşıp kesinlikle kendini suçladı mı bitirirdi. Söyleyecek söz kalır mı? Ben, böyleyim… Bitti… Artık savunma bile boşuna. Değil mi ki değişmez… O vakit bırakırsın yaşamayı kendi yoluna, yürür gider. Sonra yine kımıldamaya başlar birikenler. Sonra yine kızgın su. Ya da bir diş ağrısı. Ola ki bazı görmeden bastığın asfalta yayılmış yemyeşil bir balgam. Bir vapurun kaçması…”

(Tanıtım Bülteninden)

Konusu:
Komünist örgüte girmekle suçlanan, küçük burjuva Kenan, nezarette polisten yediği bir tokattan sonra örgütten uzaklaşır. Bir gün Felsefe öğrencisi ve ateşli bir devrimci olan Günsel’le tanışır. Eve aşırı alkol tüketiminden dolayı zehirlenmesi geçirir. Dinlenme döneminde Günsel’i, 27 Mayıs dönemini, karalarını, düşüncelerini ve hayatını gözden geçirir.
Direnişçi fikirleri alabildiğine örselenmiş Kenan ve onun tersine devrimci ateşi asla sönmeyen, gözü pek Günsel'in hikâyesidir. Ateşli, gözü pek ,delişmen bir devrimci olan genç Günsel, Kenan’ın içindeki sönmek üzere olan Devrimcilik ve Devrim ateşini körükler.

Kenan’ın bir kitapçı dükkânı vardır ve geçimini buradan sağlamaktadır. Görünüşte maddi açıdan da rahat ve mutlu bir hayatı vardır. Buna rağmen hayatından ve sosyal yaşamdan şikâyetçidir. Devrimci çevrelerden koptuğu için de bastırılmış duyguları onu rahatsız etmektedir.
Bu dönemde Günsel'i ile tanışır.Ancak son derece bencil, ürkek ve kuşkucu bir kişilik yapısına sahip olan Kenan, etik olmayan bir ilişki yaşamaya başladığı Günsel ile de evlilik hayatında olduğu gibi başarısız bir ilişki yürütür.

Vedat Türkali , bu romanında ana hikâyeye fon oluşturan olayların hepsini gerçek hayattan almış; bu olayların tarihi, saati, yerine kadar detaylarıyla anlatmıştır. Anlatım tarzıyla görsel olanı dilsele, dilsel olanı görsele taşıyan bir metot yakalamıştır.

Romanda, karakterlerin karşılıklı diyalogları esnasında iç seslerine yer vermiştir ki bu anlatım tarzı romana ayrı bir zenginlik ve akıcılık kazandırmıştır.

Romanın en iyi on roman arasında gösterilmesinin asıl nedeninin siyasi bir içeriğe sahip olması yüzünden olduğudur. 27 Mayıs olaylarını konu edinmiş yazarlardan birisi olan Vedat Tükali, bu romanı ile kendi dünya görüşlerini, siyasi ve sosyal hayatla ilgili düşünce yapısını, duygularını ve yaşam tecrübelerini aktarmıştır.

ROMANIN KİŞİLERİ

KENAN:
Eski bir devrimci olan Kenan, kaypak, korkak, çelişkili, kendine güveni olmayan iradesiz birisidir. Devrimci olmasına rağmen küçük Burjuva yaşamının seline kapılmıştır. Çekingenliği ve ürkek tabiatı yüzünden devrimci çevresini yitirmiş, aynı zamanda sevgilsi Günseli’yi de aynı sebeplerle elinden kaçırmıştır.
Düzene karşı olduğu halde eyleme geçemeyen korkak ve küçük burjuva tipi olarak gösterilir. Kenan kendini işçi sınıfının yanında görürse de işçiler gibi yaşamayı becerememektedir.

GÜNSELİ
Kenan’ın tam zıddı olan bir karakter ateşli, cesur, atılgan ve mücadeleci ruha sahip, iradeli düşüncelerinden ödün vermeyen bir devrimcidir. Bir anlamda Kenan’ın olmak istediği bir kişilik olarak belirir.
Günsel, romanın ateşli ve ideal devrimci tipi olarak lanse edilmiştir.

NERMİN
Küçük burjuva yaşantısından memnun, yönetimden hoşnut, gündelik hayatın gereklerine göre yaşamaya çalışan düzenden yana bir tavır almış olan bir tarihçidir. Kenan’ın eşi olan Nermin geleneksel ve muhafazakâr eğilimlerine rağmen bocalayan ve bocaladıkça asabileşen kocasını en sonunda terk etmek zorunda kalacaktır.Romanda düzen taraftarı ılımlı sağcıları temsil eden bir karakterdir.

BABA
Romanda ilişkileri ve düşünceleri önem verilen adından çok lakabıyla anılan bir kişidir. Türk aydınının korkak olduğunu, sırtını halka dayayamadığını ifade eder. Osmanlı ve Cumhuriyet aydınını halktan kopmakla eleştirmektedir. Aydınlar, köksüz, temelsiz, düzene başkaldıramayan, başı sıkıştığında saklanmak ve güçlenmek için halka sığınan kişilerdir. Baba karakteri romanda Vedat Türkali’nin yansıtıcı bilincidir.
#113356194
#113354194
#113350581
#113210019
#113212334
#113058719
#113020449
#113351458

Dramatik ve sonu itibariyle trajik dönem romanı olan Bir Gün Tek Başına romanını konusuna ilgili duyan okurlara okumalarını tavsiye ederim.

Keyifli okumalar dilerim.
800 syf.
"..boynuna sarılmak, öpmek öpmek, acıyan yaralarını göstermek, çektiklerini açık açık anlatmak ona, kapkara bir dünyaya birlikte sövmek onunla.."

Bir Gün Tek Başına'dan...

Güven 'den sonra benim için "O", kendisidir..

Abdulkadir Pirhasan..Vedat Türkali olmadan önceki adı. Yoksul bir ailenin son çocuğu, tek erkek evladı. Kız çocuklarının okutulmadığı bir aile görüşünün içinde yaşama gözünü açması, şanssızlığı; erkek olması belki de ilk şansıydı o zamanlar. Yine de kolay değildi onun için kitaplara ulaşmak. En sağlam sığınağı kütüphaneydi. Orada büyüttü içindeki kıvılcımı. Komünizmle de polisle de yolları ilk bu vesileyle kesişti. Zaten bizi biz yapan, bir yerlerde yolumuza çıkan insanlar ve onlarla birlikte şekillendirdiğimiz düşüncelerimiz değil midir? Küçük bir fidanın narin gövdesine yazılanların, o fidan koskoca bir ağaç olduğunda bile orada izinin kalması gibi..

Çok sevdiğim birçok büyük yazarla benzer olarak, mesela Yaşar Kemal, çıktığı yolda ilk adımlarını şiirleriyle attı. Onun en etkin yöntemi,gözlem yeteneğiydi kuşkusuz. O özledikçe, o düşündükçe, o inandığı kavgasını dillendirdikçe Türk edebiyatı kazandı.
Kendi yolundan yürüdü hiç şaşmadan. O yol dikenli bir yoldu. Çokları geri döndüler. Bazıları güvenli patikalara saptılar. Bazıları korkutuldular, korktular. Yenilmişlik ve umutsuzluk onun yanına uğramadı hiç. Bu yüzden bastırmak bile zor oldu kaleminden çıkanları.

Ve işte, kendi ağzından Vedat Türkali olma hikayesi;
“Uzun yıllar önce Beyoğlu’nda yürürken Yaşar Kemal’le karşılaştığımı hatırlıyorum. Yaşar, ‘Bizim Abdülkadir yeni hapisten çıktı. İçeride sinemaya merak sarmış, senaryo yazmak istiyor.’ diyor. Benim telefonumu vermiş. Kadir Ağbi’nin telefonunu da bana veriyor. Hangimiz daha önce aradık hatırlamıyorum. Sonunda, sanırım bizim evde buluşuyoruz. Abdülkadir Demirkan ve eşi Merih Demirkan’la ilk karşılaşmamız böyle olmuştu. O yıllar sinemanın bereketli yılları, bol bol film çekiliyor. Kadir Ağbi’ye hemen bir senaryo işi ayarlıyorum ama isim sorunu var. Abdülkadir Demirkan imzalı bir senaryonun sansürden geçme şansı sıfır. Kadir Ağbi’yle isim aramaya başlıyoruz. Sonunda Kadir Ağbi, hepimizin heyecanla onayladığı Vedat Türkali adını buluyor ve Vedat Türkali ismi Kadir Ağbi’nin önce senaryoları, daha sonra da ‘Bir Gün Tek Başına’ romanıyla başlayıp gittikçe olgunlaşan edebiyatçı, romancı yanıyla ölümsüzlüğe kavuşuyor.’’

Evet..Vedat Türkali.. Kimi zaman iç çelişkilerimizin yakasına yapışıp insanı güneşli günler umuduna boğan, Türk edebiyatının tartışmasız en müstesna isimlerinden biri. Ben böyle direnen bir kalem daha görmedim. Bakan, gören, gördüklerini gösterebilmek için çırpınıp duran, bekleyen, pes etmeyen.. Temellerini 1956 yılında cezaevindeyken atmaya başladığı, on yıllık bir yazım sürecinin ardından uzun çabaların sonucunda buram buram emek kokan satırlar.. Düşünce aşamasından ta basılışına kadar, onun hayatının tam ortasında belki de onlarca yıl savrulup duran bir serüvendir Güven.

Ikinci Dünya Savaşı yılları.. TKP ve tutuklamalar ekseninde karanlıklaştıkça karanlıklaşan bürokrasinin göbeğinde, 'savaşa nereden bakarsan ne görürsün 'ün kitabıdır. Ekonomik darboğaz, katılmadığımız halde bizi derinden sarsan bir savaş, Varlık Vergisi, Milli Koruma Kanunu,karne uygulamasının başlaması, kaosu sadece büyütmeye yarayan sözde savaş tedbirleri.. Eleştiren bir kalem, sağlam bir karakter tablosu, gerçekçi olduğu kadar en ince duyguyu bile es geçmeyen muazzam bir anlatım. Güven..

Arka fonda yeşertmeye çalıştığı tarih bilinci; Hitler, Stalin, Mussolini gibi liderlerin politik ifade tarzında kendini gösteriyor.

Karakterler oldukça canlı ve kendi içlerinde mutlak bir tutarlılık sergiliyorlar. Tüccar Eşref 'ten terzi Nezahat 'a, Turgut 'tan Necla 'ya herbiri farklı görüşlere sahip insanlar oldukça başarılı ve gerçekçi bir şekilde hayat bulmuş. Gözaltılar, işkenceler, cinayetler ve MAH. Kitapta TKP'nin tarihsel sürecine ilişkin bolca bilgi mevcut. Bunun yanında aniden karşınıza Puşkin çıkarsa şaşırmayın örneğin. Ya da ne bileyim, Hasan İzzettin Dinamo. Eugene Onegin ya da Lermantov size bir göz kırpıp çekilebilir sahneden. Aydınlara da rastlayabilirsiniz bu kitapta, zifiri karanlığa gömülen örümcek beyinli insanlara da. O yüzden hayat kadar gerçek. O yüzden hayatın bir kesitinden çoook daha fazlası.

Aslında Güven, birlik olabilmenin sesidir. Birleşince güçleneceğimizin ifadesidir.

Turgut, Halil, Süreyya, Sahir, Nedret, Seher olup aramak da var aydınlıkları; Galip, Mithat, Sait ya da Nafi olup karanlıklara gömülmek de var. Bunun yanında aynı kavgaya gönül vermiş pekçok gerçek isme de rastlamak mümkün.

Peki ya ararsınız, ararsınız, ararsınız da bulduğunuzu sandığınız anda avcunuzda dağılıverirse bulduğunuzu sandığınız?

Güven, sadece bir kitap değil. Muhteşem bir arşiv niteliğinde. Dikkatli bakılırsa bugüne ya da bir on yıl öncesine bile yansıyan izdüşümleri batıyor gözünüze.

Yazar, farklı karakterlerin ağzından monolog bir anlatım kullanıyor. Diyaloglar var ama özellikle uzak durulmuş gibi. Ben anlatıcıyla devam ederken aniden Tanrı anlatıcıya geçişlerin yapılması bile göze batmayacak derecede ustaca. Ayrıca edebiyat öğretmeni olduğunu da belirtmek isterim.

Kitabın, yoğun ve açık bir şekilde cinsellik içerdiği ve bazı çevrelerce bunun rahatsız edici olduğu düşünülse de bana kesinlikle fazla gelmedi. Her şeyden önemlisi, bütünün doğallığının asla önüne geçmedi.

Ayrıca hiç tanışma fırsatı bulamadığı Nazım Hikmet ve şiirleri kitapta yoğun bir şekilde boy gösteriyor. Gizli gizli okunuyor hepsi de. Bütün arayış bu şekilde başlıyor aslında.

Kavgayı, umudu, aşkı, direnmeyi, inanmayı, nefreti, devrimi..

Içinde yitip gittiklerimizi,
Bulma hayallerimizi,
Arama cesaretimizi,
Sorguladıklarımızı,
Inandıklarımızı,
Baş koyduklarımızı..

GÜVEN 'i ondan daha güzel HİÇ KİMSE anlatamazdı..

Onu nasıl anlatabilirim size.. Rıfat Ilgaz 'la Gar Yayınlarını kurmasından mı bahsetmeliyim.. Yoksa senaristliğinden, yönetmenliğinden mi.. Aldığı ödüllerden mi.. Ya da hapishane günlerinden mi?..

Hayır hayır.. Istanbul desem hepiniz hatırlarsınız. Ilk defa Arif Damar tarafından bir işçi sendikası toplantısında okunan, hepimizin bildiği o muhteşem şiirinden bahsetmeliyim.

Ya da boşverin yazdıklarımı... Gözlerinizi kapatıp dinleyin sadece..

https://youtu.be/6IOT3j_Xk10

Keyifli okumalar. :))
752 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Sen nasıl kitapmışsın böyle? Adını çok duyduğum ve nasıl şimdiye kadar beklediğimi kendime defalarca sorduğum harika kitap. Bir insanın iç dünyası bu kadar mı mükemmel anlatılır. Tüm kitap dostlarıma şiddetle tavsiyemdir...
752 syf.
Bir Gün Tek Başına, Vedat Türkali’nin ilk romanı. Ellili yılların sonunda kaynayan Türkiye’yi, Menderes dönemini, toplumsal tepkiyi, kolluk kuvvetlerinin tutumunu, politize olmuş öğrencileri ve aşk olgusunu sürükleyici anlatımı ve yaptığı ustaca betimlemelerle anlatmış usta yazar Vedat Türkali. İlk romanı olmasına rağmen çoğu otorite tarafından en iyi romanı olarak gösterilir; Bir Gün Tek Başına. Bu incelemede romanın ana hatlarını ele alarak hem ‘’spoiler’’ vermemiş olacağım hem de kitap hakkında okuma öncesi güzel bir altyapı sunacağımı düşünüyorum. Keyifli okumalar.

Ellili yılların sonudur ve Türkiye içten içe kaynamaktadır. Hem dünyada ABD ve Sovyetler Birliği arasında geçen kıyasıya rekabet, ki Soğuk Savaş dönemidir o yıllar, hem de içeride Demokrat Parti’nin muhaliflerine karşı başlattığı sürek avı neticesiyle kentte yaşayan Türk toplumu üzerinde büyük bir baskı oluşmuştur. Meclisten taşan muhalefet artık sokaklardadır, üniversitelerdedir, evlerdedir… Lakin iktidarın baskısı ise günden güne artmaktadır. Bu ortamda Kenan’ın karakteri ve devrimciliği, çevresindeki insanlara karşı tiksinti duymasını sağlar. Eşi Nermin’den, kayınvalidesinden, yakın arkadaşı olan ama karaktersiz saydığı Rasim’den romanın başından itibaren sonuna kadar dereceli bir şekilde uzaklaşır. Bazen düşüncesinde bunu yapar, bazen de sert bir pratikle bunu uygular. Paranın mevzubahis olduğu, muhalifliğin hainlik sayıldığı, çıkarın güdüldüğü her ortamdan uzak tutmaya çalışır kendini. Zaten romanın ilerleyen sayfalarında Kenan’nın kopuşuna neden olacak olgular bunlardır. O bu tür insanları küçük-burjuva olarak görür. Bir akşam meyhaneye arkadaşlarıyla içmeye gider ve orada Günsel ile tanışır. Kıza aşık olur. Günsel devrimcidir ve Kenan gibi pasifize edilmiş( karakolda yediği iki tokattan sonra) bir devrimci değil, bunu pratiğe döken bir devrimcidir. Bu durum roman boyunca Kenan’la ilişkilerini etkileyecektir. Kenan’ın vazgeçtiği bir aile ve Günsel ile arasında olan ilişki, Rasim’in kokuşmuş zihniyeti, Nermin’in lümpen bakış açısı, Kenan’ın sonu gelmeyen iç sorguları, varsayımları, düşünceleri… Keza bu monologları Günsel’de de görürüz roman boyunca. 27 Mayıs İhtilaline giden yolda yorgun bir devrimcinin, dipdiri genç ve atak bir devrimci kadın ile ilişkisi ekseninde geçecek, devrimci kuşkuculuğun yeri geldiğinde ‘’iyi ki’’ ama yeri geldiğinde de ‘’keşke’’ dedirtecek derecede fazla olduğu mükemmel bir roman; Bir Gün Tek Başına.

Bir Mayıs günü Günsel’in Kenan’a okuduğu İstanbul şiiriyle;
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlık sokaklarında
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanıtını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın
(ki Vedat Türkali’nin kendi şiiridir)
(https://www.youtube.com/...OT3j_Xk10&t=175s)

Üniversite bahçesinde öğrencilerin hep bir ağızdan bağıra bağıra söylediği şu dörtlükle;
"Olur mu böyle olur mu?
Kardeş kardeşi vurur mu?
Kahrolası diktatörler,
Bu vatan size kalır mı?"
(https://www.youtube.com/watch?v=D-Mp_gVnSVA)
Nazım’dan yapılan fevkalade alıntılarla hem edebi birikiminizi geliştirmesi bakımından hem tarihi bilginizi aydınlatması bakımından hem de bir görüş sahibi olmanızı sağlaması bakımından bir madendir bu kitap.

Öte yandan romanın, kurgunun yanısıra yüksek derecede tarihsellik barındıran ve çok faydalı bir yanı da vardır. Dp iktidarı ve zihniyeti, Dönemin CHP’si ve komünistlerin sosyal demokratlara(CHP) karşı tutundukları tavırlar ve düşünceleri, Meclis kararları; bkz.Tahkikat Komisyonu, İstanbul’daki ve Ankara’daki öğrenci olayları(Örneğin 555K; beşinci ayın, beşinci günü, saat 5’te Kızılay’da), dönemin İstanbul semtleri ve betimlemeleri( İnanıyorum ki okuduktan sonra Eminönü’ne, Taksim’e, Süleymaniye’ye ve daha birçok yere farklı gözlerle bakacaksınız.), kahramanlar üzerinden tarihten verdiği ‘’gerçek’’ olay örnekleriyle yedi yüz elli sayfalık lakin hiç yormadan kendini okutan bir başyapıt. Size önerim kitabı okuduktan sonra Birand’ın yaptığı Demirkırat Belgeseli’ni (yedinci bölüm ve sonrası) izleyemeniz. Dönemi zihninizde pekiştirerek, kişileri ve zihniyetleri daha iyi anlamanızı ve daha sağlıklı eleştirmenizi sağlayacaktır. Sağlıcakla kalın…

Yazarın biyografisi

Adı:
Vedat Türkali
Tam adı:
Abdülkadir Demirkan, Abdülkadir Pirhasan
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Samsun, Türkiye, 13 Mayıs 1919
Ölüm:
Yalova, Türkiye, 29 Ağustos 2016
Vedat Türkali (doğumu. 13 Mayıs 1919, Samsun) Abdülkadir Demirkan 'ın (1950'li yıllarda Abdülkadir Pirhasan olmuştur) yazılarında kullandığı ismidir. Senarist, şair ve romancı olan Türkali, liseyi Samsun Lisesi'nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olmuştur. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan'la evlenmiştir.

Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951'de siyasi eylemleri sebebiyle tutuklanmış; 9 yıl ceza almış 7 yıl sonunda koşullu olarak serbest kalmıştır. Gar Yayınları'nı Rıfat Ilgaz ile kurduktan sonra, 1960'da Dolandırıcılar Şahı ile senaristliğe başlamıştır. Senaristliğine devam eden Türkali, 1965'de yönetmenliği denemiştir.

Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık gibi romanları Türk edebiyatının en büyük eserleri arasına girmiş; daha sonra da Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve Tek Kişilik Ölüm romanlarını da yazmıştır.

Mihri Belli'nin yakın arkadaşı ve Atıf Yılmaz'ın arkadaşı ve akrabasıdır. TKP'nin eski üyelerindendir. 2002 seçimlerinde DEHAP'dan aday olarak aktif siyasete atılmıştır.

Vedat Türkali, oyuncu Deniz Türkali ve yönetmen Barış Pirhasan'ın babası, Deniz Türkali'nin kızı şarkıcı Zeynep Casalini'nin dedesidir.

Yazar istatistikleri

  • 1.295 okur beğendi.
  • 8,7bin okur okudu.
  • 224 okur okuyor.
  • 4.347 okur okuyacak.
  • 158 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları