Vüs'at O. Bener

Vüs'at O. Bener

7.6/10
175 Kişi
·
418
Okunma
·
92
Beğeni
·
5.651
Gösterim
Adı:
Vüs'at O. Bener
Tam adı:
Vüs`at Orhan Bener
Unvan:
Türk Yazar ve Şair
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1922
Ölüm:
1 Haziran 2005
Vüs`at O. Bener, (d. 1922 - ö. 2005) Türk yazar ve şair. Yazar Erhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener'in amcasıdır.

Hayatı

Tam adı, Vüs'at Orhan Bener. 1922'de Samsun’da doğdu. İlk, orta öğrenimini Anadolu’nun çeşitli kentlerinde tamamladı. 1941'de Harbiye Mektebi'ni, 1957'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Ticaret Bakanlığı'nda raportör, Karayolları Genel Müdürlüğü'nde hukuk müşaviri olarak çalıştı. Ayşe Bener`le evlendi. Bir sendikanın danışmanlığını yürüttü. Emekliye ayrılıp yazarlıkla geçindi.

1950'de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin birlikte düzenlediği öykü yarışmasında "Dost" isimli öyküsüyle üçüncülük kazandı. Bu başarı tanınmasını sağladı. Seçilmiş Hikayeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayınlanan şiir ve öyküleriyle dikkat çekti.

1 haziran 2005`te tarihte hayatın yitirdi.

Eserlerinin Özellikleri

Vüs'at O. Bener, eserleri içinde daha çok özyaşamöyküsel nitelik taşıyan öyküleriyle bilinir. Bener, ham gerçekliği edebi bir temele oturtarak ele aldı. Gündelik olaylarla, bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirdi. Sürekli yeni anlatım biçimleri arayan yazar, bu yönüyle zaman zaman şematizme düşmekle, dış gerçekleri yanlış yerlere koymakla, hatta bozmakla eleştirildi. Bener'in eserlerinde ölüm izleği önemli bir yer tutar. Bunda yazarın genç yaşta doğum sırasında kaybettiği ilk eşi ve doğumdan sonra yaşatılamayan çocuğunun da etkisi vardır. Bu evlilikten sonra tekrar başından evlilikler geçmesine rağmen Vüs'at O. Bener'in çocuğu olmadı. Okurdan çaba isteyen, ayrıksı bir dili olan Bener'in kişilerinin gündelik hayatın ikiyüzlülüklerini dışavuran bilinçakışlarını, Virgül dergisindeki yazısında, Orhan Koçak "iç konferans tekniği" olarak adlandırmıştır. Öykülerinin yanı sıra Vüs'at O. Bener'in şiirleri, kısa dizelerden oluşan, esprili, ironik ve şaşırtıcıdır.

Ödülleri


Ihlamur Ağacı ile 1963 Türk Dil Kurumu Tiyatro Armağanı
İpin Ucu oyunuyla 1980 Abdi İpekçi Armağanı (paylaştı)
2005 İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı (Vefatı nedeniyle eşi Ayşe Bener tarafından kabul edildi.)
"Vicdan da kim? Ne işi var aramızda? O yüzden yürümeyecek öykü. Acıklı güldürü, tutmuyor melodramın karşılığını. Cinayet eksik, zayıfladı kurgu. Merakta bırakmalı seyirciyi. Ama ben sıkıldım, içim karardı, keçileri kaçıracağım neredeyse. Yazık değil mi okurlarıma?

Şöyle bir tasarım nasıl? Sinirlenip yırtıyorum yazdıklarımı, iki tablet uyku ilacı, doğru yatağa! İyi de, millet sokağa dökülmüş, ellerinde pankartlar. 'Sorumlusun arkadaş! Diyeceğin yoksa ne demeye soyundun yazarlığa?'"
Binlerce bıçak sokup çıkaracağım göğsüme, ama sonunda, ağır ya da hızlı önemli değil, er geç yenileceksin..
Edebiyatımızda Vüs'at O. Bener 'in de içinde olduğu bir 'ıssız adamlar' kuşağı var... Böyle kendilerini çok ön plana çıkarmayan, kendi dertlerini, kendi meşreplerince kaleme alan yazarlar... Böyle bir anda karşınıza çıkıverirler sizin... Kimi daha fazla açar kendini, kimiyse çok daha kapalıdır. Zordur onların zihin dünyasının içine girmek... Çaba ister... Bazı okurlar yılmadan o çabayı gösterirler; gerekirse dönüp dönüp yeniden okurlar... Benim gibi bazıları da ayaküstü bir tanışıklıkla yetinirler...

Sitede pek çok okur dostumuzun Vüs'at O. Bener okuduğu bir dönemde, Liliyar hanımın başlattığı etkinlik #32384995 sayesinde bu kuşağın bir yazarıyla daha tanışma fırsatı buldum. Kendisine buradan içten bir teşekkür gönderiyorum... Lakin dedim ya, benim bu yazarlarla ilişkim biraz gel-gitli olduğundan 64 sayfalık bu küçük öykü kitabıyla başlamayı tercih ettim.

21 kısa öyküden oluşan Kapan , Palto adlı bir öyküyle başlıyor... Daha bu ilk öyküde, farklı bir şeyler okuyacağınızı hissediyorsunuz... Bu 'farklılık' ve 'özgünlük' hissi, en son öyküye kadar peşinizi bırakmıyor...

Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, kısa cümleler oldu. Sırtında uzun uzun anlamlar taşıyan kısa cümlelerdi bunlar... Uzun bir yaşanmışlığın dışarı taşırdığı küçük izlerdi... Sanki 'ben ne kadar anlatırsam anlatayım, sen yine de anlamayacaksın' der gibiydi bana...

Bener'in öyküleri çok neşeli öyküler değil... Kelimeler, ifadeler, yağmur getiren kara bulutlar gibi... O satırları alıp bir röntgen cihazına soksanız, yalnızlık, hiçlik ve kırgınlıklar belirir beyaz ışığın önünde... Ancak bu karamsarlığa sizi de ortak edecek kadar gerçekçi bir üslup... Çünkü hepimiz içimizde az ya da çok varlığını sürdüren bir karanlığın ev sahibiyiz... Çoğumuz onun yaşanmışlığını yaşamaya başladığımız bir çağdayız. Ya da daha girmedik belki de o yola... Belki de bu yüzden çok sevdim onun bu uzun uzun yaşayıp kısa kısa yazdığı öykülerini...
----------------
Sadece anlam olarak değil, dil ve üslup olarak da çok etkilendiğim satırlar oldu. 'Bağımlılar Koğuşu' adlı öyküde doktorun asistanını şöyle betimliyor;

"Zarif, ince, genç bir kadın. Gözlüksüz. Boyasız tırnakları, dudakları da..."

Oysa ki, biz hep olan şeylerin betimlenmesine alışmadık mı? Olmayan bir şeyin olmadığını betimlemek (gözlüksüz:) ilk kez karşılaştığım ve çok yaratıcı bulduğum bir durumdu. Hatta bu satırı okuyunca tebessüm ettim kendi kendime...

Yine aynı öyküden, tebessüm ettiren bir başka satır (Bağımlılar Koğuşu'nda kalacağı odayı betimlerken...);

" ...Karyolam kapı kenarında. Üç kişi kalacağız demek. Ben biraz horlarım. Oda arkadaşlarım horlamazlar inşallah."

Bencil bir karakter bundan daha güzel nasıl anlatılabilir ki:))

İşte böyle sürpriz satırlar da var Bener'in öykülerinde... Beklemediğiniz bir anda, tam da öykülerin gri atmosferi içindeyken bir soluk aldırıyor size...

Ayrıca 'Tabanca' adlı öyküsünde Çehov'un meşhur patlamayan tüfeğine gönderme yapması da müthişti... Bir öykücünün başka bir öykücüyle, bir öyküde sohbet etmesi böyle bir şey olsa gerek...
------------------
Sonuç olarak, Vüsat O. Bener'in tarzına da öykülerine de hayran kaldığımı tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Başta kurnazlık yapıp 'kısa olsun, beğenmezsem işkenceye dönmesin' diye aldığım kitap, bir solukta bittiğinde her şey tersine döndü ve bana, 'keşke biraz daha uzun olsaydı' diye hayıflanmak kaldı:) Ancak bunu bir tanışma olarak kabul ediyorum ve en kısa zamanda yeni bir kitabıyla kaldığım yerden devam edeceğimi bildiğim için mutluyum...

Dostoyevski, 'Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık' demiş ya; Vüs'at O. Bener'in Palto öyküsünü okurken aklıma bu cümle geldi... Umarım Vüs'at O. Bener, genç kuşaklar arasında çok daha fazla tanınan ve çok daha fazla okunan bir yazar olur.

Ve umarım Onun 'Palto'sundan da çok değerli yeni öykücüler çıkar...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Yine bir iş günü sonu. Evdeyim. Elimde kütüphaneden aldığım, Bener kitabı. Okudum çabucak. Yoruyor adamı. Hep Sait hep Sait bir de Bener yazayım. Becerebilir miyim? Becermeliyim, büyük haksızlık. O kadar oku, sev, faydalan iki kelam etme. Ayıp. Nasıl başlamalı, bir yerden başladın mı gerisi gelir. Kaçıncı kitabı bu bitirdiğin. İki sözün vardır, söyleyecek. Boş duracak değilsin. Hiç olmadı laf kalabalığı yaparsın. Sen yazayım de başla, gerisi gelir. Neyse başlayalım öyleyse. Ne kadar becerebilirsek.

Vüsat O. Bener bu yazıyı yazsaydı herhalde benim başladığım gibi başlardı, öyle başlamasa da yazdığım gibi yazardı ya da ben onun yazdığı gibi yazmaya çalıştım. Zor vesselam. Kısacık cümlelerle dünyaları anlatmak. Ben de yazarken çok sıkıştığım da bu üsluba başvururum, yazarın bilenler bendeki izlerini fark ediyorlardır muhakkak. Kısa kısa tabi, uzun süre sürdürmek çok zordur neredeyse imkansız. Hem ben somut durumları anlatırım, somutta iş kolaydır. Doğru kelimeleri bulduğunuzda okuyanın zihni geriye kalanı tamamlar. Bener ise genelde soyut konuları işler. Bilinç , bilinçaltı, dış dünyadaki görüntülerin kişinin zihninde bıraktığı izlekler. Bener bu üslubu ve işlediği konular ile hikayelerinde okuru duvarları görüntülerle dolu koyu karanlık bir odaya kapatır, eline de küçük mercekli bir fener verir. Hadi der elinde sana gereken her şey var, bul beni. Onu bulmak okuyucunun sabrına bağlıdır. Ne kadar sabırlı olursanız, elinizdeki fenerin aydınlattığı alan o kadar büyür.

Ne yaparsanız yapın yine de zordur Bener okumak. Bence Türk Edebiyatının en zor yazarıdır. Sadece hikayecisi değil yazarıdır. Ne kadar iyi edebiyat bilirseniz bilin, ne kadar iyi eleştirmen olursanız olun, onun öykülerinden anlayamadığınız olacaktır, elinizdeki fenerin aydınlatmadığı alanlar kalacaktır. Üslubunda değildir kullandığı kelimelerde değildir onun zorluğu. Hepimizin bildiği kelimeleri kullanır, günlük konuşma diliyle yazar. Onun zorluğu bilincin karanlığındadır, soyutluğundadır.

Karanlık adamdır Bener. Bu karanlığı da hikayelerine yansımıştır. Pislik akar hikayelerinden, her zaman bunalımlıdır, sıkıntılıdır. Çok tuhaftır karakterleri, iki yüzlüdür her an beklenmedik bir kötülük yapabilirler. Bu durum herhalde gencecikken eşini ve karnındaki cenini kaybetmesine bağlıdır belki de 10 yıl kadar yürüttüğü askerlik mesleğine ya da askerliği bıraktıktan sonra Hukuk Fakültesi’nde okurken çektiği derin yoksulluğa, belki de hepsine birden. Bazı hikayeleri de otobiyografik özellikler taşır. Bu hikayelerinde öyle bir konum edinir ki kendine gerçek hayatından yer mekan verirken bir yandan da soyutluğu, gerçek dışılığı elden bırakmaz.

Zordur vesselam Bener okumak. Hazır bu kadar anlatmışken okuduğum kitabın sonundaki Bener ile ilgili sonsözden birkaç alıntı da vereyim;

Behçet Necatigil “ Gerçekleri aydınlıktan uzaklaştırıp soyutlamalara götürme çabaları ve anlatışındaki yeniliklerle çağdaş hikayecilerden ayrı bir yol tuttu.”

M.H. Doğan “ Memduh Şevket Esendal’dan kaynaklanan ve dalları gerçekçi hikayeciliğimize uzanan akımı ile, Sait Faik ile başlayıp hikayeyi konunun bağlarından koparan, klasik biçimin dar kalıplarından kurtaran yenilikçi akım” arasında bileşim kurabilmiş olduğuna dikkat çeker: “ Konuları, insanları , olaylarıyla daha seçmeci bir Memduh Şevket; anlatımıyla, iç konuşmalarıyla daha derli toplu, daha titiz bir Sait Faik.”

“İlki” adlı öyküsünü çeviren W. Hickman “ denetimli bir bilinç akışı” der, Semih Gümüş “öznenin kökensel bölünmesi” , O . Koçak ise tekniğinin “ bilinç akışı değil iç monolog olduğunu” ileri sürer.

Bu arada Bilge Karasu’cuların “ sen bir Bilge Karasu oku da gör kim zormuş” dediğini duyar gibiyim. Bilge Karasu ile Vüsat O. Bener yakın arkadaştır. Bilge Karasu’nun Vüsat O. Bener’e ağır eleştiriler yöneltildiği bir dönemde yazdığı makalesini okumuştum. Diyordu ki, o zor değil siz anlamıyorsunuz.

Bu kadar üzerine yorumlar yapılmış, konuşulmuş, sempozyumlar düzenmiş, makaleler yazılmış bir yazar. Zor da olsa okumalısınız. Sadece biraz sabır.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
DAHİ DELİ !

Ve karşınızda deli olduğundan mı dahi yoksa dahi olduğundan mı deli bilemediğim Vüs’at Orhan Bener. Çağdaş Türk Edebiyatı 1950 kuşağının yenilikçi öykü, oyun, roman yazarı ve İkinci Yeni’nin ilk öykücüsü.

Nam-ı diğer Oğuz Atay’ın en yakın arkadaşı, kendisini bu sebeple tanımıştım. Ve kendisiyle ilgili bilgim bu kadardı. Bener, Tutunamayanlar kitabının taslağını okuyan ilk kişi hatta Atay’dan kitaptaki bir bölümü çıkamasını ister Atay da çıkarır ve o bölümü Tehlikeli Oyunlar kitabında kullanır ama bazı kaynaklar da o el yazısının henüz gün yüzüne çıkmadığını söylüyor. Yani belirsiz. Neyse konumuz da bu değil zaten. Bener gibi amaçsız konulara girmeye başladım. Bener de bu romanında arkadaşını unutmamış isim vermeden Atay ve kızı Özge’den bahsetmiş, Atay’la ilgili şu alıntıyı yazmıştı.
#33447080

Kitaba geçecek olursak 80 sayfalık bir kitabı kırka yakın alıntı ile kapattığıma göre beğendiğimi söylememe gerek yok herhalde. Yazarla şimdi olmasa bile ilerleyen zamanlarda tanışacaktım lakin Liliyar ve sonradan başka bir hayranı daha olduğunu öğrendiğim İbrahim (Sisifos) “ Yeter Bener’i ertelediğiniz kendinize gelin” dedikleri için tıpış tıpış gidip aldık, okuduk ve iyi ki de okuduk. Teşekkürler size.

MUANNİT - SAHTEGİ
Kitabı elime ilk aldığımda ismi dikkatimi çekti. Daha önce hiç duymamıştım. Araştırdığımda Muannit - inatçı, Sahtegi - sahtekar yani ‘Sahtekarlıkta inat eden’ ya da ‘İnatçı sahtekar’ demekti. Bir yazar düşünün kendine bunları diyor varsın eserini siz düşünün.

HAYATI
Evlatlığı Fatoş dışında kimsesi yok. Fatoş da evlenip gidince hepten yalnızlığa bürünüyor. 3 evlilik yapmış ve boşanmış. İlk eşi hamileyken Menenjit tüberkülozdan ölmüş. Bunu şu dizelerle anlatıyor: #33589865
Bu olaylar onu huysuz, inatçı, yalnız, alkolik bir adam haline getirmiş. Olabildiğince cimri lakin içkisinden gram taviz vermeyen, cahilliğe tahammülü olmayan, çok zeki bir adam. Hayatı her ne kadar sıradan olsa da kalemi asla öyle değil. Bu yüzdendir ki hâlâ pek kimse tanımaz onu. Böyle tanımlamış kendisini : “Eğlendirici değilsem, kapkaralığıma dayanamıyorlar.”
#33588978

Fatoş’a gelecek olursak Bay Muannit Fatoş’u şöyle anlatıyor: #33590086 Fatoş onun evlatlığıdır. Bener sayfa 21 de şunu dese de:
“ Pek şaştınız değil mi? Yirmi beş yaş fark var aramızda. Evlat edinenlerin karıştırdığı haltlarla ilgili hikayeleri yakıştırmaya kalkmayın bana da. Boğarım! Görenek baskısı deyip geçemem, o gözle bakamıyorum ona, bunca basit davranışımın nedeni, yoksa itikâfa çekilmiş papazın teki değilim. “ gerçek farklıdır. Zamanla Fatoş’a karşı başka duygular hisseder hatta günlüğü tutmaya başladığı tarih Fatoş’un İngiltere’ye gittiği tarihtir. Kitabın son cümleleri de onunla ilgili bitiyor zaten. Hatta Bener Fatoş’un da hisleri olduğunu düşünüyor ve belirtiyor şu son cümlelerinde:
“ “ Ateşin var mı?” “ Var. “ Serçe parmağımla ağzından yoklayacaktım her zamanki gibi. Önledi. Boynunu gösterdi. Dudaklarımı dokundurdum usulca. Titredi hafifçe, ürperdi. Kızardım galiba. Olsa olsa 37,1. Korkma, bir şeyciğin yok. “ “
Fakat bunu anlatanın Bay Muannit olduğu ve olayları kendi algılamak isteği gibi yansıtabileceği de unutulmamalı.

Vüsat O. Bener 2005 yılında 24. TÜYAP Kitap Fuarı onur yazarı oldu ama ödülünü alamadan 1 Haziran günü hayatını kaybetti. Ödülünü onun adına eşi Ayşe Bener aldı.

ROMANI
1 Ekim 1979 - 13 Eylül 1989 yılları arasında tuttuğu günlüklerden oluşan kurmaca- gerçeklik arası otobiyografik bir roman. 1991 yılında ilk basımı yapılmış. Günlüklerini romana zamansal sıçramalarla geçirmiş bu da anlam karmaşasına yol açabiliyor ilk okuduğunuz zaman. İlk 5 sayfa sabrederek, anlamaya-kavramaya çalışarak okuyun sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Onun dil oyunlarına, kinayeli, ironili anlatımına alışıyorsunuz. Farklı anlatım teknikleri kullanıyor, kolay okuyucu istemiyor kendisi burnu havadalığı burda bile var. Cümleyi düz bir şekilde vermiyor. Yeni anlamlar türeterek, çoğunlukla devrik cümle şekilde; çok fazla yardımcı birleşik fiil, bağlaç ve zamir kullanarak anlatıyor. Olayları parçalı ve çok katmalı anlatması okuyucuyu yorabiliyor. Ayrıksı bil dili var. O da bunu istiyor zaten.

Günlük tarzında yazdığı için o dönemde meydana gelen siyasi-sosyal-psikolojik olaylar hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. O dönem yaşanan siyasi olayları, siyasi cinayetleri, sıkı yönetimi, gelen zamları eleştiriyor bu durum kitaba biraz belgesel tadı da katıyor.


Kitaba hakim olan kavram Albert Camus’un Saçma kavramı ve İç Konuşma Tekniğidir. (Yazar anlatmak istediği şeyleri kahramanın kendi ağzından, kafasından geçenler şeklinde okuyucuya verir. Kahraman kendi kendine konuşur gibidir. )

Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış mutsuz, huzursuz, insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok “toplum içinde yaşamış bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde” ortaya çıkar.


Camus’a göre, “Saçma, varolanın kendisinden değil, bilinçten kaynaklanır. Bilincin olmadığı ve bilinç ile bir varlık karşılaşmasının gerçekleşmediği yerde saçma ortaya çıkmaz. Demek ki saçma, bir ilişkidir, bilinç ile dünyanın ilişkisidir. Saçma, insanın dünyadan kopuşunun, onun anlamlı ve özlemlerine uygun düşen bir ilişkiyi kuramayışının ifadesidir.”

Bener saçma sözcüğünü kitapta çokça kullanır. “Bugünden gidebildiğimce ileri gidebileyim, saçma'yı saçma kılmayı deneyeyim” syf 10
“Notlarımı okumayı içim kaldırmıyor, saçmayı saçma kılamamışım besbelli.” syf 80 diye devam ediyor.

İnceleme mi oldu makale mi ? bilemesem de yazar bunu çokça hak ediyor bence. Onu bilmemiz gerektiğini düşünüp bu derece ayrıntılara boğdum. İstanbul gibi metropol bir şehirde kitabı sadece Taksim’de rahatça bulabiliyorsak -ki orda da Yapı Kredi’nin kendi yayınevi var diye- bu bizim ayıbımızdır. Okumayı erteleye erteleye kitapları raflardan kaldırtıyoruz. İlk baskısı 1991 yılında yapılan kitabın 2. baskısı 2001’de 7.baskısı da 2018 de çıkmış. 27 yıllık bir kitap ve 7 baskı. Zweig kahkaha atıyordur şimdi.


Buraya kadar okuduysanız ne mutlu bana, vaktinizi aldıysam affola. Keyifli okumalar.

NOT: Acele etmeden sindire sindire okuyunuz.
GEREKÇE VE KARAR

1K adına karar vermeye yetkili incelememiz romandaki mevcut delilleri inceledikten sonra takipçilerin beğeni ve yorumlarına arz edilmiş, kamu davası olmasına gerek duyulmayarak ............
Sanığa soruldu: Harp ve Sulh
okuyor musun?
-O halde komünistsin.

YOLDAŞLAR , ARŞ İLERİ!
1980’li yıllar, mekân Ankara. Annem yine tüm gece uyumamış ve cam kenarında bekliyor oğlunu, ağlayarak.
Çünkü abim yine nezarette, bu demek ki dün gece yine arkadaşlarıyla tüm duvarlara ............. yazmışlar. :))
O zamanlar sprey boya da yok, bunlar bildiğin kova ve fırçalarla badana yapar gibi duvarlara slogan yazıyorlar...
Manifestocular... :))
Babam küfrediyor anarşist oğluna, annem coplanan yerlere krem sürerken parkalardaki boyaları nasıl çıkaracağını düşünüyor. Abim birkaç gün sonra hangi duvara slogan yazacaklarının derdinde... :))

Romanın esas oğlanları da aynı yollardan geçmiş ve yıllar sonra flash back yöntemi ile can bulmuş; kendilerini, memleketi, aşklarını, arkadaşlıklarını sorgulayan karakterler.

YİNE POSTMODERN
Ve postmodernin olmazsa olmaz neyi varsa fazlasıyla var kitapta, hatta arka kapak okumadan önce KAPAK OLDU bana da:
“ Bu zorlu romanın konfeksiyon tipi okuru terleteceği açıktır.”
Bu aşağılamayı hak etmediğimi ispatlamak için özel dikime karar vererek gardımı almıştım zaten.
Bir postmodern okuyucunun başına gelmesi muhtemel her şey geldi başıma:
Belirsizliklerle dolu kurmacanın içine sürüklendim mi , evet. Yazar akışa ve kurmacaya dahil ederken metne yabancı kalmam için ben gariban okuyucuyu zorlayıpnve bana sürekli müdahale etti mi, hem de hiç acımadan.Gerçek hayatla aramdaki bağı koparmam için mantığımı devre dışı bırakmam için uğraştı mı, gözümün yaşına bakmadı. Yazık değil mi bu okuyucuya :)
Fakat ben zinhar pes etmedim, sadece zaman uzadı o kadar. :)

O lâ lâ! Comme-ci, Comme-çâ
Ve DİL...
TDK ( ka değil ke diye okunur) ‘nin görevlerinden biri dilimize türetme , birleştirme yoluyla yeni sözcükler kazandırmaktır. Bu sözcüklerden kimi beğenilir ve kullanılır kimi beğenilmez ve kullanılmaz. Ben ikinci gruba biraz örnek vereyim.
Hostes yerine : Gökkonuksal avrat
Otobüs: Çok oturgaçlı götürgeç
Restoran: Otlangaç
Milli Marş: Ulusal Düttürü
Duayen: Aksakal
Petrol: Yer yağı
Bunları neden hatırlattım? Vüs’at O. Bener de TDK’ ye rakip olabilir. ( Postmodernin bir özelliği de dili bilinen kalıpların dışında kullanmaktır.) Yazar yeni sözcük konusunda hayli cömert...
Zanzalak, uyargan, büklüntü, üzünç, kımılgın, bağışçıl, apaşılan, küsküçül, değgin...
Duymadık demeyin :)

GEREKÇELİ VE SON KARAR
Yargıtay yolu açık olmak üzere, 1947 yılının bilmem ne ayı, falanca gününde verilen karar okuyucuların, okuyacakların, okumayı düşünenlerin hazır bulunduğu son oturumda , konfeksiyon tipi okuyucular hariç legal ya da illegal herhangi bir örgüte üye olan ya da olmayan tüm üyelere okuma izni verildiği açıkça belirtilmiştir.

Yargıç - İmza
Konfeksiyon tipi okuyucu olmadığını ispatlamaya çalışan okuyucu. :)
"İŞTE TABULAR BÖYLE YIKILIR GÜMBÜR GÜMBÜR!!"

"Daha pembe yanaklarımın yeni yeni tüylendiği yıllarda, bendeniz de aruz vezniyle manzumeler döktürür, muzip hikayecikler yazardım.

Ne hikmetse göndermek gafletinde bulunduğum mecmualardan hiçbirinde bunlardan bir teki bile yayınlanmadı.

Hele 'Canım Meyhane' adını yakıştırdığım üç kıta şiirimin - şimdi dahi bu eserime şiir sıfatını layık görüyorum - beğenilmemesine pek münfail olmuş, kederimden yataklara düşmüştüm.

Hiç unutmam, Nihat Sami Banarlı nam münekkid, "Daha çok çalışmalı, meşhur edebiyat adamlarını taklit etmekten kaçınmalı, şahsınıza münhasır üslup geliştirmelisiniz." buyurmuştu. Yine de yılmadım.

Lakin nasihat almaktan gına geldi sonunda, vazgeçtim. O zamanlar gençleri teşvik etmiyor, kabiliyetlerini öldürüyorlardı mirim. Halbuki günümüzde öyle mi?

Bakıyorum yirmileri henüz aşmış gençler ödüllendiriliyor..
.....
İşte tabular böyle yıkılır gümbür gümbür!!! "

Diyerek başlıyor Bir Tuhaf Yalvaç 'ın sonundaki kendi öyküsüne...
Nasıl başladığını, nerelerden geçtiğini okuyoruz. Ama o bilmiyor maalesef ; gönlümüzde hangi telleri titrettiğini.

Alıp on yedi yaşıma götürüyor beni. İlk şiirimin yayınlandığı yıllara. Duygulanıyorum. Ve benim de dilimden aynı cümleler dökülüyor ;
"İşte tabular böyle yıkılır gümbür gümbür!"

Bir Tuhaf Yalvaç isimli bu kitapta, Vüs'at Bener 'le söyleşi yapan birçok ünlü yazardan, onu, yazdıklarını ve kendine has özelliklerini okuyoruz.

İlk sayfasından sonuna kadar, büyük bir merak içinde, zaman zaman önceden okuduğum kitaplarını hatırlayarak, ama en önemlisi büyük bir kıskançlıkla okudum.
Çünkü onu kendisinden dinlemek, muazzam bir güzellik olsa gerek..

"Daha ilk öyküleriyle yeni bir cisim gibi düşmüştü yazıya, yeni ve ağır bir cisim.." diyor Orhan Koçak.

Yazının hüküm sürdüğü her yerde öznelliğin istilasına uğramış..
Başkalarıyla konuşurken bile aslında kendisiyle konuşan..
İç monolog mu demiştik?
Değil aslında.
Bildiğimiz bir iç savaş onunkisi.

Her satırı, yazanın ; kurgusal, kimliksiz, bazı şeyleri çoktan aşmış bir yazar değil de, dosdoğru Vüs'at Bener olduğunu ilan ediyor.

Tıpkı Virüs 'te söylediği gibi ;
"Of, bu sözcüklerin çekirdeğini parçalayamamak, bekletilmek gerginliklerde.."

Hiçlikten kurtulmak için başlanan ama her seferinde hiçlik duvarına çarpan, sonu genellikle güzel bitmeyen ve hatta bazen sonu bile olmayan öykülerdir onun öyküleri.

Bu kadar sevmemin sebebi, belki de okurken kendimi bu denli özgür hissetmem, bana (yani okuyucuya) bıraktığı o geniş boşlukları gönlümce doldurabilmemdir.

"Edebiyat yapmak değil benim işim." diyor bir söyleşide. Sonra da ekliyor ; "Ben zaten hiç beceremedim, hiçbir şey, iç yangını anılar yaratmaktan başka.."

Şimdi ne mi yapıyorum? Okumadığım son kitabını getirecek kargocuyu bekliyorum dört gözle. Biraz buruk.. Ama yine de heyecanlı.

Çok sevdiğim bir sözünü de ekleyeyim şuraya ; "Biraz da sen ağla Descartes."

Keyifli okumalar..
Vüs'at O Bener :) Dili bıçaklı ama hep kendisine...

Sevgili Liliyar ve İbrahim (Sisifos) Etkinliği sayesinde okumuş oldum. Ne iyi ettiler bizleri tanışdırdılar :)


Siyah -Beyaz ilk çok fazla karmaşık geldi bana yazarımız kendine özgü bir dil ve tavır için de :) Ne diyor bu adam ? Yanlış mı okudum diyip başa sarmalar olmadı desem yalan söylerim :)

Kendi iç konuşmalarını, dönemin siyasi olaylarını anlattığı öyküleri zevkle okudum. Sanırım çok fazlada alıntı yaptım kimse de dur dememiş :) Bener kendine benzetti beni de.
Kore savaşın dan kendi iç savaşına ilerleyen öyküler...
Siyah -Beyaz benim de çok sevindiğim öykü oldu. Ardından Bay Muannit Sahtegi onuda severek okudum ve kitap olarakta edindim :)


Biraz alıntı bırakıp bitiriyorum :)

"Vicdan da kim? Ne işi var aramızda? O yüzden yürümeyecek öykü. Acıklı güldürü, tutmuyor melodramın karşılığını. Cinayet eksik, zayıfladı kurgu. Merakta bırakmalı seyirciyi. Ama ben sıkıldım, içim karardı, keçileri kaçıracağım neredeyse.


#33528403

#33489900

#33487195

#33400816

#33401302

Bu kadar yeterli siz de okuyun ve okutturun :)
BUDALA DEHA!
Kendine “yorgun yürekli çaylak yazar “ dese de ;

Modernizmin silahşörüdür o...
Modern Türk öykücülüğünün “altın kuşağı”nın harika çocuğudur o.

Kendini defteri dürülmüş, acılı kuşağın pısan, köşesinde susan, yaşı yetmiş işi bitmiş yorgun arkadaşlarından ayıran, yazma hevesi ile gelecek kuşaklara içini döken bir neferdir o.

“Yazmam buyuruldu, yazıyorum, onun haberi yok. Bu da mı yazgı?” dedi satırların birinde yazmaktan başka çıkar yolu olmadığını kendine inandırmak için budala deha ... :)
Yazmasaydı evet olmazdı...

SABRET, ÖFKEN ÇİÇEK AÇACAK BİR GÜN.
Yazıklanmalarından,pişmanlıklarından, doyumsuzluklarından,sınıra geliyorum korkularından dem vururken aslında umuda umut besleyememenin isyanı çınladı kulaklarımda. :(
...........
Umut bağladığı çıkış yollarını saçma ve gülünç bulsa da
“Sabret, öfken çiçek açacak bir gün.” sözleri ile karamsarlık ve bunalımlı hallerinden sıyrıldı nadiren.
...................
Onu anlamak için okurun çaba göstermesi gerekir, çünkü direkt söylemek yerine örterek söylemeyi yeğler.
İç konferans tekniği de denilen bilinç akışı tekniğiyle varoluşçuluğun da öncülerinden sayılır.
İkinci Yenici’lerin ilk öykücüsüdür aynı zamanda.
Ölüm temasını çokça işleyen , depresif hallerinin yansıdığı öykülerinde mutlu ve zengin insanlar değil , küçük insanların basit yaşamlarını anlatır.
..................................................
En iyi arkadaşı Oğuz Atay olan ( Tutunamayanların taslağını ilk okuyan Vüs’at’tır) yazar, özyaşamöyküsel nitelikteki öykülerinin içine kendisi girmiştir.
Yüzbaşılıktan kendi isteğiyle ayrılmıştır ve ordu duygularını Siyah Beyaz kitabındaki “Cezaevi Günleri” öyküsünde politik sebeplere de dayandırarak kurgulamıştır.
...............................................
Öykülerinde bir olay anlatmaz, Çehov tarzı öyküleriyle bir an’ı, durumu anlatır ve işte bu yüzden hiçbir öykünün tarz dolasıyla sonu yoktur. Sonları yazmak okuyucuya bırakılır.
................................................
Veeeee sevgili Liliyar ile Sisifos sayenizde iki Vüs’at okudum. Ne kadar teşekkür etsem azdır.
İyi ki varsınız.
...................................................
YAĞMA YOK!
Çok beğendiğim bir alıntı ekleyeyim buraya bunalımlı ve budala dehanın umutsuzluğunu en derinden anlattığı :

“Sanat yapıtlarını mikrofilme alıp binlerce metre derinliğe gömüyorlarmış. Gelecek kuşaklar bulacak da küçük dillerini yutacak şaşkınlıktan. Galaksimizin güneşi sönecekmiş umurlarında mı? Dünyamızı paramparça edecek hidrojen, nötron, daha bilmem ne bela bombalarınıza hâlâ kıyamazken, başka güneşler bulunur, şimdiden umut kesmek yakışık almaz, ‘İnsan Tükenmez’ diyeceksiniz, yağma yok, zincirleme kandırmacalarınıza karnım tok ...”
Öncelikle Herkese Hayırlı geceler dilerim

İlk defa okuduğum kitabı yarım bıraktım
Çünkü Anlam veremedim yazarın hissetiğini ben hissedemedim açıkçası
Budamı gol değil dedim kendi kendime

Öykülerin içinde etkileyen Havva oldu
Havvanın yaşadıkları ve ölümü

Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözlerini iri iri açtı: “Baklava”, dedi. Sonra da öldü.

Finali böyleydi öykünün
Köyden alınmış bir kızın öyküsü

Evet pek açıklayıcı bir inceleme olmadı ama demem o ki yazarın hissiyatı bana işlemedi çok zorladım kendimi bitirmek için yok ben beceremedim...

Yazarın eserlerini bir daha okurmuyum
Zor çünkü çok kötü etkisi kaldı bende

Neyse fazla uzatmadan herkese iyi okumalar
SEN Bİ BANA GELİNCE ŞAKADAN ANLAMIYON!

"Emme de açıyon gozlerini gara gozlüm, hekayemiz bitende.
Nolmuş yani, niye şaştın bu gadar?
Bana galırsa bu işin çok derin bi menası va ;
Sen bi bana gelince şakadan anlamıyon!"

Vüs'at Bener 'in okuduğum yedinci kitabı olmasına rağmen, bu kitaptan önce onu tanıyor ya da anlıyor zannettiğim için kendime gülüyorum.

Asıl kucaklaşma, kitabı elime alır almaz, şöyle bir göz gezdirirken kendi el yazısıyla yayınlanan mektuplarını gördüğüm an başladı. Bu mektuplar öyle içten, öyle doğal ki ; içinde kendisinin el çizimi pantolon kalıbı ve ölçüleriyle bile karşılaştım.

Bu kadarla da kalmıyor, iki telgraf direği ve aralarına gerilmiş telgraf telleri çizip üzerine gel yazmış. :)
"Telgrafın tellerine gel yazdım, gel!" diyor. (sayfa 70)

Ruhunda, içinde, yüreğinde ne varsa, bu kitabın sayfalarına boca etmiş gibi. Hiç bölmeden, güzelleştirmeden, değiştirmeden, olduğu gibi..

Kitap, üç bölüm şeklinde eşine yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarda, gündelik kaygı ve durumların yanında, derin bir özlem ve hasretle beraber, gündemi belirleyen siyasal ve toplumsal olaylara da rastlıyor insan.

Anlaşılma kaygısına odaklanarak yazan bir yazar olmadığı için, ne kadar hissederseniz o kadar derine inebiliyorsunuz.

Bazen biraz daha, biraz daha derken, sonu olmadığını keşfetmek eğlenceli oluyor.

Her mektubun bitiminde, attığı imza niteliğinde, kendini anlatan o bir iki kelime, güçlü mizah anlayışının izlerini taşıyor.

Tavşancığına, Ayşe'sine, cicikosuna, bicikosuna, canına, kuzusuna, tontonuna yazıyor.

İmzası ise şöyle ;
Vüs'at
Pösi-cin
Ayıciiin Vösi
Pos-akbıyık Vösi'ciin
Ayı Vösün
Karmakarışıkbıyıkcın
Ürkek Ayıcııın
Vösilyanus - Mösimus 'cuğun ( En çok bunu sevdim. :))

Kişiliği, sevgisini yaşama biçimi, olaylara yaklaşım tarzı, endişeleri, ciddiymiş gibi yapıp aslında şaka yapışları, kaygıları, ona ait her şeyin çok fazlası bu kitapta mevcut.

Aralarındaki ilişkinin, samimiyetin ve dilin orijinal halini okumak müthiş keyifliydi.

Ah Vüs'atcııım,
Seni tanıyorum zannetmeme rağmen bu kadar geç çözebilmemin ( belki de hâlâ çözemedim, bilmiyorum) hesabını soracağım elbet kendime..

Birjinya'n
İnceleme yazmak zor iş, her kitap bitirince yazmak istediğim ama beceremediğim bir olay.Ve tabi bir de Necip G. 'nin harika incelemesini #33610374 okuduktan sonra daha da zor oldu, yazacak başka bir şey kalmamış. :)
"Açılır kapanır kapıdan girerken kovboy filmlerini anımsadım. Amerikan barın taburelerine tünemiş, viskilerini yudumlayan, kıçlarındaki kolt tabancaları sarkık kovboylarla karşılaşacağım sanki." bu incelemeyi paylaşırken hissettiğim tam da buna benzer iştee :) içeriye giriyorum ama sizinle karşılaşmak ayrı bir duygu...

Etkinlik için sevgili Liliyar 'a ve ısrarla okutturduğu için Hatciş 'ime çoook teşekkür ederim.

Evet bu kitaba başlayınca ilk öyküden kocamaaan bir yazarla tanıştığımı farkettim. Anlattıkları bize çok uzak konular değil, yaşamın içinden, yaşamın ta kendisi... Ama tarzı işte, bu oldukça farklı daha önce hiç okumadığım bir tarz. Ön yargıyla yaklaşsam da çok beğendim.
Kapan, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış 21 öyküden oluşuyor. Karşımdaki tabureye oturmuş, elinde sigara, gözleri uzağa dalmış da bana öyle anlatıyormuş gibi yaşamdan öykülerini... Ölüm oldukça ön planda, depresif, karamsar hikayeler var, ki tam da okul öncesi bana uygun oldu.
"“Nen var Halil?” “Siz yazarmışsınız öyle mi?” Bulut Hanım yaydı anlaşılan. “Verseniz de okusak kitaplarınızı.” “İçin kararır Halil! Aşk meşk arama bende.”"

Araştırıp tanınması, okunması gereken bir yazar Vüs'at Orhan Bener. Size araştırdığım siteden birkaç alıntı ve link bırakıyorum.
...Hikâyelerinde günlük yaşamın ayrıntılarına dikkatli bir gözlemcilikle eğilir ve ruh çözümlemelerine geniş yer verir. Gündelik olaylarla bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirir...
...Orhan Koçak, yazarın tekniğinin bilinç akışı değil de “iç monolog” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağını, hatta bunun da o kökensel bölünmenin önemini ve şiddetini açıklamaya yetmeyeceğini söyler...
...Ayşegül Yüksel, oyun yazarı Vüs’at O. Bener’in, tıpkı Shakespeare ve Beckett gibi, yapıtlarını insanın “ölüm”e yazgılı oluşunun getirdiği “anlamsız varoluş” açmazına odakladığı görüşündedir. Hem toplum yaşamının getirdiği erdemli davranışlara tutsak hem de ölümlü olduğu gerçeğiyle yaşamak zorunda oluşun insanın dramı, açmazlarla dolu zor bir bireysel ve toplumsal yaşamı sürdürürken de “ölüm”ün sürekli olarak insanla alay ettiğinin bilincinde olmaya yoğunlaştırır. Bilinci bu duruma isyan ederken duygularının, vicdanının ve nesnel koşulların sarmalı içinde yuvarlanıp giden insan, Hamlet gibi, hep kendi kendisiyle hesaplaşır...
( http://www.biyografya.com/biyografi/3676 )

Son olarak nedir şu bilinç akışı tekniği?

Kişinin aklından geçenlerin birinci kişi ağzından yansıtılmasıdır. Bu teknikle yazar; kahramanın, hayatı, nesneleri, etrafında gördüğü şeyleri nasıl algıladığını, bir bilinç yansıması eşliğinde aktarır. Derin, soyut ifadelerden meydana gelir.
Bilinç akışı tekniği, genellikle iç çözümleme ve iç konuşma tekniği ile karıştırılmaktadır. İç çözümleme anlatıcı-yazarın araya girerek kahramanın duygularını, düşüncelerini okura aktarmasıdır. İç konuşmada ise yazar aradan çekilir, aktarma görevini bırakır; okura roman kişisinin zihnini bir sinema gibi seyrettirir.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Vüs'at O. Bener'i tanımayan kalmasınn!

Yazarın biyografisi

Adı:
Vüs'at O. Bener
Tam adı:
Vüs`at Orhan Bener
Unvan:
Türk Yazar ve Şair
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1922
Ölüm:
1 Haziran 2005
Vüs`at O. Bener, (d. 1922 - ö. 2005) Türk yazar ve şair. Yazar Erhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener'in amcasıdır.

Hayatı

Tam adı, Vüs'at Orhan Bener. 1922'de Samsun’da doğdu. İlk, orta öğrenimini Anadolu’nun çeşitli kentlerinde tamamladı. 1941'de Harbiye Mektebi'ni, 1957'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Ticaret Bakanlığı'nda raportör, Karayolları Genel Müdürlüğü'nde hukuk müşaviri olarak çalıştı. Ayşe Bener`le evlendi. Bir sendikanın danışmanlığını yürüttü. Emekliye ayrılıp yazarlıkla geçindi.

1950'de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin birlikte düzenlediği öykü yarışmasında "Dost" isimli öyküsüyle üçüncülük kazandı. Bu başarı tanınmasını sağladı. Seçilmiş Hikayeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayınlanan şiir ve öyküleriyle dikkat çekti.

1 haziran 2005`te tarihte hayatın yitirdi.

Eserlerinin Özellikleri

Vüs'at O. Bener, eserleri içinde daha çok özyaşamöyküsel nitelik taşıyan öyküleriyle bilinir. Bener, ham gerçekliği edebi bir temele oturtarak ele aldı. Gündelik olaylarla, bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirdi. Sürekli yeni anlatım biçimleri arayan yazar, bu yönüyle zaman zaman şematizme düşmekle, dış gerçekleri yanlış yerlere koymakla, hatta bozmakla eleştirildi. Bener'in eserlerinde ölüm izleği önemli bir yer tutar. Bunda yazarın genç yaşta doğum sırasında kaybettiği ilk eşi ve doğumdan sonra yaşatılamayan çocuğunun da etkisi vardır. Bu evlilikten sonra tekrar başından evlilikler geçmesine rağmen Vüs'at O. Bener'in çocuğu olmadı. Okurdan çaba isteyen, ayrıksı bir dili olan Bener'in kişilerinin gündelik hayatın ikiyüzlülüklerini dışavuran bilinçakışlarını, Virgül dergisindeki yazısında, Orhan Koçak "iç konferans tekniği" olarak adlandırmıştır. Öykülerinin yanı sıra Vüs'at O. Bener'in şiirleri, kısa dizelerden oluşan, esprili, ironik ve şaşırtıcıdır.

Ödülleri


Ihlamur Ağacı ile 1963 Türk Dil Kurumu Tiyatro Armağanı
İpin Ucu oyunuyla 1980 Abdi İpekçi Armağanı (paylaştı)
2005 İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı (Vefatı nedeniyle eşi Ayşe Bener tarafından kabul edildi.)

Yazar istatistikleri

  • 92 okur beğendi.
  • 418 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 442 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları