Giriş Yap

Victor Hugo

Yazar
8.8
46,1bin Kişi
Tam adı
Victor-Marie Hugo
Unvan
Fransız Şair, Yazar, Devlet Adamı
Doğum
Besançon, Fransa, 26 Şubat 1802
Ölüm
Paris, Fransa, 22 Mayıs 1885
Yaşamı
Victor Hugo 26 Şubat 1802'de Fransa'da doğdu. Liseyi bitirdikten sonra kendini tümüyle edebiyata adadı. 1824 yılında Fransız coşumcularının (romantikler) yayın organı olan La Muse Française dergisini kurdu. Cenacle adını taşıyan coşumcu sanatçılar çevresinin üyesi ve onun odak noktası oldu. 1830-1843 arasında en verimli dönemlerinden birini yaşadı. Romanları, tiyatro yapıtları ve şiirleriyle başarıdan başarıya koştu. 1831'de Notre Dame de Paris (Paris'in Notredame Kilisesi) adlı büyük romanını yayımladı. 1841 yılında Fransız Akademisi'ne üye seçildi. Çok sevdiği kızı Leopoldine'nin 1843'de kazayla boğularak ölmesi üzerine 1852'ye dek yeni yapıt vermedi. 1848 Devrimleri'nden sonra parlemento üyeliğine seçildi. 3. Napoleon'un hükümet darbesini engellemeye çalıştı, başaramayınca 1851 yılında Belçika'ya kaçmak zorunda kaldı. Ateşli bir demokrasi ve cumhuriyet yanlısı olarak imparatorluk rejimini eleştiren yapıtlar yazdı. 1855-1870 arasını küçük bir İngiliz adası olan Guernsey'de geçirdi. O dönem yazarlığının en üretken yılları olmuştur. 1862 yılında başyapıtı olan Les Misérables (Sefiller) adlı romanını yayımladı. Bunu 1866'da Les Travailleurs de la Mer (Deniz İşçileri) ve aynı yıl L'Homme qui Rit (Gülen Adam) gibi önemli romanları izledi. Fransa'da Cumhuriyet yeniden kurulunca Paris'e döndü. Ulusal Meclise seçildi. Artık Fransa'nın en gözde kişilerinden biriydi. Paris Komünü'nün ezilmesinden sonra komüncülerin bağışlanması için çok uğraştıysa da sonuç alamadı. Giderek siyasal ve toplumsal yaşamdan elini eteğini çekti. 1885 yılında ölüm döşeğinde iken; "Tanrı'ya inanıyorum, ahirete inanıyorum; fakat hiçbir kilise papazını başımda istemiyorum. Beni seven bütün dünya insanlarının gönülden dualarını bekliyorum. Bu benim için kafidir." diyerek 22 Mayıs 1885 yılında hayata gözlerini yummuştur.
131 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
• "Bu Cellatlar Çok İyi Yürekli İnsanlar" spoiler! Giyotin, kulağa oldukça ürkütücü geliyor ki öyle de olmalı. Bir dakika aynı isimli bir yarışma programı vardı, bir televizyon programı neden bir ölüm makinesi ile anılmak istendi asla anlamadım tıpkı insanların her gün neden daha fazla ölüm istemesini anlamadığım gibi. Bazı kaynaklar giyotinin Fransız Devrimi ile adını duyurduğunu, bir doktor ve meclis üyesi olan Joseph-Ignace Guillotin tarafından tasarlandığını ve adını buradan aldığını, bazı kaynaklar ise ilk kez Fransa'da değil İngiltere'de kullanıldığını ve sanılanın aksine yaratıcısının Guillotin değil Fransız Cerrahlar Sekreteri Dr. Antoine Louis olduğunu belirtiyor ama kitap ilk seçenek üzerinde duruyor. Komiktir ki giyotin ile idam cezalarının daha "insancıl" infaz edilmesi amaçlanıyor. İdam çok insancıl bu sebeple uygulanması da tabi ki kendisini aşmamalıdır. Kitapta, modern sayılan bu ölüm makinesinin ceza uygulanırken insanlık dışı olayların nasıl sahnelendiği hep birlikte göreceğiz. Not: Dr. Guillotin, aletin ve idam şeklinin kendi soyadıyla anılmasından rahatsız olur ve soyadını değiştirir. Yazarın 1829 yılında yani 27 yaşındayken maruz kaldığı baskılar yüzünden takma ad ile, Paris Greve Meydanı'nda gördüğü ve çok derinden etkilendiği idamın üzerine yazdığı kitabın bir manifesto niteliğindeki önsözünde anlatılan önemli bilgiler üzerinde duralım. Ele alınan ilk konu yazarın kitabı yazma amacıdır. Kitap, şu anki ve gelecekteki bütün suçlular için genel ve kalıcı bir savunma. 'Asıl temyiz mahkemesi olan halkın' önünde insan haklarının savunulmasının ve dile getirilmesinin doruk noktasını temsil eden bir savunma. Bir suçlunun mahkemeye değil giyotin sehpasına, hâkimin önüne değil celladın önüne yerleştirilen ölüm kalım meselesini ele alan bir savunma. Fransa'da idam cezaları bağırılarak ilan edilir ve broşürler satılırdı. Bu broşürlerde idamın saati, yeri, suçlunun kim olduğu gibi bilgiler yer alırdı. Broşür satanların elde ettiği kazançla ilgili yazar: "Kanla kirlenmiş bu paradan daha iğrenç bir şey düşünebiliyor musunuz?" diyerek bunun ne kadar korkunç olduğunu ifade ediyor. Bilindiği gibi Victor Hugo idama karşıydı ve bu düşüncesini muhakkak okunması gereken bu cümleler ile etkili bir şekilde anlatıyor: "Yargılayanlar ve mahkûm edenler ölüm cezasının toplumdan kendisine zarar veren ve daha sonra da zarar verebilecek olan birini uzaklaştırmanın önemi nedeniyle gerekli olduğunu söylüyorlar. Sadece bu söz konusu olsaydı, müebbet hapis cezası yetecekti. Öldürmek neye yarar? Hapishaneden kaçılabileceğini söyleyerek itiraz edeceksiniz, öyle değil mi? Nöbetçileriniz görevlerini iyi yapsınlar. Demir parmaklıkların sağlamlığına güvenmiyorsanız, hayvanat bahçelerini açmaya nasıl cesaret ediyorsunuz? Zindancının yeterli olduğu yerde cellata gerek yoktur. İnfazların gösteri haline dönüşmesinin beklenen etkiyi yaratmadığını, halkı eğitmediğini, içindeki bütün duyarlılığı ve erdemi yok ettiğini ileri sürüyoruz. Bu infaz kime örnek olur? Bu adamın boynunu kestiğiniz darbenin sadece onu öldürdüğünü, babasının, annesinin, çocuklarının bu durumdan hiç etkilenmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Hayır, onun kellesini uçururken bütün ailesini de öldürüyorsunuz. Ve yine masumları yok ediyorsunuz. Size bütün bu adamların yaşamasının bize ne zararının dokunacağını soruyorum. Fransa'da herkesin solumasına yetecek kadar hava yok mu?" Kitap, önsözden sonra 'TRAJEDİ HAKKINDA BİR KOMEDİ' bölümü ile devam ediyor. Bu 3.baskıda da yer alan diyalog türündeki önsöz. Burada toplumun cellatlık görevini esere yönelttiği siyasi, ahlâki ve edebi eleştiriler ile nasıl yerine getirdiğini görüyoruz. Bakınız burada çok absürt bir duruma tanıklık ediyoruz. Giyotinli idamlar, idam yerine toplanan kalabalığın popüler bir eğlencesiydi hatta anne babalar çocuklarını da izlemeleri için getirirlerdi. 1984 kitabından da hatırlarsınız çocuklar idamı izlemeye gitmek için adeta ebeveynlerini tehdit ederdi. Korkunç.. İdam o kadar çok tekrarlanıyordu ki halk için sıkıcı hale geldi. Şimdi burada asıl değinmek istediğim konu şu: Dönemin insanları Victor Hugo ve Bir İdam Mahkûmunun Son Günü eserini eleştirirken yazarın kötü yürekli biri olduğunu hatta mahkûm edilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Kitabın ise iğrenç, insanı hasta eden, kâbus görmeye sebep olan, dehşet verici, naif duygulara engel olan, korkunç etkiler yaratan, toplumsal düzeni yıkıcı etkiye sahip olduğuna dair cümleler sarf ediyorlar.Asıl dehşet verici olan bu cümleler ve insanlar. Bunu kanıtlar nitelikte cümleler sunmak istiyorum iki konuşmacıdan. 1. Konuşmacı: "Ahlâki değerlerin her geçen gün yozlaştığını kabul etmek gerekir. Tanrım, ne iğrenç bir düşünce! İnfaz gününü, ölüme mahkûm olmuş bir adamın fiziki acılarını, yaşadığı manevi işkenceleri, tek birini bile atlamadan araştırmak, çözümlemek! Bu acımasızlık değil mi?" 2. Konuşmacı: "Kimsenin okuyucusuna yaşanan fiziki acıyı aktarmaya hakkı yok. Bu roman tüylerinizi diken diken ediyor. Okuduktan sonra iki gün yataktan kalkamadım." Şimdi önce kitap ile ilgili konuşmalarının üzerinde durmak istiyorum. Kitapların çok korkunç etkiler yarattığı ve baş ağrıtacak olması konusunda hemfikiriz ama idama karşı olmayanlar için. İğrenç, hasta eden, kabûs görmeye sebep olan, dehşet verici, korkunç, toplumu yıkıcı etkiye sahip olan "giyotinli idamlar" değil bu kitap! İdamı duyurmak, insanların temyiz mahkemesi görevini üstlenirken suçlu bulunan kişiyi savunması için bilinçlendirmek, yaşadığı acıyı insanlara aktarabilmek için onca eleştiriye maruz kalmak, suçlanmak.. İdam çok olağan fakat bunlarkorkunç tabi.. Giyotinli idamlar gerçekleştirilirken çoğu idam mahkûmunun boynu 5 ya da 6 kez giyotin indirilerek kesildi, mahkûmlar bu durumda bile bir ümit bağışlanacağını düşündü ama insanlar hatta çocuklar bunu alkışladı. Şimdi hangisi daha korkunç? İdama karşı gelen Victor Hugo mu daha cesaretli yoksa idamı, acıyı, korkuyu zevk alarak izleyen halk mı? Çok farklı olan bu kitabın roman kısmına geçtiğimizde Victor Hugo kasten işlemediği bir cinayet ile suçlanan, giyotinli idama mahkum edilen kahramanımız üzerinden idamın kişide yarattığı ruhsal sancıyı teferruatlı olarak anlatıp okuyucuya o manevi acıyı etkileyici bir şekilde hissettiriyor. 5 haftadır tutuklu olan kahramanımız yokluğunda verilen idam kararına hiçbir tepki veremiyor fakat bir çocuk ellerini çırparak 6 hafta (temyizin sonuçlanma süresi) sonra gerçekleşecek giyotinli gösteriyi sevinç ile karşılıyor. Kana susayan bir toplumun kana susayan çocukları.. Mahkûm hücresine geçiyor, yaşadıklarını ilerde bu ölümcül sistemde fark olması için yazmaya karar veriyor ve artık yaşananları kendi ağzından okuyoruz. Unutmadan Paris'te insanlar 5 frank karşılığında tıpkı bir hayvanı izler gibi mahkûmları izleyebiliyorlardı. Dehşet verici. İnsanlar, maskeli şeytanlar.. Hasta olan ve asıl iyileştirilmesi gerekenler. Örnek olsun bu idam örnek! Yarın aynı gösteriyi sunacak olanlar bugün gülerek izlesin. Belki de gösteriyi izlemeden, bu zevki tadamadan ölecekler ve bu bir gösteri olacak. Kahramanımız ya da ölüm cezalı kahramanımız hapishaneye girdiği andan itibaren kurtulacağını düşünüyor, hayal kuruyor, kaçmayı düşünüyor fakat asla kaçma girişiminde bulunmuyor ümit ediyor sadece ümit ediyor ama ümit yokken ümit etmek insanı öldürür. Bu gecikmeli ve daha acılı bir ölüm demek. Ve işte o gün geldi! Geldi o gün! İşte şimdi bir idam mahkûmunun son gününü okuyoruz, bu andan itibaren.. Hapishanede geçen 5 ay ve temyizin kararı değiştirmeyeceğini bile bile geçen 6 ayın sonu. Ümit ederek, korkarak, dehşet içinde.. Ya şimdi bulanıklaşmış bakışlar, soğuk ter, çatlayacak kadar ağrıyan şakaklar, kulakta yankılanan vızıltılar.. Modern ölümün etkileri. Kararın kesinleşmesiyle her birinin içinde bir hapishane barındıran görevlilerin idamı iyice hissettiren iyi davranma saçmalığı. "Nasılsa ölecek" Hâlâ kaçmak için düşüncelerini zorluyor fakat hayır asla kaçma girişiminde bulunmuyor bu bir kabulleniş, bırakılmışlık. İçeri bir idam mahkûmunun daha girdiğini görüyoruz 6 hafta sonra gerçekleşecek bir gösteri daha demek bu. Hikayesini okurken toplumun kişiyi suça nasıl teşvik ettiğini, kişinin hayata yeniden başlamak için asla bir şans vermediğini, idama adım adım nasıl ittiğini görüyoruz yine. Daha çocukken başlayan bir hayatta kalma çabası.. Karnını doyurmakiçin ekmek çalan bir çocuğu suçlamak mümkün mü? Bu size de yine Victor Hugo'nun Sefiller eserinde yer verdiği "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur." cümlesini hatırlatmıyor mu? Adalet aynı adalet. Son 6 saat, düşünün 6 saat sonra yoksunuz bunun bilincindesiniz bu farkındalık kişiyi çıldırtır. Ölüme hazırlıklı olunur mu? Livaneli Sevdalım Hayat eserinde kendisine yapılacak işkenceden önce arkadaşlarının onu hazırlamak için neler yaptıklarını anlattıklarını belirtiyor. O koğuştan her gün birini çağırdıklarında kendi isminin söyleneceği korkusu ile beklerken işkenceden daha fazla acı çektiğini ifade ediyor. Beklemek cehennemdir, ümidi ve ızdırabı aynı anda barındıran bir cehennem. Size tüm eseri en etkili şekilde anlatacak cümleleri kahramanın ağzından aktarıyorum: "Korkulacak bir şey olmadığını, acı çekilmediğini, sakin bir ölüm olduğunu, ölümün böylece kolaylaştırdığını söylüyorlar. Hey! Peki ya 6 haftalık bu can çekişmeye, gün boyunca süren bu iniltiye ne demeli? Çok yavaş ve çok hızlı geçen o telafisi imkansız son günün endişelerine ne demeli? Giyotin sehpasına çıkan o ızdırap merdivenine ne demeli? Onlara göre bunlar acı çekmek anlamına gelmiyor. Bunlar kanın damla damla tükendiği, zihnin düşünceden düşünceye sönüp gittiği aynı çırpınışlar değil mi? Üstelik acı çekilmediğinden eminler mi? Bunu onlara kim söyledi? Kesik bir başın sepetten kanlar içinde çıkıp halka: Acı hissedilmiyor! dediğini duyan oldu mu? Yanlarına gelip: Güzel bir icat. Ona özen gösterin. Çok iyi bir düzenek diye teşekkür eden ölüler oldu mu? Bir an bile olsa kendilerini giyotin sehpasına çıktığında ağır bıçağın etini ısırdığı, sinirlerini kopardığı, omurgasını parçaladığı birinin yerine koydular mı? Ama nedir ki? Yarım saniye! Acı yok olup gidiyor.. Dehşet verici!" Kan içici kalabalığın karşısına çıkma vakti.. "Ve yine de sefil yasalar ve insanlar, ben kötü biri değildim!" Kitabın sonunda kahramanımızın cezası infaz edildi mi edilmedi mi bilmiyoruz fakat son 1 yıldır çok fazla acı çektiğinden eminiz. İdam çözüm değildir, suçlu bulunan kişi iyileştirilip topluma kazandırılmalıdır. Suç, türüne göre farklı yaptırımlar gerektiren bir eylemdir. Bazı işlenen ağır suçlar vardır ki kişi iyileştirilemediği gibi zarar da verir bu kişiler toplumdan soyutlanmalıdır fakat taksirli suçlar gibi suçlar için ön görülen cezanın amacı kesinlikle kişiyi topluma kazandırmak olmalıdır. İyilik, güzellik ve kitap ile kalın..
·
8 yorumun tümünü gör
Reklam
656 syf.
Bir şehrin alnına kazınmış kader; Notre-Dame
ANAΓKH Yunanca’da ‘önüne geçilemez kader’ anlamına gelen bu kavram, bu altı yüz elli küsür sayfalık başyapıtın, fitilini ateşleyen kıvılcımın ta kendisi. Sözcük; bizzat Victor Hugo tarafından farkedilmiş, bakımsız hali insanda merhamet uyandıracak saygınlıkta bir kilisenin; belli ki Ortaçağ’da haksız yere yargılanıp katledilmiş günahsız bir kurbanın imzası olmasıyla özel bir anlam taşıyor.Kim bilir bu azap içindeki bitap ruh, hangi çığlığının karşılığı olarak kazıdı onu yorgun elleriyle? Belki yüzyıllar önce rüzgarda dağılan kum taneleri gibi yeryüzünden yitip gitmiş, sesini duyuramasa da cılız mührünü yeryüzünde bırakmış talihsizin üzerinde oldukça düşünen Hugo, hikayesi bilinenler kadar bilinmeyenlerin de bıraktığı izi bizlere göstermek adına kolları sıvar, ve sahne tüm görkemiyle açılışı yapar. Kalpsiz bir yüzyılın ruhu; Quasimodo Çağdaşı klasiklerin aksine ana karakteri saygın bir kont, yakışıklı bir subay ya da zengin bir tüccar olarak görmeyiz.O henüz bebekken hayata bir sıfır yenik başlamış, ailesi tarafından bir kilise bahçesine terk edilmiş, insanın bakarken yüzünü ekşitmekten alıkoyamadığı oldukça hazin çirkinliğe malik kambur bir zangoçtur. Kilisenin kötücül papazı tarafından, -tamamen öteki dünyadaki iyiliklerin terazide ağır basması için- evlat edinilmiş, ne yazık ki sevgiden mahrum, ve sahip olduğu çirkinliğin sonucu olarak acınası bir yalnızlıkla büyümüştür.Tek dostu kilisenin çanları, krallığı ise zaman geçtikçe onunla özdeşen Notre-Dame Kilisesi’dir.Hem çirkin, hem de sağır olması onu insanların dünyasından soyutlamış,uğradığı kin ve nefret de körpe ruhunu atıl bırakmıştır.Ne var ki en kurak toprakların bile içinde büyümeye hazır tohumların varlığı gibi; onun yüreğinde de sevginin nüvesi derinde varlığını korumaktadır.Bu nüve, toplumun günah keçisi olarak onu seçmiş olmasıyla patlak veren bir olayda; kırbaç cezasına çarptırıldıktan sonra insanlardan ümitsizce talep ettiği merhametin karşılık bulmasıyla filizlenir.Bu karşılık, ona dua eden bir azizenin ellerini Tanrı’ya açmasından da evla bir kutsallıkta su veren Esmeralda’dır. Eril Toplumun Kadına Ödettiği Makus Bedel; Esmeralda Sanırım hemcinsimin uğradığı hakaret ve haksızlığa şahit olmamdan kaynaklanan rahatsızlık hissiyle okurken en çok zorlandığım karakter, Esmeralda.Eserde, Quasimodo merhamet, Esmeralda öfke demek benim için.Hikayenin ortaçağda geçmesi varlığından rahatsız olunan kadının ortadan kaldırılmasını oldukça kolaylaştırıyor.Suçlayanın rahip,suçlunun kadın olması da üzerine tuz biber ekiyor.Esmeralda geçimini sokaklarda şarkı söyleyip, keçisi Djali’yle dans ederek kazanan; gücünü varlığının özündeki iyilikten alan, hayat dolu ve güzel bir kadın.Üstelik tanımadığı bir insanın idamını engelleyecek kadar da yüce gönüllü.Ne yazık ki sahip olduğu tüm bu nitelikler onun şarkısını bitirmesine yetmiyor, Hügo’nun deyimiyle ‘tırtıklı testere liri kırıyor.’ Aradan yüzyıllar geçse de kadınlar ‘kadın’ olmanın bedelini kanıyla ödüyor. Toplumun Çürümüş Yönü; Claude Frollo Quasimodo’yu evlat edinmiş sofu rahip.Yazarın karakter üzerinden işlediği insan modeli ise şaşırtıcı şekilde hala güncelliğini koruyor.Çocuk yaşından itibaren katı bir din eğitiminden geçip içindeki tüm insani istekleri baskılayarak ket vuran bir insanın iyi biri olması mümkün müdür? İnsan vücudunda varolan bir çok enzim öldükten sonra cesedin çürümesine yarar.Çünkü doğanın devamını sağlayan sonsuz döngü için bu gereklidir.Rahip gibi insanların ruhu ise bu kötülüğün etkisiyle ölmeden çürümeye başlar.Diğer insanlara erdem katan tüm değerler onları şeytanlaştırır.Sevginin esamesi okunmayan bu ruh, sadece kendisinin değil tüm şehrin cehennemi olur.Şimdi düşünüyorum da, Quasimodo’nun kırılan parçaları bir araya yanlış getirilmiş gibi duran deforme vücudu belki de rahibin ruhudur? Şehrin Ruhu; Notre- Dame 19.yüzyılda oldukça eskimiş olan Notre-Dame Kilisesi altı aylık bir emekten sonra ortaya çıkan bu eser sayesinde yıkılmaktan kurtulur.Kitapta oldukça uzun olan tasvirler ve betimlemelerin bunda büyük etkisinin olduğu şüphe götürmez.Sadece şehri tasvir etmekle kalmıyor, şehrin varolan demografisini de kusursuz bir şekilde yansıtıyor yazar.Özellikle kentin içinde kendi düzenini sürdüren çingene gettoları da kitaba ayrı bir tat katıyor.Şehir içindeki her bir unsurla yeniden anlam kazanıyor, ve bütünün içindeki her karakter biraz Paris’e benziyor.Sonuna gelindiğinde mekan, kişide iz bırakan bir karaktere dönüşüyor. İncelememi bitirirken hikayesi yeryüzünden iz bırakmadan silinen, bir talihsizlik sonucu görünüşü yaşayışının önüne geçip, yalnız bırakılan ve yalnız ölen tüm Quasimodo’ları sevgiyle anıyorum.Eğer bir anlam varsa bu o insanlara borçlu olduğumuz iyilikte gizlenmiş olabilir, Sevgiler
·
10 yorumun tümünü gör
1724 syf.
·
41 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
"Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç." İncelememe kitabın özeti gibi olan bu alıntı ile başlamak istedim.1724 sayfayı bir cümlesine sığdırabilmiş bir yazar Victor Hugo. Yaşamadan geçen sefil bir hayatın kitabı, Sefiller. Karakterler değişse de yaşanan acı ve sefaletler ortak. Kitaba başlamadan önce çekinsem de kitabın başındaki şu cümleler beni esere çekti: " Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde Sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor: Sizin için geldim, sayfalarımı çevirin." Bu cümleleri okuduktan sonra tam zamanında geldin Sefiller hoşgeldin diyerek, eseri buyur ettim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Sefiller (2 Cilt Takım),
sadece hacmiyle değil içeriğiyle, anlatımıyla, oluşturduğu duygu yoğunluğuyla, tasvirleriyle, ruh tahlilleriyle, içerdiği bilgilerle dolu dolu olan büyük bir kitap. Neler yok ki bu kitapta? Yoksulluk, sefalet, bozuk hukuk sistemi, siyaset din, fedakarlık, önyargı, iyilik, kötülük, erdem, vicdan, özgürlük mücadelesi, pişmanlık, mutluluk, gözyaşı, teslimiyet... Haliyle bu kadar duygu ve düşünce içinde kitaba hapsoluyor insan. Ve kitap bittiğinde bir dostunla vedalaşır gibi bir his oluşuyor. Her duygu esere öyle güzel işlenmiş, her karakter birbirine o kadar muazzam bir şekilde bağlanmış ki eserin bir başyapıt olmasına şaşmamalı. Jean Valjean sadece ekmek çaldığı için 19 yılını hapiste geçirmiş bir kürek mahkumu. Kitapta onunla yolları kesişen başka hayatlara da tanıklık ediyoruz. Kitapta sadece Jean Valjean’ın hayatı yok elbette. Jean Valjean’ın yanında, Fantine, Cosette, Marius'un da acıları duygulandırıyor, etkiliyor. Sefiller bu hayatları anlatırken aynı zamanda Fransız Devrimi'nin, Waterloo Savaşı'nı, savaşın ve devrimin arka planında yaşananları da anlatıyor. "Bu savaşlar ne iğrenç! Krallar olmayınca savaşlar da olmayacak." Bu alıntının geçtiği sayfalar epey düşündürücüydü. Savaşların, cinayetlerin nedeni krallıklar olarak görülüyordu. Cumhuriyet, demokrasi, eşitlik, özgürlük gelirse savaşların, öldürmenin olmayacağına inanan bir çok insanın bu ideal için hayatlarını feda edişini içim acıyarak okudum. Çünkü insan ister krallık olsun, ister cumhuriyet olsun birbirini öldürmenin birbiriyle savaşmanın bir yolunu buluyor. Bu acı bir gerçek. Eserde, iyiliğin ve kötülüğün sıkça iç içe geçmiş olduğunu görüyoruz. Kimdir kötü? Aç yeğenini doyurmak için ekmek çalan hırsız mı? Çocuğunun doktor masrafları için bedenini satan işsiz kalmış kadın mı? Kimdir kötü? Başkalarının sefaletine, acılarına gözlerini kapatıp ya da onları dışlayıp temiz bir yaşam sürdürdüğünü iddia eden mi? Kimdir iyi, kimdir kötü? Beni çok duygulandıran ve etkileyen bir eser oldu. Kitabın başlarında zorlansam da, uzun tasvirler olsa da (20 sayfa lağım, uzunca bir de manastır tasviri gibi) bu kitaba ayrılan her bir dakikaya değer diye düşünüyorum. Ölmeden önce okunması gereken bir eser. Kitapla kalın. Keyifli okumalar diliyorum.
·
9 yorumun tümünü gör
1724 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Hugo’nun yıldızı, uzun zamandır gözümün önündeydi ve şimdi ona veda etme vakti geldi. Zaten bu yazının asıl amacına da inceleme adı altında simgesel bir veda diyebiliriz. Böyle bir kitaba nasıl hakkıyla bir inceleme yazılır? İnanın ben de bilmiyorum. Ama sanırım başlangıç için bir fikrim var. Okumuş olmamıza gerek yok, hepimizin orada burada gördüğü, aşina olduğu bir kitaptır “Sefiller” ve benim bu kitaba vurulup okumam tam da şu alıntı yüzündendir: “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini ısıtacak bir ailenin, kendini eğitecek bir kitabın yokluğunda acı çektiği her yerde Sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor: Sizin için geldim sayfalarımı çevirin.” Nasıl ama? Çarpıcı. Şimdi gelin, kitabın neleri işlediğine bir göz atalım; Bu kitap, aydınlıktan bir haber olan cahilliğe, cahillikten doğan kötülüğe değiniyor. Yazarın Fransız toplumunu baz alarak toplumlardaki ikili yapı üzerine bir eleştiri getirdiği görülmektedir. Toplum, güçsüzü dışlayarak sefillerini kendi oluşturmaktadır. Adaletsiz sistem ise sefilleri daha sefil yapmakla meşguldür. Öyle ki ekmek çaldığı için kürek mahkûmiyetine çarptırılan Jean Valjean için şu sözler söylenmekte: “Kürek zindanları kürek mahkûmunu yaratır… Ahmakken gaddar, kütükken yanan kor oldum.” (Düzen bunu sağladı.) Kitabı okumaya başladığımızda ilk olarak Digne psikoposuyla karşılaşıyoruz. Bu kahramanımızın herkes tarafından dışlanan, hor görülen bir adama dokunuşunu ve kitap boyunca aslında bu dokunuşun nasıl bir kelebek etkisi yarattığına şahit oluyoruz. Ayrıca kitapta bunlara ek olarak inanç, din, iyilik, adalet gibi pek çok olgunun ve daha nice şeylerin de üzerinde durulmaktadır. Sonuç olarak en net haliyle şöyle de denebilir: Bu kitabın özü; bireyi aydınlatmaktır, tarihe ışık tutmaktır. Bu incelemede kitabın kahramanlarına değinmeyeceğim çünkü bu kitabı kahramanları çerçevesinde anlatacak olmak, kitabın özünün eksik yansıtılmasına sebep olabilir. İşte şimdi yine bir alıntıya ihtiyacım oldu, gönderdim geldi: “Bu kitap başkahramanı sonsuzluk olan bir dramdır. İnsan yan karekterdir. Bu yüzden, yolumuzun üzerine çıkan bir manastırın içine sızmak zorunda kaldık.” Gözünüzü korkutmak istemem ama bahsettiği bu manastırdan söz edişi yaklaşık 35 sayfa sürmüştür. Paris’in lağımlarına değinmesi ise… Neyse, sadece nasıl dolu bir kitap olduğunun altını çiziyorum. :) Yani diyeceğim o ki siz bu kitaptan sadece bir kurgu beklemeyin, yanılırsınız. Çok daha fazlası olgular ve tarih üzerine bir aydınlatıcı. Şimdi sıra duygularda; Bilen bilir bazı kitaplar vardır, okuma zevkinin çiçek açıp dallanmasına yardım eder. İşte bu kitabın bendeki etkisi böyle oldu. Hugo’nun coşkulu anlatımına kapılmamak mümkün mü? Ağlattı, sevindirdi, bunca sayfanın sonunda ise “iyi ki” dedirtti. Geçmişte okuduğum ve beğendiğimi sandığım pek çok kitap gözlerimin önünden geçti. Eğer bu bir kitapsa onlar neydi? O yüzden diyorum ki; bu kitabı oku lütfen! Şuraya da bir yıldız attım ★ yayınevine dikkat et. Görüyorum; koca sefilleri 500 sayfaya sığdırmışlar, ayıptır yahu! Artık satırlarımın sonlarına geldim ve biliyorum ki kitabın hakkını veren bir inceleme olamadı bu, ama ben buraya ne yazarsam yazayım bu yazı hep eksik kalacaktı. O yüzden bırakıyorum eksik kalsın. Son olarak bu inceleme, alıntılar etrafında şekillendiğine göre, son kez aşağıya bir alıntı bırakıyorum ve gidiyorum . Emeğime sağlık. Herkese iyi okumalar diliyorum, esen kalınız. Eşlikçime veda… Hugo’nun yıldızına… “Gerçekten de, her şey oradaydı ve bundan başka ne istenebilir ki? Gezinmek için küçük bir bahçe ve düşlere dalmak için sonsuzluk. Ayaklarının altında ekip biçebileceği bir toprak, başının üzerinde inceleyebileceği ve üzerinde düşünebileceği sonsuzluk; yerde birkaç çiçek ve gökte tüm yıldızlar.”
·
5 yorumun tümünü gör
Reklam
131 syf.
·
Puan vermedi
Şükrü Erbaş bir şiirinde, “Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür? Bilmek bütün acıların anasıdır.” der. Kitabı okurken bu dizeleri hissettim.
·
Reklam
2
660
6,6bin öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.48