Vladimir Nabokov

Vladimir Nabokov

Yazar
7.8/10
674 Kişi
·
2.127
Okunma
·
390
Beğeni
·
14bin
Gösterim
Adı:
Vladimir Nabokov
Tam adı:
Vladimir Vladimiroviç Nabokov
Unvan:
Rus Asıllı Amerikalı Yazar
Doğum:
St. Petersburg, Rusya, 22 Nisan 1899
Ölüm:
Montrö, İsviçre, 2 Temmuz 1977
Vladimir Vladimiroviç Nabokov (22 Nisan 1899 – 2 Temmuz 1977) Rus asıllı ABD'li yazar. İlk eserlerini Rusça yazdı, uluslararası ününü İngilizce yazdığı romanlarla kazandı. En tanınmış eseri Stanley Kubrick ve Adrian Lyne tarafından filme de çekilen Lolita adlı romanıdır.

1899'da St. Petersburg'da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Özel eğitim gördü ve küçük yaşta İngilizce öğrendi. Bolşevikler iktidara geldiğinde aile Rusya'dan ayrılarak önce Londra, sonra Berlin'e gitti. Öğrenimini Cambridge Üniversitesi, Trinity College'de tamamladı. 1923 ile 1940 arasında anadilinde romanlar, hikâyeler, oyunlar, şiirler yazdı ve kuşağının seçkin Rus göçmen yazarlarından biri olarak ün kazandı. 1940 yılında karısı ve oğluyla ABD'ye göç etti ve 1941'den 1948'e kadar Wellesley College'de dersler verdi. 1955'te yayımlanan Lolita'nın dünya çapındaki başarısından sonra, 1959'da Cornell Üniversitesi Rus edebiyatı profesörlüğünden emekli olarak İsviçre'ye yerleşti. İngilizce ilk romanı olan The Real Life of Sebastian Knight'ı 1941'de yayımladı ve bu dili şaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanarak eserlerini İngilizce yazmaya devam etti.

Nabokov, 1977'de İsviçre'nin Montreux kentinde öldü. Yazarlığının yanı sıra, ünlü bir kelebek toplayıcısı ve satranç problemleri yaratıcısıdır.
"Duygusal" ile "duyarlı"yı ayırt etmemiz lazım. Duygusal biri boş zamanlarında gayet gaddar olabilir. Oysa duyarlı biri asla zalim değildir.
“Hayal et beni; sen hayal etmezsen var olamam ben; içimde, kendi günahımın ormanında titreyen ceylanı sezinlemeye çalış; hatta biraz da gülümseyelim. Ne de olsa, gülümsemekten bir zarar gelmez.”
Vladimir Nabokov
İletişim Yayınları 15 Baskı 2013 Çeviren: Fatih Özgüven
... ona baktım, baktım, şu an, öleceğimi nasıl biliyorsam, o anda da onu bu dünyada görüp göreceğim, ya da başka bir dünyada bulmayı umut edebileceğim her şeyden çok daha fazla sevdiğimi biliyordum.
Vladimir Nabokov
Sayfa 319 - İletişim Yayınları, 16. Baskı, 2014, Çeviri: Fatih Özgüven
“Belki de bir gün, bir yerde, daha az rezil bir zamanda yine karşılaşırız.”
Vladimir Nabokov
Sayfa 121 - İletişim Yayınları, 16. Baskı, 2014, Çeviri: Fatih Özgüven
“Hayat kısa. Buradan şu çok iyi bildiğin eski arabaya kadar yirmi yirmi beş adımlık bir mesafe var. Çok kısa bir yürüyüş. O yirmi beş adımı at. Şimdi. Hemen şimdi. Olduğun gibi gel. Ondan sonra sonsuza kadar mutlu olacağız.”
Vladimir Nabokov
İletişim Yayınları 15 Baskı 2013 Çeviren: Fatih Özgüven
364 syf.
·Beğendi·10/10
Lolita, bir dönemin yasaklı kitabı, adı ve konusu itibariyle az çok neden bahsettiği tahmin edilebilir ve bu nedenle kaçınılan, tiksinti verebileceği düşünülen bir kitap. Orta yaşlı bir adamın 11-12 yaşlarında küçük bir kıza olan saplantısı ve küçük kızın ona olan mecburi bağlılığı üzerine kurulan sağlıksız ilişkiyi anlatan bir kitap ne kadar güzel olabilir ki diyebilirsiniz. İşte edebiyatın güzelliği, naifligi de burada ortaya çıkıyor. Bir pedofiliyi, aklımızın hayalimizin almayacağı korkunç bir çocuk istismarını, arkasında yatan sebepleri dantel gibi işleyen, bu sağlıksız ilişki üzerinden Amerikan toplumunu, aile yapısını, kurumların umursamazligini taşlayan, ebeveynlik ve eğitim konusunda büyük dersler veren, okudukça hayretler içinde bırakan müthiş bir eser. Anne baba ve eğitimcilerin okuması gerektiği salık veriliyor. Nabokov'un bu eseri, yazıldığı yüzyılın en iyi romanlarından seçilmiş. 1960lar ve 90larda çekilmiş iki farklı oyuncu kadrosuyla denenmiş iki filmi de var. Filmi izlemeye yürek dayanır mı bilmem ama kitabı edebiyat sever herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.
364 syf.
·5 günde·8/10
Küçüklüğümüzde kimbilir neler yaşadık ? Kimbilir ne sırlarımız var acı ve kimselere anlatamadığımız. Bazı insanlar çok şanslı. Çocukken bir travma yaşamadılar bir sıkıntıları olmadı normal bir şekilde idame ettirdiler hayatlarını. Kötü şeyler yaşamış olanlar ise ya birilerine anlatıp hafifledi ya da daha çok altında kaldı dağ gibi sırların. Benim de var hayatımda kimse ile paylaşmadığım anlatamadığım şeyler. Peki neden mi paylaşamaz insan? Dinleyeni yoktur çünkü anlayan olmaz. Yargılanır korkusu olur yahut yaşadıkları küçümsenir önemsenmez. Halbuki o senin travmandır senin yaptığın hataların kaynağı şu anki senin sebebidir. İnsan gerçekten sevebiliyor mu? Benliğini bir kenarda tutarken bencilce davranmadan sevebiliyor mu? O kadar az ki belki de hiç yok böyle sevebilen. Kendi hırslarını doğrularını bir kenara bırakıp da sevebilmek nerdeyse mümkün değil. Bunun nasıl olabileceği bu kitapta çok güzel anlatılmıştı.Sevgi Yapabilir miyiz? Evet ama zor.

Bu kitapta ise orta yaşlı bir adamın çocuğa olan saplantısına şahit oluyoruz sanıyorduk başta. Sonra işler değişti. Adam çocukluktan gelen acısı ile bu haldeydi. Basit bir pedofili miydi ortada olan yoksa aslında eski haline, çocukluğuna dönmek, o anları yaşamak istemesi miydi? Çocuğa gelirsek ya o ne istiyordu? Baba istemiyor muydu, sevilmek istemiyor muydu ? Evet evet! Aslında her ikisi de sevgiye açtı. Biz ise sadece cinsel sapıklık görüyorduk ortada. Zaten hep böyle değil midir? İnsan kendinden bile kaçmaz mı? Gerçekleri gözardı etmez miyiz hep sadece yüzeysel yaşamaz miyiz ? Ruhen hastayız birçoğumuz ve bunun farkında değiliz. Farkına vardığımızda ya iş işten geçmiş oluyor ya da sadece kendimize acımakla yetiniyoruz. İyileşmiyoruz atıyoruz öteye yaralarımızı sonra sadece ortaya öfkeli saplantılı sapık insanlar çıkıyor. Farkında olmayan insanlara ise yardım etmek yerine göstermek yerine yok ediyoruz. Toplumdan kişiliğinden benliğinden... Hiçbirimiz pedofili manyaklarını tecavüzcüleri sadistleri sevmeyiz. Hep suçlarız asarız onları. Şu an yani onlar bu hale geldikten sonra onları düzeltme şansımızın neredeyse hiç olmadığını düşünüyorum. Peki ya o hale gelene kadar ne yapıyoruz? Onlar dışlanıyor onlar baskılanıyor ve belki de kendileri bir tecavüz mağduru. Farklı oldukları için onları dışlayanlar kim? Bizleriz ne yazık ki... Mükemmel olan bizler! Bizim gibi olmayan herkesi dışlamakta üstümüze yok. Bu insanları biz yapıyoruz bu insanların bu hale gelmesi bizim yüzümüzden. Biz bir anne baba arkadaşız. Ve iyi değiliz. Sadece izliyoruz. Black Mirror dizisinin tam olarak ortasındayız ve Mindhunter dizisindeki gerçek insanları oluşturuyoruz. Sonra ise sadece onlar suçlu onlar sapık! Kolayı bu çünkü öyle değil mi?

Şimdi ben burada şunu yapalım desem yapılır mı? Hayır. Dinleyin desem duyun sesleri desem kulaklarınızdaki tıpaları çıkaracak mısınız? Peki ya ben? Ben ne yapacağım? Duyacak mıyım insanları kendi yaralarım ile yüzleşip bunu paylaşacak mıyım? Hayır! Peki ya ben bu incelemeyi niye yazdım? Boşverin arkadaşlar bu kitabı sadece akıcı ve çok güzel betimlemeler yüzünden okursanız okuyun. Çünkü dili gerçekten benzersiz. Geri kalan şeylere zaten hepimiz sağır ve dilsiziz. Değişen sadece egolarımız. Sadece kendini düşünen duyguların ve düşüncelerin bir önemi olmadığı robot hayatlarımıza devam edelim biz. Sevmek mi? Sevgi mi? Ne olduğunu bilmeden yaşamaya devam!
364 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Bataille edebiyat üzerine kaleme aldığı kitabında, edebiyatın artık suçunu itiraf etmesi gerektiğini çünkü onun masumiyetten çok günahtan beslendiğini söylemiştir. İçerisinde büyük gerilimler barındırmayan, tutku ve pişmanlık ekseninde örülmeyen birçok edebi eserin samanımsı tadının hala ağzımda kalmasından hareketle Bataille'e katılmadan edemiyorum. Bir tarafta karşı koyulamayacak, insanı büyük günahlara sürükleyecek derecede güçlü tutkular, öbür tarafta tutkunun tatmininden sonra gelen o baş döndürücü pişmanlık ve aşağılanmışlık hissi, birçok büyük eserin bel kemiğini oluşturmuştur. Lakin edebiyatçıyı bir “duygu dünyası kâşifi” olarak ele alırsak, çağımızda birçok ırmağa isim verilmiş, birçok dağın yüzölçümü saptanmıştır. Geriye çoğu kâşifin korkusundan ya da tiksintisinden yaklaşamadığı iğrenç bataklıklar ve derin okyanus tabanları kalmıştır. Nabokov da bu eserinde birçok kâşifin gördüğü anda burnunu kapatarak yanından geçtiği o iğrenç kokulu bataklığın içerisine dalıyor: pedofilinin.

Nabokov ‘un 20. yy’ın en büyük edebiyatçılarından birisi olmasında onun aynı zamanda bir sinestetik olmasının büyük bir etkisi var diye düşünüyorum. Yani renklerin tadını alır, müziğin görüntüsünü görür Nabokov. Edebiyat için bundan daha uygun bir hastalık (?) olamaz muhtemelen. Lolita’da da akla hayale gelmez müthiş betimlemelerin ve saptamaların eşliğinde bataklığın yüzölçümünü alma imkânına erişiyorsunuz. Çocuk gibi masum ve temiz bir şeye karşı tutkulu cinsel duygular beslemek, çoğu pedofili vakasında görüldüğü üzere, duyguyu besleyenin bile kaldıramayacağı derecede bir iğrençlik olarak nüksetmiştir bünyemize. İşte günahın gerilimi konusunda çıtayı epey yukarıya taşıyan Nabokov, belki de 21. yy insanını şaşırtacak bir şey kalmadığı için bu derece hassas bir konuyu kalemine malzeme etmiştir. Roman didaktik bir roman değil, size pedofili olmanız gerektiğini söylemiyor ya da pedofiliyi övmüyor. Sadece o iğrenç olduğu derecede güçlü tutkuyu ve onun ardından gelen acılı ve sert aşağılanmayı betimleyerek ilerliyor. Bataklığın kokusuna tahammül edemiyorsanız, yakınında dolaşmayın. Bu kitabı okumayın…
364 syf.
·9 günde·9/10
Bir çok insan kitaptan bahsederken seksuel içeriğine kafayı takmalarindan dolayı kitabin içeriğindeki güzelliği ,edebi metni, şiirselligi ,yaratıcılığı, duygusallığı ,romantikliği goz ardi ettikleri eşsiz bir eser.
Sanirim bu da çoğu insanın kitapta olanı değil ,sadece kendilerinin görmek istediğinden görmelerinden kaynaklanıyor.
Nabokov beni muhteşem dili ile kendine hayran bıraktı.
141 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Nabokov'un ilk romanı olan Maşenka hem karakterleri, hem de betimlemeri ile iyi ki okudum dediğim, çok sevdiğim kitaplardan bir tanesi.
Durağan ilerlemesine rağmen bir kere kendinizi Nabokov'un satırlarını kaptirdiğiniz zaman satirlarin katman katman açıldığını fark ediyorsunuz.
Bir Rus pansiyonu içinde hem birbirinden farklı karakterlerin hayatlarına, hayallerine dokunuyoruz hem de ana karakter Ganin'in hayatına daha yakından bakma fırsatımız oluyor.
Nabokov ile tanismayanlar için harika bir tanışma kitabı olacaktir.
364 syf.
·5 günde·4/10
Bu kitap ile ilgili ne yazacağımı uzun müddet düşündüm ama yine de doğru kelimeleri seçemeyebilirim mazur görün. Aldığım andan itibaren içimin ısınmadığı, ilk 120 sayfayı okuyup yarım bıraktığım, sonra ha gayret diyerek bitirdiğim Lolita.. Kitabı anlamak için Nabokov’u ve postmodernizmi anlamak gerektiğini öğrendim. Kitap yalın ve akıcı bir anlatıma sahip merak uyandıran yer yer içinize oturan ögeler mevcut. Üzerine basa basa ‘ahlaki bir kitap’ olduğunu vurgulayan Nabokov; “Takdire değer okur kendisini okuduğu kitaptaki erkek ya da kadınla değil, o kitabı yaratan, kurgulayan akılla özdeşleştirir.” Diyor. Sanırım kitabını okuyan her okuru takdire değer okur olarak gördüğü ve onu anlayacağını umduğu için böyle bir konu seçmiş ya da daha yüksek ihtimal ne düşündüğünüz umrumda değil havasında olabilir. Tüm bunları anlamak, özdeşleştirmek, sindirmek bana biraz ağır geldiği için ben kitabı beğenmedim. Belki sonraki zamanlarda (hiç sanmıyorum ama) Nabokov’u anlayabilirim. Kitabın konusu bana göre fazlasıyla ahlak dışı olduğu için üsluptaki sanatsallığı, yazarın o arada yaptığı eleştirileri değindiği noktaları hiç anlamadığımı kitabı bitirdikten sonra okuduğum bir yazıda gördüm ve meğer neler neler varmış dedim. Velhasıl kelam ben bu kitabı beğenmedim arkadaşlar okumanızı tavsiye etmiyorum. İyi günler dilerim.
364 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Kitabı bitirmek üzereyim. Kitaptan esinlenerek yapılmış iki filmi de seyrettim. Özellikle çocuk sahibi olanların, çocuk istismarı potansiyeli olan kişilikler hakkında fikir edinmeleri ve gerekli önlemleri almaları açısından okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Not: Yazar, romanı gerçek bir öyküden uyarlamıştır. Bakınız: https://www.google.com/...n-acikli-oykusu/amp/
Konunun gerçek hikayeye dayanması, durumun vahametini daha da arttırmaktadır.
364 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Kitabı bitirdiğimde sabahın 06:00 sularında, oturduğum eve yakın, 7/24 açık olan bir simit kafedeydim. Oldukça zorlanarak okuduğum (konusu gereği ağır bir roman) bu kitabı, sayfaların beni sürükleyip durduğu kaostan (birçok şey ifade edilebileceği için kaos) bir an bile ayrılmayıp, sabahlayarak ancak bitirebilmiştim. Bu bende belli başlı konularda teknik hâline gelmiş olsa gerek ki; bu kitabı okumaya başlamadan önce de hakkında en ufak bir eleştiri okumadım, yorum almadım. Benim için bunlar, sadece kapağın üzerindekilerle sınırlıdır. Kitabı okuduktan sonra yapılması gereken bir eylem olduğunu savunuyorum bunun. Böylece vâkıf olduğum bir kitaptaki konu, olay örgüsü ve karakterlere karşı yapılan yorumlar ile; insanların tepkilerini gözlemleme, kişiliklerinden ufak bile olsa (beden dili değil sonuçta, sadece yazı dili) yansımaları görme fırsatı buluyorum. Bu sefer de aynı şeyi yaptım. Bu site ve başka sitelerde tabi. Ancak okuduğum eleştiriler, bu güçlü ve pek başarılı roman için yapılabilecek en değersiz eleştirilerdendi. Bu eleştirilerden günümüz toplumunun çürük kokusunu almak hiç zor olmuyor inanın. İsterseniz defalarca okuyun o olumsuz eleştirileri. Dediğimi anlayacaksınız. Sorun, kitaba yapılan eleştirinin olumsuz olmasından ziyade, eleştirinin nasıl bir bakış açısıyla yapıldığı. Gözlemlerim kitapta yaşanan şeyler kadar rahatsız edici. Ve kitapla ilgili de olduğundan bu duyarlı, duyarsız kalmak dengesizliğini bir kez daha ortaya koyuyor insanlar. Mesela şöyle böyle anlatabilirim demek istediğimi. (Anlatabilirim miyim acaba? :)) Dünyada ve Ortadoğu ülkelerinde yoğun olmakla birlikte her gün çok kötü şeyler yaşanıyor. İnsanlar 1000/1'ini bile bilemiyor bunların. Ne kadar gelişmiş bir haber, bilgi ağına sahip olsak bile.. Bilgili, ancak duyarlı bir insan olmadığınız zaman (evet tam olarak mazlumun yanında, mazlum için olmadığınızda), önünüze bu gerçeklerin evrensel ve varlığını reddedemeyeceğiniz, durumu aklayamayacağınız veya esnetemeyeceğiniz bir şekilde (kitap, film vb.) zank diye konulması sizi çarpıyor. Devreye o uca bucağa sığdıramadığınız ahlâk kurallarınız (içgüdüsel olarak ahlâksızlıkları örtbas etmek veya reddetmek için kullanılan şeylerden bahsediyorum, bence tamamen gri) giriyor ve gerçeği görmek istememek gibi bir eyleme girişiyorsunuz. Kaçıyorsunuz ondan. Çünkü arkasından bir duyarlı olup, olmama eylemi içine girmek zorunda kalıyorsunuz. İnsanlar gerçekleri ne kadar kendilerinden uzaklaştırırlarsa, o kadar huzurlu olacaklarını düşünürler genelde. Şu an belki de tam olarak açıklayamadığım bu durumdan dolayı inanın (sadece bu site için söylemiyorum) mide bulandırıcı bir havası vardı o eleştirilerin. Ben burada kitap hakkında değil kitaptaki konuya yorum ve yaklaşım hakkında bir eleştiri eklemiş bulundum. Kitabı bitirdiğimde paylaştığım yorum ise şuydu sevgili meraklılar; "Beynimin, içindeki karakterlerle duygularımın ve hatta midemin sınırlarını zorlayan bu çok başarılı romanla sabahı getirmiş bulunmaktayım. (Tiksindirici olan başka bir konu da; dünyanın, romandaki karakterlerden daha da tiksindirici insanlarla dolu olmasıdır.) Günaydın herkes! Güzel insanlara sevgiler..." Kitap asla ama asla, bir kesimi iyi göstermeye çalışmıyor. Bütün çarpıklıklarıyla insan ırkının aşamadığı bir evrimsel aşamanın (üreme) sancılarını (aşılamadığı için sapık insanlar, sapık toplumlar, sapık inançlar... vs.) farklı bir kalemde, zor bir kalemde anlatıyor. Anlatmak istediğim psikolojik geçişleri ve manipülasyonları aktarabildim mi bilmiyorum. Ama yazıyı burada kesersem iyi olacak. Gök gürültüsüne uyanmış biri olarak 3-4 saatlik uykuyla duruyorum. Zihnim aşırı yorgun ve bulanık. Takdir edersiniz ki bahsi geçen roman insanın beynini gerçekten yoruyor. Ve evet uyandığımda da tam olarak gök gürültüsüne bağırıyordum. :) Sanki dedim; tanrıların öfkeleri birbirlerine karışıp, birbirlerinden taşarcasına bizi ıslatmaya geliyor. Ne bereketli bir öfke! Uykumdan ne istiyorsunuz sayın tanrılar? Ne güzel dedim ama!
Meraklılara;
Saygılar, sevgiler..
141 syf.
Bizler, ben, sen, o, herkes..
Bazen hiç istemediğimiz halde bulunduğumuz yerden ayrılmak zorunda kalırız. Ya da kendi gerçeklerimizden kaçarız, bencilce davranırız ve geride bıraktıklarımızı önemsemeyiz..

Hiç bilmediğimiz, hiç tanımadığımız yollar çıkarır hayat karşımıza. Bir şekilde uyum sağlamaya çalışırız ve sağlarız da. Ne kadar olur orasını bilmiyorum tabi. En azından yaşamak zorunda olduğumuzu biliriz. Bu kaybolmuşlukla başkalarının hayatına dokunur onları da kaybederiz.

Bilmediğimiz insanlarla aynı yerde yaşamak zorunda kalırız. Hepimiz birbirimizden o kadar farklıyızdır ki.
Bilinmeyiz, anlaşılmayız, anlatmayız...

Heh işte bir de aramızda muhakkak biri olur ki o da umutlarıyla yaşar. Her gün bıkmadan usanmadan amacına ulaşmaya çalışır. Bu süreçte ölmekten korkar.. Çünkü tek bir hayalini de gerçekleştirmeden ölmek istemez. Özgür olmak ister! Yaşamak ister... Ama bazen sadece istediğiyle de kalır. Her şey mutlu sonla bitmeyebilir di mi?

İçimizde biri olur, koşulsuz sevginin nasıl olduğunu gösterir bizlere. Sevilmeyeceğini bildiği halde sever. İçi nasılsa dışı da öyle siyahlara bürünür. Bekler, sadece bekler. Ama neden? Kaybedecek bir şeyin yokken neden sadece beklersin ki?

Onca farklılığın arasında bile geçmişten hatıralar bulabiliriz. Geçmişin ne zaman ve nerede peşimizden geleceği belli olmaz. İstediğin kadar uzağa kaçsan bile bir gün hiç beklemediğin bir an gelip seni bulabilir. İşin garip tarafı da sen her şeyin aynı olacağını sanırsın. Ah ne büyük yanılgı. Bir insan yaptığı hatalardan ve kendi büyük benciliğinden sonra karşı tarafın onca yıl geçmesine rağmen aynı olmasını nasıl bekleyebilir ki? Az önce dedim ya size “ah ne büyük yanılgı,” diye.. İşte hayat bazen eyleme geçmeden önce yanıldığımızı bizlere gösterir.

Karakterlerden bahsetmek yerine böyle ufak bir yazı yazmak istedim. Eğer olur da kitap elinize geçerse incelememi neden böyle kapalı yazdığımı anlarsınız. Yazarı zaten seviyordum ve yazmış olduğu ilk kitabı okuyunca da bu değişmedi. Yer yer betimlemelerinin çok fazla olması beni rahatsız etti ama genel olarak hoştu. Bir de bazı kitaplarda her sayfada bir kişinin farklı isimlerle yazılmasından hoşlanmıyorum. Yani bazen anlaşılamayabiliyor ve akışı bozduğunu düşünüyorum. Ama genel olarak güzel bir hikaye ve güzel bir kurguydu. Her kitap mutlu son ile bitmek zorunda değil. Bazen gerçeklerle yüzleşmek daha iyi gelebiliyor. Hele de benim gibi hayal dünyası çok geniş olan insanlar için...

Yazarın biyografisi

Adı:
Vladimir Nabokov
Tam adı:
Vladimir Vladimiroviç Nabokov
Unvan:
Rus Asıllı Amerikalı Yazar
Doğum:
St. Petersburg, Rusya, 22 Nisan 1899
Ölüm:
Montrö, İsviçre, 2 Temmuz 1977
Vladimir Vladimiroviç Nabokov (22 Nisan 1899 – 2 Temmuz 1977) Rus asıllı ABD'li yazar. İlk eserlerini Rusça yazdı, uluslararası ününü İngilizce yazdığı romanlarla kazandı. En tanınmış eseri Stanley Kubrick ve Adrian Lyne tarafından filme de çekilen Lolita adlı romanıdır.

1899'da St. Petersburg'da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Özel eğitim gördü ve küçük yaşta İngilizce öğrendi. Bolşevikler iktidara geldiğinde aile Rusya'dan ayrılarak önce Londra, sonra Berlin'e gitti. Öğrenimini Cambridge Üniversitesi, Trinity College'de tamamladı. 1923 ile 1940 arasında anadilinde romanlar, hikâyeler, oyunlar, şiirler yazdı ve kuşağının seçkin Rus göçmen yazarlarından biri olarak ün kazandı. 1940 yılında karısı ve oğluyla ABD'ye göç etti ve 1941'den 1948'e kadar Wellesley College'de dersler verdi. 1955'te yayımlanan Lolita'nın dünya çapındaki başarısından sonra, 1959'da Cornell Üniversitesi Rus edebiyatı profesörlüğünden emekli olarak İsviçre'ye yerleşti. İngilizce ilk romanı olan The Real Life of Sebastian Knight'ı 1941'de yayımladı ve bu dili şaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanarak eserlerini İngilizce yazmaya devam etti.

Nabokov, 1977'de İsviçre'nin Montreux kentinde öldü. Yazarlığının yanı sıra, ünlü bir kelebek toplayıcısı ve satranç problemleri yaratıcısıdır.

Yazar istatistikleri

  • 390 okur beğendi.
  • 2.127 okur okudu.
  • 82 okur okuyor.
  • 2.514 okur okuyacak.
  • 104 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları