Vedat Türkali

Vedat Türkali

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.9
3.865 Kişi
okuyor-dolu
11,2bin
Okunma
v3_begen_dolu
1.491
Beğeni
goz
35,4bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Tam adı
Abdülkadir Demirkan, Abdülkadir Pirhasan
Unvan
Türk Yazar
Doğum
Samsun, Türkiye, 13 Mayıs 1919
Ölüm
Yalova, Türkiye, 29 Ağustos 2016
Yaşamı
Vedat Türkali (doğumu. 13 Mayıs 1919, Samsun) Abdülkadir Demirkan 'ın (1950'li yıllarda Abdülkadir Pirhasan olmuştur) yazılarında kullandığı ismidir. Senarist, şair ve romancı olan Türkali, liseyi Samsun Lisesi'nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olmuştur. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan'la evlenmiştir. Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951'de siyasi eylemleri sebebiyle tutuklanmış; 9 yıl ceza almış 7 yıl sonunda koşullu olarak serbest kalmıştır. Gar Yayınları'nı Rıfat Ilgaz ile kurduktan sonra, 1960'da Dolandırıcılar Şahı ile senaristliğe başlamıştır. Senaristliğine devam eden Türkali, 1965'de yönetmenliği denemiştir. Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık gibi romanları Türk edebiyatının en büyük eserleri arasına girmiş; daha sonra da Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve Tek Kişilik Ölüm romanlarını da yazmıştır. Mihri Belli'nin yakın arkadaşı ve Atıf Yılmaz'ın arkadaşı ve akrabasıdır. TKP'nin eski üyelerindendir. 2002 seçimlerinde DEHAP'dan aday olarak aktif siyasete atılmıştır. Vedat Türkali, oyuncu Deniz Türkali ve yönetmen Barış Pirhasan'ın babası, Deniz Türkali'nin kızı şarkıcı Zeynep Casalini'nin dedesidir.
752 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Cinsellik/Irkçılık/siyaset
Kitabın yazılma amacı elbette kendi çapında siyaset yapmak. Gülünç olan şu ki kendilerini bir hayli gülünç düşürmüş olmaları. Burada herkes madem görüşünü savunuyor, ben de görüşümü savunayım. Bakın ben burada hepinize saygı duyuyorum. Dinime, dilime, ırkıma karşı olan insanlara bile öyle kolay kolay kavgaya tutuşmadım. Gerek dahi duymadım. Şimdi sizinde bana saygı duymanızı istiyorum. Duymasanız da o da insanlığınızın derecesi işte. Kitaba başlar başlamaz Kenan'ın bulanımlarıyla karşılaşıyorsunuz. Merakla okumaya başlıyorsunuz. Biz insanlar melankoliğe pek yatkınız, E kitapta melankolik olunca kendimizi kaptırıyoruz. Ardından siyaset devreye giriyor. Dönem, yönetim, muhalefet, parti vs eleştiriliyor. Katıldığınız bölümler, doğru bulduğunuz kısımlar olacaktır. Daha sonra Kenanın başına yasak aşk geliyor. Günsel adında genç, kendisinden en az yirmi yaş küçük olduğu hanımla tutkulu bir aşk yaşıyor. Kenanın eşi olan Nermin utangaç, çekingen, namuslu, kocasına ve çocuğuna düşkün bir kadındır. Sorarım size böyle bir kadın olmak kötü mü? Değilse eğer neden aldatılıyor. Hem bu ilişkiler ele alınırken hemde siyaset sürmekte. Daha sonra karşımıza devrimciler çıkıyor. Günsel ve ağabeyi de devrimcidir. Sizce devrimci nedir? Bana göre devrimci insan önce kendisi namuslu olur sonra namusuzlara baş kaldırır. Gülünç olan şu ki burada devrimciler de namusuz. Kenan ve Günsel birbirinin arzularını doyururlar, tıpkı işçilerin hakkını yiyerek kendini doyuran yöneticiler gibi. A ama Günsel ve Kenan yöneticilere karşı, işçinin hakkını koruyor(!). Sen gel işçinin dinini yargıla ama hakkını koru, bu nasıl oluyor? Yazar bize ne anlatmak istedi? Elbette kendi isteklerini, düşüncelerini. Haklı olduğunu taraflar var mı siyasette? Elbette var. Siyasi olarak düşündüğümüzde haklılık kısımları fazla ama işte anlatım çok önemli. Sevgili feministler size sesleniyorum. Burada aldatılan çocuklu bir kadın var, buna neden olan ise devrimci(!) bir genç kız. Hangi kadını savunacaksınız? Birinin ırkına, diline, dinine saydıranlar hak hukuk diyor yahu bundan daha çirkin bir şey mi var?! Merak edenler olursa kitabı okusunlar. Okurken taraf tutmadan, insanlığınızı da yanınızda bulundurarak okuyun. Kenan ve Günsel kendilerinin bencil olduğunu belirtir. İyi hoş ama benciliklerine bile hayranlar. Bir insanın ne kadar alçalabileceğini bu kitapla anladım. Bu kitabı okurken asla taraf tutmadım hatta Gülsen ve Kenan arasındaki ilişkiye üzüldüm ama okudukça bunun masumane bir ilişki olmadığını net bir şekilde gördüm. Edebiyatımızda önemli yasak aşk kitapları oldu. Aşk-ı Memnu ve Eylül bunun en büyük örneği. Yazarlar eserlerinde bu yasak aşkı her yönüyle mükemmel işler. Burada ki yasak aşk ;güzel ve olması gerekiyormuş gibi okura sunar. Ben aşkı yan konu yani daha çok sadece roman havası katsın diye eklenmiş sanıyordum ama meğer burada ise ilişkilere karşı eleştiriymiş. Kitaba göre, uzun süreli ilişkiler iyi değil, erkek kadını aldatır, kadın kocasını aldatır, cinselliğin her türü kötü değil yeter ki topluma göre ahlakça olmasın falan filan. Kusura bakmayın ama herkes işine gelenin tarafını tutar. Benimde karşı olduğum şeyler var ama kimsenin dinine, diline, ırkına en azından karşı değilim. Kendileri her namusuzluğu yapıp ama haktan, hukuktan, adaletten bahsetmeleri hiç hoş değil. Ahlak dince bir şey değil, namuslu olmak dince bir şey değil, şerefli olmak dince bir şey değil, erdemli olmak dince bir şey değil. Bunlar insanlıkla ilgilidir. Kitabı herkese tavsiye etmem. İsteyen okusun.
kamera
Bir Gün Tek Başına
yildiz
8.9/10 · 3.870 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
752 syf.
·
17 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Türkiye'nin Bitmeyen Hürriyet Sorunu
Çocukluktan beri TV ekranlarında haberlerde polis-öğrenci çatışması izliyoruz. Polisi savunan bir siyasi parti (muhtemelen iktidar), öğrenciyi savunan başka bir siyasi parti (muhtemelen muhalefet) mutlaka bulunur. Siyasi partiler kendi aralarında hararetli şekilde tartışır; yüce mecliste küfürler edilir, sandalyeler havada uçuşur, yumruk yumruğa gelinir... Öğrencilerin ne istediği, niçin sokağa çıktığı unutulur; zaten öğrenciyi DİNLEMEMİŞTİR iktidar da muhalefet de. Onların derdi "showmenlik, oy toplamak"; "sorun çözmek" değil. Ülkenin geleceği olan hatta belki gelecekte ülkeyi yönetecek olan öğrencilerin bir kısmı da aslında neden sokakta olduğunu, niçin slogan attığını bilmez; bildiği tek şey slogan atmakla (dünyanın en etkili sloganı da olsa "bence" son derece gereksiz ve anlamsız) isteklerinin gerçekleşmeyeceği, egemen sınıfın öğrencilerin dertlerine çözüm üretmeyeceği. Slogan dinleyecek kişiler tepede olsa zaten o yürüyüşe bile gerek kalmayacak zira. Hem halk (bizdeki gibi olanlar) kitlelerin bağırarak söylediği sloganlara aldırmaz, tabelalara yazılmış sözlere de bakmaz; onlar için bir anlam ifade etse bu yürüyüşü taa başından onlar sahiplenirdi. Birkaç bilinçli genç vardır kitlenin içinde gerçekten ne istediğini bilen; gerisi heyecana gelip kaptırmıştır kendini yürüyen selin akışına. Karşısında asker, polis gördüğünde; silah sesi duyduğunda kaçmayanlar işte o bilinçli gençler, gerçek mücadeleciler. Çünkü gerçekten inanmışlardır davalarına. "Gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir. Bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz." (s. 290) Kitap Kenan ve Günsel arasındaki yasak aşk etrafında şekilleniyor. Dönem Adnan Menderesli Demokrat Parti (Demir Kırat, Temıgrat) dönemi. Kenan, Nermin'le mutsuz bir evlilik sürdürmekte, bu evlilikten bir çocuğu da bulunmaktadır. Bir gün tesadüfen oturulan bir içki sofrasında Günsel ile tanışır ve hayatı, fikirleri karmakarışık olur. Günsel'e ilk anda aşık olmuştur [gerçi Kenan Günsel'e değil cinsel tutkulara aşıktır] ve aslında bu aşk karşılıksız da değildir. Kenan'ın arkadaşı Rasim ve karısı Nermin hükümetten yanadır. Günsel ise devrimcidir; ezilir, dövülür, dayak yer. Kenan, Günsel'e yakın olabilmek adına emekçilerin yanında bulunur fakat zihni bu davaya çok da inanmamaktadır; arada kalmıştır. Doğu ile Batı arasında kalmış aydınlarımız gibidir. Ne emekçi ne burjuva. Onun kimliğinde "küçük burjuva" yazmaktadır, sıyrılamaz bundan. Başı ne zaman sıkışsa Rasim'den yardım alır. Hatta Rasim'in metres ilişkisi için kullandığı garsoniyerini de kendisinin Günsel'e olan bedensel tutkuları için kullanır. (Burada Günsel de tutkuları ve fikirleri arasında kalıyor; bu garsoniyeri kullanması nedeniyle devrimciliğinden ödün vermekte, kızmadım değil.) Kitapta olayların zirveye tırmandığı yürüyüş Adnan Menderes hükümetinin anayasaya karşı kararlar alması nedeniyle gerçekleşiyor. Polis ve asker şiddeti de bu ayaklanmalar sırasında ve sonrasında bize yansıtılıyor. İşçi sınıfın hakları üzerine yapılan tartışmalar, halkın uyanması üzerine okunan şiirler, küçük öğrenci toplantıları: "Eziliyoruz" diyen neslin ortaya çıkışı. Tefeci-bezirgan, finans-kapital sınıfın oluşması, polis devletinin güç kazanması, anayasanın çiğnenerek tahkikat komisyonunun kurulması: Diktanın yükselişi. Baba, Günsel, Hasan, Sermet, Şevket... Her ne kadar işçinin, emekçinin hakkı üzerine konuşmalar kavgalar yapsalar da işçi sınıfı uykudadır. Gerçi bizde böyledir bu, neden bilinmez ama hakkı savunulan, "egemen güç" tarafından ezilen vatandaş hakkını savunanın karşısında yer alır; "hak"tan değil "güç"ten yana olur. Düşünüyorum neden tüm dünyada vatandaşı koruması gereken polisle vatandaş çatışır? İktidarlar neden ülke vatandaşının gelişmesi için değil de kendi ideolojilerinin ve koltuklarının güçlenmesi için çalışır? Talepleri dinlemek, herkes için daha yaşanılabilir dünya yaratmak neden daha da ütopik bir hal alır gün geçtikçe? Coplar, biber gazları, göz yaşartıcı gazlar da "insanlığın ölümü" değil midir? Neden sessizce akan büyük bir güç olmak yerine gürültülü, kimsenin dinlemeyeceği sloganlara başvurulur? Ve neden her gelen iktidar daha önce savunduğu bu öğrencilerin karşısında yer alır gücü eline alınca? Demek ki samimi değiliz, samimi olunamıyor siyasette. Kitapta tüm çabalarına rağmen evliliğini kurtaramayan Nermin ile hiç suçu olmayan kızı Zeynep'in yaşadıkları; Günsel ve arkadaşlarının hemen hiç dinlenilmeden (dinleseler bile şiddet şiddettir) şiddete maruz bırakılmaları, Günsel'in yeğeni Turgut'un sahipsizliği en çok hüzün yaratan kısımlardı. Yazarın zaman zaman yöresel dili kullanması, bilinç akışı ve iç monologları metne yerleştirmesi gayet ustacaydı. Vedat Türkali'yle böyle bir eser sayesinde tanışmış olmak da benim için güzel bir şans oldu. Bu şansı elde etmemi sağlayan Günsel aşığı
kamera
Büşra B.
'ya çok teşekkür ediyorum :) Daha doyurucu ve etkili incelemeler okumanız için: #104927199 #100425779 Keyifli okumalar!
kamera
Bir Gün Tek Başına
yildiz
8.9/10 · 3.870 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
752 syf.
·
18 günde
·
9/10 puan
Ah be Kenancığım...
Anlatmaya neresinden başlasam bilemiyorum. İnsanın içine oturan, nefesini kesen bir roman. İlk bakışta bir aşk romanı. Konu ilerledikçe işin rengi değişiyor, dönem romanı oluveriyor. Türkiye'nin 1959 ve 1960'ını anlatıyor Türkali. Ülke siyasetindeki sıkıntılar bir yandan, başkahramanımız Kenan'ın sıkıntıları bir yandan, sanki bir paralellik içinde anlatılıyor. Ülkede demokrasi ne kadar sallantıdaysa Kenan da o kadar sallantıda. Kimi sevdiğine karar verememesi, bir ona bir buna yakınlaşması; bir yanının küçük burjuva duyarlılığıyla hareket etmesi, diğer yanının üniversite gençliğiyle birlikte hürriyet diye isyan etmesi; her şeyi ikircikli Kenan'ın. Kendi içerisinde yaşadığı çatışma öyle başarılı yansıtılmış ki kitabı okurken bir yandan Kenan'a çok kızıyor, diğer yandan acıyorsunuz. Vedat Türkali o gerçekliği, dönemin olaylarını çok başarılı bir biçimde yansıtmış. Kenan korkar. Bazen polisten bazen Nermin, Rasim, Günsel, herkesten korkar. Alıngandır, sinirlidir, ezikliği olan bir insandır. Çabuk parlar, çabuk söner. Ne istediğini kendisi de bilmez. Kendisi de kabul eder, bencildir. Hep kendini düşünür görünür. Bu uğurda yeri gelir ailesine karşı çok acımasız olur. Aslında Kenan kendinden de nefret eder. Düştüğü durumdan zaman zaman memnun değildir. Bazen kendi kendine hakaret, beddua eder. Ailesine karşı acımasızlığını da son sahnelerde daha da ileri götürür ve bir nevi sonunu da hazırlar. Kitabın adı gibi, bir gün gerçekten tek başına kalacak mıdır onu da okuyanlar görsün, biz söylemeyelim. Karakter öyle başarılı çizilmiş ki bana göre konuyu da gölgede bırakmış. Karakter kadar başarılı bir detay da yazarın anlatım tekniği. Bilinç akışı ve iç monolog teknikleri öyle başarılı ki romanı okurken sanki bir sahneyi yaşıyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Anlatıma sanki bir film havası katıyor. Bunda Fethi Naci'nin de dediği gibi Vedat Türkali'nin uzun yıllar senaryo yazarlığı yapmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Fethi Naci şöyle diyor: ''Birçok sahneyi filme alınıyormuş gibi tasarlayıp yazdığı belli. Sanki sözcüklerle değil de zaman zaman görüntülerle kuruyor romanını. Bunun için biz de birçok sahneyi bütün canlılığıyla görebiliyoruz. Sözcüklerden, cümlelerden yaşayan hayata böylesine kolaylıkla geçişi sağlamak, çok az romancımızın ulaşabileceği bir başarıdır.'' Yine anlatım tekniğine bağlı olarak yazar, anlatıcı konusunda oldukça esnektir. Üçüncü kişi ağzından olaylar anlatılırken birdenbire birinci kişi, yani ben merkezli anlatıma döner. Karakter sanki kendi kendine konuşur gibi bir hava yaratılır. Daldan dala atlamalar, karakterin düzensiz olarak akan ve bize yansıtılan duyguları, yani bilinç akışı çok başarılıdır. Romanla ilgili tek eleştirim, hemen hemen 500 sayfalık bölümde genel olarak olayların tekdüze ilerlemesi ve ana karakterler etrafında sıkışması. Romanda aksiyon adeta son 250 sayfaya sıkışmış gibi. Bu sebeple haddim olmayarak 1 puan eksik verdim. ''İstanbul'u İstanbul yapan sonbahar günlerinden'' birinde başlayan roman, 27 Mayıs 1960'tan, darbeden bir gün önce sona erer. Demokrasi darbeye, Kenan ise Günsel'e yenik düşmüştür desek yanlış olmaz sanırım. Romanı mümkün olduğunca içeriğe girmeden, tat kaçırmadan değerlendirmeye, daha çok teknik detaylar üzerinde durmaya çalıştım.
kamera
Bir Gün Tek Başına
yildiz
8.9/10 · 3.870 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;