Vüs'at O. Bener

Vüs'at O. Bener

Yazar
7.6/10
202 Kişi
·
484
Okunma
·
108
Beğeni
·
6.310
Gösterim
Adı:
Vüs'at O. Bener
Tam adı:
Vüs`at Orhan Bener
Unvan:
Türk Yazar ve Şair
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1922
Ölüm:
1 Haziran 2005
Vüs`at O. Bener, (d. 1922 - ö. 2005) Türk yazar ve şair. Yazar Erhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener'in amcasıdır.

Hayatı

Tam adı, Vüs'at Orhan Bener. 1922'de Samsun’da doğdu. İlk, orta öğrenimini Anadolu’nun çeşitli kentlerinde tamamladı. 1941'de Harbiye Mektebi'ni, 1957'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Ticaret Bakanlığı'nda raportör, Karayolları Genel Müdürlüğü'nde hukuk müşaviri olarak çalıştı. Ayşe Bener`le evlendi. Bir sendikanın danışmanlığını yürüttü. Emekliye ayrılıp yazarlıkla geçindi.

1950'de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin birlikte düzenlediği öykü yarışmasında "Dost" isimli öyküsüyle üçüncülük kazandı. Bu başarı tanınmasını sağladı. Seçilmiş Hikayeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayınlanan şiir ve öyküleriyle dikkat çekti.

1 haziran 2005`te tarihte hayatın yitirdi.

Eserlerinin Özellikleri

Vüs'at O. Bener, eserleri içinde daha çok özyaşamöyküsel nitelik taşıyan öyküleriyle bilinir. Bener, ham gerçekliği edebi bir temele oturtarak ele aldı. Gündelik olaylarla, bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirdi. Sürekli yeni anlatım biçimleri arayan yazar, bu yönüyle zaman zaman şematizme düşmekle, dış gerçekleri yanlış yerlere koymakla, hatta bozmakla eleştirildi. Bener'in eserlerinde ölüm izleği önemli bir yer tutar. Bunda yazarın genç yaşta doğum sırasında kaybettiği ilk eşi ve doğumdan sonra yaşatılamayan çocuğunun da etkisi vardır. Bu evlilikten sonra tekrar başından evlilikler geçmesine rağmen Vüs'at O. Bener'in çocuğu olmadı. Okurdan çaba isteyen, ayrıksı bir dili olan Bener'in kişilerinin gündelik hayatın ikiyüzlülüklerini dışavuran bilinçakışlarını, Virgül dergisindeki yazısında, Orhan Koçak "iç konferans tekniği" olarak adlandırmıştır. Öykülerinin yanı sıra Vüs'at O. Bener'in şiirleri, kısa dizelerden oluşan, esprili, ironik ve şaşırtıcıdır.

Ödülleri


Ihlamur Ağacı ile 1963 Türk Dil Kurumu Tiyatro Armağanı
İpin Ucu oyunuyla 1980 Abdi İpekçi Armağanı (paylaştı)
2005 İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı (Vefatı nedeniyle eşi Ayşe Bener tarafından kabul edildi.)
Binlerce bıçak sokup çıkaracağım göğsüme, ama sonunda, ağır ya da hızlı önemli değil, er geç yenileceksin..
"Vicdan da kim? Ne işi var aramızda? O yüzden yürümeyecek öykü. Acıklı güldürü, tutmuyor melodramın karşılığını. Cinayet eksik, zayıfladı kurgu. Merakta bırakmalı seyirciyi. Ama ben sıkıldım, içim karardı, keçileri kaçıracağım neredeyse. Yazık değil mi okurlarıma?

Şöyle bir tasarım nasıl? Sinirlenip yırtıyorum yazdıklarımı, iki tablet uyku ilacı, doğru yatağa! İyi de, millet sokağa dökülmüş, ellerinde pankartlar. 'Sorumlusun arkadaş! Diyeceğin yoksa ne demeye soyundun yazarlığa?'"
Edebiyatımızda Vüs'at O. Bener 'in de içinde olduğu bir 'ıssız adamlar' kuşağı var... Böyle kendilerini çok ön plana çıkarmayan, kendi dertlerini, kendi meşreplerince kaleme alan yazarlar... Böyle bir anda karşınıza çıkıverirler sizin... Kimi daha fazla açar kendini, kimiyse çok daha kapalıdır. Zordur onların zihin dünyasının içine girmek... Çaba ister... Bazı okurlar yılmadan o çabayı gösterirler; gerekirse dönüp dönüp yeniden okurlar... Benim gibi bazıları da ayaküstü bir tanışıklıkla yetinirler...

Sitede pek çok okur dostumuzun Vüs'at O. Bener okuduğu bir dönemde, Liliyar hanımın başlattığı etkinlik #32384995 sayesinde bu kuşağın bir yazarıyla daha tanışma fırsatı buldum. Kendisine buradan içten bir teşekkür gönderiyorum... Lakin dedim ya, benim bu yazarlarla ilişkim biraz gel-gitli olduğundan 64 sayfalık bu küçük öykü kitabıyla başlamayı tercih ettim.

21 kısa öyküden oluşan Kapan , Palto adlı bir öyküyle başlıyor... Daha bu ilk öyküde, farklı bir şeyler okuyacağınızı hissediyorsunuz... Bu 'farklılık' ve 'özgünlük' hissi, en son öyküye kadar peşinizi bırakmıyor...

Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, kısa cümleler oldu. Sırtında uzun uzun anlamlar taşıyan kısa cümlelerdi bunlar... Uzun bir yaşanmışlığın dışarı taşırdığı küçük izlerdi... Sanki 'ben ne kadar anlatırsam anlatayım, sen yine de anlamayacaksın' der gibiydi bana...

Bener'in öyküleri çok neşeli öyküler değil... Kelimeler, ifadeler, yağmur getiren kara bulutlar gibi... O satırları alıp bir röntgen cihazına soksanız, yalnızlık, hiçlik ve kırgınlıklar belirir beyaz ışığın önünde... Ancak bu karamsarlığa sizi de ortak edecek kadar gerçekçi bir üslup... Çünkü hepimiz içimizde az ya da çok varlığını sürdüren bir karanlığın ev sahibiyiz... Çoğumuz onun yaşanmışlığını yaşamaya başladığımız bir çağdayız. Ya da daha girmedik belki de o yola... Belki de bu yüzden çok sevdim onun bu uzun uzun yaşayıp kısa kısa yazdığı öykülerini...
----------------
Sadece anlam olarak değil, dil ve üslup olarak da çok etkilendiğim satırlar oldu. 'Bağımlılar Koğuşu' adlı öyküde doktorun asistanını şöyle betimliyor;

"Zarif, ince, genç bir kadın. Gözlüksüz. Boyasız tırnakları, dudakları da..."

Oysa ki, biz hep olan şeylerin betimlenmesine alışmadık mı? Olmayan bir şeyin olmadığını betimlemek (gözlüksüz:) ilk kez karşılaştığım ve çok yaratıcı bulduğum bir durumdu. Hatta bu satırı okuyunca tebessüm ettim kendi kendime...

Yine aynı öyküden, tebessüm ettiren bir başka satır (Bağımlılar Koğuşu'nda kalacağı odayı betimlerken...);

" ...Karyolam kapı kenarında. Üç kişi kalacağız demek. Ben biraz horlarım. Oda arkadaşlarım horlamazlar inşallah."

Bencil bir karakter bundan daha güzel nasıl anlatılabilir ki:))

İşte böyle sürpriz satırlar da var Bener'in öykülerinde... Beklemediğiniz bir anda, tam da öykülerin gri atmosferi içindeyken bir soluk aldırıyor size...

Ayrıca 'Tabanca' adlı öyküsünde Çehov'un meşhur patlamayan tüfeğine gönderme yapması da müthişti... Bir öykücünün başka bir öykücüyle, bir öyküde sohbet etmesi böyle bir şey olsa gerek...
------------------
Sonuç olarak, Vüsat O. Bener'in tarzına da öykülerine de hayran kaldığımı tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Başta kurnazlık yapıp 'kısa olsun, beğenmezsem işkenceye dönmesin' diye aldığım kitap, bir solukta bittiğinde her şey tersine döndü ve bana, 'keşke biraz daha uzun olsaydı' diye hayıflanmak kaldı:) Ancak bunu bir tanışma olarak kabul ediyorum ve en kısa zamanda yeni bir kitabıyla kaldığım yerden devam edeceğimi bildiğim için mutluyum...

Dostoyevski, 'Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık' demiş ya; Vüs'at O. Bener'in Palto öyküsünü okurken aklıma bu cümle geldi... Umarım Vüs'at O. Bener, genç kuşaklar arasında çok daha fazla tanınan ve çok daha fazla okunan bir yazar olur.

Ve umarım Onun 'Palto'sundan da çok değerli yeni öykücüler çıkar...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Kaç yıl oldu. Yok daha bir, bir buçuk ay galiba. Okuyamama, yazamama, düşünmeme devri. Durakladığım devir. Daha Karlofça gelmedi herhalde. Ne zaman başladı - Evet, o apostroflu adamla. Dos'tmuş, Yaşa'masızmış. Dah'iymiş. Sanmıyorum.

Bitmesi lazım, bitmek lazım. Bitirmem lazım, yazmam lazım yeniden ama nasıl. "Sen hiç bitirmedin ki zaten", çok biliyor, az kaldı zaten.

Nasıl olacak, insanlar insanlar üstüste geliyor hep. "Merhaba, çok sevindik" benim de sevinmem mi lazım. Okumam lazım benim, yazmam lazım. Dört hikaye bitecek bugün, ne anladım yazardan. Hiç, yok çok şey aslında ama anlatamıyorum. Sadece övsem diğerleri gibi. Olmaz, yakışmaz. Sevgiyi en iyi anlatıyor mu, görmedim hiç. Pis biri belki. Dost öyle, Yaşamasız öyle. İçi pis, tüm erkeklerin içi pistir zaten. Kadınlar da kötü.

Bir gün daha geçti - son iki hikaye Laedri – uzun, yaşlı zampara hikayesi bir parça , komik ama biraz. Renkli TV var mıydı o zamanlar. Bakanlık Makamına – Bu ne, bürokrat ortamları. Neyse bitti nihayet 60 anayasasıyla kitap da. Başlayacak mı gerçekten şimdi eskisi gibi. Bilmem, bekleyelim. El atan çıkar nasılsa.

Nasıl adam, karanlık mı ,karamsar mı? Biraz- herkes kadar belki, biraz daha fazla ya da. Senden benden fazla değil ki- bu zamanda hepimiz karamsarız zaten. O zamanda peki, bilmiyorum. Karakterleri niye kötü- kendisi mi anlatan hep, kendisini mi anlatıyor, nereden bileyim daha ilk (2.) kitabı okuduğum. Birleştirmiş Yapı Kredi. Dost ilk kitabı , ilk öyküsü aynı zamanda. Ödül almış, önemli yani.Kısa cümleler, herkes anladı zaten. Hayatı anlatıyor kısa kısa. Mükemmel cümleler, o kadar da değil. Zor mu, 39 gün geçmiş başlayalı, ondan mı benden mi bilmiyorum ama.

Diğer incelemelerine bakmalı kitabın, en kolayı o , ne diyor bilenler? Zor başta- demiştim zaten, Üstad? Olabilir , ilk kitab(lar)ı daha göremedim net. Bilinç Akışı- en güzeli. (Joyce'a öykündüğü yerler de yok değil) Oğuz Atay – orası biraz vitrin. Dahi, Mucize? zorlamak lazım inanmak için. Gökkuşağı - #34537279 , evet – güzel inceleme. Liliyar - Aşık belki yazara – ve teşekkürler bittabi, başka türlü çıkmazdı buralara kadar Bener sitede.

Bitirsem mi, çok konuşmamışımdır herhalde - Kısa kısa öyküler olsa, farklı olsa inceleme biraz diğerlerinden. Vursam spoiler'ın gözüne gözüne. “ Ben prensip olarak tasvip etmiyorum spoiler kelimesini” - Etme

Dost- İlk kitap ilk hikaye, ismi sevecen, kendi aldatan. Kafada ama her şey, ne demiştik erkekler pis hep

Istakoz – Kötülük bu da, iyi gider ıstakoz şimdi vicdan yapmazsak biz

Havva - Kadın anlatan, kıskanan, ötekileştiren , acımasız sonunda pişman ama- üzdü

Kömür- Pis yine insan- şüpheci, aptal hem de

Dam- Sıkılmanın hikayesi, düşmez mi damdaki adam? Belki de aylak adam

Kibrit – Yine kuşku, yine kötü düşünceli insanlar, az kaldı alacaktı deli kadını?

Sarhoşlar – İsmi gibi dumanlı, farklı bir tat, farklı anlatım, birbirine üstünlük kurma çabası ya da kendini küçük görme her zaman olduğu gibi (olmayanı anlatmıyor ki adam)

Korku – Adı üstünde, korku, insanlar, kadınlardan korkanlar, korktukları için içenler, mezarlıkta içenler, vs.vs

Akraba- Yarım yarım cümleler yine, melekle şeytanın savaşı bir nevi omuzlardaki, pis adam ama iyi aynı zamanda.

Boş Yücelik – Konuşmalar nerede başlayıp nerede bitiyor ki? Adı üstünde hem yüce hem boş (Zorlamaya mı başladım ne?)

Yazgı - Yine erkekler kötü, kadın kurban- ya da masum- ya da anasının gözü. İç ses, diyaloglar karman çorman, her zamanki gibi

Suçüstü- Tipik kötü bakkal, hırsız müşteri, gözleyen adam- “Fazla tipik değil belki de”

İlki- İkinci kitap olduğu belli, kısa her şey. Eve dönüş, köye dönüş, kısa betimlemeler güzel çok, bekliyorlar mı? Kötü mü yine- değil, sadece çaresiz belki

Batak – Uzun uzun anlatmış burada, köy kahvesi, oyun (oyunun batsın), doktor, hasta, evet pis hala insanlar belki de yabancılaşmış her şeye

Acamı - Yine şüphe yiyor insanı , kısa hikaye

Kan- Erkek- Kadın hepsi kötü, Vus'at güzel ama, kitabın doruklarından biri. Şiirsel

Maskara- Başka bir karakter, başka bir hikaye

Anlaşılmayan – En uzunu, hastanede çeşit çeşit insan, sonsuz şey çıkar buradan

Yaşamasız – Yaşamamış, yarım kalmış bir hikaye, aşk mı ? Aldatma mı? Sonrası mı, kocası mı? Düşünmek lazım , okumak lazım- derin ama.Pazarlık- Ev, aile, pis koca, akıllı oğul, vefakar anne- tipik Bener

Sal – Bilinç akar, dalgalar bakar, saldaki bir kaç kişi- boğulmadılar ama “Spoiler oldu”

“Bitmedi mi daha- şaşmamalı 39 güne” Yazma o zaman hepsini - “Hız'lı O.Zaman”

Kovuk, Leblebici, Hasan Hüseyin - Aynı diyalog+ bilinç, tipik Bener olsa da ara sıra niye dedirtiyor

Avuntu- Kısa, ölüm, katıksız bilinç akışı, tam kıvamında

Barda - İşini bilen anlatıcı barda çevresini izliyor - başka bir hayat karesi

Monolog- monolog, tiyatral hem de. Mualla esas kız, Leyla dinleyen- yabancılaşma , çoğunda var zaten hikayelerin

Kuş- Farklı yine, anlatılmaz yaşanır belki, nesneler var, haller var, karışık

“Çok tekrar ediyorsun kendini” - Çok hikaye var zaten

Öfke – Geldik sonlara nihayet, Vus'at da sonlara dğoru iyice coşmuş, Bilin akışı, diyalog,monolog anlarım, her şey karşık – ama öykü düzgün

Biraz da ağla Descartes – Eski İstanbul güzellemesi, Göndermeli (Descartes haliyle) İki asker kaçağı abanoz sokağa gidiyor, düşünme, anlama dolu hikaye

Son ikiyi yazdım zaten yukarıda. 32 hikaye uzattı incelemeyi, okumayı. Beni başlatacak mı bilmiyorum ama.

“ Bir şey demeyecek misin Vus'at O. Bener hakkında” Son bir şey mi ? - Okunmalı bence, farklı tatlar güzel çünkü. “Ama, final” - Gerek yok ki.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere YİNE bir "İŞSİZ" inceleme ile daha sizlerle beraberiz kabak kemaneler .. Vüs'at O. Bener .. Bu adama sitede gezinirken ve damarlarımda kan yerine yavaştan kırmızı tuborg dolaşmaya başladığı sıralarda denk geldim .. Denk geldim dediysem 3'ü 5 falan göreyazdığım anlar .. Sağdan soldan mesaj yağıyor böyle böyle etkinlik var , sen de gelirsen güzel olur .. Bir işsizlik portalı açarsın fena mı olur falan gibisinden .. Dedim ne tür ? Dediler ki öykü yazarı .. Genelde öykü yazarmış .. Peki dedim katılalım .. Yalnız yazarı, ismindeki virgülü alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak getirip O ' nun yanına koymak koşuluyla İRLANDA edebiyatına ait bir yazar olarak beynime kodlamışım o an.. İşte o göz yanılsaması ve hiç araştırmadan , sorup soruşturmadan evet dediğim etkinliğin yazarının Vusat O' Banner olduğuna kendimi inandırıp çaktım son biraları , kıvrıldım çekyata ... Daldık Tuco İŞSİZ rüyalar alemine .. Şeytan kalplere VESVESE verdi veeeeee rüyamda Oz dizisinden tiplemelerle beraberim Oz Cezaevinde .. RYAN O' REILLY ( işte tüm bu olaylar silsilesini başlatan yanlış anlaşılmalardan sorumlusu sayko irlandalı.. İsmindeki - O' - ibaresi yaktı bizi... ), Vernon Schilinger , Simon Adebisi , Tobias Beecher falan .. Bir atarlı manyak bunlar, korkunç herifler hepsi de .. Adamı kıyma diye çeker , ekmek arasında sunuverirler tepside .. Bizim Vüsat emmi de buranın en ağır abisiymiş rüyamızda .. Biz de aleme yeni düşmüşüz .. Rookie kontenjanından giriş yapmışız cezaevine .. Neyse rüya tabirine "döndermeyelim" olayı .. Rüyada yine zirvelerde dolanan olmazlıklar var ama sulandırmayayım incelemeyi .. Yalnız aralarında kabul gördükten sonra BOL BAHARAT KULLANIMINDAN dolayı İtalyanların koruması altında kokoreç tezgahı için izin koparıyordum ..Mozarellalı KOKO !!! ZOHAHAHAHA =)) Eeeee Türk her yerde Türk kardeşşş !! Aç yatmanın da etkisi yadsınamaz lakin =)) Neyse efenim böyle abuk subuk bir rüya görüp kalkınca Vüsat Orhan Bener oldu mu bana iyiden iyiye Vüsat O' BENNIR !?!?! =)) VURUN VURUN ÖLMEDİ !!! Sonra öğrendim tabii anyayı Kenya'yı ..Edindim kitabı .. İki gün gibi kısa bir sürede de bitireyazdım.. Normalde öykü türü pek benlik ortamlar değil bir kaç istisna hariç .. Yani bir Sait Faik ' in pırıl pırıl ve masmavi gökyüzü altında kuşların kanat çırptıkları güzel Anadolu tribine ben kökünden karşıyım.. Bendeki osiloskopun ekranında bir hissiyat dalgalanması yaratmıyor o türlü "güzel günler" edebiyatı .. İşte bu korkuyla okumaya başladım Vü'sat O Bener' i AMA !!!!! Tesiri "möhteş" oldu canikolar !! Normalde kitapları bitirmeden inceleme yapmak pek adetim değildir AMA cidden dayanamadım yazayım dedim.. Birincisi bu adamın lügatında MUTLULUĞA pek yer yok .. Takır takır basıyor tokatı sayfaları geçtikçe .. Durum böyle olunca yaz günü misafir olduğu çatalın ucundaki karpuz diliminden firar edip , bir köşede inzivaya çekilip kuruyan karpuz çekirdeğinin terliksiz ortamlarda yalın ayak gezinirken post it kıvamında bünyeye misafir olması engelleniyor .. YERSİZ VE VICIK VICIK MUTLULUĞA GEÇİT VERİLMİYOR !!! Sayfaları gezinirken Iraktaki amerikan askeri vs mayın etkileşimi yaşanmıyor .. MİSS !!! Bu benim açımdan çok cici bir opsiyon ..Öykülerse durağan ve genelde kısa .. Pembe dizi ve sevgi aurasından arındırılmış bu kısa durum bunalımları sanıldığının aksine sonucu törpülemiyor , bilakis etkiyi ikiye , üçe yeri geliyor beşe katlıyor .. Karamsarlık hat safhada ..Dil muazzam bir sadeleştirme işlemine tabii tutulmuş bundan kelli algınız bazı bazı mavi ekran verebiliyor ..Özellikle kekomançilerle dolu bir ortamda ben gibi okumaya çalışıyorsanız .. Bu tarz karanlık ve umuda , mutluluğa sansür şeridi çekmiş öykü tavsiyesi verecekler bana lütfen ulaşsınlar .. Bıktım sabah kahvaltısında tarhana - çay - çökelek triosundan .. BANA BUNLARLA GELİN !! Ve bir ufacık kurtarılmış KARANLIĞIN olduğu yerde GRİYE bile razı değilim diyenlerdenseniz bu yazara muhakkak ama muhakkak bir şans verin .. Son olarak geçte olsa "666" kapı numarasıyla katıldığım bu etkinliği düzenleyen Liliyar 'a da cidden ama cidden CANDAN teşekkürlerimi sunuyorum =)) Ay em tenk kuuu !!! =))

"Vesvese" Notu : Kimdir bu Ryan O' Reilly diyenler..

https://www.youtube.com/watch?v=Kxuhdi86by0
DAHİ DELİ !

Ve karşınızda deli olduğundan mı dahi yoksa dahi olduğundan mı deli bilemediğim Vüs’at Orhan Bener. Çağdaş Türk Edebiyatı 1950 kuşağının yenilikçi öykü, oyun, roman yazarı ve İkinci Yeni’nin ilk öykücüsü.

Nam-ı diğer Oğuz Atay’ın en yakın arkadaşı, kendisini bu sebeple tanımıştım. Ve kendisiyle ilgili bilgim bu kadardı. Bener, Tutunamayanlar kitabının taslağını okuyan ilk kişi hatta Atay’dan kitaptaki bir bölümü çıkamasını ister Atay da çıkarır ve o bölümü Tehlikeli Oyunlar kitabında kullanır ama bazı kaynaklar da o el yazısının henüz gün yüzüne çıkmadığını söylüyor. Yani belirsiz. Neyse konumuz da bu değil zaten. Bener gibi amaçsız konulara girmeye başladım. Bener de bu romanında arkadaşını unutmamış isim vermeden Atay ve kızı Özge’den bahsetmiş, Atay’la ilgili şu alıntıyı yazmıştı.
#33447080

Kitaba geçecek olursak 80 sayfalık bir kitabı kırka yakın alıntı ile kapattığıma göre beğendiğimi söylememe gerek yok herhalde. Yazarla şimdi olmasa bile ilerleyen zamanlarda tanışacaktım lakin Liliyar ve sonradan başka bir hayranı daha olduğunu öğrendiğim İbrahim (Sisifos) “ Yeter Bener’i ertelediğiniz kendinize gelin” dedikleri için tıpış tıpış gidip aldık, okuduk ve iyi ki de okuduk. Teşekkürler size.

MUANNİT - SAHTEGİ
Kitabı elime ilk aldığımda ismi dikkatimi çekti. Daha önce hiç duymamıştım. Araştırdığımda Muannit - inatçı, Sahtegi - sahtekar yani ‘Sahtekarlıkta inat eden’ ya da ‘İnatçı sahtekar’ demekti. Bir yazar düşünün kendine bunları diyor varsın eserini siz düşünün.

HAYATI
Evlatlığı Fatoş dışında kimsesi yok. Fatoş da evlenip gidince hepten yalnızlığa bürünüyor. 3 evlilik yapmış ve boşanmış. İlk eşi hamileyken Menenjit tüberkülozdan ölmüş. Bunu şu dizelerle anlatıyor: #33589865
Bu olaylar onu huysuz, inatçı, yalnız, alkolik bir adam haline getirmiş. Olabildiğince cimri lakin içkisinden gram taviz vermeyen, cahilliğe tahammülü olmayan, çok zeki bir adam. Hayatı her ne kadar sıradan olsa da kalemi asla öyle değil. Bu yüzdendir ki hâlâ pek kimse tanımaz onu. Böyle tanımlamış kendisini : “Eğlendirici değilsem, kapkaralığıma dayanamıyorlar.”
#33588978

Fatoş’a gelecek olursak Bay Muannit Fatoş’u şöyle anlatıyor: #33590086 Fatoş onun evlatlığıdır. Bener sayfa 21 de şunu dese de:
“ Pek şaştınız değil mi? Yirmi beş yaş fark var aramızda. Evlat edinenlerin karıştırdığı haltlarla ilgili hikayeleri yakıştırmaya kalkmayın bana da. Boğarım! Görenek baskısı deyip geçemem, o gözle bakamıyorum ona, bunca basit davranışımın nedeni, yoksa itikâfa çekilmiş papazın teki değilim. “ gerçek farklıdır. Zamanla Fatoş’a karşı başka duygular hisseder hatta günlüğü tutmaya başladığı tarih Fatoş’un İngiltere’ye gittiği tarihtir. Kitabın son cümleleri de onunla ilgili bitiyor zaten. Hatta Bener Fatoş’un da hisleri olduğunu düşünüyor ve belirtiyor şu son cümlelerinde:
“ “ Ateşin var mı?” “ Var. “ Serçe parmağımla ağzından yoklayacaktım her zamanki gibi. Önledi. Boynunu gösterdi. Dudaklarımı dokundurdum usulca. Titredi hafifçe, ürperdi. Kızardım galiba. Olsa olsa 37,1. Korkma, bir şeyciğin yok. “ “
Fakat bunu anlatanın Bay Muannit olduğu ve olayları kendi algılamak isteği gibi yansıtabileceği de unutulmamalı.

Vüsat O. Bener 2005 yılında 24. TÜYAP Kitap Fuarı onur yazarı oldu ama ödülünü alamadan 1 Haziran günü hayatını kaybetti. Ödülünü onun adına eşi Ayşe Bener aldı.

ROMANI
1 Ekim 1979 - 13 Eylül 1989 yılları arasında tuttuğu günlüklerden oluşan kurmaca- gerçeklik arası otobiyografik bir roman. 1991 yılında ilk basımı yapılmış. Günlüklerini romana zamansal sıçramalarla geçirmiş bu da anlam karmaşasına yol açabiliyor ilk okuduğunuz zaman. İlk 5 sayfa sabrederek, anlamaya-kavramaya çalışarak okuyun sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Onun dil oyunlarına, kinayeli, ironili anlatımına alışıyorsunuz. Farklı anlatım teknikleri kullanıyor, kolay okuyucu istemiyor kendisi burnu havadalığı burda bile var. Cümleyi düz bir şekilde vermiyor. Yeni anlamlar türeterek, çoğunlukla devrik cümle şekilde; çok fazla yardımcı birleşik fiil, bağlaç ve zamir kullanarak anlatıyor. Olayları parçalı ve çok katmalı anlatması okuyucuyu yorabiliyor. Ayrıksı bil dili var. O da bunu istiyor zaten.

Günlük tarzında yazdığı için o dönemde meydana gelen siyasi-sosyal-psikolojik olaylar hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. O dönem yaşanan siyasi olayları, siyasi cinayetleri, sıkı yönetimi, gelen zamları eleştiriyor bu durum kitaba biraz belgesel tadı da katıyor.


Kitaba hakim olan kavram Albert Camus’un Saçma kavramı ve İç Konuşma Tekniğidir. (Yazar anlatmak istediği şeyleri kahramanın kendi ağzından, kafasından geçenler şeklinde okuyucuya verir. Kahraman kendi kendine konuşur gibidir. )

Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış mutsuz, huzursuz, insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok “toplum içinde yaşamış bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde” ortaya çıkar.


Camus’a göre, “Saçma, varolanın kendisinden değil, bilinçten kaynaklanır. Bilincin olmadığı ve bilinç ile bir varlık karşılaşmasının gerçekleşmediği yerde saçma ortaya çıkmaz. Demek ki saçma, bir ilişkidir, bilinç ile dünyanın ilişkisidir. Saçma, insanın dünyadan kopuşunun, onun anlamlı ve özlemlerine uygun düşen bir ilişkiyi kuramayışının ifadesidir.”

Bener saçma sözcüğünü kitapta çokça kullanır. “Bugünden gidebildiğimce ileri gidebileyim, saçma'yı saçma kılmayı deneyeyim” syf 10
“Notlarımı okumayı içim kaldırmıyor, saçmayı saçma kılamamışım besbelli.” syf 80 diye devam ediyor.

İnceleme mi oldu makale mi ? bilemesem de yazar bunu çokça hak ediyor bence. Onu bilmemiz gerektiğini düşünüp bu derece ayrıntılara boğdum. İstanbul gibi metropol bir şehirde kitabı sadece Taksim’de rahatça bulabiliyorsak -ki orda da Yapı Kredi’nin kendi yayınevi var diye- bu bizim ayıbımızdır. Okumayı erteleye erteleye kitapları raflardan kaldırtıyoruz. İlk baskısı 1991 yılında yapılan kitabın 2. baskısı 2001’de 7.baskısı da 2018 de çıkmış. 27 yıllık bir kitap ve 7 baskı. Zweig kahkaha atıyordur şimdi.


Buraya kadar okuduysanız ne mutlu bana, vaktinizi aldıysam affola. Keyifli okumalar.

NOT: Acele etmeden sindire sindire okuyunuz.
Yine bir iş günü sonu. Evdeyim. Elimde kütüphaneden aldığım, Bener kitabı. Okudum çabucak. Yoruyor adamı. Hep Sait hep Sait bir de Bener yazayım. Becerebilir miyim? Becermeliyim, büyük haksızlık. O kadar oku, sev, faydalan iki kelam etme. Ayıp. Nasıl başlamalı, bir yerden başladın mı gerisi gelir. Kaçıncı kitabı bu bitirdiğin. İki sözün vardır, söyleyecek. Boş duracak değilsin. Hiç olmadı laf kalabalığı yaparsın. Sen yazayım de başla, gerisi gelir. Neyse başlayalım öyleyse. Ne kadar becerebilirsek.

Vüsat O. Bener bu yazıyı yazsaydı herhalde benim başladığım gibi başlardı, öyle başlamasa da yazdığım gibi yazardı ya da ben onun yazdığı gibi yazmaya çalıştım. Zor vesselam. Kısacık cümlelerle dünyaları anlatmak. Ben de yazarken çok sıkıştığım da bu üsluba başvururum, yazarın bilenler bendeki izlerini fark ediyorlardır muhakkak. Kısa kısa tabi, uzun süre sürdürmek çok zordur neredeyse imkansız. Hem ben somut durumları anlatırım, somutta iş kolaydır. Doğru kelimeleri bulduğunuzda okuyanın zihni geriye kalanı tamamlar. Bener ise genelde soyut konuları işler. Bilinç , bilinçaltı, dış dünyadaki görüntülerin kişinin zihninde bıraktığı izlekler. Bener bu üslubu ve işlediği konular ile hikayelerinde okuru duvarları görüntülerle dolu koyu karanlık bir odaya kapatır, eline de küçük mercekli bir fener verir. Hadi der elinde sana gereken her şey var, bul beni. Onu bulmak okuyucunun sabrına bağlıdır. Ne kadar sabırlı olursanız, elinizdeki fenerin aydınlattığı alan o kadar büyür.

Ne yaparsanız yapın yine de zordur Bener okumak. Bence Türk Edebiyatının en zor yazarıdır. Sadece hikayecisi değil yazarıdır. Ne kadar iyi edebiyat bilirseniz bilin, ne kadar iyi eleştirmen olursanız olun, onun öykülerinden anlayamadığınız olacaktır, elinizdeki fenerin aydınlatmadığı alanlar kalacaktır. Üslubunda değildir kullandığı kelimelerde değildir onun zorluğu. Hepimizin bildiği kelimeleri kullanır, günlük konuşma diliyle yazar. Onun zorluğu bilincin karanlığındadır, soyutluğundadır.

Karanlık adamdır Bener. Bu karanlığı da hikayelerine yansımıştır. Pislik akar hikayelerinden, her zaman bunalımlıdır, sıkıntılıdır. Çok tuhaftır karakterleri, iki yüzlüdür her an beklenmedik bir kötülük yapabilirler. Bu durum herhalde gencecikken eşini ve karnındaki cenini kaybetmesine bağlıdır belki de 10 yıl kadar yürüttüğü askerlik mesleğine ya da askerliği bıraktıktan sonra Hukuk Fakültesi’nde okurken çektiği derin yoksulluğa, belki de hepsine birden. Bazı hikayeleri de otobiyografik özellikler taşır. Bu hikayelerinde öyle bir konum edinir ki kendine gerçek hayatından yer mekan verirken bir yandan da soyutluğu, gerçek dışılığı elden bırakmaz.

Zordur vesselam Bener okumak. Hazır bu kadar anlatmışken okuduğum kitabın sonundaki Bener ile ilgili sonsözden birkaç alıntı da vereyim;

Behçet Necatigil “ Gerçekleri aydınlıktan uzaklaştırıp soyutlamalara götürme çabaları ve anlatışındaki yeniliklerle çağdaş hikayecilerden ayrı bir yol tuttu.”

M.H. Doğan “ Memduh Şevket Esendal’dan kaynaklanan ve dalları gerçekçi hikayeciliğimize uzanan akımı ile, Sait Faik ile başlayıp hikayeyi konunun bağlarından koparan, klasik biçimin dar kalıplarından kurtaran yenilikçi akım” arasında bileşim kurabilmiş olduğuna dikkat çeker: “ Konuları, insanları , olaylarıyla daha seçmeci bir Memduh Şevket; anlatımıyla, iç konuşmalarıyla daha derli toplu, daha titiz bir Sait Faik.”

“İlki” adlı öyküsünü çeviren W. Hickman “ denetimli bir bilinç akışı” der, Semih Gümüş “öznenin kökensel bölünmesi” , O . Koçak ise tekniğinin “ bilinç akışı değil iç monolog olduğunu” ileri sürer.

Bu arada Bilge Karasu’cuların “ sen bir Bilge Karasu oku da gör kim zormuş” dediğini duyar gibiyim. Bilge Karasu ile Vüsat O. Bener yakın arkadaştır. Bilge Karasu’nun Vüsat O. Bener’e ağır eleştiriler yöneltildiği bir dönemde yazdığı makalesini okumuştum. Diyordu ki, o zor değil siz anlamıyorsunuz.

Bu kadar üzerine yorumlar yapılmış, konuşulmuş, sempozyumlar düzenmiş, makaleler yazılmış bir yazar. Zor da olsa okumalısınız. Sadece biraz sabır.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
GEREKÇE VE KARAR

1K adına karar vermeye yetkili incelememiz romandaki mevcut delilleri inceledikten sonra takipçilerin beğeni ve yorumlarına arz edilmiş, kamu davası olmasına gerek duyulmayarak ............
Sanığa soruldu: Harp ve Sulh
okuyor musun?
-O halde komünistsin.

YOLDAŞLAR , ARŞ İLERİ!
1980’li yıllar, mekân Ankara. Annem yine tüm gece uyumamış ve cam kenarında bekliyor oğlunu, ağlayarak.
Çünkü abim yine nezarette, bu demek ki dün gece yine arkadaşlarıyla tüm duvarlara ............. yazmışlar. :))
O zamanlar sprey boya da yok, bunlar bildiğin kova ve fırçalarla badana yapar gibi duvarlara slogan yazıyorlar...
Manifestocular... :))
Babam küfrediyor anarşist oğluna, annem coplanan yerlere krem sürerken parkalardaki boyaları nasıl çıkaracağını düşünüyor. Abim birkaç gün sonra hangi duvara slogan yazacaklarının derdinde... :))

Romanın esas oğlanları da aynı yollardan geçmiş ve yıllar sonra flash back yöntemi ile can bulmuş; kendilerini, memleketi, aşklarını, arkadaşlıklarını sorgulayan karakterler.

YİNE POSTMODERN
Ve postmodernin olmazsa olmaz neyi varsa fazlasıyla var kitapta, hatta arka kapak okumadan önce KAPAK OLDU bana da:
“ Bu zorlu romanın konfeksiyon tipi okuru terleteceği açıktır.”
Bu aşağılamayı hak etmediğimi ispatlamak için özel dikime karar vererek gardımı almıştım zaten.
Bir postmodern okuyucunun başına gelmesi muhtemel her şey geldi başıma:
Belirsizliklerle dolu kurmacanın içine sürüklendim mi , evet. Yazar akışa ve kurmacaya dahil ederken metne yabancı kalmam için ben gariban okuyucuyu zorlayıpnve bana sürekli müdahale etti mi, hem de hiç acımadan.Gerçek hayatla aramdaki bağı koparmam için mantığımı devre dışı bırakmam için uğraştı mı, gözümün yaşına bakmadı. Yazık değil mi bu okuyucuya :)
Fakat ben zinhar pes etmedim, sadece zaman uzadı o kadar. :)

O lâ lâ! Comme-ci, Comme-çâ
Ve DİL...
TDK ( ka değil ke diye okunur) ‘nin görevlerinden biri dilimize türetme , birleştirme yoluyla yeni sözcükler kazandırmaktır. Bu sözcüklerden kimi beğenilir ve kullanılır kimi beğenilmez ve kullanılmaz. Ben ikinci gruba biraz örnek vereyim.
Hostes yerine : Gökkonuksal avrat
Otobüs: Çok oturgaçlı götürgeç
Restoran: Otlangaç
Milli Marş: Ulusal Düttürü
Duayen: Aksakal
Petrol: Yer yağı
Bunları neden hatırlattım? Vüs’at O. Bener de TDK’ ye rakip olabilir. ( Postmodernin bir özelliği de dili bilinen kalıpların dışında kullanmaktır.) Yazar yeni sözcük konusunda hayli cömert...
Zanzalak, uyargan, büklüntü, üzünç, kımılgın, bağışçıl, apaşılan, küsküçül, değgin...
Duymadık demeyin :)

GEREKÇELİ VE SON KARAR
Yargıtay yolu açık olmak üzere, 1947 yılının bilmem ne ayı, falanca gününde verilen karar okuyucuların, okuyacakların, okumayı düşünenlerin hazır bulunduğu son oturumda , konfeksiyon tipi okuyucular hariç legal ya da illegal herhangi bir örgüte üye olan ya da olmayan tüm üyelere okuma izni verildiği açıkça belirtilmiştir.

Yargıç - İmza
Konfeksiyon tipi okuyucu olmadığını ispatlamaya çalışan okuyucu. :)
Vüs'at O Bener :) Dili bıçaklı ama hep kendisine...

Sevgili Liliyar ve İbrahim (Sisifos) Etkinliği sayesinde okumuş oldum. Ne iyi ettiler bizleri tanışdırdılar :)


Siyah -Beyaz ilk çok fazla karmaşık geldi bana yazarımız kendine özgü bir dil ve tavır için de :) Ne diyor bu adam ? Yanlış mı okudum diyip başa sarmalar olmadı desem yalan söylerim :)

Kendi iç konuşmalarını, dönemin siyasi olaylarını anlattığı öyküleri zevkle okudum. Sanırım çok fazlada alıntı yaptım kimse de dur dememiş :) Bener kendine benzetti beni de.
Kore savaşın dan kendi iç savaşına ilerleyen öyküler...
Siyah -Beyaz benim de çok sevindiğim öykü oldu. Ardından Bay Muannit Sahtegi onuda severek okudum ve kitap olarakta edindim :)


Biraz alıntı bırakıp bitiriyorum :)

"Vicdan da kim? Ne işi var aramızda? O yüzden yürümeyecek öykü. Acıklı güldürü, tutmuyor melodramın karşılığını. Cinayet eksik, zayıfladı kurgu. Merakta bırakmalı seyirciyi. Ama ben sıkıldım, içim karardı, keçileri kaçıracağım neredeyse.


#33528403

#33489900

#33487195

#33400816

#33401302

Bu kadar yeterli siz de okuyun ve okutturun :)
"İŞTE TABULAR BÖYLE YIKILIR GÜMBÜR GÜMBÜR!!"

"Daha pembe yanaklarımın yeni yeni tüylendiği yıllarda, bendeniz de aruz vezniyle manzumeler döktürür, muzip hikayecikler yazardım.

Ne hikmetse göndermek gafletinde bulunduğum mecmualardan hiçbirinde bunlardan bir teki bile yayınlanmadı.

Hele 'Canım Meyhane' adını yakıştırdığım üç kıta şiirimin - şimdi dahi bu eserime şiir sıfatını layık görüyorum - beğenilmemesine pek münfail olmuş, kederimden yataklara düşmüştüm.

Hiç unutmam, Nihat Sami Banarlı nam münekkid, "Daha çok çalışmalı, meşhur edebiyat adamlarını taklit etmekten kaçınmalı, şahsınıza münhasır üslup geliştirmelisiniz." buyurmuştu. Yine de yılmadım.

Lakin nasihat almaktan gına geldi sonunda, vazgeçtim. O zamanlar gençleri teşvik etmiyor, kabiliyetlerini öldürüyorlardı mirim. Halbuki günümüzde öyle mi?

Bakıyorum yirmileri henüz aşmış gençler ödüllendiriliyor..
.....
İşte tabular böyle yıkılır gümbür gümbür!!! "

Diyerek başlıyor Bir Tuhaf Yalvaç 'ın sonundaki kendi öyküsüne...
Nasıl başladığını, nerelerden geçtiğini okuyoruz. Ama o bilmiyor maalesef ; gönlümüzde hangi telleri titrettiğini.

Alıp on yedi yaşıma götürüyor beni. İlk şiirimin yayınlandığı yıllara. Duygulanıyorum. Ve benim de dilimden aynı cümleler dökülüyor ;
"İşte tabular böyle yıkılır gümbür gümbür!"

Bir Tuhaf Yalvaç isimli bu kitapta, Vüs'at Bener 'le söyleşi yapan birçok ünlü yazardan, onu, yazdıklarını ve kendine has özelliklerini okuyoruz.

İlk sayfasından sonuna kadar, büyük bir merak içinde, zaman zaman önceden okuduğum kitaplarını hatırlayarak, ama en önemlisi büyük bir kıskançlıkla okudum.
Çünkü onu kendisinden dinlemek, muazzam bir güzellik olsa gerek..

"Daha ilk öyküleriyle yeni bir cisim gibi düşmüştü yazıya, yeni ve ağır bir cisim.." diyor Orhan Koçak.

Yazının hüküm sürdüğü her yerde öznelliğin istilasına uğramış..
Başkalarıyla konuşurken bile aslında kendisiyle konuşan..
İç monolog mu demiştik?
Değil aslında.
Bildiğimiz bir iç savaş onunkisi.

Her satırı, yazanın ; kurgusal, kimliksiz, bazı şeyleri çoktan aşmış bir yazar değil de, dosdoğru Vüs'at Bener olduğunu ilan ediyor.

Tıpkı Virüs 'te söylediği gibi ;
"Of, bu sözcüklerin çekirdeğini parçalayamamak, bekletilmek gerginliklerde.."

Hiçlikten kurtulmak için başlanan ama her seferinde hiçlik duvarına çarpan, sonu genellikle güzel bitmeyen ve hatta bazen sonu bile olmayan öykülerdir onun öyküleri.

Bu kadar sevmemin sebebi, belki de okurken kendimi bu denli özgür hissetmem, bana (yani okuyucuya) bıraktığı o geniş boşlukları gönlümce doldurabilmemdir.

"Edebiyat yapmak değil benim işim." diyor bir söyleşide. Sonra da ekliyor ; "Ben zaten hiç beceremedim, hiçbir şey, iç yangını anılar yaratmaktan başka.."

Şimdi ne mi yapıyorum? Okumadığım son kitabını getirecek kargocuyu bekliyorum dört gözle. Biraz buruk.. Ama yine de heyecanlı.

Çok sevdiğim bir sözünü de ekleyeyim şuraya ; "Biraz da sen ağla Descartes."

Keyifli okumalar..
Vüs’at Orhan Bener’in okuduğum ikinci kitabı oldu. Okuduğum ilk kitabı olan Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’nda yazarın tarzını beğenip beğenmediğim noktasında bir hayli kararsız kalmıştım. Bu sebeple de keskin ve kesin cümleler kurmaktan kaçınmıştım. Şimdiyse okuduğum ikinci kitabıyla Vüs’at Orhan Bener’e ilişkin daha net cümleler kurma hakkına kavuştuğumu düşünüyorum.

Okuduğum ilk kitabı olan, Bay Muannit Sahtegi’nin Notları roman türündeydi. Bu kitap ise öykü türünde. Vüs’at Orhan Bener de genellikle öykü türünde tanınan bir yazarımız olduğu için Siyah-Beyaz isimli bu kitabını önceki kitabına nazaran daha çok önemsedim ve daha dikkatli okudum. Kitabın içerisinde 2-3 sayfalık öyküler de var 20 sayfalık öyküler de var. Kimi öyküler lezzetli, kimi öyküler ise, bana göre, sıradan.

Neden mi sıradan dedim? Çünkü bilindiğini üzere iki öykü türü var: Durum öyküsü ve olay öyküsü. Bener’in öyküleri ise, durum öyküsü türüne yakın görünüyor. Fakat Metin T. abinin de ısrarla ve sürekli ifade ettiği gibi, durum öyküsünün olmazsa olmazı, öyküdeki gerilim/çatışma’dır. Bener’in öykülerinde ise gerilim veya çatışma izine rastlayamadım. Bu durumda ben bu yazılara nasıl iyi “öykü” diyebilirim?

Evet, Bener muhteşem bir Türkçe cambazı. Türkçeyi öyle kullanıyor ki, şaşıp kalıyorsunuz. Öyle kelimeler türetiyor ki, adeta kelimeler önünde eğilip bükülüyor. Hatta edebiyatımızda böyle bir başka yazar daha tanımadım.

Ama! Hem de kocaman bir AMA! Bu kadar kelimeleri eğip bükmektense daha anlaşılır yazsa ve okuru daha çok kitabın içerisine çekse fena mı olurdu? Bence hiç de fena olmazdı. Hatta Bener daha çok tanınırdı. Belki de edebiyatımızın en değerli isimlerinden ilk akla geleni olur, Oğuz Atay’ın arkadaşı olarak anılmaktan kurtulurdu. Maalesef zorlu kelimeleriyle ve durağan öyküleriyle kullandığı muhteşem Türkçe’yi heba etmiş gibi geliyor bana.

Netice itibarıyla, beklentim karşılanmadı ve tarzlarımız açık bir şekilde uyuşmadı Bener. Başka bir kitabını daha okur muyum, bilmiyorum. Ama seni okuyup anlayanlara ciddi saygı duyuyorum.
BUDALA DEHA!
Kendine “yorgun yürekli çaylak yazar “ dese de ;

Modernizmin silahşörüdür o...
Modern Türk öykücülüğünün “altın kuşağı”nın harika çocuğudur o.

Kendini defteri dürülmüş, acılı kuşağın pısan, köşesinde susan, yaşı yetmiş işi bitmiş yorgun arkadaşlarından ayıran, yazma hevesi ile gelecek kuşaklara içini döken bir neferdir o.

“Yazmam buyuruldu, yazıyorum, onun haberi yok. Bu da mı yazgı?” dedi satırların birinde yazmaktan başka çıkar yolu olmadığını kendine inandırmak için budala deha ... :)
Yazmasaydı evet olmazdı...

SABRET, ÖFKEN ÇİÇEK AÇACAK BİR GÜN.
Yazıklanmalarından,pişmanlıklarından, doyumsuzluklarından,sınıra geliyorum korkularından dem vururken aslında umuda umut besleyememenin isyanı çınladı kulaklarımda. :(
...........
Umut bağladığı çıkış yollarını saçma ve gülünç bulsa da
“Sabret, öfken çiçek açacak bir gün.” sözleri ile karamsarlık ve bunalımlı hallerinden sıyrıldı nadiren.
...................
Onu anlamak için okurun çaba göstermesi gerekir, çünkü direkt söylemek yerine örterek söylemeyi yeğler.
İç konferans tekniği de denilen bilinç akışı tekniğiyle varoluşçuluğun da öncülerinden sayılır.
İkinci Yenici’lerin ilk öykücüsüdür aynı zamanda.
Ölüm temasını çokça işleyen , depresif hallerinin yansıdığı öykülerinde mutlu ve zengin insanlar değil , küçük insanların basit yaşamlarını anlatır.
..................................................
En iyi arkadaşı Oğuz Atay olan ( Tutunamayanların taslağını ilk okuyan Vüs’at’tır) yazar, özyaşamöyküsel nitelikteki öykülerinin içine kendisi girmiştir.
Yüzbaşılıktan kendi isteğiyle ayrılmıştır ve ordu duygularını Siyah Beyaz kitabındaki “Cezaevi Günleri” öyküsünde politik sebeplere de dayandırarak kurgulamıştır.
...............................................
Öykülerinde bir olay anlatmaz, Çehov tarzı öyküleriyle bir an’ı, durumu anlatır ve işte bu yüzden hiçbir öykünün tarz dolasıyla sonu yoktur. Sonları yazmak okuyucuya bırakılır.
................................................
Veeeee sevgili Liliyar ile Sisifos sayenizde iki Vüs’at okudum. Ne kadar teşekkür etsem azdır.
İyi ki varsınız.
...................................................
YAĞMA YOK!
Çok beğendiğim bir alıntı ekleyeyim buraya bunalımlı ve budala dehanın umutsuzluğunu en derinden anlattığı :

“Sanat yapıtlarını mikrofilme alıp binlerce metre derinliğe gömüyorlarmış. Gelecek kuşaklar bulacak da küçük dillerini yutacak şaşkınlıktan. Galaksimizin güneşi sönecekmiş umurlarında mı? Dünyamızı paramparça edecek hidrojen, nötron, daha bilmem ne bela bombalarınıza hâlâ kıyamazken, başka güneşler bulunur, şimdiden umut kesmek yakışık almaz, ‘İnsan Tükenmez’ diyeceksiniz, yağma yok, zincirleme kandırmacalarınıza karnım tok ...”

Yazarın biyografisi

Adı:
Vüs'at O. Bener
Tam adı:
Vüs`at Orhan Bener
Unvan:
Türk Yazar ve Şair
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1922
Ölüm:
1 Haziran 2005
Vüs`at O. Bener, (d. 1922 - ö. 2005) Türk yazar ve şair. Yazar Erhan Bener'in kardeşi, Yiğit Bener'in amcasıdır.

Hayatı

Tam adı, Vüs'at Orhan Bener. 1922'de Samsun’da doğdu. İlk, orta öğrenimini Anadolu’nun çeşitli kentlerinde tamamladı. 1941'de Harbiye Mektebi'ni, 1957'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Ticaret Bakanlığı'nda raportör, Karayolları Genel Müdürlüğü'nde hukuk müşaviri olarak çalıştı. Ayşe Bener`le evlendi. Bir sendikanın danışmanlığını yürüttü. Emekliye ayrılıp yazarlıkla geçindi.

1950'de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin birlikte düzenlediği öykü yarışmasında "Dost" isimli öyküsüyle üçüncülük kazandı. Bu başarı tanınmasını sağladı. Seçilmiş Hikayeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayınlanan şiir ve öyküleriyle dikkat çekti.

1 haziran 2005`te tarihte hayatın yitirdi.

Eserlerinin Özellikleri

Vüs'at O. Bener, eserleri içinde daha çok özyaşamöyküsel nitelik taşıyan öyküleriyle bilinir. Bener, ham gerçekliği edebi bir temele oturtarak ele aldı. Gündelik olaylarla, bilinçaltında birikmiş yaşam parçalarını birleştirdi. Sürekli yeni anlatım biçimleri arayan yazar, bu yönüyle zaman zaman şematizme düşmekle, dış gerçekleri yanlış yerlere koymakla, hatta bozmakla eleştirildi. Bener'in eserlerinde ölüm izleği önemli bir yer tutar. Bunda yazarın genç yaşta doğum sırasında kaybettiği ilk eşi ve doğumdan sonra yaşatılamayan çocuğunun da etkisi vardır. Bu evlilikten sonra tekrar başından evlilikler geçmesine rağmen Vüs'at O. Bener'in çocuğu olmadı. Okurdan çaba isteyen, ayrıksı bir dili olan Bener'in kişilerinin gündelik hayatın ikiyüzlülüklerini dışavuran bilinçakışlarını, Virgül dergisindeki yazısında, Orhan Koçak "iç konferans tekniği" olarak adlandırmıştır. Öykülerinin yanı sıra Vüs'at O. Bener'in şiirleri, kısa dizelerden oluşan, esprili, ironik ve şaşırtıcıdır.

Ödülleri


Ihlamur Ağacı ile 1963 Türk Dil Kurumu Tiyatro Armağanı
İpin Ucu oyunuyla 1980 Abdi İpekçi Armağanı (paylaştı)
2005 İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı (Vefatı nedeniyle eşi Ayşe Bener tarafından kabul edildi.)

Yazar istatistikleri

  • 108 okur beğendi.
  • 484 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 511 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları